. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 2823

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 98 
 İslamî Hizmet Metodları
 KÖPRÜ / Kış 2013 
 Risale-i Nurların Şerhi


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Küresel Kriz ve Said Nursi'nin İktisat Görüşü - I
Bahar 2009   [ 106. Sayı ]


IV. Ulusal Risale-i Nur Kongresi Sonuç Bildirileri

IVth National Risale-i Nur Congress Conclusion Articles

"Küresel Kriz ve Said Nursi’nin İktisad Görüşü"

V. Masa: Çevre ve İktisat

Risale-i Nur Enstitüsü, 21-22 Mart 2009/İstanbul

1. Çevre Kavramının Tanımı ve Tarihi Arka Planı

Çevre sorunlarını doğru anlayabilmek için öncelikle “çevre” kavramını doğru tanımlamak gerekmektedir. Çevre kavramı, en genel anlamıyla “bir canlının yaşadığı ortamla olan ilişkilerini” ifade etmektedir. Mesela, coğrafi açıdan çevre, insanın yaşadığı ortam içindeki her türlü faaliyetinin incelenmesi, insanla çevresi arasındaki karşılıklı etkileşimin kurallarının ortaya konması olarak ifade edilirken; ekonomik açıdan çevre, tabiat üzerinde insan tarafından şekillendirilen iktisadi faaliyetlerin tümü olarak görülmektedir. Toplumbilimciler çevreyi, bir bireyin ya da bir toplumun biyolojik, toplumsal, kültürel yaşamını etkileyebilecek dış etmenlerin tümü olarak tanımlarken; çevrebilimciler çevreyi kâinatta bireyle ilişkili canlı ya da cansız her şeyi ifade eden bir kavram olarak kullanmaktadır. Bu son tanımın kapsamına, doğal ve yapay çevre girmektedir. Bunlardan doğal çevre, insan etkisi olmadığı için değişikliğe uğramamış çevre olarak tanımlanırken; yapay çevre ise insan etkisiyle gelişen bir süreç olarak tanımlanmaktadır.

İnsanlığın tabiata hâkim olma ve onu sınırsızca kullanma çabası giderek artan bir ihtirasa dönüşmüş, sanayileşme ve teknolojik gelişme sürecinde, 19. yüzyılda, önce Batı Avrupa ülkelerinde daha sonra da bütün dünyada pek çok sorun ortaya çıkmaya bağlamıştır. İnsanın çevresi ve diğer canlılarla olan ilişkileri, insanlığın ilk yıllarından sanayi devrimine kadar -bazen dengeleri bozulsa da- bir uyum içinde devam etmiştir. Ancak sanayi devrimi sonuçları açısından insanın tabiata müdahale imkânlarını ve şartlarını hazırlamıştır.

İnsanoğlu yüzyıllardır çevresine ve tabiata verdiği zararların bedelini ödemektedir. Kişisel hırslarla, daha çok kazanmak arzusuyla, daha çok tüketim anlayışına dayalı bir sorumsuzlukla yaşadığı çevreye zarar verenler, kendilerinin, yaşadıkları çevrenin bir parçası olduklarını ve verdikleri zararın kendilerine döneceği gerçeğini göz ardı etmişlerdir. Yüzlerce yıldır çevreye verdiği zarardan çok çeken insanoğlunda, bir çevre bilincinin oluşması sistematik olarak 50 yıl öncesine dayanmaktadır. 1960’lı yıllardan sonra, Dünya’da çevremizle ilgili hissedilir derecede bir duyarlılık oluşmuş ve bu düşünce çevrebilimi (ekoloji) adıyla, akademik ortamlarda yoğun bir şekilde ele alınmaya bağlanmıştır.

Çevre konusu 60’lı yıllarda dünya kamuoyunun gündemine girmiştir. Dünyadaki çevre problemlerinin artışı sonucu ülkeler çevrenin korunması için harekete geçmiş ve ilk Dünya Çevre Konferansı 1972’de Stockholm’de yapılmıştır.

Son yüzyıl boyunca hemen her şey tüketim eksenli gelişmiş ve şekillendirilmiştir. Bugün tüm çevre kirliliği ve ekolojik dengenin bozulmasının ana sebeplerinden birisi de insanın gerçek ihtiyacından fazla tüketimidir. Evlerin mimarisinden yerleşim alanlarının şekline; şehirleşmeden dev alışveriş merkezlerine varıncaya kadar, hemen her şeye hâkim olan kültürün, “tüketim” odaklı olması dikkat çekicidir. Bu kültürün dışa bakan yüzüne “mutluluk” etiketi yapıştırılmıştır.

Tüketim kültürüyle insanların iyi yaşayabilmelerinin, ancak çok para kazanmak ve çok tüketmekle mümkün olabileceği anlayışı yerleştirilmiştir. İnsanlara arzuladıkları mutluluğa ve huzura ulaşmak için “sürekli tüketim” bir çözüm gibi sunulmuştur. Kitle iletişim araçları, insanların bu çözümü, kendi istekleriyle kabullenmeleri için yoğun biçimde kullanılmıştır. İnsanlara sürekli tüketmeleri için yeni ürünler sunulmuş ve onların reklamı yapılmıştır. Bu tablo ekolojik dengenin daha da bozulmasına, sunulan ve uygulanan tedbirlerin boşa çıkmasına neden olmuştur. Yapılan araştırmalar dünyadaki mevcut çevre kirliliğinin % 50’sinin, son 35 yılda meydana geldiğini ortaya koymaktadır. Dünya nüfusunun % 20’sini oluşturan gelişmiş ülkeler dünya kaynaklarının % 80’ini tüketmektedir.

2. İnanç ve Çevre İlişkisi

Araştırmalar göstermiştir ki, insanların inançlarını ve kültürlerini hesaba katmayan eğitim ve kalkınma programları hedefine ulaşamamaktadır. Sosyolojik, antropolojik ve psikolojik araştırmalarla da desteklenen bu gerçeği göz önünde bulunduran Birleşmiş Milletler (BM), çevreyi korumada, her milletin kendi dinî ve kültürel zenginliklerinden yararlanmasını tavsiye etmektedir. Ayrıca, modern bilim tarihinde ilk defa bir sorunun çözümü için bilim adamlarının, dinden ve dinî liderlerden yardım istediklerine şahit olunmuştur. Aslında dünyamızın geleceği ve çevre sorunlarının arz ettiği tehdidin boyutları düşünüldüğünde, böyle bir çağrı için çok geç kalındığını söylemek mümkündür.

İngiliz tarihçi ve düşünür A. Toynbee, “İnsanoğlunu, maddî hırsın ilham ettiği teknolojinin sonuçlarından korumak için, bütün dinlerin ve felsefelerin taraftarları arasında dünya çapında bir işbirliğine ihtiyacımız olduğunu sanıyorum” diyerek çevre sorunlarının üstesinden gelmede dinî değerlerin oynayacağı role işaret etmiştir.

Bir başka düşünür Rudolf Bahro ise sadece teknolojik ve kanunî yöntemlerle çevrenin korunması ve kurtarılmasının zamanının geçtiğini ifade ederek, yapılacak tek şeyin: “Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in yaptığı gibi zihinsel bir devrim yapmak” olduğunu söylemiştir.

İslâm düşüncesinde çevre sorunlarına karşı duyarlılığın sebebi, onun verdiği mesajlardan kaynaklanmaktadır. Bu noktaya dikkat çeken Bediüzzaman da, kâinatı ve onun bir parçası olan içinde yaşadığımız çevreyi kirletmenin ve zarar vermenin, Yaratıcımızı bize tarif eden önemli bir öğreticiden mahrumiyete yol açacağına işaret etmektedir.

Kur’an, kâinattan bahsederken, onun “Müslüman” olduğunu ve Allah’a teslim olduğunu da vurgulamaktadır. “Göklerdeki ve yerdeki herkes, ister istemez ona boyun eğmişken ve ona döndürülüp götürülecekken, onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar?” ayetine dayanarak varlıkları, yaratılış açısından kutsal görme düşüncesi, çevreciliğin metafizik temelini oluşturmaktadır. Bu düşünceyle hareket eden inançlı insan çevreyi sahip çıkılması gereken bir yaşama alanı olarak görmektedir.

Bediüzzaman da, çevreyi ve içinde yaşayan varlıkları, Allah’ın güzel isimlerine ait nakışlarının işlendiği, sanatının güzelliklerinin sergilendiği bir model olarak tanımlamaktadır. Kur’an’dan aldığı dersle, bütün varlık âlemiyle insanı buluşturan ve onlar arasında bir bağ kuran Said Nursi, inancın bütün eşya arasında bir birliktelik oluşturduğuna dikkat çekmektedir.

3. Çevre Sorunlarının Ortaya Çıkış Sebebi: İnanç Zaafiyeti

İnanç eksenli kâinata bakış, insanı, varlık âlemiyle barıştırırken, ideolojik ve dünyevi bir bakış ise, insanı yalnızlaştırmakta ve çevresine karşı yabancılaştırmaktadır. Çevre krizinin kalbinde yatan temel unsur olarak görülen insan-merkezciliğin (Antropocentrizm) ve hazcılığın (hedonizm) anlamına baktığımızda iki önemli nokta ön plana çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, “insanın her şeyin merkezi ve kâinatın da tek amacı” olduğuyla ilgili düşüncedir. İkincisi ise, “önemli olan sadece ve sadece insanın kendi değerleridir.” Bu ise, insanın önce insani duygularını tüketmesi, ardından çevresini tüketmesini sonuç vermiştir. İnsanların zevk odaklı yaşamaya bağlaması (hedonizm), zevklerini karşılayabilmesi için de bencilleşmesini ortaya çıkarmıştır.

4. Değişmesi ve Gelişmesi Gereken Temel Değerler

Ekolojik dengenin korunmasında bütüncül bakış açısına gerek vardır. Canlıları ve medeniyeti tehdit eder hâle gelen çevre kirliliğine kalıcı bir çözüm bulunamamasının en önemli sebeplerinden biri, konunun sadece maddî boyutuyla ele alınmasıdır.

Küresel veya yerel çevre problemleri karşısında, günümüz insanının ve çevreci hareketlerin tepkileri incelendiğinde meseleye yalnız aşırı sanayileşme ve teknoloji penceresinden baktıkları görülmektedir. Bu sığ bakış açısı sebebiyle çevre problemlerinin bir kısım yasal ve teknolojik önlemlerle çözülebileceği düşünülmüştür. Oysa bu yaklaşım problemlerin büyümesine engel olamadığı gibi, çevreci hareketlerin gün geçtikçe daha bir siyasallaşmasına yol açmıştır.

Küresel çevre problemlerini yalnızca bir sanayileşme ve teknoloji problemi olarak görmek, buzdağının sadece görünen yüzünü ifade etmek gibidir. Çevre problemlerini sadece teknik bir mesele gören anlayışa “sığ çevrecilik” denilmektedir. Bu anlayış, yüzeysel, maddi ve insan-çevre ekseninde olaylara baktığı için çözüm olmakta yetersiz kalmıştır. Problemi, insan-çevre-Yaratıcı ekseninde daha derinlemesine ve ahlaki referansları dikkate alarak çözmeye çalışmaya ise, “derin çevrecilik” denilmektedir. Derin çevrecilik bakışı, küresel çevre problemlerinin gerçek sebeplerinin, ahlaki ve zihinsel problemlerden ve kirlenmelerden kaynaklandığına dikkat çekmektedir. Bu yeni anlayış insanın çevresiyle ve Yaratıcısıyla olan ilişkisini tekrar gözden geçirmesini ve yeniden anlamlandırmasını gerekli kılmaktadır.

İnsanın varlığı algılama biçimini değiştiren, hayatını bozan, dolayısıyla da yaşadığı geniş âlemde, olumsuzluklara neden olan unsurlardan biri de sonuçları itibariyle, “aşırı tüketim/sürekli tüketim/daha çok tüketim/ihtiyaçtan çok tüketim” anlayışıdır. Sürekli tüketim ve ihtiyacından fazla tüketim anlayışı, vahiyle gelen “iktisat ve kanaat” ilkesini dönüştürerek, insanların ihtiyaçlarını, yaşaması için gerekli olan ihtiyaçlardan çok daha fazla yukarıya taşımış ve onları fakirleştirmiştir. İnsanların gelirleri daha da arttığı halde, verilene rıza gösterme anlayışının ortadan kalkması yüzünden, insanlar göreceli olarak fakirleşmiştir. Genel anlamda insanın yaşama biçimi; reklamların, medyanın, tüketim ekonomisinin, insanın hazlarının kamçılandığı bir ortama doğru sürüklenmiştir. İhtiyaçları artan insan, bunları karşılamak için, gerektiğinde, bütün insani duygularını feda edebilecek noktaya gelmiştir.

5. Sonuç

Hayatın yalnızca maddi cephesini ele alan çevreci ve iktisadi anlayışlar, uygulamalarıyla, toplumları gerçek anlamda huzura kavuşturamamıştır. Sınırsız büyüme ve tüketme insanlığın yaradılış maksadına uygun değildir. Kâinata inanç eksenli bakış, insanı varlık âlemi ve çevresiyle barıştırırken; maddeci ve ideolojik bakış ise insanı kendinden başka her şey üzerinde baskıcı ve tahrip edici bir güç haline getirmiştir. Artık, insanlık ciddi ve radikal bir karar vererek, çevresiyle dengeli bir iletişim kurmak zorundadır.

Küresel çevre sorunlarının büyük bir tehdit hâline geldiği günümüzde, küresel ahlak olmadan küresel çözümün olamayacağını anlamak gerekmektedir. Hayata saygı gösteren, şiddet içermeyen bir çevre kültürüne ihtiyaç vardır. Zira sadece insan değil, yaratılmış olan her şey saygıdeğerdir. İnsanlık, yaradılış amacına uygun hareket etmedikçe, dünya daha iyiye doğru gitmeyecektir.

Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerim’in çağdaş bir tefsiri olan Risâle-i Nûr Külliyatı’nı anlayarak okuyan biri, kâinattaki varlıkların anlamlı olduğu şuuruna erecek ve her birinin görevli olduğu inancı ile bu varlıklara zarar verici faaliyetlerden sakınacaktır. Bu ise çevre bilincine ulaşmış fertlerden beklenen bir davranıştır. Bu açıdan bakıldığında Risâle-i Nûr Külliyatı’nın insanlığa çevre ve iktisat eğitimi verdiği rahatlıkla söylenebilir. Zaten Bediüzzaman da sadece yazdığı eserlerle değil, bir ahlak haline getirdiği tutum, davranış ve uygulamalarıyla model bir çevre ve iktisat gönüllüsü olmuştur.

Yukarı