. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 2847

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2004 
 Said Nursi
 KÖPRÜ / Bahar 2000 
 Bediüzzaman Özel Sayısı


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Küresel Kriz ve Said Nursi'nin İktisat Görüşü - I
Bahar 2009   [ 106. Sayı ]


IV. Ulusal Risale-i Nur Kongresi Sonuç Bildirileri

IVth National Risale-i Nur Congress Conclusion Articles

"Küresel Kriz ve Said Nursi’nin İktisad Görüşü"

I. Masa: Din ve İktisat

Risale-i Nur Enstitüsü, 21-22 Mart 2009/İstanbul

1. Küresel Krizin Sebepleri

Küresel kriz, insanın yaratılış gayesine uygun hareket etmemesinin bir sonucudur. Buna da Said Nursi’nin mimsiz medeniyet dediği dini, imanı, ahlakı dışlayan Batı uygarlığı sebep olmuştur. Bu uygarlık, dünyevileşmeyi amaçlayan materyalizme dayanır. Batı uygarlığının dinden uzak felsefi prensipleri, hak ve adalet yerine kuvvet, menfaat, insanların nefsani arzularını tatmin ve insanların ihtiyaçlarını sürekli artırmak gibi toplumda çatışmayı, haklara tecavüz etmeyi, boğuşmayı netice verecek ilkelerdir. Buna kendi menfaatini başkalarına zarar vermekte aramayı da ilave etmek gerekir. Bu çerçevede, ihtiyaca göre üretim değil, üretime göre ihtiyaç prensibinden hareket edilen kapitalizmin esaretine girmiş olan toplumlarda, Said Nursi’nin tespitleriyle zaruri olmayan ihtiyaçlar zaruri gibi gösterilmektedir. Birçok vasıtaların, insanlarda suni bir ihtiyaç meydana getirdiği hatırlanacak olursa, insanların gerekli gereksiz tüketime teşvik edildiği görülür. Buradan da anlaşılmaktadır ki, bugün, ekonomisi çökme emareleri gösteren Batı medeniyetini bu noktaya getiren sebeplerden birisi de “israf ekonomisi”dir. İsraf ekonomisinin tüketime teşvik ettiği insanlar, zaruri olmayan ihtiyaçlarını karşılayabilmek için hırs ile nasıl olursa olsun, helal haram ayırımı yapmadan para kazanmaya çalışmaktadırlar. Bu da insanları, başkalarının haklarını gasp etmeye ve haksız kazanç elde ederek zulmetmeye sevk etmektedir.

Öte yandan küresel ekonomik krizin, İkinci Dünya Savaşından dört kat daha fazla ekonomik, bireysel, ailevi ve toplumsal bir yıkım getirmesinin en önemli sebeplerinden birisi olan faize dayalı bankacılık ve finans sektöründe de bu felsefi temeller görülecektir. Bankacılık sistemini benimseyen bütün ülkelerde de aynı felsefi temellerin işlediği inkâr edilmeyecek bir gerçektir. Bankacılık ve finans sektörünün çarkını döndüren faiz, Nursi’nin ifadesiyle, insanlığın sosyal hayatını sarsmakta, emeği sermaye ile çarpıştırıp, fukurayı zenginle çatışmaya sevk etmektedir. Bediüzzaman faizin tembelliğe sevk ettiğini, insanın çalışma aşk ve şevkini söndürdüğünü, teşebbüs ruhunu öldürdüğünü dile getirir. Ona göre faizle çalışan bankaların faydaları, insanlığın en fena, en kötü kısmı olan zalimlere, sefihleredir. Zalim kavramı haksız kazancı, sefih kavramı da, paranın sefahette israf edilmesini ifade etmektedir. Bediüzzaman’ın faizin sosyal hayatı sarsacak bir özelliğe sahip olduğunu söylemesi de günümüz küresel krizinin temelini anlamada yardımcı olacak bir ifadedir. Çünkü faiz sistemleri, dünyanın her yerinde kredi verdikleri şahıs ve kurumlardan alacaklarını belirli bir zamanda tahsil edemediklerinde, haciz yoluna gitmekte, bu da sosyal hayatı, aile hayatını, bireysel hayatı sarsacak sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca, Said Nursi faize dayalı sistemlerin İslam dünyasına mutlak zarar olduğu tespitini de yapmaktadır. Gerçekten de bütün dünyada olduğu gibi, halkı Müslüman ülkelerde de faiz sisteminin suiistimallere en açık kurumlar olduğu görülmektedir. Ülkelerin milyarlarca dolarlık milli servetinin faize dayalı kurumlar vasıtasıyla buharlaştırıldığı herkes tarafından bilinmektedir. Bediüzzaman, faiz sistemindeki suiistimallere de dikkat çekerken, günümüzdeki küresel ekonomik krizlere de işaret etmektedir. Ona göre, suiistimaller o dereceye vardı ki, bir sermaye sahibi, kendi yerinde oturup bankalar vasıtasıyla bir günde milyon kazandığı halde; biçare işçi, sabahtan akşama kadar yer altında madenlerde çalışıp, ölmeyecek kadar on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Ona göre bu hal, müthiş bir kin oluşmasına sebep oldu. Bolşeviklik ve Sosyalizmin neşv ü neması, bundan kaynaklanmıştır.

Bediüzzaman’a göre faiz kurumları “sen çalış, ben yiyeyim” prensibiyle çalıştığından, halkı kine, hasede, çatışmaya sevk etmiş, insanlığın rahatını birkaç asırdır ortadan kaldırmıştır. Çünkü faiz, zenginler ile fakirler arasındaki dengeyi zenginler lehinde, yoksullar aleyhinde bozmaktadır. Aynı zamanda bütün ihtilallerin, fesatların madeni, rezillik ve kötülüklerin kaynağı olan iki cümleden birisi emeğin sömürüldüğünü ifade eden bu anlayıştır. Bu küresel krizin en büyük sebebinin faizle çalışan bankalar ve finans sektörleri olduğu nazara alınacak olursa, belirli bir grubunun daha çok para kazanma hırsının yine insanların rahatını ortadan kaldırdığını söyleyebiliriz.

Said Nursi, bu ifadeleriyle kapitalist sistemi temelden eleştiriye tabi tutmaktadır. Bununla Birlikte, Bediüzzaman’a göre, insanlığın zenginleri ile fakirleri arasındaki dengenin bozulmasına, kin ve düşmanlıkların ortaya çıkmasına sebep olan cümlelerden bir diğeri de, “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse, bana ne” anlayışıdır. Bu cümle, yoksul, geliri giderini karşılayamayan insanları ölüme terk eden, onların yaşama haklarına saygı göstermeyen bir zihniyeti ifade etmektedir. Burada hırs ile mal toplamanın, yani mal sevgisinin insan sevgisinin önüne geçtiği görülmektedir. Aynı zamanda toplu yaşamak zorunda olan insanların zaruri olarak muhtaç oldukları “teavün”, yani yardımlaşma prensibini yok eden bir düşüncenin ürünüdür. Burada dinsiz felsefenin empoze ettiği “bencilliğin ve ben merkezciliğin” ön plana çıktığı görülmektedir.

Gerek emeğin sömürülmesine sebep olan, paradan para kazanma esasına dayanan, zorda kalanlara yardım etmeyi değil, zorda kalanların ellerinde avuçlarında olanları da haciz yoluyla alarak onlara son silleyi vuran faizciliğin yaygınlaşması, gerekse de insanın sosyal bir varlık olarak yaratıldığı gerçeğini bir kenara bırakıp zengin fakir arasındaki gelir dağılımında var olan dengesizliği daha da derinleştiren yardımlaşmanın ortadan kalkması, yüzde doksanı iman, ibadet ve ahlaktan oluşan dinde meydana gelen zafiyetten kaynaklanmaktadır. Bir başka ifadeyle, iman, ibadet, ahlak gibi hususlarda denge, orta yol, istikamet anlamında iktisadın insanın bireysel ve toplumsal hayatından çıkmasından kaynaklanmaktadır. Üretim ve tüketimdeki aşırılık, dengesizlik de dinin insanda meydana getireceği otokontrolün olmamasından beslenmektedir. Bu yüzden küresel krizin en önemli sebeplerinden birisinin de, Bediüzzaman’ın, adalet ve istikamet olarak isimlendirdiği bu orta yoldan sapma olduğu söylenebilir. Çünkü kendisinde yaratılan kuvvelere, fıtraten bir sınır koyulmadığından, dinen de bir sınır koyulmadığı takdirde insan, her türlü zulüm ve haksızlığı çekinmeden işleyebilecek bir duruma gelir. Kur’an böyle insanları nitelendirirken, “zalum” ifadesini kullanmaktadır. Gazap kuvvesi İslam dini tarafından sınırlandırılmayan bir insan, maddi manevi hiçbir otoriteden korkmaz, herkesi titretir. Akıl kuvvesi, sınırlandırılmadığı takdirde başkalarını aldatmaktan çekinmeyen, hakkı batıl, batılı hak gösteren aldatıcı zekalar ortaya çıkar. Yine şehvet kuvvesine bir sınır konulmadığı takdirde, namuslar payimal edilir. Bütün bunlar, dini zaafın hüküm ferma olduğu toplumlarda ve fertlerde tezahürleri görünen hususlardır. Krizin ortaya çıktığı, etkilediği ülkelere baktığımızda, doğru inançtan ve ona bağlı ahlaktan yoksunluğa dayanan, istikamet, yani orta yol, denge veya başka bir ifadeyle iktisat ahlakının ortadan kalkmış olduğu görülür. Bu istikamet ahlakının olmayışı, şükürsüzlük, kanaatsizlik, tevekkülsüzlük gibi insanı mutsuz eden hususların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Aynı zaman bu istikamet ahlakının olmayışı, insanları başka insanlara ve kendisine fayda değil, zarar veren bir konuma getirmektedir.

2. Küresel Krize Risale-i Nur’un İslam’ın Işığında Sunduğu Çözüm Yolları

Öncelikle, Batı medeniyetinin temellerini oluşturan dinsiz felsefenin prensipleri yerine; hakkı, Allah rızasını, yardımlaşmayı, nefsin arzularının tecavüzlerine set çekmeyi amaç edinen Kur’an’ın prensiplerinin toplumlarda yerleştirilmesi gerekmektedir. Said Nursi bu gibi Kur’ani prensiplerin, insanlar arasındaki birlik ve beraberliğe, dayanışmaya, yardımlaşmaya, kardeşlik ve sevgiye, sonuçta iki dünya mutluluğunu elde etmeye yol açacağını dile getirir. Buna, “insanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” prensibini de ilave etmek gerektirir. Görüldüğü gibi Kur’an’ın ortaya koyduğu bu prensipler, çatışmayı, tecavüzü, kamplaşmayı, düşmanlığı, kini değil, birlik ve beraberliği, kardeşliği, yardımlaşmayı netice verecek ilkelerdir. Bu ilkeleri prensip edinen kişiler, üretirken ihtiyaca göre üretmeyi, tüketirken de ihtiyaca göre tüketmeyi amaç edinir. Daha çok para kazanma hırsına sahip olmaz. Aynı zamanda israfın haram olduğunu bilir, israf ekonomisine göre hareket etmez. Kendisini ve insanları üretim ve tüketime göre değerlendirme yanlışlığından kurtulur. Böyle bir insan, alacağı bulunan kimselere bir sille vurmak yerine, yardım elini uzatır. Zekâtını borcunu ödeyemeyen insanlara verir. Allah için din kardeşine borç verir. Bunun kendisine sevap kazandıran bir ibadet olduğu bilinciyle hareket eder. Said Nursi, kapitalist sistemin faiz yoluyla insanları mutsuz hale getirdiği gerçeğinden hareket ederek, sadece Müslümanların değil, insanlığın da krizlerden kurtulması için faizin yasaklanmasını önerir. “Sen çalış, ben yiyeyim” şeklindeki özetlediği banka sisteminin ve “Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne” cümlesinin sebep olduğu ihtilal, anarşi ve karışıklıkları önlemenin yolunun, faizi yasaklamak ve zekâtı vaz’ etmek olduğunu ifade eder. Bunun insanlık için de zaruri olduğunu dile getirirken, “Beşer salah isterse, hayatını severse, zekâtı vaz’ etmeli, ribayı kaldırmalı” der. İnsanlığın bu iki prensibi dinlememesi yüzünden İkinci Dünya Savaşıyla beşerin sille yediğini hatırlatan Bediüzzaman, “Daha müthişini yemeden bu emri dinlemeli” ikazında bulunur.

Bediüzzaman’ın buradaki “beşer” vurgusu, faizin global ölçekte meydana getirdiği ve getireceği tahriplere dikkat çekmektedir. Bediüzzaman medeniyetin, bütün hayır kuruluşlarıyla, zorba sistemleriyle, bütün ahlaki eğitim veren müesseseleriyle, Kur’an’ın bu iki meselesine karşı muaraza edemeyip mağlup olduğunu ifade etmektedir. Bu son küresel kriz bu mağlubiyetin en son ve korkutucu örneğini oluşturmaktadır. Said Nursi’nin eserlerinde, faiz ve zekâtın sağladığı yardımlaşmanın olmaması, “iki müthiş maraz-ı içtimai”dir, yani iki önemli sosyal yaradır. O bu yaranın sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın yarası olduğunu dile getirirken, bunun faizin yasaklanması ve zekatın bir “düstur-u umumi” haline getirilmesiyle tedavi edileceğini ifa eder ve “umum nev-i beşerin saadet-i hayatı için en mühim bir rükün, belki devam-ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk zekattır” der. Said Nursi, dünya çapında olan sosyal hastalığa, İslam’ın ışığında global bir çözüm önerisi sunmaktadır. Zekât yardımlaşmayı sembolize eder. Müslüman toplumlarda farz bir vecibe olarak, Müslüman olmayan toplumlarda yardımlaşmanın ideal bir formu olarak zekâtın uygulanması, toplumda çatışma potansiyeli oluşturan kesimlerin birbirlerine karşı olan sevgi ve saygı göstermelerine yol açar. Diğer taraftan faiz de Müslüman topluluklarda dini bir yasak olarak toplum hayatından çıkarıldığı, Müslüman olmayan toplumlarda da sömürüyü engelleyecek ideal bir prensip olarak uygulandığı zaman zenginler ile fakirler, sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki uçurum gittikçe azalacaktır. Nitekim küresel krize karşı Hıristiyan dünyanın da İslam’daki faizsiz sisteme benzer bir sistem kurulmasını istemesi, Bediüzzaan’ın bu tespitlerinin ne kadar yerinde olduğunun en güçlü delillerindendir.

Müslüman ülkelerde ekonomik krizleri önleyecek hususların en başında, insanların dindeki zafiyetlerinin giderilmesi gelmektedir. Bu da, kuvvetli bir iman, ona bağlı ibadet ve ahlak ile mümkündür. İnsanın inanca bağlı, ibadet ve ahlak sayesinde elde edeceği istikamet, orta yol, denge, fıtraten sınır konulmamış kuvvelerini sınırlandırmayı, ifrat ve tefrit gibi aşırı uçlardan uzaklaşmayı doğurur. Said Nursi’nin, insanın gazap kuvvesini şecaat, akıl kuvvesini hikmet, şehvet kuvvesini iffet gibi dengelerde tutmasının istikamet ahlakını oluşturacağını söylemesi anlamlıdır. Bununla, insan zulümden, haksızlıktan, başkalarını aldatmaktan, kendi menfaati için başkalarına zarar vermekten kurtulur. Ekonomik krizi önlemenin yolu, inanç, ibadet ve ahlaktaki krizi önlemekten geçer. Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara inanan bir insanın, kendisini dengeli anlamında “iktisatlı” yapmaması mümkün değildir. İnanca dayalı istikamet ahlakı, şükür, kanaat, tevekkül gibi nimetlere karşı hürmeti ifade eden güzel ahlak prensiplerinin de yerleşmesinde motive edici bir rol oynar. Böylece insan, bir taraftan İslam’ın çalışmaya verdiği önemi öğrenip çalışır, elde ettiğine kanaat eder. Aç gözlülüğün insanı felakete götüren negatif bir durum olduğunu bilir, ondan uzaklaşır.

Kısaca ifade etmek gerekirse, modern dünyanın en büyük sorunu dünyevileşmedir. Krizin asıl sebebi, dünyayı ahirete tercih etmekte düğümlenmektedir. Çözüm de, iman alt yapısını sağlamlaştırarak, Kur’an’a ve sünnete dayalı evrensel ahlaki değerleri yeniden ihya etmek, güven ve sorumluluk bilincinin geliştirilmesiyle mümkündür. İnanç alt yapısı sağlam olan bir insan, tıpkı Bediüzzaman’ın yaptığı gibi, iktisat ve kanaatle yaşamasını bilir, başkalarının dilenciliğinden kurtulur. Böyle bir insan zengin olduğu zaman da, dengeli, orta yolu benimseyen bir kimse olur, israf etmez. Fakirleri, yoksulları, borçluları görür gözetir. Buradan hareketle tahkiki bir imanın, her türlü krizi çözecek bir manevi kuvvete sahip olduğu söylenebilir.

Yukarı