. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 5454

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 96 
 İslam ve Sanat
 KÖPRÜ / Yaz 2011 
 Sıdk, Muhabbet, Kardeşlik ve Dayanışma Manifestosu: Hutbe-i Şamiye


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Küresel Kriz ve Said Nursi'nin İktisat Görüşü - I
Bahar 2009   [ 106. Sayı ]


Çevre Konusuna Kur’ân-ı Kerim ve Çağdaş Tefsiri Risale-i Nur’un Yaklaşımı

The Approach of Holy Koran and its Modern Commentary Risale-i Nur to the Concept of Environment

Davut AYDÜZ

Prof. Dr., Sakarya Üniversitesi, İlahiyat Fak., Öğretim Üyesi.

Giriş

20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren insanlığı tehdit eden sorunlardan biri haline gelen çevre sorunları, kökü çok eskilere uzanmasına rağmen, genelde Batı’da yaşanan sanayi devriminin sonucunda hissedilir hale gelmiştir. O zamandan beri de sürekli artarak günümüzdeki tehlikeli ve büyük boyutlara ulaşmıştır.

Çevre sorunları; çok sayıda insanı, bu kadar uzun süre meşgul eden ender konulardan biridir. Günümüzde çevre mühendisliği gibi müstakil bir bölümün yanında, diğer birçok okulda çevre problemleri ile ilgili dersler okutulmakta, radyo ve televizyonlarda çevreyle ilgili programlar yayınlanmakta, gazete ve dergilerde çevre sayfaları yer almaktadır. Kamuoyu ise; çevre problemleri konusunda duyarlı davranmakta ve çevreyi korumak için kitlesel eylemler yapmakta, çevreci vakıflar, dernekler ve partiler kurulmaktadır. Çevreyle ilgili bakanlıklar oluşturulmakta, yasalar çıkarılmaktadır; hatta bu konuda uluslararası toplantılar yapılmakta, sözleşmeler imzalanmakta ve kuruluşlar oluşturulmaktadır. Bütün bunlarla yapılmaya çalışılan şey ise; çevreyi maruz kaldığı bozulmalardan korumak ve insanoğlunun temiz bir çevrede hayatını sürdürmesini sağlamaktır.

İnsanoğlunun gündemine bu kadar yoğun olarak girmiş bir konu ile tabiî olarak çeşitli bilim dalları da ilgilenmektedir. Öncelikli olarak “ekoloji” çevre sorunlarıyla ilgilenen bilim dallarının başında gelmektedir. Ayrıca biyolojiden fiziğe, iktisattan hukuka kadar birçok bilim dalında da çevre problemleriyle ilgili araştırmalar yapılmaktadır.1 Bununla beraber dinin ve dini sahada yazılan eserlerin de böyle önemli bir problemden bigane kalması elbette ki düşünülemez.

“Çevre Sorunları” kavramını doğru anlayabilmek için öncelikle "Çevre" kavramını doğru tanımlamak gerekir:

Çevre Kavramı: Her ne kadar bu konuda birçok tanım yapılmışsa da biz bir iki tanım vermekle iktifa edeceğiz. En güncel anlamıyla "bir canlının yaşam ortamı" olarak tanımlanabilen “çevre”, çeşitli yönleriyle ele alınıp, farklı biçimde tanımlanabilir. Meselâ: Coğrafi açıdan çevre, insanın çevresi içindeki her türlü faaliyetinin incelenmesi, insanla çevresi arasındaki karşılıklı etkileşimin kurallarının ortaya konması2 olarak ifade edilirken, ekonomik açıdan çevre; tabiat ve insan tarafından şekillendirilen elemanların tümü3 olarak görülmektedir. Toplumbilimciler çevreyi, bir bireyin, bir toplumsal kümenin ya da bir toplumun biyolojik, toplumsal, kültürel yaşamını etkileyebilecek dış etmenlerin tümü4 olarak tanımlarken, ekonolijistler, kâinatta bireyle ilişkili canlı ya da cansız her şeyi ifade eden bir kavram olarak kullanmaktadırlar.5 Bu son tanımın kapsamına, doğal ve yapay çevre girmektedir.6 Bunlardan doğal çevre, insan müdahalesi olmadığı için değişikliğe uğramamış çevre olarak tanımlanırken, yapay çevre, insanlığın var oluşundan beri gelişen bir süreç içinde müdahalesi ile oluşturduğu çevreye denilmektedir.7

“Canlı varlıkların, hayatî bağlarla bağlı oldukları, etkiledikleri ve etkilendikleri mekân birimlerine o canlının veya canlılar topluluğunun yaşam ortamı veya çevre denir”8 tanımı da, çevre ile ilgili tanımlardan biridir.

Günümüzde “Ekoloji”, canlıların çevreleri ile uyum içinde hayatlarını sürdürmelerini inceleyen bir bilim kolu olarak tanımlanmaktadır.9 Ekolojinin, Türkçede kullanıldığının aksine çevre anlamını taşımadığını söylemek gerekir. Ekoloji, insanın içinde varlık kazandığı ve bir parçasını oluşturduğu tabiî ortamla olan ilişkilerini ele alır ve günümüzde kullanıldığı anlamda çevreden farklılık taşır.10

İnsanla çevresi arasındaki ve diğer canlılarla tabiî çevre arasındaki ilişkiler, insanlığın ilk yıllarından sanayi devrimine kadar bazen dengeleri bozulsa da bir uyum içinde devam etmiştir. Ancak sanayi devrimi ilk defa insanın tabiata müdahale imkânlarını ve şartlarını hazırlamıştır. Ve bu süreçte ekolojik denge insan tarafından tahrip edilmeye, bozulmaya, hatta canlılar için tehlikeli olmaya başlamıştır.11

İnsanlığın tabiata hakim olma ve onu sınırsızca kullanma çabası 17.yy’dan sonra giderek artan bir hırsa dönüşmüş, sanayileşme ve teknolojik gelişme sürecinde 1800’lü yıllarda önce Batı Avrupa ülkelerinde, daha sonraki yıllarda da bütün dünyada pek çok sorun ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bu noktada bir tanım yapmak gerekirse “Çevre Sorunları” insanların sonradan oluşturduğu çevrenin doğal çevreye etkileri ile yapay çevrede var olan olumsuzluklar ve her iki çevrede de görülen sorunlardır12 diyebiliriz.

Bu sorunlar dar anlamda hava, toprak, su, gürültü, nükleer ve ısı kirlenmesi13 ve bu kirliliğin çevrede yaşayanlar için tehlike meydana getirmeye başlaması olarak algılanırken günümüzde kirlenme dışında da pek çok sorun çevre sorunu olarak sayılmaktadır.

Çoğu bilim dallarında olduğu gibi çevre koruma alanında da fizikî olarak ortaya konulan konuların manevî yönden de değerlendirilmesi gerekir. Çoğu kere konunun manevî yönü ile ele alınarak incelenmesi toplumun o konuda şuurlaşmasına ve meselelerin çözümüne yardımcı olmaktadır. Aslında, çevre koruma konusu bu yönden değerlendirildiğinde, meselenin yeni olmadığı, İslâm Dini’nin bu meselelere çok eski zamanlarda sahip çıktığı, dinî sınırlar içerisinde topluma uyulması gereken kurallar koyduğu görülmektedir.

Bu tebliğimizin gayesi, her canlıyı yakından ilgilendiren çevre sorunları gibi önemli bir problem karşısında Kur’ân-ı Kerim’in görüşünü belirtmek ve Kur’ân’ın çağdaş tefsiri Risâle-i Nur Külliyatı’nda müellifin çevreye ve çevre ile ilgili konulara verdiği önemi ve O’nun hayatından tatbikatları göstermektir.

Hemen kaydedelim ki, “çevre sorunları” tâbiri her ne kadar son devirlerde müstakil bir mevzu olarak ele alınmış ise de bunun muhtevasına giren meselelere, dağınık şekilde de olsa, âyet ve hadislerde yer verilmiş, dikkatler gereğince çekilmiştir. Bu tâbirin klasik kitaplarımızda bugünkü şekliyle yer almamış olması konunun ihmal edildiği, meseleye ehemmiyet verilmediği manasına gelmez. Aksine, insanı ilgilendiren her bir hususa, kıymeti nispetinde yer vermiş olan İslâm Dini ve onun mukaddes kitabı Kur’ân-ı Kerim; ayrıca onun çağdaş tefsiri Risâle-i Nur Külliyatı bu konuya da yeterince eğilmiş ve açıklık getirmiştir. Bizim yapacağımız iş, dağınık şekilde gelmiş olan açıklamaları çevre sorunları tâbirinden bugün anlaşılan müfredâta göre tanzim etmek, onları bir araya getirmek olacaktır.

I. Çevre Sorunlarının Çözümünde Dinin Önemi

Çevre problemleri ve bunların çözümleri söz konusu olduğunda unutulmaması gereken bir olgu da din ve kültür olgusudur. Zira insanlar belli bir kültür ve belli bir dinî atmosfer içerisinde dünyaya gelmekte, bu atmosfer onun çevre ile ilişkilerini düzenlemektedir. Tarih bize gösteriyor ki, insanların dinlerini ve kültürlerini hesaba katmayan eğitim ve kalkınma programları hedefine ulaşamamakta ve insanlar bir nevi dayatma manası taşıyan bu programlara direnmektedirler. Bunu hesaba katmayan bazı dayatmacı, totaliter ve baskıcı rejimlerin yıkılışına hepimiz şahit olduk. Sosyolojik, antropolojik ve psikolojik araştırmalarla da desteklenen bu gerçeği göz önünde bulunduran Birleşmiş Milletler (BM) teşkilatı, çevre korumada her milletin kendi dinî ve kültürel enginliklerinden yararlanmasını tavsiye etmiştir. Hedef ve gaye; dünyayı ve eko sistemi korumak, daha sağlıklı bir gelecek olduğuna göre bu hususta dinlerin yapacağı katkı elbette büyüktür.

Bu çerçevede, dünyanın en büyük çevre örgütlerinden birisi olan World Wide Fund for Nature (Doğa İçin Dünya Fonu) 1989 yılında yaptığı bir toplantıda dünyanın en büyük dinlerinin (İslâmiyet, Hıristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm ve Budizm) temsilcilerini bir araya getirerek çevre sorunlarına çözüm bulmada dinlerin katkısını ve önemini tartışmışlardır.14

Yine konunun dinî boyutunu vurgulayan diğer önemli bir olay da Şubat 1990 yılında Moskova’da meydana gelen; Astronom Carl Sagan ve tanınmış 22 bilim adamının Global çevreyi korumada kendilerine katılmak ve yardım etmek için dünyanın tanınmış dinî liderlerine yaptıkları yardım çağrılarıdır. Bu bilim adamları dinî liderlerle buluşma yeri olarak da beklenilenin tersine, Moskova’yı tercih ettiler. Bilindiği gibi Moskova 70 yıldır dinsizliği resmen kabul eden ve her türlü dinî faaliyeti yasaklayıp baskı altına alan totaliter bir rejimin başkentliğini yapıyordu. Bu çağrıyı yapan bilim adamlarının vurguladıkları gerçek şuydu: “Çevre koruma ve doğal güzelliklerini muhafazada kesinlikle dinin önemli bir yeri vardır.”

Böylece modern bilim tarihinde ilk defa bir sorunun çözümü için bilim adamlarının, dinden ve dinî liderlerden yardım istediklerine şahit olunmaktadır. Aslında dünyamızın geleceği ve çevre sorunlarını arz ettiği tehdidin boyutları düşünüldüğünde böyle bir çağrı için geç bile kalındığı söylenebilir. Çevre sorunlarının üstesinden gelmede dinin oynayacağı role İngiliz tarihçi ve düşünür A. Toynbee: “İnsanoğlunu maddî hırsın ilham ettiği teknolojinin sonuçlarından korumak için bütün dinlerin ve felsefelerin taraftarları arasında dünya çapında bir işbirliğine ihtiyacımız olduğunu sanıyorum” diyerek işaret etmiştir.15

Geleneksel ve her türlü manevî, ahlâkî ve dinî değeri yok farz eden anlayışla bu sorunların üstesinden gelinemeyeceği bugün her zamankinden daha net olarak anlaşılmış bulunmaktadır. Konuyla ilgili olarak Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’na görüşlerini açıklayan eski SSCB, Komünist Dergisi Baş editörü T.T. Frolov şunları itiraf etmiştir:

“Global sorunların çözümünde başarıyla ilerlemek için yeni düşünce yöntemleri geliştirmek, yeni ahlâk ve değer ölçüleri oluşturmak ve kuşkusuz yeni davranış tarzları benimsemek zorundayız. Yalnızca (insanın) maddesel, bilimsel ve teknik yanını geliştirmekle kalmayıp, daha önemlisi insan psikolojisinde yeni değerlerin ve insanî beklentilerin oluşmasını sağlamalıyız. Çünkü bilgelik ve insaniyet, insanlığın temelini oluşturan ebedî gerçeklerdir. Yani sosyal, ahlâkî, bilimsel ve ekolojik kavramlara ihtiyacımız var.”16

Frolov’un işaret ettiği bu boşluğu, bugün din doldurmaya başlamıştır. Bütün dünyada gözlemlenen dine yeniden dönüş ve dini değerlerin yükselişinin nedenlerinden biri de budur.

Konunun dinî boyutunu vurgulayan ve yeni bakış açılarına ihtiyacımız olduğuna işaret eden diğer bir çevreci ise Rudolf Bahro’dur. Alman yeşillerinin öncü isimlerinden olan Bahro’ya göre sadece teknolojik ve kanunî yöntemlerle çevrenin korunması ve kurtarılmasının zamanı geçmiştir. Yapılacak tek şey: “Hz. İsa, Hz. Muhammed ve Buda’nın yaptığı gibi zihinsel bir devrim yapmaktır.” İnsanların tabiat ve tabiattaki tüm varlıklarla olan ilişkilerini yeniden tanımlamaktır. İnsanla doğa arasında daha dengeli ve sağlıklı bir ilişki oluşturmaktır.

Bütün bu gerçekler göz önüne alınınca, gerek okullarda okutulmakta olan çevre derslerinin işlenmesinde ve gerekse bunun bir sonucu olarak çevreyi koruma ve gelecek nesillere daha sağlıklı bir çevre bırakmada İslâm Dini’nin konuyla ilgili prensiplerinin bilinmesinin önemi açıktır.

Ayrıca konunun dinî boyutunu vurgulamakla, sanayici, işadamı, yönetici ve diğer ilgililerle birlikte halkımızı daha duyarlı hareket etmeye çağırıyoruz. Her türlü ticarî ve endüstriyel faaliyetlerin amacı sadece kâr olmamalı. Bu faaliyetin başta insanlar olmak üzere, bütün ekosisteme getirdiği zarar ve tahribat, mevzuat ve düzenlemelerin yaptırım gücünün yanında, insanlar yaptıklarının vicdanî muhasebesini yaparak bu tahribat en aza indirilebilir. Norveçli derin ekoloji hareketinin kurucularından Prof. Dr. Arne Naess de bu gerçeğe işaret ederek; Hıristiyan ve Müslümanların İncil ve Kur’ân’ın insana yüklediği sorumluluğu ekolojik bir bakış açısıyla yeniden yorumlayıp vurgulamalarının gerektiğini belirterek çevre korumada dinin oynayacağı role işaret etmiştir.17

II. Çevre Konusuna Kur’ân-ı Kerim ve Çağdaş Tefsiri Risale-i Nur’un Yaklaşımı

Hiçbir kutsal kitap, Kur’ân-ı Kerim kadar, insana yakın çevresinden, tabiattan, daha geniş manada kâinattan bahsetmez. Kur’ân, insana kâinatın nasıl yaratıldığı, niçin yaratıldığı, ondaki çeşitli varlıkların yapısı hakkında çok çeşitli genel bilgiler verdiği gibi insanın onunla nasıl bir irtibat ve ilişki içerisinde olması gerektiği hakkında da bilgi vermektedir, ona yol göstermektedir.

Çevrecilik tarihi açısından insanlık tarihinin çok erken bir devrinde başlayan İslâm’daki ekolojik hareketin ortaya çıkmasına sebep, hiç şüphesiz bizzat İslâm dinidir; daha açık bir ifadeyle, Kur’ân-ı Kerim’in kendisidir. Kur’ân-ı Kerim onları hem küfrün karanlığından temizlemek, hem de bedenlerini temizlemek ve dünya işlerini düzene sokmak için gelmiştir; bu yönüyle Kur’an-ı Kerim kalp ve bedenler için şifadır. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim, insanın manevî dünyası kadar maddî dünyası ile de ilgilenmiştir. Her konuda olduğu gibi çevre konusunda da Kur’ân-ı Kerim Müslümanlara rehberlik etmiştir. İşte bunun için İslâm’ın doğuşuyla birlikte, ona inananlar için çevre, üzerinde önemle durulan bir konu olmuştur.

Tebliğimizde usûl olarak, önce -imkan nispetinde- Kur’ân-ı Kerim’in konu hakkındaki hükmünü verecek ondan sonra da onun çağdaş tefsiri Risale-i Nur’dan ve onun muhterem müellifi Bediüzzaman Said Nursî’nin görüş ve tatbikatlarından bahsedeceğiz.

A. Allah’ın Varlığının En Büyük Delillerinden Birisi Olan Kâinat Kitâbı

Allah, insanı kendisine inanması, O’nu bilmesi ve O’na kulluk etmesi için yarattığını belirtir. İnsanın O’nun var ve gerçek olduğuna inanabilmesi için çok çeşitli yol bulunduğunu, ancak en açık ve seçik yolun, insanın kendi varlığı da dahil kâinattaki bütün varlıklara bakması, onlar hakkında insanın düşünmesi olduğu üzerinde Kur’ân ısrarla durmaktadır: “Biz ileride onlara delillerimizi gerek dış dünyada, gerek kendi öz varlıklarında göstereceğiz; ta ki Kur’ân’ın, Allah tarafından gelen gerçeğin ta kendisi olduğu onlar tarafından da iyice anlaşılacak. Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi?”18 meâlindeki bu ayette belirtildiği gibi insanın bizzat kendi varlığı ve diğer bütün varlıklar Allah’ın var olduğuna dair birer işaret ve belgedir. Bu konuda Kur’ân-ı Kerim’de birçok ayet vardır.19

Bediüzzaman da bu konudaki birçok ayetin tefsirini yaparak, en yakın çevreden başlayarak kâinattan ve içinde bulunanlardan ve bunların intizamından bahsetmiş ve böylece, Allah’ın varlığını ispat etmede bunlardan istifade etmiştir. Zira ona göre; Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif (tanıtıcı) vardır. Birincisi şu Kitâb-ı Kâinat’tır.20

Bediüzzaman’a göre, kâinatı ve onun bir parçası olan ve içinde yaşadığımız çevreyi kirletmek, zarar vermek veya yok etmek demek, Rabbimizi bize tarif eden büyük küllî bir muarrifi yok etmek demektir.

Misal 1. “...Evet, her bir çiçek, her bir meyve, her bir ot, hatta her bir hayvan, her bir ağaç, birer mühr-ü ehadiyet ve birer sikke-i samediyet olduklarını ve bulundukları mekân ise, bir mektup sûretini alması cihetiyle her biri bir imza şeklini alır, o mekanın kâtibini gösteriyor. Mesela, bir bahçede bir sarıçiçek, o bahçe nakkaşının bir mührü hükmündedir. O çiçek mührü kimin ise, bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, O zatın kelimeleri hükmünde olduğuna ve o bahçe dahi O’nun yazısı olduğuna, açık bir sûrette delalet ediyor.

Demek oluyor ki, her bir şey, umum eşyayı Hâlikına isnad edip azamî bir tevhide işaret ediyor.21

Misal 2. Bediüzzaman, “Mirac’ın semerâtı ve faydası nedir?” diye kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta, “...Şu kâinatı perişan ve fanî ve karma karışık bir vaziyet-i mevhumun çıkarıp, o nur ve o meyve ile, o kâinatı kudsî mektubat-ı samedâniye, güzel ayine-i cemâl-i ehadiye vaziyeti olan hakikatini göstermiş, kâinatı ve bütün zîşuuru sevindirip mesrur etmiş22 diyerek, kâinatın, kudsî mektubat-ı Samedâniye, güzel âyine-i cemâl-i ehadiye” olduğunu söylemiştir.

Misâl 3. Yine Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye’de Tevhid denizinden isimli bölümde, kâinatın, elli beş lisanla Allah’ın vücûb-u vücûd ve vahdetine şahâdet ve delâlet ettiğini belirtir: “Öyle bir Allah ki, vücûb-u vücûd ve vahdetine, şu Kitab-ı Kebir denilen alem, bütün yazıları ve fasıllarıyla, sayfalarıyla, satırlarıyla, cümleleriyle, harfleriyle şahadet ettiği gibi... bütün envâıyla, erkanıyla azasıyla, eczasıyla, hüceyratıyla, zerratıyla, esiriyle, elli beş lisanla vücûb-u vücûd ve vahdetine şahâdet ve delâlet eder.”23

B. Kâinatın Mânevîliği

Kâinattaki büyüklü-küçüklü her varlığın Allah’ın varlığını gösteren apaçık delil olması ve bütün kâinatın insanın emrine verilmesi, bize kâinata mânevî bir anlamın yüklenmiş olduğunu göstermektedir. Allah’ın, her varlığı, inanan insan gibi kendisine ibadet edici olduğunu ve daimî sûrette kendisinin varlıklarla ilişki içerisinde bulunduğunu bildirmesi, gerçekten kâinatın mânevî yönünün olduğunu ispat etmektedir.

Kur’ân-ı Kerim’de Allah, kâinatın mânevîliğine aşağıdaki ve benzer âyetlerde şöyle işaret etmektedir:

“Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması O’nun işaretlerindendir.”24

“Yedi gök, yer ve onlarda bulunanlar Allah’ı tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlayamazsınız.”25

“Gövdesiz bitkiler (necm) ve ağaçlar da Allah’a secde ederler.”26

Yerlerdeki ve göklerdeki en küçük varlıktan en büyük varlığa kadar her şey, düşünen ve inanan insan için alelâde bir şey değildir. Canlı olsun cansız olsun, her şeyin fizikî kıymetinin ötesinde manevî bir değeri vardır. Her şey, Allah’ın işareti, O’nu her an zikreden O’na dâimi sûrette ibâdet eden “tabiî mü’minler”dir.

İşte bu bakımdan, varlıklar bir çeşit kutsaldır;27 onların rast gele öldürülmesi, yok edilmesi İslâm dinince yasaklanmıştır. Varlıkları, mânevî yönden yaratılıştan kutsal görme, İslâm çevreciliğinin esas metafizik temelini oluşturmaktadır. Bu temele dayanarak, Müslümanlar çevreye her zaman sahip çıkagelmişlerdir. Çünkü çevreye yapılan bir kötülük, Allah’a karşı yapılan bir kötülük olarak değerlendirilmiştir.28

Bu bağlamda Bediüzzaman da; kâinatta bulunan canlı-cansız en küçük varlıktan en büyüğüne kadar hepsinin Allah’a ibâdet ettiklerini bildirerek, kutsal olduklarını, onun için de rast gele öldürülmemeleri ve yok edilmemeleri gerektiğini bildirir. Böylece insanlara, çevrelerine karşı daha duyarlı davranmaları gerektiği şuurunu verir. Hac Sûresi 18. âyetin tefsiri münasebetiyle şöyle demektedir:

Misâl 1. “Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde eder...”29

Şu büyük ve geniş âyetin hazinesinden yalnız bir tek cevherini göstereceğiz. Şöyle ki: Kur’ân-ı Hakîm tasrih ediyor ki, arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârattan zerrelere kadar her şey Cenâb-ı Hakk’a secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir...”30

Misâl 2. “Şu kâinatın mevcudatına nazar-ı dikkatle bakılsa görünür ki, cüz’iyat gibi külliyatın dahi birer şahs-ı mânevisi vardır ki, birer vazife-i külliyesi görünüyor, onda bir hizmet-i külliye görünüyor. Meselâ, bir çiçek kendince bir nakş-ı san’atı gösterip lisan-ı haliyle esmâ-i Fâtırı zikrettiği gibi küre-i arz bahçesi dahi bir çiçek hükmündedir, gayet muntazam küllî vazife-i tesbihiyesi vardır. Nasıl ki bir meyve, bir intizam içinde bir ilânâtı, tesbihatı ifade ediyor. Öyle de, koca bir ağacın heyet-i umûmiyesiyle gayet muntazam bir vazife-i fıtriyesi ve ubudiyeti vardır. Nasıl bir ağaç, yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimâtıyla bir tesbihatı var. Öyle de, koca semâvat denizi dahi, kelimâtı hükmünde olan güneşler, yıldızlar ve aylarıyla Fâtır-ı Zülcelâline tesbihat yapar ve Sâni-i Zülcelâline hamd eder, ve hâkezâ...”31

C. Kâinattaki Ekolojik Denge ve Korunması

Kur’ân-ı Kerim’in kâinatla ilgili olarak ısrarla üzerinde durduğu konulardan birisi de, ekolojik denge meselesidir. Yaratılmış her şeyin bir ölçü, düzen, adalet ve denge içinde yaratıldığını insana sık sık hatırlatmaktadır. “Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.”32 Hazinesi bizim katımızda olmayan hiç bir şey yoktur. Biz onu belli bir ölçüye göre indiririz.”33

Modern insanın ancak çevre problemlerinin ortaya çıkması ve Ekoloji Bilimi’nin yardımıyla farkına vardığı ve şimdilerde hepimizin korumaya çalıştığı bu dengeye, Kur’ân dikkatlerimizi özellikle çekmektedir. Allah’ın eseri olan bu dengenin korunmasında görev, Allah’ın ahsen-i takvim olarak (en güzel şekilde) yarattığı ve kendisine vekil (halîfe) kıldığı insana aittir. Günümüzde maalesef tabiattaki denge ve insanla tabiat arasındaki denge bozulmuştur ve bu dengenin bozulduğunu pek çok kimse de kabul etmektedir. Ama özellikle insanla tabiat arasındaki bu dengesizliğin, insanla Allah arasındaki uyumun bozulmasından kaynaklandığını herkes fark etmiş değildir.34 Buna göre Allah ile arasındaki uyumu bozmayan veya en azından bozmamaya dikkat eden bir Müslüman, kâinatın dengesini bozamaz ve bozulmasına seyirci kalamaz. Zira bu tabiî denge aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimlerini de yansıtan bir ayna gibidir.35

Bediüzzaman Said Nursî’ye göre de, kâinatta en küçük varlıktan en büyüğüne kadar hepsinde bir denge vardır. Eğer bu denge olmasaydı ve bozulsaydı; deniz karmakarışık şeylerle dolacaktı, taaffün edecekti. Hava, zararlı gazlar ile zehirlenecekti. Zemin ise bir mezbele, bir mezbaha, bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı. Şimdi, Bediüzzaman’ın ilgili ayetin tefsirinde ne dediğine bakalım:

“Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizim yanımızda olmasın. Her şeyi biz belirli bir miktarla indiririz.”36 âyetinin bir nüktesi ve bir İsm-i Âzam veyahut İsm-i Âzamın altı nurundan bir nuru olan Adl isminin bir cilvesi...

Şu kâinat öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemadiyen tahrip ve tamir içinde çalkalanan bir şehir var. Ve o şehirde her vakit harp ve hicret içinde kaynayan bir memleket var. Ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir âlem var.

Hâlbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayretengiz bir muvazene, bir mizan, bir tevzin hükmediyor; bilbedâhe ispat eder ki bu hadsiz mevcudatta olan hadsiz tahavvülât ve vâridat ve masarif, her bir anda umum kâinatı görür, nazar-ı teftişinden geçirir bir tek zâtın mizanıyla ölçülür, tartılır. Yoksa balıklardan bir balık, bin yumurtacıkla ve nebâtattan haşhaş gibi bir çiçek, yirmi bin tohumla ve sel gibi akan unsurların, inkılâpların hücumuyla şiddetle muvazeneyi bozmaya çalışan ve istilâ etmek isteyen esbap başıboş olsalardı veyahut maksatsız, serseri tesadüf ve mizansız, kör kuvvete ve şuursuz, zulmetli tabiata havale edilseydi, o muvazene-i eşya ve muvazene-i kâinat öyle bozulacaktı ki, bir senede, belki bir günde hercümerç olurdu. Yani, deniz karmakarışık şeylerle dolacaktı, taaffün edecekti. Hava gazât-ı muzırra ile zehirlenecekti. Zemin ise bir mezbele, bir mezbaha, bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı.

İşte, cesed-i hayvânînin hüceyrâtından ve kandaki küreyvât-ı hamrâ ve beyzadan ve zerrâtın tahavvülâtından ve cihazât-ı bedeniyenin tenasübünden tut, tâ denizlerin vâridat ve masarifine, tâ zemin altındaki çeşmelerin gelir ve sarfiyatlarına, tâ hayvânat ve nebâtâtın tevellüdat ve vefiyatlarına, tâ güz ve baharın tahribat ve tamiratlarına, tâ unsurların ve yıldızların hidemât ve harekâtlarına, ta mevt ve hayatın ziya ve zulmetin ve hararet ve bürûdetin değişmelerine ve dövüşmelerine ve çarpışmalarına kadar, o derece hassas bir mizanla ve o kadar ince bir ölçüyle tanzim edilir ve tartılır ki, akl-ı beşer hiçbir yerde hakikî olarak hiçbir israf, hiçbir abes görmediği gibi, hikmet-i insaniye dahi her şeyde en mükemmel bir intizam, en güzel bir mevzûniyet görüyor ve gösteriyor. Belki, hikmet-i insaniye, o intizam ve mevzûniyetin bir tezahürüdür, bir tercümanıdır... Ve bilhassa zeminin yüzünde, nebatî ve hayvanî dört yüz bin taifenin tevellüdat ve vefiyatça ve iaşe ve yaşayışça Rahimâne muvazeneleri, ziya güneşi gösterdiği gibi, bir tek Zat-ı Adl ve Rahimi gösteriyor.”37

D. Yeryüzünün Halîfesi Olan İnsanın Tabiattaki Dengeyi Bozması, Karada ve Denizde Fesat Çıkarması

“Düşünün o zamanı ki, Rabbin melâikeye hitaben, ‘Ben yerde bir halîfe yaratacağım’ dedi...”38 âyetinde ifade edildiği gibi insan yeryüzünde Allah’ın halîfesidir ve yeryüzünde her şey onun istifadesine sunulmuştur. Fakat bazı insanlar halîfeliği suiistimal ederek, Allah’ın yarattığı ve kendi varlığının ayetleri olarak bildirdiği ekolojik dengeleri, tabiattaki nizamı, intizam ve düzeni yok etmişler ve bozmuşlardır. Halîfe demek vekil demek, yani Allah’ın yeryüzünden sorumlu tuttuğu, yeryüzünün sorumluluk ve korunmasını ona bıraktığı varlık demektir. Bu vekil,39 bu âlemi belli bir düzen, denge ve ahenkle yaratan Zat’ın emanetine ihanet edemez. Bu düzeni ve ahengi bozduğu ve tahrip ettiği anda, artık o kötü bir vekil olarak anılacaktır.40 Kur’ân-ı Kerim bu kötü vekiller için şöyle diyor:

“Yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu (fesadı) sevmez.”41 Âyette de açıkça belirtildiği gibi, fesatçı olan kimseler, sadece insan ve toplumlara zarar vermek ve kötülük etmekle kalmazlar, aynı zamanda tabiî çevreye de zarar verirler. İşte bunun için, Allah insanların fesatçı olmalarını kınıyor. Onların çevreye karşı olumsuz etki edebileceklerine dikkatimizi çekiyor. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de, inançsızlık, fesatçılık, israfçılık, nankörlük, itaatsızlık ve bozgunculuk gibi gayri ahlâkî davranışları sebebiyle bazı milletlerin hem kendilerine hem de çevrelerine zararları yüzünden kendi elleriyle yok olup gitmeleri misal verilmektedir.42

Şu âyette ise, Allah insanların tabiî dengeyi bozmaları sonucu, yeryüzünde fesat çıkacağını ve bunun zararını çekeceklerini haber veriyor: “İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde bozulma (fesat) çıkar; Allah da belki geri dönerler diye yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırır.”43 Görüldüğü gibi, Allah, bu âyetlerde bize doğrudan doğruya kâinatın tabiî dengesini bozmamamızı emrediyor ve bozduğumuz takdirde de, zararını çekeceğimizi haber veriyor.

Allah insandan tabiî çevresini ve kâinatı korumasını, onların tabiî ve ekolojik dengelerini bozmamasını istemektedir. Aksi takdirde, bizzat insanın kendisinin bundan zarar göreceğini de ifâde etmektedir. Allah, aşağıdaki âyetlerde görüleceği üzere kâinatta bir tabiî ve ekolojik dengenin var olduğuna dikkatlerimizi çekerek, arkasından bunu koruyunuz demekle; aksi halde insanlığın istenmeyen durumlarla karşılaşabileceğini belirtmektedir. “Göğü bu âhenkle O yükseltti ve bu mîzanı koydu ki, siz de ders alıp ölçü dışına taşmayasınız. Tartıyı adaletle yapın, sakın teraziyi eksik tartmayın.”44

Seyyid Hüseyin Nasr’a göre de çağdaş insan, tabiatı sorumsuzca kullanarak onu ifsat etmektedir: “Çağdaş insan için tabiatın hiçbir kutsal tarafı kalmamıştır... Üstelik tabiat, ulaşılması mümkün son noktasına kadar kullanılacak ve istismâr edilecek bir ‘şey’ gibi görülmektedir. Çağdaş insan tabiatı, kendisinden yararlandığı, ama kendisine karşı ayrıca sorumlu da olduğu bir eş gibi değil, bir ortamalı gibi görmektedir. Bir ortamalı gibi ‘kullanılan’ tabiatın durumu, günden güne, daha fazla gönül eğlendirmeyi imkânsız kılmaktadır. Aslında pek çok kişinin, onun durumundan kaygı duymaya başlamasının sebebi de budur...”45

Bediüzzaman Said Nursî de, insanın yeryüzünde halîfe olduğunu, yeryüzünün ve içindekilerin onun emrine verildiğini, ilgili âyetlerin tefsirinde şöyle açıklar:

“Yeryüzünde ne varsa sizin için O yarattı...”46 ve “Düşün o zamanı ki, Rabbin melâikeye hitaben ‘Ben yerde bir halîfe yaratacağım’ dedi...”47 Bu âyetler, beşere verilen büyük nimetleri sayıyor. Birinci ayette en büyük nimete işaret edilmiştir ki, beşer, hilkatin neticesidir ve arzın müştemilatı ona teshir edilmiştir. İstediği gibi tasarruf eder. Bu âyet ile de, beşerin arza hâkim ve halîfe kılınmış olduğuna işaret edilmiştir.”48

Başka bir yerde de aynı konu ile ilgili olarak şöyle der:

“...Koca kâinatı bir hanesi misilli insana musahhar ve müzeyyen ve tefriş etmek ve o insanı halîfe-i zemin ederek ve dağ ve gök ve yer tahammülünden çekindikleri emanet-i kübrayı ona vermesi ve sair zîhayatlara bir derece zabitlik mertebesiyle mükerrem etmesi ve hitabat-ı Sübhaniyesine ve sohbetine müşerref eylemesiyle fevkalade bir makam verdiği ve bütün semavî fermanlarda ona saadet-i ebediyeyi ve beka-i uhreviyeyi kat’î vaad ve ahdettiği halde elbette ve hiçbir şüphe olmaz ki, bahar kadar kudretine kolay gelen dâr-ı saadeti o mükerrem ve müşerref insanlar için açacak ve yapacak ve haşir ve kıyameti getirecek diye, Muhyî ve Mümît ve Hayy ve Kayyûm ve Kadîr ve Alîm isimleri, Halikımızdan sormamıza cevap veriyorlar.”49

Bediüzzaman, yeryüzünün halîfesi olmakla beraber, halîfeliği suiistimal ederek kötü bir vekil durumuna düşen, denizlerde ve yerde fesat çıkaran insana, “Ey israflı, iktisatsız, ey zulümlü adaletsiz, ey kirli, nezaketsiz, bedbaht insan!” diyerek, yaptığı işin ne kadar çirkin olduğunu vurgulamaktadır:

“Ey israflı, iktisatsız, ey zulümlü, adaletsiz, ey kirli, nezaketsiz, bedbaht insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisat ve nezafet ve adaleti yapmadığından umum mevcudata muhalefetinle, mânen onların nefretlerine ve hiddetlerine mahzar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki, umum mevcudatı zulmünle, mizansızlığınla, israfınla, nezaketsizliğinle kızdırıyorsun?

Evet, ismi-i Hakîmin cilve-i azamından olan hikmet-i amme-i kâinat, iktisat ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor, iktisadı emrediyor.

Ve ism-i Adlin cilve-i azamından gelen kâinattaki adalet-i tamme, umum eşyanın muvazenelerini idare ediyor. Ve beşere de adaleti emrediyor. Sûre-i Rahman’da, ‘Gökyüzünü yükseltip nizam ve ölçü verdi. Tâ ki ölçüde sınırı aşmayın ölçüyü ve tartıyı adâletle yerine getirin ve âhiretteki mizanınızı ziyana düşürmeyin.’50 âyetindeki, dört mertebe, dört nevi mizana işaret eden, dört defa mizan zikretmesi, kâinatta mizanın derece-i azametini ve fevkalade, pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm ve mizansızlık yoktur. Ve ism-i Kuddusün cilve-i azamından gelen tanzif ve nezafet bütün kâinatın mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.

İşte, hakaik-i Kur’âniyeden ve desatir-i İslâmiyeden olan adalet, iktisat, nezafet, hayat-ı beşeriyete ne derece esaslı birer düstur olduğunu anla. Ve ahkâm-ı Kur’âniye ne derece kâinatla alakadar ve kâinat içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o hakâiki bozmak, kâinatı bozmak ve sûretini değiştirmek gibi, mümkün olmadığını bil.”51

E. İktisadı Emir, İsraftan Men

Bugün, tüm çevre kirliliği ve tabiî dengenin bozulmasının ana sebeplerinden birisi hiç şüphesiz israftır. İsraf, bugünkü ev ekonomisinde var, üretim ve tüketimde var, sanayi ve teknolojide var. Âdeta insanlık israf için yarışıyor gibi. Sun’î ihtiyaçlar meydana getiriliyor ve sun’î yere tabiî kaynaklar tüketiliyor. Neticede tabiî denge bozuluyor, hava ve sular kirletiliyor. O halde sağlıklı bir çevre için, her türlü israftan kaçınmak gerekiyor; insanlığın ihtiyaçlarla orantılı bir üretim ve tüketim içinde olması lüzumu vardır. Onun için Kur’ân-ı Kerim’de israfla ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır: “Yiyiniz, içiniz; fakat israf etmeyiniz. Allah israf edenleri sevmez.”,52 “Saçıp savuranlar, şüphesiz şeytanlarla kardeş olurlar; şeytan ise Rabb’ine karşı pek nankördür.”53

İsrafı yasaklayan, her şeyde ölçülü olmayı emreden, ihtiyaç fazlasını infak ettirerek bencilliği ortadan kaldıran, insanı maddî çıkarların kölesi değil, kâinatın efendisi ve en şereflisi sayan insana, hayvanlara, bitkilere ve bütün kâinat düzenine saygıyı öğreten İslâmî öğreti, bugünkü çöküntüye karşı en güçlü alternatifi oluşturmaktadır.54

Çevreyi korumada “iktisad”ın önemi, zamanımızda iyice anlaşılmıştır. Nüfus kesâfeti gittikçe artan dünyamızın mahdut olan tabiî kaynakları, israf yüzünden çabucak bitme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ayrıca gerek enerji ve gerekse diğer ihtiyaç maddelerinin istihlaki sonucu hâsıl olan kirletici artıklar, yeryüzündeki bütün canlıları toptan tehdit eder olmuştur. Bu sıkıntıların pek çoğunun kaynağında çeşitli israflar yatmaktadır.

Bediüzzaman’ın hayatında iktisatla ilgili dikkat çekici çok önemli örnekler vardır. Bediüzzaman, eserlerinde israftan men edip iktisadı tavsiye ederken, kendi hayatında da hep iktisatlı yaşamış, böylece hem hâl dili, hem de kâl diliyle ders vermiştir.

Bedîüzzaman Said Nursî’nin iktisatla ilgili olarak, hâl ve kâl diliyle verdiği derslere geçmeden, dünyanın bugün içinde bulunduğu ekonomik krize kısaca temas etmek istiyoruz:

F. İş Ahlakı ve Ekonomik Kriz

-Günümüzde inananlar İslam’ın vaz’ettiği iş ve ticaret ahlakına göre yetiştirilmediğinden ve ona göre hareket etmediklerinden dolayı kardeşler bile birbirleriyle yaka-paça oluyor ve kavga ediyorlar, neticede de kriz oluyor. Mü’minlerin ceviz kabuğunu doldurmayacak şeylerden dolayı kavga etmelerinin ve sermayelerini bölüp parçalamalarının altında yatan sebeplerden biri de şeytanın ve nefs-i emmarenin inananları boş bırakmayıp birbirine düşürmesidir. Ehl-i dünya ise, şeytanın ve nefs-i emmarenin de sevkiyle dünyevî menfaatler etrafında bir araya geliyor ve daha çok kazanıp ekonomik bir imparatorluk gerçekleştirmek için her türlü fedakârlıkta (!) bulunabiliyorlar.

-Sebepler açısından, iktisadî hayatta başarılı olmanın önemli bir vesilesi de; ehil birisini bulup işin başına koymak ve çalışma tüzüğünü hazırladıktan sonra onu kendi inisiyatifiyle baş başa bırakıp -fevkalâde bir hâl olmazsa- onun işlerine karışmamaktır. Müslümanlarda ise, her şeyin en iyisini ben bilirim aldanmışlığı ile, krizlere davetiye çıkarmıştır.

-Ashab-ı Kiram efendilerimiz çok fakir olarak Medine’ye hicret etmişlerdi; ama fazla zaman geçmeden bir anda beş yüz deve tasadduk edecek kadar zengin olmuşlardı. Çünkü, onlar mü’min ferasetini çok iyi değerlendirmiş, eşsiz bir iş ahlakı ve ticaret felsefesiyle dönemin en güçlü tüccarlarının bulunduğu pazarlara bile hakim olmuşlardı.

-Müslümanlar, ellerindeki her şey gitse bile keşke birliklerini ve kardeşliklerini muhafaza edebilselerdi!.. Keşke sermayelerini ve himmetlerini bir araya getirse, dünya çapındaki büyük işlerin altına girecek kadar güçlü olsa ve sonra da -Hazreti Osman ve Hazreti Abdurrahman b. Avf gibi- maddî imkanları ulvî gayeler hesabına infak etme civanmertliğini ortaya koyabilseler!.. Onun için iş ortaklığına girişen kimseler daha baştan sistemlerini sağlam kurmalılar; şirket mukavelelerini çok iyi hazırlamalılar; vukû bulması muhtemel anlaşmazlıkları başlangıçta hesap edip itirazların önünü iç tüzükle önceden kesmeliler ve yapılacak işlerin fizibilitesini dikkatlice yapmalılar... Bunları yaparken kazandıklarının gereğini Allah rızasıyla yerine getirme şuuru içinde olmalılar. İnananlar, Rezzâk-ı âlem Cenâb-ı Hakk’ın taksimatına rıza göstermeliler ama sebepler dünyasında yaşadıklarından dolayı zikredilen esbabı yerine getirmede de kusur etmemeliler.

-Müslümanlık muameledir; yani, her meselede, bilhassa alış-verişte helali ve haramı gözetmektir. Ekonomik krizin sebeplerinden birisi de, bir Müslüman olarak helal ve harama dikkat etmedikleri için –Cenâb-ı Hak tarafından bir ikaz olarak- şefkat tokadıdır.

-Dünyanın içinde bulunduğu kriz ve benzerlerine karşı Müslümanlar; Zâtî değeri olmayan şeylerle muamelelere girmemeliler, yani kağıda, borsaya, senede ve çeke bağlı bir kısım kazançlar peşine düşmemeliler. Tam aksine ne zaman pazara sunulursa sunulsun dünyanın her yanında alıcı bulacak olan ve zâtî değeri bulunan sermaye ile iş yapmalılar.

-Müslüman iş adamları ve müteşebbisleri bu dönemde çok tedbirli olmalılar; belki meseleyi bir müddet rölantide götürmeliler; büyük kazanç hülyalarını bırakmalılar. Kat’iyen hiç iş yapmayacak kadar ümitsizliğe düşmemeliler; ama eskiye nazaran daha da tedbirli çalışmalılar.

Bediüzzaman’ın, israftan men edip iktisadı tavsiye ederken, hem hâl dili, hem de kâl diliyle verdiği derslerden bazıları şunlardır:

a. Umûmî olarak israfın zararından bahsedip israftan menetmesi ve iktisadı emretmesi:

Bediüzzaman, iktisadın lüzum ve faydalarına, israfın da haram oluşu ve zararlarına dair müstakil bir risale telif etmiştir. Bu risale ile iktisadın ne kadar faydalı ve israfın da ne kadar zararlı olduğunu gözler önüne sermiştir. Özetle şöyledir:

“İktisat Risalesi: İktisat ve kanaate, israf ve tebzîre dairdir.

“Yiyin, için, fakat israf etmeyin.”55

Şu âyet-i kerime, iktisada kat’î emir ve israftan nehy-i sarih sûretinde gayet mühim bir ders-i hikmet veriyor.

Hâlik-ı Rahîm, nev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır, nimete karşı hasâretli bir istihfaftır. İktisat ise, nimete karşı ticaretli bir ihtiramdır...

“İktisat eden maîşetçe aile belasını çekmez.”56 meâlindeki hadis-i şerifi sırrıyla, iktisat eden, maîşetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez.

Evet, iktisat kat’î bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişet olduğuna o kadar kat’î deliller var ki, had ve hesaba gelmez. Ezcümle, ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zâtların şahadetleriyle diyorum ki:

İktisat vasıtasıyla bazen bire on bereket gördüm ve arkadaşlarım gördüler. Hattâ dokuz sene (şimdi otuz sene) evvel benimle beraber Burdur’a nefyedilen reislerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefalete düşmemem için, zekâtlarını bana kabul ettirmeye çok çalıştılar. O zengin reislere dedim: “Gerçi param pek azdır. Fakat iktisadım var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha zenginim.” Mükerrer ve musırrâne tekliflerini reddettim. Câ-yı dikkattir ki, iki sene sonra, bana zekâtlarını teklif edenlerin bir kısmı, iktisatsızlık yüzünden borçlandılar. Lillâhilhamd onlardan yedi sene sonra, o az para, iktisat bereketiyle bana kâfi geldi, benim yüzsuyumu döktürmedi, beni halklara arz-ı hâcete mecbur etmedi. Hayatımın bir düsturu olan “insanlardan istiğn┠mesleğini bozmadı...

Eğer iktisat edip hacât-ı zarûriyeye iktisar ve ihtisar ve hasretse, “Şüphesiz ki rızkı veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan Allah’tır”57 sırrıyla, “Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a ait olmasın.”58 sarâhatiyle, ummadığı tarzda, yaşayacak kadar rızkını bulacak...

Elhasıl, israf, kanaatsizliği intaç eder. Kanaatsizlik ise, çalışmanın şevkini kırar, tembelliğe atar, hayatından şekvâ kapısını açar. Mütemadiyen şekvâ ettirir. Hem ihlâsı kırar, riya kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir.

İktisat ise kanaati intaç eder. “Kanaat eden aziz olur: tamah eden zillete düşer.”59 hadisinin sırrıyla, kanaat, izzeti intaç eder. Hem sa’ye ve çalışmaya teşci eder. Şevkini ziyadeleştirir, çalıştırır. Çünkü meselâ bir gün çalıştı. Akşamda aldığı cüz’î bir ücrete kanaat sırrıyla ikinci gün yine çalışır. Müsrif ise, kanaat etmediği için, ikinci gün daha çalışmaz. Çalışsa da şevksiz çalışır.

b. Az bir yemekle iktifa etmesi

Bediüzzaman, israftan men edip iktisadı tavsiye ederken, kendisinin aksini yapması elbette ki doğru olmazdı. O, iktisat prensibi, aza kanaat edip şükretmesi, israftan uzak durması ve Allah’ın onun yiyecek ve içeceğine bereket vermesiyle hayatını devam ettirdiğini bildirmektedir. Buna rağmen hakkında sû-i zanda bulunup değişik endişeleri olanlara ve ehl-i dünyanın “Neyle yaşıyorsun?” sorularına karşılık, yemeğindeki bereket ve ikram-ı İlâhîyi, iktisat prensibini ve az yemekle iktifa ettiğini bilmecburiye anlatmıştır.60

c. Elbise ve ayakkabısını temiz olmak şartıyla yamayarak ve tamir ederek giymesi

Said Nursî, yiyeceğinde iktisatlı olduğu gibi, giyim-kuşamında da aynı şekilde israftan uzak, iktisatlı bir hayat yaşamıştır:

“...Şu üstümdeki sako(palto)yu, yedi sene evvel eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisat ve rahmet-i İlâhiye bana kâfi geldi....”61

d. Dünyalık adına çok az bir şey ile iktifa etmesi

Bediüzzaman Said Nursî, gösteriş ve alâyişten uzak, çok mütevazı bir hayat yaşamıştır. Onun dünyalık adına yanında, ihtiyaçlarını göreceği çok az eşyadan başka bir şey bulunmamıştır. Bu hâliyle o, günümüz müsrif insanlarına çok önemli bir ders vermektedir.

Bediüzzaman Said Nursî’yi, değişik zaman ve değişik mekânlarda ziyaret edenlerin görüp anlattıkları kadarıyla, kaldığı odası ve dünyalık adına sahip olduğu eşyalar şöyledir:

Misal 1. “Bediüzzaman Said Nursî’nin odasında ince bir yer yatağı, ince bir yorgan, bir cep saati, ibrik, çay takımı vardı. Başkaca göze çarpan dünyalık bir şey görmedim”62

Misal 2. “... Yerde bir hasır vardı. Bütün evindeki eşyalar, o günkü para ile yüz lira değerinden daha az ederdi. Bir de demirden soba vardı...”63

Misal 3. “... Benim bildiğim ve gördüğüm kadarıyla, Bediüzzaman’ın siyah kaput bezinden bir cübbesi, mestsiz bir gıslavet lastiği, omuzunda bir seccadesi ve elinde bir ibriği vardı. Dünya malı bu, gittiği yerlerde bunları peşinden taşırdı.”64

Misal 4 “... Arkadaşlar! Üstadımız bir yerde diyor ki: ‘Ben dünya yükümü bir elimle kaldırabilirim’ (elindeki büyükçe bir bohçayı göstererek). “İşte Üstadın dünyadaki malı mülkü, hepsi bu kadar” dedi.”65

G. Kuddûs İsminin Tefsiri ve Temizlikle İlgisi

Kuddûs; kusur ve noksanlıklardan müberrâ olan, en mukaddes, hiç eksiği olmayan pak, temiz demektir.

Kur’ân-ı Kerim Allah’ın “Esmâ-i Hüsnâ”sının, yani güzel isimlerinin olduğundan bahseder: “En güzel isimler (Esmâ-i Hüsnâ) Allah’ındır.”66 Bu güzel isimlerden birisi de “Kuddûs” ismidir. bu isim Kur’ân-ı Kerim’de Haşr Sûresi 23 ve Cuma Sûresi 1’nci âyetlerde zikredilmektedir.

Bediüzzaman Said Nursî, Kuddûs isminin yorumunda; bu kâinatı ve küre-i arzı büyük bir fabrika, han ve bir misafirhaneye benzetmekte, kâinattaki temizliğe dikkat çekmekte ve yeryüzünün; bulutların, yağmurun, sineğin, kargaların, kurtların, solucanların, karıncaların, böceklerin, insan vücudundaki alyuvar ve akyuvarların, hepsinin Kuddûs isminin cilvesine mazhar olarak hareket ettiklerini ve temizlik görevlerini yerine getirdiklerini anlatmaktadır. Yeryüzünde meydana gelen kirliliğin, kendiliğinden temizlendiğini, bunun da Allah’ın Kuddûs isminin gereği olduğunu bildirir. Zira, eğer yeryüzünde ve denizde meydana gelen binler hayvanât milletlerinin cenazeleri ve bitki tâifelerinin enkazları; denizlerin âkilüllahm (et yiyen) temizlikçileri ve karaların kartalları, belki kurtlar ve karıncalar gibi, cenazeleri toplayan sıhhiye memurları tarafından zamanında temizlenmeseydi yeryüzü yaşanmaz hâle gelecekti.

Bu Kuddûs isminin sırrı münasebetiyle anlatılan şeyler, başlı başına bir tebliğ konusu olacak mahiyettedir.67

H. Hayvanların Önemi

Ekolojik dengenin en önemli unsurlarından birisi, bütün çeşitliliği ve canlılığıyla hayvanlardır. Yeryüzündeki binlerce çeşidiyle ekosistemin devamının vazgeçilmez unsuru olan hayvan ve hayvan türleri, maalesef büyük bir tehlikeyle, daha doğrusu yok olmayla karşı karşıyadır. Nesli tükenen hayvanların sayısı hızla artmaktadır. Kurân’a şöyle bir baktığımızda ise, ekosistemin önemli üyeleri olan hayvanlara verilen önem hemen fark edilir. Meselâ Kur’ân’ın bazı sûrelerini adı hayvan adını taşımaktadır: Bakara (inek) Sûresi, Nahl (arı) Sûresi, Ankebût (örümcek) Sûresi, Neml (karınca) Sûresi, gibi.

Ayrıca, Kur’ân’da, çeşitli hayvanlardan bahsedilmektedir. Koyun, deve, öküz, inek, at, katır, eşek, köpek, maymun, domuz, yılan, kurt, arı, karınca, örümcek, sivrisinek, sinek.

Kurân’ın hayvanlarla ilgili dikkat çekici bir ifadesi de, hayvanların da ümmet olduklarının ifade edilmesidir. İslâmî gelenek ve literatürde özel ve önemli bir kavram olan ümmetin hayvanlar için de kullanılması gerçekten dikkat çekicidir: “Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadı ile uçan hiçbir kuş yoktur ki, onlar da sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz, Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır. Sonra onlar Rablerinin huzuruna toplanacaktır.”68

Âyet, dikkatlerimizi hayvanlar alemine çekmekte, onların da insanlar gibi sınıf sınıf olduğunu söylemekte, yürüyen ve sürünen hayvanlardan her türün bir ümmet; kuşların bir ümmet, insanların bir ümmet olduğuna işaret etmekte, insanların da yeryüzündeki canlılardan bir sınıf olduğunu bildirmektedir: “Hayvanları da sizin için yarattı; onlarda sizin ısınmanızı sağlayan ve daha nice yararlar vardır, hem onlardan kimini de yersiniz. Onları ağıllarına sürüp getirdiğinizde ve otlaklara sürüp götürdüğünüzde, onlarda içinizi açan güzellik ve çekicilik vardır.”69 Ağırlıklarınızı öyle uzak şehirlere taşırlar ki, onlar olmasa siz canlarınızın yarısı tükenmeden oraya varamazdınız, Doğrusu Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir.”70

Bu âyetlerde Allah, hayvanları sıralarken insanın ihtiyaçlarına cevap verici yönlerini göz önünde bulundurmakta, hayvanların derisinden, kıllarından, tüylerinden, etinden, sütünden ve benzeri verimlerinden insanların faydalandıklarına dikkati çekmekte; ekonomik alanda önemli bir yer işgal ettiklerini bildirmektedir. Ayrıca âyetlerde hayvanların insana, tabiata ve çevreye güzellik sergileyen birer mutluluk sembolü oldukları haber verilmekte, yeryüzünde Cenab-ı Hak’ın yaratıcı kudretinin en güzel ve en muazzam tezahürleri (görüntüleri) olduğu ifade edilmektedir.71

Allah’ın kudreti ve hikmetiyle belli görevler ifa etmek üzere insanlara hizmet için verilen hayvanlarda şüphesiz alınacak pek çok ibretler vardır. İnsanoğlu hayvanlar olmadan hayatın olmayacağını, onlarsız hayatın çok cılız, anlamsız ve beslenme bozukluklarına sebep olacağını maalesef çok geç anlamıştır.72 Hayvanlarda ilâhî sanatın güzelliği tecelli etmiştir. İşte bunun içindir ki, Allah’ın Kur’ân’da önemine binaen muhatabın dikkatini çekmek üzere, üzerlerine yaptığı yeminlerden birisi de hayvanlardır.73

Bu kadar sayısız hayvanları ve bunların tâbi olduğu kanunları Allah’ın yaratmasındaki hikmet, hiç şüphesiz insan hayatının sürekliliğini ve güzelliğini sağlamak, tabiatı yaşanabilir sevilebilir ve ibret alınabilir yaşanacak bir yer kılmaktır.

İşte Kur’ân, hayatın ve tabiatın güzelliğini sağlasınlar diye her türden hayvan ve canlının yeryüzüne serpiştirildiğini ifade etmekte, onlardan kiminin karnı üzerinde sürünerek, kiminin iki ayak, kiminin dört ayaküstünde yürüdüğünü bildirmekte, böylece insanların en çok karşılaştıkları hayvanların önemine işaret etmektedir.74

Kur’ân’ın hayvanlara verdiği öneme paralel olarak Bediüzzaman Said Nursî de hayvanlara çok önem vermiştir. Risale-i Nur’da zikredilen hayvan isimlerinin bazıları şunlardır: Arı, akrep, aslan, at, atmaca, balık, böcek, bülbül, camus, ceylan, çekirge, deve, devekuşu, fil, gergedan, güvercin, horoz, hüdhüd, ipekböceği, kaplan, karınca, kartal, keçi, kedi, keler, köpek, koyun, kuddüs kuşu, kurt, kuş, maymun, öküz, örümcek, papağan, pire, serçe, sinek, sivrisinek, sığırcık, tavuk, tavus, tilki, yarasa, yılan, yıldızböceği...

Şimdi de Bediüzzaman’ın hayvanlara verdiği önemi bir kaç kategoride inceleyelim:

a. Hayvanların, Allah’ın memurları olduklarını, aynadarlık yaptıklarını ve Allah’ı zikrettiklerini bildirmesi

Bediüzzaman, hayvanların Allah’ın memurları oldukları, O’na aynadarlık yaptıkları ve O’nu tesbih edip zikrettikleri konusu üzerinde ısrarla durarak, insanları lüzumsuz yere hayvanları öldürmekten ve onlara zarar vermekten men ediyor veya en azından onlara bir hayvanı öldürürken ne kadar büyük bir cinayet işlediklerini hatırlatıyor. Bediüzzaman’ın hayvanlara olan merhametini, hayvanları sevenler derneği mensupları bilseler, herhalde onu hayvanları en çok seven insan ilan ederler.

Misâl 1. “... Ve kâinat baştan başa gayet mânidar bir kitab-ı Samedânî ve mevcûdat ferşten Arşa kadar gayet mu’cizâne bir mecmua-i mektubat-ı Sübhaniye ve mahlûkatın bütün taifeleri gayet muntazam ve muhterem bir Rabbanî ordu ve masnuatın bütün kabileleri, mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyarata kadar Sultan-ı Ezelinin gayet vazifeperver memurları olduğu bilinmesi ve her şey, aynadarlık ve intisap cihetiyle binler derece kıymet-i şahsiyesinden daha yüksek kıymet almaları...”75

Misal 2. “Evet, her bir çiçek, her bir meyve, her bir ot, hatta her bir hayvan, her bir ağaç, birer mühr-ü Ehadiyet ve birer sikke-i Samediyet olduklarını ve bulundukları mekân ise, bir mektup sûretini alması cihetiyle her biri bir imza şeklini alır, o mekânın kâtibini gösteriyor...”76

Misal 3. “... Kur’ân-ı Hakim tasrih ediyor ki, Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyarattan zerrelere kadar her şey Cenâb-ı Hakk’a secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmalara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir...”77

Misâl 4. “Elhasıl: Kâinat sarayında hizmet eden hayvanat, kemal-i itaatle evamir-i tekviniyeye imtisal edip, fıtratlarındaki gayeleri güzel bir vecihle ve Cenab-ı Hakk’ın namıyla izhar ederek, hayatlarının vazifelerini bediî bir tarzla, Cenâb-ı Hakk’ın kuvvetiyle işlemekle elde ettikleri tesbihât ve ibadet, onların hedâyâ ve tahiyyatlarıdır ki, Fâtır-ı Zülcelal ve Vâhib-i Hayat dergahına takdim ediyorlar.”78

Misâl 5. Bediüzzaman’a göre kediler de Allah’ı tesbih edip zikreder. Zira o kendi müşahedelerini şöyle anlatır:

“...Bu bereketler, ya yanıma gelen halis dostlarıma ihsandır; veya hizmet-i Kur’âniyeye bir ikramdır: veya iktisadın bereketli bir menfaatidir; veyahut, ‘Yâ Rahîm, yâ Rahîm’ ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket sûretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet, hazin mırmırlarını dinlesen, ‘Yâ Rahîm, yâ Rahîm’ çektiklerini anlarsın...”79

b. Âkilüllahm (et, leş yiyen) hayvanlar; kartallar, kurtlar, karıncalar vs. yeryüzünün ve denizin temizlik ve sıhhiye memurlarıdır.

Bediüzzaman’a göre âkilüllahm denilen kartal, kurt ve karınca gibi hayvanlar her gün yeryüzünü ve denizi pisliklerden temizlemektedirler. Onlar Allah tarafından görevlendirilmiş temizlik ve sıhhiye memurlarıdırlar. Eğer onlar temizlemeseydiler, yeryüzü ve denizler pislikten geçilmez ve yaşanmaz hale gelirdi:

“Evet, Cenâb-ı Hak, nasıl ki deniz yüzünü temizlemek ve her günde milyarlarla vefiyat bulunan hayvanat-ı bahriye, cenazelerini toplamak ve deniz yüzünü cenazelerle alude, müstekreh manzaradan kurtarmak için, sıhhiye memurları nev’inden gayet muntazam âkilüllahm bir kısım hayvanatı halk etmiş. Eğer o bahriye sıhhiye memurları gayet muntazam vazifelerini ifa etmeseydiler, deniz yüzü ayna gibi parlamayacaktı. Belki hazin ve elim bir bulanıklık gösterecekti.

Hem, her günde milyarlarla yabani hayvanlar ve kuşların cenazelerini toplamakla rû-yi zemini o taaffünâttan temizlemek ve zîhayatları o elim, hazin manzaralardan kurtarmak için nezafet ve sıhhiye memurları hükmünde olan kartallar misilli, kerametkârâne, gizli ve uzak, beş altı saat mesafeden bir sevk-i Rabbâni ile o cenazenin yerini hisseden, giden ve kaldıran âkilüllahm kuşları ve vahşî hayvanları halk etmiş. Eğer bu berriye sıhhiyeleri gayet mükemmel, intizamperver ve vazifedar olmasa idiler, zemin yüzü ağlanacak bir şekil alacaktı... Hem küçücük hayvanların cenazelerini ve nimetin küçücük parçalarını ve tanelerini toplamak vazifesiyle karıncaları nezafet memurları olarak, hem nimet-i İlâhiyenin küçücük parçalarını teleften ve çiğnemekten ve hakaretten ve abesiyetten sıyânet etmekle ve küçücük hayvanatın cenazelerini toplamakla, sıhhiye memurları gibi tavzif olunmuşlar.”80

c. Âkilüllahm hayvanlar her istedikleri hayvanı avlayıp yiyemezler.

Bediüzzaman’a göre âkilüllahm hayvanların her ne kadar temizlik ve sıhhiye memuru olsalar da, önlerine çıkan her hayvanı yiyemezler. O’na göre onların helâl rızkları vefat etmiş hayvanlardır. Sağlam hayvanlar onlara haramdır:

“Evet, âkilüllahm hayvanların helâl rızkları, vefat etmiş hayvanların etleridir. Hayatta olan hayvanların etleri onlara haramdır. Eğer yeseler, ceza görürler. ‘Boynuzsuz olan hayvanın kısası kıyamette boynuzludan alınır.’81 diye ifade-i hadisiye gösteriyor ki: Gerçi cesetleri fena bulur; fakat ervahları bâkî kalan hayvanat mâbeyninde dahi, onlara münasip bir tarzda, dar-ı bekada mücâzat ve mükâfatları vardır. Ona binaen canavarlara sağ hayvanların etleri haramdır denilebilir.”82

d. Sineklerin öldürülmesine değil, rahatsız edilmelerine bile izin vermemesi

Bediüzzaman, hayvanların öldürülmesine şiddetle karşıdır. Hatta hayvanların en küçüklerinden olan ve zararlı zannedilen sineklerin bile öldürülmesini kabul etmez. Bediüzzaman’ın ne kadar büyük bir çevreci olduğunu ve hayvanları ne kadar çok sevdiğini anlamak için, sinekleri öldürmekten değil, hatta rahatsız etmekten bile talebelerini menetmesi hadisesi yeter de artar bile. Zira özellikle sıcak yaz günlerinde insanları rahatsız eden ve hastalık mikrobu taşıdıklarına hükmederek değişik usûl ve ilaçlarla öldürülüp telef edilen sinekler ona göre bilakis temizlik memurlarıdır. İnsanlara temizlik öğretmekte, hem de insanları el ve yüzlerinde bulunan insanın gözüne görünmeyen hastalıkların mikroplarını ve zehirli maddeleri temizlemekte, birçok bulaşıcı hastalıkların önünü almakta, sivrisinek ve pireler de fıtrî hacamat yapmaktadırlar (kan almaktadırlar).

“(Sadâkatte namdar, safvet-i kalbde mümtaz Süleyman Rüştü ile bir muhavere-i latife münasebetiyle) Büyük bir ayetin küçük bir nüktesidir. Şöyle ki:

Güz mevsiminde, sineklerin terhisât zamanına yakın bir vakitte, hodgam insanlar cüz’î tacizleri için sinekleri itlâf etmek üzere hapishanedeki odamızda bir ilaç istimal ettiler. Benim fazla rikkatime dokunmuştu. Odamda çamaşır ipi vardı. Bilahare, o insanların inadına, sinekler daha ziyade çoğaldılar. Akşam vaktinde, o küçücük kuşlar, o ip üstünde gayet muntazam diziliyorlardı. Çamaşırları sermek için Rüştü’ye dedim: ‘Bu küçücük kuşlara ilişme; başka yere ser.’ O da, kemâl-i ciddiyetle, dedi ki: ‘Bu ip bize lazımdır; sinekler başka yerde kendilerine yer bulsun.’

Her ne ise... Bu latife münasebetiyle, seher vaktinde, sinek ve karınca gibi kesretli küçük hayvanlardan bahis açıldı. Ona dedim ki:

Böyle nüshaları çoğalan nevilerin ehemmiyetli vazifeleri ve kıymetleri vardır. Evet, bir kitap, kıymeti nispetinde nüshaları teksir edilir. Demek, sinek cinsi de ehemmiyetli vazifesi ve büyük kıymeti var ki, Fâtır-ı Hakîm o küçücük kaderî mektupları ve kudret kelimelerinin nüshalarını çok teksir etmiş. Evet, Kur’ân-ı Hakîm’in: ‘Ey insanlar, size bir misal getirildi. Şimdi onu dinleyin: Sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınızın hepsi bir araya gelse, bir sinek bile yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapacak olsa, onu da geri alamazlar. İsteyen de âciz, istenen de...’83 yani, “Cenâb-ı Hak’tan başka, bütün esbap ve ulûhiyetleri ehl-i dalâlet tarafından dâvâ edilen âliheler içtima etse, bir sineği halk edemezler. Yani, sineğin hilkati öyle bir mu’cize-i rabbâniyedir ve bir âyet-i tekviniyedir ki, bütün esbap toplansa, onun mislini yapamazlar, o âyet-i Rabbaniyeye muârıza edemezler, taklidini yapamazlar” mealindeki ayetine ehemmiyetli bir mevzu teşkil eden ve Nemrut’u mağlup eden; ve Hazret-i Mûsâ (a.s.) onların tacizlerine karşı müştekiyane, “Ya Rab, bu muacciz mahlukları ne için bu kadar çoğaltmışsın?” deyince, ilhamen cevap gelmiş ki: “Sen bir defa sineklere itiraz ettin. Bu sinekler çok defa sual ediyorlar ki: ‘Ya Rab, bu koca kafalı beşer seni yalnız bir lisan ile zikrediyor. Bazı da gaflet ediyor. Eğer yalnız kafasından bizleri halk etseydin, binler lisan ile seni zikredecek bizim gibi mahluklar olurlardı” diye, Hazret-i Musa’nın (a.s) şekvasına bin itiraz kuvvetinde hikmet-i hilkatini müdafaa eden sineğin; hem gayet nezafetperver, her vakit abdest alır gibi yüzünü, gözünü, kanatlarını temizleyen bu taife, elbette mühim bir vazifesi vardır. Hikmet-i beşeriyenin nazarı kâsıdır; daha o vazifeyi ihata edememiş...

Aynen onlardan da mühim sinekleri dahi, insanın gözüne görünmeyen hastalıkların mikroplarını ve zehirli maddeleri temizlemekle, sinekler muvazzaftırlar. Değil mikropların nâkıleleri, bilâkis, muzır mikropları mass, yani, emmek ve yemekle o mikropları imhâ, o madde-i semmiyeyi istihâleye uğratırlar, çok sâri hastalıkların önünü alırlar. Hem sıhhiye neferleri, hem tanzifat memurları, hem kimyager olduklarına geniş bir hikmete mazhar bulunduklarına delil ise onların gayet kesretidir. Çünkü kıymettar, menfaattar şeyler teksir edilir.

Ey hodgâm insan! Sineklerin binler hikmet-i hayatiyesinden başka, sana âit bu küçücük faydasına bak, sinek düşmanlığını bırak. Çünkü gurbette, kimsesiz, yalnızlıkta sana ünsiyet verdiği gibi gaflete dalıp fikrini dağıtmaktan seni ikaz eder. Ve lâtif vaziyeti ve abdest alması gibi yüzünü gözünü temizlemesiyle sana abdest ve namaz, hareket ve nezafet gibi vazife-i insaniyeti ihtar eden ve ders veren sineği görüyorsun.

Hem sineğin bir sınıfı olan arılar, nimetlerin en tatlısı, en latifi olan balı sana yedirdikleri gibi, Kur’ân-ı Mu’cizü’l- Beyânda, vahy-i Rabbâniyeye mazhariyetle serfiraz olduğundan, onları sevmek lazım gelirken, sinek düşmanlığı, belki insana daima muavenete dostâne koşan ve her belasını çeken o hayvanata düşmanlığı gadirdir, haksızlıktır. Muzırların yalnız zararlarını def için mücadele olabilir. Mesela koyunları kurtların tecavüzünden korumak için onlara mukabele edilir. Acaba hararet zamanından vücudun idaresinden fazla olan kanın çoğalması ve bulaşık ve bazı mevâdd-ı muzırrayı hamil evridede cereyan eden mülevves kana musallat, belki memur olan sivrisinek ve pireler fıtrî hacamatlar olmasınlar mı? Muhtemel...”84

e. Sineklerin diğer faydaları

Birçok insanın zararlı zannedip ördürdüğü sineklerin yukarıda sayılan faydalarına ilâveten, Bediüzzaman’a göre daha başka faydaları da vardır. Evet, ona göre, sineklerin bazı taifeleri, muhtelif ve müteaffin maddeleri yerler, mütemadiyen pislik yerine arılar gibi katre katre şurup damlatırlar. Böylece sinekler küçücük istihale ve tasfiye makineleri hükmüne geçerler. Diğer bir başka taifesi de nebâtatın çiçeklerinin ve incir gibi bir kısım ağaçların telkihinde istihdam olunurlar:

“Sinek pisliği, tıp cihetiyle zararı yok bir maddedir ki, bazen tatlı bir şuruptur. Fakat sinek, yediği binler muhtelif muzır maddelerin ve mikropların ve semlerin menşei olmakla, sinekler küçücük istihale ve tasfiye makineleri hükmüne geçmeleri hikmet-i Rabbaniyeden uzak değildir, belki şe’nindendir. Evet, arıdan başka sineklerin bazı taifeleri var ki, muhtelif ve müteaffin maddeleri yerler, mütemadiyen pislik yerine katre katre şurup damlatırlar. O semli, müteaffin maddeleri ağaçların yapraklarına yağan kudret helvası gibi tatlı, şifalı bir şuruba tebdil ederek, bir istihale makinesi olduklarını ispat ederler. Bu küçücük fertlerin ne kadar büyük bir milleti bir taifesi olduğunu göze gösterirler. ‘Küçüklüğümüze bakma. Taifemizin azametine bak, ‘Sübhanallah’ de’ diye lisan-ı hal ile söylerler.”85

“Evet, sineğin küçücük bir taifesini baharın ahirinde, badem ve zerdali ağaçlarını dallarında, siyah bir kütle halinde halk olunup, dala yapışık olup kalırlar. Mütemadiyen, pislik yerine damlacıklar onlardan akıyor. O katreler bal gibi, sair sinekler etrafına toplanırlar, emerler. Diğer bir başka taifesi de nebâtatın çiçeklerinin ve incir gibi bir kısım ağaçların telkihinde istihdam olunuyorlar. Sinek taifelerinden yıldızlı, mumlu, ışıklı olan yıldız böceğinin şâyân-ı temâşâ olduğu gibi, sinek tâifelerinden yaldızlı altın gibi parlak kısmı da şâyân-ı dikkattir. Mızraklı sinekle, eşkıyaları hükmünde olan yabanî arıları da unutmamalıyız. Eğer Hâlik-ı Rahman onların dizginini çekmeseydi, bu mızraklı taifeler, pireler gibi insanlara hücum etseydiler Nemrud’u öldürdükleri gibi, nev-i insanı da hırpalayacak idiler;... Sinek onlardan bir şey kapacak olsa, onu da geri alamazlar.’ âyetinin86 mânâ-yı işârîsini tefsir ederdi. İşte bunlar gibi yüz namdar hasiyetli taifeleri bulunan sinek cinsinin büyük bir ehemmiyeti vardır ki, mezkûr azim ayet onu mevzu yapmış; ‘Ey insanlar, size bir misal getirildi (ilâ âhir).’87 demiş.”88

f. Bülbülün yaratılmasının hikmetleri

Bediüzzaman, diğer hayvanlar gibi bülbülün de boşu boşuna yaratılmadığını, birçok hikmetlere mebnî olarak yaratıldığını ve istimal edildiğini söyler:

“Meselâ, meşhur bülbül kuşu, gülün aşkıyla maruf o hayvancılığı, Fâtır-ı Hakîm istihdam ediyor. Beş gaye için onu istimal ediyor:

Birincisi: Hayvanat kabileleri namına, nebâtat taifelerine karşı olan münasebât-ı şedideyi ilana memurdur.

İkincisi; Rahmân’ın rızka muhtaç misafirleri hükmünde olan hayvanat tarafından bir hatib-i Rabbanidir ki, Rezzak-ı Kerim tarafından gönderilen hediyeleri alkışlamakla ve ilan-ı sürur etmekle muvazzaftır.

Üçüncüsü: Ebnâ-yı cinsine imdat için gönderilen nebâtata karşı hüsn-ü istikbali herkesin başında izhar etmektir.

Dördüncüsü: Nev-i hayvanatın nebâtata derece-i aşka vasıl olan şiddet-i ihtiyacını, nebâtatın güzel yüzlerine karşı mübarek başları üstünde beyan etmektir.

Beşincisi: Mâlikü’l-Mülk-i Zü’l-Celâli ve’l-Cemâli ve’l-İkramın bârgâh-ı merhametine en lâtif bir tesbihi, en lâtif bir şevk içinde, gül gibi en lâtif bir yüzde takdim etmektir.

İşte, şu beş gayeler gibi başka manalar da vardır. Şu manalar ve gayeler, bülbülün, Hak Sübhânehu ve Teâlanın hesabına ettiği amelin gayesidir. Bülbül kendi diliyle konuşur; biz şu manaları onun hazin sözlerinden fehmediyoruz. Melâike ve ruhaniyatın fehmettikleri gibi kendisi kendi nağamâtının manasını tamamen bilmese fehmimize zarar vermez. ‘Dinleyen söyleyenden daha iyi anlar’ meşhurdur. Hem bülbül şu gayeleri tafsilâtıyla bilmemesinden, olmamasına delâlet etmiyor. Lâakal, saat gibi sana evkatını bildirir. Kendisi bilmiyor, ne yapıyor. Bilmemesi, senin bildiğine zarar vermez.

Bülbüle nahli, fahli, ankebut ve nemli, yani arı ve vasıta-i nesil erkek hayvan ve örümcek ve karınca ve hevâm ve küçük hayvanların bülbüllerini kıyas et...”89

g. Hayvanlardan istifade etmek

Bediüzzaman, “Kuşlar da onun etrafında toplanırdı.”90 ve “Bize kuşların dili öğretildi.”91 âyetlerinin tefsiri münasebetiyle, insanların hayvanlardan değişik sûretlerde istifade edebileceklerini söyler. Ona göre; balarısı, ipekböceği, güvercin ve papağan gibi hayvanlardan istifade edildiği gibi eğer kuşların ve diğer hayvanların dili bilinebilirse mühim işlerde istihdam edilebilirler. Çekirge âfetinin istilâsına karşı çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar faydalı bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir:

“Kuşlar da onun etrafında toplanırdı.” ve “Bize kuşların dili öğretildi.” cümleleriyle, Hazret-i Dâvud ve Süleyman Aleyhimesselâma, kuşlar envâının lisanlarını, hem istidatlarının dillerini, hangi işe yaradıklarını onlara Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ettiği şu cümleler gösteriyorlar.

Evet, madem hakikattir. Madem rû-yi zemin bir sofra-ı Rahmândır; insanın şerefine kurulmuştur. Öyleyse, o sofradan istifade eden sair hayvanat ve tuyurun çoğu insana musahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasıl ki, en küçüklerinden balarısı ve ipekböceğini istihdam edip ilham-ı ilâhî ile azim bir istifade yolunu açarak ve güvercinleri bazı işlerde istihdam ederek ve papağan misilli kuşları konuşturarak medeniyet-i beşeriyenin mehâsinine güzel şeyleri ilâve etmiştir. Öyle de, başka kuş ve hayvanların istidat dili bilinirse, çok taifeleri var ki kardeşleri, hayvanat-ı ehliye gibi, birer mühim işte istihdam edilebilirler. Meselâ, çekirge âfetinin istilâsına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar faydalı bir hizmette ücretsiz olarak istihdam edilebilir. İşte, kuşlardan şu nevi istifade ve teshiri ve telefon ve fotoğraf gibi câmidâtı konuşturmak ve tuyurdan istifade etmek, en müntehâ hududunu şu âyet çiziyor, en uzak hedefini tayin ediyor. En haşmetli sûretine parmakla işaret ediyor ve bir nevi teşvik eder.

İşte, Cenâb-ı Hak, şu âyetleri lisan-ı remziyle mânen diyor ki: “Ey insanlar! Bana tam abd olan bir hemcinsinize, onun nübüvvetinin ismetine ve saltanatının tam adaletine medar olmak için mülkümdeki muazzam mahlûkatı ona musahhar edip konuşturuyorum ve cünûdumdan ve hayvânâtımdan çoğunu ona hizmetkâr veriyorum. Öyleyse, her birinize de madem gök ve yer ve dağlar, hamlinden çekindiği bir emanet-i kübrayı tevdi etmişim, halîfe-i zemin olmak istidadını vermişim. Şu mahlukâtın da dizginleri kimin elindeyse O’na râm olmanız lâzımdır, tâ O’nun mülkündeki mahlûklar da size râm olabilsin ve onların dizginleri elinde olan Zâtın namına elde edebilseniz ve istidatlarınıza lâyık makama çıksanız...”92

h. Hayvanlara şefkati

Hayvanlara karşı alabildiğine şefkatli olan Bediüzzaman Said Nursî, kendisine getirilen yemeğin tanelerini hayvanlara olan şefkat ve sevgisini açıkça göstermek için karıncalara verir:

Misâl 1. “...Bilâhare Siirt’e bağlı Tillo kasabasına gitti. Meşhur bir türbeye kapandığı vakit küçük biraderi Mehmet yemeğini getiriyordu. Yemek içindeki taneleri, kubbenin etrafında bulunan karıncalara vererek, kendisi ekmeğini yemeğin suyuna batırarak kanaat ediyordu.

“Neden dolayı taneleri karıncalara veriyorsun?” denildiğinde.

“Bunlarda hayat-ı içtimaiyeye mâlikiyet ve fevkalâde vazifeşinaslık ve çalışma bulunduğunu müşahede ettiğim için, cumhuriyetperverliklerine mükâfaten kendilerine muavenet etmek istiyorum” cevabında bulunmuştur.”93

Misâl 2. Bediüzzaman, yanına gelen kedilere ve güvercine, yine hayvanlara olan sevgisinden dolayı, kendi yiyeceğinden veriyor ve bundan dolayı da berekete nâil olduğunu söylüyor:

“... Hattâ değil yalnız ihtiyar akraba, belki insanlara arkadaş verilen ve rızıkları insanların rızkları içinde gönderilen kedi gibi bazı mahlukların rızıkları dahi bereket sûretinde geliyor. Bunu teyit eden ve kendim gördüğüm bir misal: Benim yakın dostlarım bilirler ki, iki üç sene evvel her gün yarım ekmek -o köyün ekmeği küçüktü- muayyen bir tayınım vardı ki, çok defa bana kâfi gelmiyordu. Sonra dört kedi bana misafir geldiler. O aynı tayınım hem bana, hem onlara kâfi geldi. Çok kere de fazla kalırdı.

İşte şu hâl o derece tekerrür edip bana kanaat verdi ki, ben kedilerin bereketinden istifade ediyordum. Kat’î bir sûrette ilân ediyorum, onlar bana bâr değil, hem onlar benden değil, ben onlardan minnet alırdım.”94

Misâl 3. “...Ben, Berât Gecesinden az evvel Asâ-yı Mûsâ tashihiyle meşgulken, bir güvercin pencereye geldi bana baktı. Ben dedim: ‘Müjde mi getirdin?’ İçeriye girdi, güya eskiden dost idik gibi, hiç ürkmedi. Asâ-yı Mûsa üstüne çıktı, üç saat oturdu. Ekmek pirinç verdim, yemedi. Tâ akşama kaldı sonra gitti, tekrar geldi. Berât gecesinde, tâ sabaha kadar yanımda kaldı. Ben yatarken başıma geldi, Allahaısmarladık nevinden başımı okşadı, sonra çıktı gitti. İkinci gün, ben teessüf ederken, yine geldi bir gece daha kaldı. Demek bu mübarek kuş, hem Asâ-yı Mûsâ’yı, hem Berâtımızı tebrik etmek istedi.”95

Necmeddin Şahiner’in, “Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursî’yi Anlatıyor” kitabında, Bediüzzaman’ın hayvanlara olan şefkatini görenlerin anlattıkları dikkat çekicidir.

Misâl 4. “...Bediüzzaman Said Nursî’nin evi tahtaydı. Bazen evindeki bir deliğin ağzına fare gelirdi. ‘Bak, yemek istiyor’ diye ne yiyorsa, ondan bir parça da farenin deliğinin yanına kordu, fare onları yerdi. Ne yerse fareye de illa ikram ederdi.”96

Misâl 5. “...Bazen karıncaları görse veyahut bizler bir taş kaldırsak, altından karınca çıksa, taşları gelip koydurur. Hayvancıkların rahatını bozmayın derdi...”97

Misâl 6 “...Fareler için, ayrıca komşu dükkânın çatısındaki kuşlar ve kediler için, ulaşabilecekleri yerlere ekmek parçaları koyardı. Fareler de kediler de ondan rızıklanırdı.”98

Misâl 7. “Bediüzzaman Said Nursî’nin iki kedisi vardı. Yemek vakti gelince bunlara yemek verirdi, kendisi daha sonra yerdi. Ayrıca dolaplara fareler için yemekler koyardı.”99

ı. Hayvanların avlanılmasını yasaklaması

Bediüzzaman Said Nursî, av hayvanlarının avlanılmasını iyi görmemiş, bilakis onların yerine ehli hayvanlarla iktifa edilmesini tavsiye etmiştir.

Misâl 1. “...Kırlarda avcıları gördüğünde, ‘Tavşanları ve keklikleri vurmayın’ derdi. Ve ‘Diğer hayvanları incitmeyin’ der ve nasihatte bulunurdu. Hatta çok kişileri avcılıktan menetti.”100

Misâl 2. Ziyaretine gelen birisinin anlattıkları: “...‘Ne iş yaparsın?’ dedi. ‘Avcılık, efendim’ dedim. Sizin orada ne gibi hayvanlar bulunur? dedi. Ceylan, tavşan, ördek ve keklik bulunur efendim, dedim. Her ava çıktığınızda ne kadar para masraf edersiniz? Bazen olur ki 50 lira da masraf yaparız dedim. Peki dedi, siz o parayla ehli hayvan alıp etini yeseniz, daha iyi olmaz mı? Evet efendim, daha iyi olur muhakkak dedim.”101

I. Ağaç ve Yeşilin Önemi

Kur’ân-ı Kerim, sarîh bir ifade ile “ağaç dikin” diye emir vermez ise de, ağacın beşer hayatındaki ehemmiyeti nispetinde, ona geniş yer verir. Bir kısım âyetlerde açıktan açığa ağaçlara, meyvelere, bağ ve bahçelere dikkat çekilip, bunların medenî hayattaki ehemmiyeti belirtilirken, bir kısım ayetlerde de bir başka meseleyi belirtmek üzere, teşbih vasıtası olarak ağaç zikredilmektedir. Her iki zikirde de ağaç mefhumunu zihinlerde canlı tutma gayesi, âyet-i kerimelerin ana hedefleri arasında yer alır.

Ağaçla ilgili âyetler, ilk sûrelerden son sûrelere kadar Kur’ân’ın her tarafına muvâzeneli bir şekilde serpiştirilmiştir. Pek sık olan bu hatırlatmalar, Kur’ân-ı Kerim’i anlayarak okuyan bir kimsenin zihninde ağaç imajını her an canlı tutar. Böylece ağacın içtimaî ve medenî hayattaki ehemmiyetini canlı ve cazip bir şekilde görüp anlayan mü’min, ağaç dikimine büyük bir şevk ve ihtiyaç duyar.

Bediüzzaman da yeşile büyük önem vermiştir? Yeşille, ağaç ve ormanla imkân nispetinde hep iç içe yaşamıştır. Çünkü o, ağaçların boş yere yaratılmadıklarını, onların da Allah’ı zikrettiklerini düşünür. Onları böyle gören bir kimsenin ağaca kıyması, onları harap etmesi hiç düşünülebilir mi? Evet o, ağaçların da diğer canlılar gibi kendilerine has dilleriyle yaratanını tesbih ettiklerini bildirir:

Bediüzzaman’ın Risâle-i Nûr Külliyatı’nda ismini zikrettiği sebze, meyve ve ağaçlardan bazılarının isimleri şunlardır: Ardıç ağacı, badem, ceviz, çınar, çiçek, çam, elma, gül hardalı, haşhaş, Hindistan cevizi, hurma, karaağaç, karakavak, katran ağacı, kavak, kavun, kayısı, nar, nebâtat, patlıcan, sarı çiçek, semure, tûba ağacı, üzüm, yaktîn, zeytin, zerdali...

Onun ağaçlar ve yeşillikler hakkındaki görüşleri özetle şöyledir:

a. Nebâtat sikke-i tevhîd ve Allah’ın tesbih edip zikreden birer şâkirdirler:

Bediüzzaman’a göre -daha önce de söylediğimiz gibi- kâinatta bulunan her şey Allah’ı tesbih ve zikrettiği gibi, nebâtat da kendilerine has dilleriyle Allah’ı tesbih eder ve zikrederler:

Misâl 1. “Barla Yaylası, çam, katran, ardıç, karakavağın bir meyvesidir... Bir vakit, esaretimde, dağ başında, azametli çam ve katran ve ardıç ağaçlarının heybetnümâ sûretlerini, hayretfezâ vaziyetlerini temâşâ ederken, pek lâtif bir rüzgâr esti. O vaziyeti, pek muhteşem ve şirin velvele-âlûd bir zelzele-i raksnümâ, bir tesbihat-ı cezbe-edâ sûretine çevirdiğinden, eğlence temâşası nazar-ı ibrete ve sem-i hikmete döndü. Birden, Ahmet-i Cizrî’nin Kürtçe şu fıkrası hatırıma geldi. Kalbim, ibret manalarını ifade için şöyle ağladı: ... Rahmet-i İlâhiyenin âsârıyladır ki, her zîhayat, kendine mahsus tesbih ve namazın dersini alıyorlar. Ders aldıktan sonra, her bir ağaç yüksek bir taş üstünde arşa başını kaldırıp durmuşlar. Her birisi, yüzler ellerini Şehbaz-ı kalender102 gibi dergâh-ı İlâhiyeye uzatıp muhteşem bir ibadet vaziyetini almışlar. Oynattırıyorlar103 zülüfvâri küçük dallarını; ve onunla, temaşa edenlere de, latif şevklerini ve ulvî zevklerini ihtar ediyorlar. Aşktan “Hay Huy” perdelerinden en hassas tellere, damarlara dokunuyor gibi sadâ veriyorlar... Ruh ise şu vaziyetten şöyle anladı ki: Eşya, tesbihat ile Sâni-i Zülcelalin tecelliyât-ı esmâsına mukabele edip, bir naz-niyaz zemzemesidir, geliyor. Kalb ise, şu her biri birer âyet-i mücesseme hükmünde olan şu ağaçlardan sırr-ı tevhidi, bu i’cazın ulüvv-ü nazmından okuyor. Yani hilkatlerinde o derece harika bir intizam, bir sanat, bir hikmet vardır ki, bütün esbab-ı kâinat birer fâil-i muhtar farzedilse ve toplansalar, taklit edemezler... Akıl ise, şu zemzeme-i hayvan ve eşcardan ve demdeme-i nebat ve havadan gayet manidar bir intizam-ı hilkat, bir nakş-ı hikmet, bir hazine-i esrar buluyor. Her şey çok cihetlerle Sâni-i Zülcelâli tesbih ettiğini anlıyor... Madem ağaçlar birer ceset oldu, bütün yapraklar dahi diller oldu. Demek her biri, binler dilleriyle, havanın dokunmasıyla, Hû Hû zikrini tekrar ediyorlar. Hayatlarının tahiyyâtıyla, Sâniînin Hayy-ı Kayyûm olduğunu ilân ediyorlar. Çünkü bütün eşya Lâ ilâhe illâ Hû deyip, kâinatın azîm halka-i zikrinde beraber zikrederek çalışıyorlar...”104 “...Yani, güya çiçek açmış her bir ağaç, güzel yazılmış manzum bir kasidedir ki, o kaside Fâtır-ı Zülcelâlin medâyih-i bâhiresini inşad edip, şâirâne lisan-ı hal ile söylüyor. Veyahut o çiçek açmış her bir ağaç, binler bakar ve baktırır gözlerini açmış, tâ Sâni-i Zülcelâlin neşir ve teşhir olunan acaib-i san’atını bir iki gözle değil, belki binler gözlerle baksın, tâ ehl-i dikkati öyle baktırsın...”105

Misâl 2. “...Gel, şimdi bir ağaca dikkatle bak. İşte bahar mevsiminde yaprakların muntazam çıkması, çiçeklerin mevzunane açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde, masum çocuklar gibi, nesimin esmesiyle oynaması içindeki latif ağzını gör. Nasıl bir dest-i keremle yeşillenen yaprakların diliyle ve bir neş’e-i lütufla tebessüm eden çiçeklerin lisanıyla ve bir cilve-i rahmetle gülen meyvelerin kelimâtıyla ifade edilen hikmetli nizam içindeki âdilli mizan ve adli gösteren mizan içinde bulunan dikkatli san’atlar, nakışlar; ve maharetli nakışlar ve ziynetler içinde rahmet ve ihsanı gösteren ayrı ayrı tatmaklar; ve ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar içinde birer mucize-i kudret olan tohumlar ve çekirdekler, gayet zâhir bir sûrette bir Sâni-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Muhsin, Mün’im, Mücemmil, Mufaddılin vücub-u vücudunu ve vahdetini ve cemâl-i rahmetini ve kemâl-i rububiyetini gösterir...”106

Misal 3. “Elhâsıl; her bir ağacın evveli, öyle bir sandukça ve program ve âhiri, öyle bir târifename ve nümune; ve zahiri, öyle bir musannâ hulle ve bir münakkaş libas; ve bâtını, öyle bir fabrika ve tezgâhtır ki, bu dört cihet öyle birbirine bakıyorlar. Ve dördün mecmuundan öyle bir sikke-i âzam, belki bir ism-i âzam tezahür eder ki, bilbedahe, bütün kâinatı idare eden bir Sâni-i Vâhid-i Ehadden başkası o işleri yapamaz. Ve ağaç gibi her zîhayatın evveli, âhiri, zâhiri, bâtını birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdet, birer mühr-ü ehadiyet, birer turra-i vahdâniyet taşıyor.

İşte, bu üç misaldeki ağaca kıyasen, bahar dahi çok çiçekli bir ağaçtır. Güz mevsiminin eline emanet edilen tohumlar, çekirdekler, kökler, ism-i Evvelin sikkesini, ve yaz mevsiminin kucağına dökülen, eteğini dolduran meyveler, hububat ve sebzevatlar ism-i Âhir’in hâtemini ve bahar mevsimi, huri’l-în misilli birbiri üstüne giydiği sündüs-misal hulleler ve yüz bin nakışlarla süslenmiş fıtrî libaslar ism-i Zâhirin mührünü ve baharın içinde ve zeminin bâtınında işleyen Samedâni fabrikalar ve kaynayan rahmanî kazanlar ve yemekleri pişirttiren Rabbanî matbahlar, ism-i Bâtının turrasını taşıyorlar.”107

b. Nebâtat ve ağaçlar güzel meyvelerini süsleyip insanlara takdîm ederler ve bazı hayvanlara annelik yaparlar.

Bediüzzaman’a göre bitkiler sikke-i tevhid olmaları ve Allah’ı zikretmelerinin yanı sıra; insanlar ve bazı hayvanlara hizmet de ederler:

Misâl 1. “... Tohuma işarettir. Meselâ, zerre gibi bir afyon büzürü, bir dirhem gibi bir zerdali nüvatı, bir kavun çekirdeği, nasıl çuhadan daha güzel dokunmuş yapraklar, patiskadan daha beyaz ve sarıçiçekler şekerlemeden daha tatlı ve köftelerden ve konserve kutularından daha lâtif, daha leziz, daha şirin meyveleri hazine-i rahmetten getiriyorlar, bize takdim ediyorlar.”

Misâl 2. “...Meyvedar ağaçlara işarettir. Çünkü yüzer tezgâhları, fabrikaları incecik dallarında taşıyor gibi, hayretnümâ yaprakları, çiçekleri, meyveleri dokuyor, süslendiriyor, pişiriyor, bizlere uzatıyor.”

Misal 3. “...Hububata, tohumlara, sineklerin tohumcuklarına işarettir. Meselâ, bir sinek bir karaağacın yaprağında yumurtasını bırakır. Birden, o koca karaağaç yapraklarını o yumurtalara bir rahm-ı mâder bir beşik, bal gibi bir gıda ile dolu bir mahzene çeviriyor. Adeta o meyvesiz ağaç, o sûrette zîruh meyveler veriyor.”108

Misâl 4. “Meselâ bu tohumcuk bir incir ağacı oldu, Fâtır-ı Hakîm’in nimetlerini başlarımız üstünde neşre başladı. Serpiyor, dallarının elleriyle bizlere uzatıyor. İşte bu, ona sûreten benzeyen bu iki tohumcuk ise gün âşıkı namındaki çiçekle, hercai menekşe gibi çiçekleri verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar, kendilerini bizlere sevdiriyorlar...”109

c. Bediüzzaman Said Nursî’nin yeşilliklerle iç içe yaşaması ve kırlarda gezmesi

Ağaca ve yeşile çok önem veren Bediüzzaman Said Nursî, özellikle bahar ve yaz aylarında mutlaka kırlara çıkmak âdeti idi. Bazen Çam Dağı’na çıkar, bir müddet yalnız olarak orada kalırdı. Talebelerinin anlattıklarına göre onun yeşillikler ile iç içe yaşaması şöyledir:

Misâl 1. Bediüzzaman’ın Barla’daki ikametgahı, iki odadan ibaret bir evdir... Altında, daimî akan bir çeşme vardır. Ve önünde, bitişik çok kalın ve üç sütun halinde semaya yükselen gayet muhteşem bir çınar ağacı vardır. Çınar ağacının dalları arasında bir kulübecik yapılmıştır. Burası, Bediüzzaman’ın bahar ve yaz mevsimlerindeki istirahatı ve vazife-i tefekküriye ve ubudiyeti için en münasip bir menzildir...

Said Nursî Barla’da iken, yaz aylarında bazen Çam Dağı’na çıkar, bir müddet yalnız olarak orada kalırdı. Bulundukları dağ hayli yüksekti. Barla Dershane-i Nuriyesinin önündeki çınar ağacının tepesindeki kulübeciği gibi, Çam Dağı’nın en yüksek tepesinde olan iki büyük ağaç üzerinde Dershane-i Nuriye mânâsında birer menzili vardı. Bu çam ve katran ağaçlarının tepelerinde Risale-i Nur’la meşgul oluyordu. Hem ekser zamanlar, Barla’dan bu ormanlık havaliye gelip giderdi. Ve derdi ki: “Ben bu menzilleri, Yıldız Sarayı’na değişmem.”110

Misâl 2. Bediüzzaman’ın Kastamonu Hayatını anlatan Feyzi ve Emin isimli talebeleri şöyle demektedirler:

“Ekseriyetle, yaz zamanı şehre uzak ormanlık dağ vardı. Üstadımızla oraya giderdik...”111

Misâl 3. Emirdağ talebeleri, Bediüzzaman’ın Emirdağ’ındaki hayatına dair diyorlar ki:

“Bediüzzaman Emirdağ’ında daimî tarassut altında bulunuyordu. Açık havalarda gezmeye çıkardı. Bediüzzaman, bahar ve yaz mevsimlerinde mutlaka kırlara çıkmak âdeti idi. Yalnız başına gider, birkaç saat kalır, sonra evine dönerdi...

Bediüzzaman’ın Emirdağ’daki hizmeti ve meşgalesi, başka yerlerde olduğu gibi, yalnız bir vazifeye münhasır değildi... Hakâik-i Kur’âniye nurları olan Sözler, Lem’alar gibi eserlerini telif, tashih ve neşirle meşgul olmakla beraber, kelimat-ı kudret olan masnuat ve mevcudatı seyir ve temaşaya, kitab-ı kâinatı mütalâaya çok müştak idi. Zemin yüzünde yazılan, bahar sayfasında teşhir edilen rahmet ve hikmetin mu’cizeli eserlerini, eşcar ve nebâtat ve hayvanattaki sanat-ı İlâhiyenin harikalarını, simalarında parıldayan tevhid sikkelerini okumaya ziyadesiyle meftun idi. Böylece, hakaik-i imaniyenin, mârifetullahın nihayetsiz ufuklarında hakkalyakîn mertebesinde kanaat açıp geziyordu...”112

J. Temizliğin Önemi

Temiz bir çevreye zarar veren sadece maddî etkenler değil, ruhî ve psiko-sosyal sebepler de çevreyi kirletmektedir. Hatta denilebilir ki, çevre için maddî olumsuzlukları meydana getiren şartları etkileyen önemli sebepler, manevî ve ahlâkî durumlardır.

Dolayısıyla, canlıları ve uygarlığı tehdit eder hâle gelen ve gittikçe artan çevre kirliliğine bir çözüm bulunamamasının sebeplerinden biri ve en önemlisi, konunun sadece maddî boyutuyla ele alınmasıdır. Oysa göze görünmeyen fakat psiko-sosyal etkisi bulunan “kötü huylar, bâtıl inanışlar, günahlar ve bid’atlar” gibi manevî kirleri göz ardı ederek soruna çözüm getirmek imkânsızdır. Nitekim Kur’ân’a baktığımız zaman, onun iki tür temizlikten söz ettiğini görürüz. Biri maddî ve cismanî, diğeri ise nefsî ve manevî. Şimdi bunları kısaca şöyle açıklayabiliriz:

a. Maddî temizlik

İslâm dini temizliği imanın şartlarından sayar. Böylece iman etmeyle temiz olma arasında doğrudan bir ilişki kurar. Konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber'in (asm) bir hadîs-i şerifi şöyledir: “Temizlik îmanın yarısıdır.”113 İslâm’ın beden temizliğini bir kısım ibâdetlerin vazgeçilmez şartı, hattâ namazın anahtarı olarak114 kabul etmesi de maddî temizliğin ne kadar önemli bir şey olduğunu açıkça ifade eder. Yani dinin direği olarak kabul edilen namazın anahtarı beden temizliğidir.

İslâm’ın tuvalet adâbından başlayarak, her namaz için abdesti,115 bazı haller için guslü farz kılması, en azından haftada bir banyo yapmayı,116 tırnak temizliğini, koltuk altı ve kasık kıllarının temizlenmesini, sünnet olmayı, misvak kullanmayı,117 yemekten önce ve sonra, ayrıca sabah kalkınca elleri yıkamayı,118 ağız ve burun temizliğini, süt içtikten sonra119, yağlı veya başka bir şeyler yedikten sonra ağzın yıkanmasını emretmesi,120 elbise ve saç temizliği vs. temizlik ile ilgili emir ve tavsiyeleri İslâm’ın temizliğe verdiği önemi gösterir.

b. Manevî temizlik

Temizliği sadece beden temizliğiyle sınırlamak yanlış olur. Beden temizliği kadar, hatta ondan çok daha önce “kalb temizliği”, “nefis temizliği”, “niyet dürüstlüğü” ve “ahlâk güzelliği” gereklidir. İslâmiyet her şeyde denge gözettiği gibi insanın madde ile manası arasında da dengeyi esas almıştır. Bu itibarla, İslâm’daki maddî temizlikle manevî temizliği birbirinden ayırmak imkânsızdır. Çoğu yerde manevî ve ruhî temizlik ağırlıklı olmakla birlikte genelde ikisini iç içe görmekteyiz. Bediüzzaman’a göre de, kötü hasletler, bâtıl itikatlar, günahlar, bid’atlar manevî kirlerdendir.121

İslâm dini insanın içinin ve dışının temiz olmasını emretmiştir. Dışı temiz, içi kirli bir insan makbul sayılmadığı gibi, içi temiz dışı kirli bir insan da makbul değildir. Kalp, insanın manevî cephesini oluşturan en önemli organıdır. Bu itibarla temizlik dendiği zaman öncelikle iç temizlik (kalp ve vicdan temizliği) akla gelmelidir. Günahlar, insanın manevî çevresini ve cemiyet hayatını kirleten manevî kirlerdendir. Dolayısıyla, temiz bir insan ve temiz bir toplum, günah kirlerinden arınmış insan ve günah kavramına inanmış ve nefis muhasebesini yapan insanların hâkim olduğu bir toplumdur. Temiz bir çevre, sadece maddî havası değil aynı zamanda manevî çevreciliğin ilk şartıdır. Dolayısıyla İslâmî çevrecilik, manevî yönüyle her şeyden önce Allah ve insan merkezli bir çevreciliktir.122

Bediüzzaman Said Nursî de, İslâm’da çok önemli bir yeri olduğunu gördüğümüz temizlikle ilgili olarak bizlere örnek teşkil etmektedir. Onun, bütün hayatında temizliğin her türlüsüne çok dikkat ettiği görülmektedir. Meselâ, toplum huzuruna çıkarken veya yanına misafir geldiğinde dâima temiz ve güzel elbise giyinmesi, güzel koku sürünmesi ve evini temiz tutması gibi. Ona göre temizlik Allah’ın sevgisini kazanmanın bir sebebidir:

“... Evet, kâinat sarayını ter temiz tutan bu ulvî, umumî tanzim, elbette ism-i Kuddûsün cilvesi ve muktezasıdır. Evet, nasıl ki bütün mahlûkatın tesbihatları ism-i Kuddûs’e bakar; öyle de, bütün nezafetlerini de Kuddûs ismi ister. (Kötü hasletler, bâtıl itikadlar günahlar, bid’atlar mânevî kirlerden olduklarını unutmamalıyız.) Nezafetin bu kutsî intisabındandır ki, “Temizlik îmândandır.” hadisi,123 nezafeti imanın nurundan saymış ve “Allah, tövbe edip kendisine dönenleri ve temizlenenleri de sever”124 âyeti dahi, tahareti muhabbet-i İlâhiyenin bir medarı göstermiş...”125

Bediüzzaman’ın temizliği

Necmeddin Şahiner’in hazırladığı “Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursî’yi Anlatıyor” isimli eserde, Bediüzzaman’dan bahseden zatlar onun temizliği hakkında şöyle diyorlar:

Misâl 1. “Bediüzzaman temizliğe çok dikkat ederdi. Her zaman, bilhassa Barla’da iken üst üste iki çorap giyerdi. Namaza duracağı esnada üstteki çorabı çıkarır, ondan sonra namaza dururdu...”126

Misâl 2. “...Bu ziyarette de unutamadığım aziz hatıralarım oldu. Lâhutî bir hava kokladım. Her taraf nurdu. Hasta idi. Elbisesi kar gibi beyazdı. Yatağı da elbisesi gibi tertemizdi.”127

Misâl 3. “Ekseri beyaz giyinirdi. Temizliğe çok riayet ederdi. Bizler çamaşırının hangisi yıkanmış, hangisi yıkanacak olduğunu anlayamazdık. Çoğu zaman tereddüde düşerdik. Haftada bir yıkanırdı. Çamaşırlarını sık sık değiştirirdi...”128

Misâl 4. “... Ben inanıyorum ki, dünyada ondan daha temiz bir insan yoktur. Ondan daha temiz bir insan görmedim ben. Dünyadaki miskler onun gibi değildir, o daha güzel ve temizdi...”129

K. Hava Kirliliği ve Rüzgârların Temizlemesi

Dünya Sağlık Örgütünün tarifine göre hava kirliliği: “Canlıların sağlığını olumsuz yönden etkileyen veya maddî zararlar meydana getiren havadaki yabancı maddelerin, normalin üzerindeki yoğunluğudur.” Yeryüzündeki canlı hayatın sürmesi için vazgeçilmez bir yere ve öneme sahip olan hava, tüm hayatı etkileyecek biçimde endüstriyel artıklarla değişik yollardan kirleniyor. Havanın, ekosistemdeki önemi bütün boyutlarıyla takdir edilemediğinden sanayileşme sürecinde bu dengenin korunması düşünülmedi. Hâlbuki Kur’ân, Müslümanları bu konuda asırlar öncesinden uyarmış ve havanın önemine dikkat çekmiştir. Böylece Müslümanlar bütün yaşayışlarında ve teknolojik gelişmelerinde, bu tabiî dengeyi korumak ve onu gözetmek zorundadırlar. Zira Allah’ın yarattığı ekolojik denge de bunu bizden istemektedir.

Bu harika dengeye baktığımız zaman şunu görüyoruz: İnsanlar ve hayvanlar oksijen teneffüs edip, dışarıya karbondioksit vererek tâ ilk günlerden bu yana tabiatı kirletmektedirler. Bu süreç aynen devam etseydi, hayatın bir noktadan sonra tükenmesi ve devam etmemesi gerekirdi. Ancak, İlahî hikmet ve kudret bunun önemini en güzel şekilde alarak dengeyi sağlamıştır. İnsan ve hayvanların dışarıya verdikleri karbondioksit gazını, yeşil, yani klorofilli bitkiler almakta, bunu güneş enerjisi vasıtasıyla su ile birleştirerek glikoz meydana getirmekte ve bununla da kendi beslenmelerini sağlamaktadırlar. Bilindiği gibi bu olaya fotosentez denmektedir. Böylece canlıların dışarıya verdikleri karbondioksiti alıp, dışarıya oksijen vererek dengenin devamını sağlamaktadır. Zaten hava kirliliği denilen olay, bu doğal dengenin temizleme ve geri döndürme, geri kazanma kapasitesinin aşılmasından başka bir şey değildir. Endüstrileşme neticesinde, bir yandan dışarıya verilen karbondioksit miktarı çok artmış, diğer yandan da bunu dönüştüren yeşil alanlar, özellikle de ormanlar yok edilmiştir. Sonuç, hepimizin şikâyetçi olduğu hava kirliliği ve sebep olduğu dramatik sonuçlardır.130

Daha önce de dediğimiz gibi Kur’ân dünyadaki ekolojik dengeyi ısrarla vurgulayarak bizlerden bu dengeyi korumamızı istemektedir. Meselâ, Kur’ân-ı Kerim rüzgârların, yer ile gök arasında ilahî emre hazır bekleyen bulutların evirilip çevrilmesinde düşünen bir topluluk için Allah’ın varlığına ve birliğine deliller olduğuna işaret etmekte, gezegenimiz olan dünyada sağlıklı yaşamımızı sağlayan etkenlerden birinin de rüzgâr olduğunu açıkça bildirmektedir.131

Bediüzzaman Said Nursî de, rüzgârın birçok hizmetlerinden; pis havayı temizlenmesine, canlıların teneffüsüne bitkilerin telkihlerine, bulutların sevk edilmesine ayrıca rüzgârın getirdiği bulutlardan gönderilen yağmurun da çeşitli faydalarına temas etmektedir:

“...O kudsî temizlik emrini, koca hava ve bulut dahi dinler. Hava zeminin sathına, yüzüne konan toz toprak süprüntülere üfler, tanzif eder. Bulut süngeri, zemin bahçesine su serper, toz toprağı yatıştırır. Sonra gökyüzünü çok zaman kirletmemek için çabuk süprüntülerini toplayıp kemâl-i intizamla çekilir, gizlenir. Göğün güzel yüzünü ve gözünü, silinmiş ve süpürülmüş, parıl parıl parlak gösteriyor.”132

Bakara Sûresi 164. âyetinin tefsiri münasebetiyle, rüzgâr ve bulutların faydalarına şöyle temas ederek:

“Göklerin ve yerin yaratılmasında, gecenin ve gündüzün değişmesinde, insanlara faydalı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten su indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, her türlü canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgârları sevk etmesinde ve gökle yer arasında Allah’ın emrine boyun eğmiş bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için nice deliller vardır.” “...ve rüzgârları, nebâtat ve hayvanatın teneffüs ve telkihlerine hizmet gibi vezâif-i azîme ile tavzif edip tedbir ve teneffüse sâlih vaziyete getirmek için tahrik ve idaresindeki tecellî-i rahmet ve hikmet; ve zemin ve âsuman ortasında vâsıta-i rahmet olan bulutları bir mahşer-i acâib gibi muallakta toplayıp dağıtmak, bir ordu gibi istirahat ettirip vazife başına davet etmek gibi teshîrindeki tecellî-i Rubûbiyet gibi mensucat-ı sanatı tâdat ettikten sonra aklı, onların hakâikına ve tafsîline sevk edip tefekkür ettirmek için ‘aklını kullanan bir topluluk için nice deliller vardır.’133 der. Onunla ukûlü îkaz için akla havale eder.”134

Rüzgâr ve bulutların, Allah’ın kudret ve rahmetine şahadet ettiklerini anlatırken, onların yaptığı faydalı işlere de temas eder:

“...Hem zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek nüfusları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi (havayı) âdeta bir hikmete binaen “Levh-i mahv ve ispat” ve “yazar, ifade eder sonra bozar tahtası” sûretine çevirmekle, senin faaliyet-i kudretinde işaret ve senin vücuduna şehadet ettiği gibi, senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi: mevzun, muntazam katreleri kelimeleriyle senin vüsat-ı rahmetine ve geniş şefkatine şahadet eder.”135

Sonuç

Çevre bilincine ulaşmanın; yani çevre eğitiminin kademeleri Kuzey Amerika Çevre Eğitimi Birliği tarafından şöyle sıralanmaktadır:

1- Çevresel olaylara karşı ilgi duyulması.

2- Çevresel olaylar hakkında bilgi sahibi olmak.

3- Çevresel tutumun belirlenmesi.

4- Çevresel faaliyetlere katılım.

5- Çevrecilikte deneyim sahibi olunması.

Ayrıca çevreci olabilmek için kişinin sorumluluk bilincine sahip olması, israftan kaçınması, her türlü aşırılıklardan kaçınarak dengeli tutum ve davranış içinde bulunması, tabiatı sevmesi, tabiatla içice bir yaşayış tarzını benimsemesi, kısaca çevreciliği bir ahlâk haline getirdikten sonra bir de bunu etrafına yaymaya çalışması gereklidir.

Risâle-i Nûr Külliyatı’na ve müellifi Bediüzzaman Said Nursî’ye burada sayılan özellikler açısından bakacak olursak; -yukarıda saydıklarımıza ilaveten- Risâle-i Nûr Külliyatı’nda daha Birinci Söz’den itibaren verilen misallerle tabiat olaylarına dikkat çekildiğini görürüz. Bu da Bediüzzaman Said Nursî’nin konuya verdiği önemi göstermektedir.

Ekolojik dengenin korunmasına bütüncül bakış açısı da çok önemlidir. Yani varlıklar bir zincirin halkaları gibi birbirleriyle ilişkidedirler ve halkalardan birine bir zarar verilmesi bütün sistemi etkiler. Risâle-i Nûr Külliyatı’nda kâinat (evren) üç büyük (küllî) tevhîd delilinden biri olarak gösterilirken, “Kâinat Kitabı” olarak isimlendirilmekte ve bir anlam ifade eden bütün olarak takdîm edilmektedir. Ayrıca bu bütünlüğü gösteren bütün deliller teker teker incelenmektedir. Nizam, intizam, temizlik, yardımlaşma, dayanışma vb. tabiat hakkında bu kadar derinlemesine malumat, Bediüzzaman Said Nursî’nin konu hakkında ne derece bilgili ve ilgili olduğunu göstermektedir.

Yaşayışında israfa yer vermemesi, karıncaları beslemesi, kedi vb. hayvanlara, kuşlara ilgi ve sevgisi, tabiatla içice bir hayat tarzını benimsemesi, sık sık kırlara-dağlara çıkması Bediüzzaman Said Nursî’nin ne kadar bir çevreci tutuma sahip olduğunu, bunu bir ahlâk haline getirdiğini ve davranışlarına yansıttığını göstermektedir.

Sonuç olarak; Kur’ân-ı Kerim’i ve O’nun çağdaş bir tefsiri olan Risâle-i Nûr Külliyatı’nı baştan sona anlayarak okuyan bir kişi, kâinattaki varlıkların anlamlı olduğu (mana-yı harfî düşüncesi) şuuruna erecek ve her birinin görevli olduğu inancı ile bu varlıklara zarar verici faaliyetlerden sakınacaktır. Bu da çevre bilincine ulaşmış fertlerden beklenen bir davranıştır. Bütün bunlardan sonra, Kur’ân-ı Kerim’in, İslâm Dini’nin ve Risâle-i Nûr Külliyatı’nın bir yönüyle de insanlara çevre eğitimi verdiği rahatlıkla söylenebilir.

Öz

Çevre sorunları, çok sayıda insanı, bu kadar uzun süre meşgul eden ender konulardan biridir. Amaç, çevreyi maruz kaldığı bozulmalardan korumak ve insanoğlunun temiz bir çevrede hayatını sürdürmesini sağlamaktır. Bunun için de çeşitli çalışmalar yürütülmektedir. Risâle-i Nûr Külliyatı’nda kâinat (evren) üç büyük (küllî) tevhîd delilinden biri olarak gösterilirken, “Kâinat Kitabı” olarak isimlendirilmekte ve bir anlam ifade eden bütün olarak takdîm edilmektedir. Bu tebliğimizin gayesi, her canlıyı yakından ilgilendiren çevre sorunları gibi önemli bir problem karşısında Kur’ân-ı Kerim’in görüşünü belirtmek ve Kur’ân’ın çağdaş tefsiri Risâle-i Nur Külliyatı’nda müellifin çevreye ve çevre ile ilgili konulara verdiği önemi ve O’nun hayatından konuyla ilgili tatbikatları göstermektir.

Anahtar Kelimeler: Çevre, kainat kitabı, insan, ekolojik denge, israf, iş ahlakı, ekonomik kriz

Abstract

Environmental pollution is one of the biggest problem which obsessed the humanity for a long time. The purpose is to protect the environment from pollutions and corruptions and to provide a clean and healthy environment for humanbeing. There are several studies for achieving this purpose. The universe is considered as one of the three big evidences of the oneness of God (tavheed) in Risale-i Nur Collections and also it is named as “The book of universe” and presented as a meaningful whole. The purpose of this article is to reflect the views of Holy Koran about environmental problems which is an important problem for humanity and to show the importance of the environment and environmental problems in Risale-i Nur Collections which is a commentary of Holy Koran with the examples from the life of the writer of the Collections.

Keywords: Environment, book of universe, human, ecological balance, dissipation, business ethics, economic crisis

Dipnotlar:

1- İbrahim Uslu, Çevre Sorunları, İstanbul 1995, s.7-8.

2- Erol Oğuz, Coğrafya Açısından Çevre, Çevrebilim Sempozyumu, TÜBİTAK Yayını, Ankara, 1982, s. 33.

3- Zeynep Arat, İktisat ve Çevre, Çevre İlim Sempozyumu, TÜBİTAK Yayını, Ankara, 1982, s. 33.

4- Özer Ozankaya, Toplumbilim Terimler Sözlüğü, T.D.K. Yayını, Ankara,1975.

5- Mine Kışlalı, Fikret Berkes, Ekoloji ve Çevre bilimleri TÇSV. Yayını, Ankara, 1985, s. 18.

6- Şevket Özdemir, Türkiye’de Toplumsal değişme ve Çevre Sorunların Duyarlılık, Palme Yayınları, Ankara, 1988, s.10.

7- Kemal Görmez, Çevre Sorunları ve Türkiye, Gazi Kitabevi, Ankara, 1997, s. 1.

8- Sırır Erinç, Ortam Ekolojisi ve Degradasyonel Ekosistem Değişimleri, İ.Ü. Denizbilimleri ve Coğrafya Enst. Yay. 1984, s. 3.

9- Ergün Gürpınar, Çevre Sorunları Ders Notları, İstanbul, 1989, s. 3

10- Kadir Cangızbay, ‘Habeas Corpus’üar ‘Habeas Qikos’a veya ‘Ekolojizmin Zorunlu Güzergahı’, Türkiye Günlüğü, sayı, 3, s. 39-40.

11- Kemal Görmez, Çevre, Çevre Sorunları ve Çevre Politikaları Üzerine Bazı Mülahazalar, Türkiye Günlüğü, Haziran 1989, sayı 3, s. 6.

12- Öznur Özer, Çevre konusunda tanımlar ve Açıklamalar, Çevre Sorunları Giriş, Mobil Yay., s. 4.

13- Zafer Ayvaz, Düşünce Hevenkleri, T.Ö.V. yay. 1993, s. 103

14- İbrahim Özdemir, Münir Yükselmiş, Çevre Sorunları ve İslâm, Ankara 1995, s.26, “WWF bu tartışmaları bir seri olarak yayınlamış bulunmaktadır. Islam and Ecology, ed., Fazlun Khalid-Joanne O’Brien, New York, 1992. Diğerlerinin adları ise; Budhism and Ecology, ed. M. Batchelor- K.Brown; Christianity and Ecology, ed., E.Breuilly- M. Palmer; Hinduism and Ecology, R.Prime; Judaism and Ecology; A.Rose.”den naklen.

15- Çevre Sorunları ve İslâm, s. 27, “Arnold Toynbee-Daisaku İkeda. Yaşamı Seçin, (trcm. Umut Arık), Ankara Üniversitesi Basımevi, 1992, s. 46’dan naklen.

16- Çevre Sorunları ve İslâm, s. 28, “Komisyon, Ortak Geleceğimiz Türkiye Çevre Sorunları Vakfı Yayını, s. 67’den naklen.

17- Çevre Sorunları ve İslâm, s.29, “Arne Naess, Ecoloji, Community and lifestyle, Cambridge Press, 1992, s. 185’den naklen.

18- Fussilet, 53.

19- bkz. Nuh Sûresi 15; Yunus, 6; Bakara, 164; Yâsin, 37; Kâf, 6-11; Hac, 5.

20- Risâle-i Nûr Külliyatı, On Dokuzuncu Söz, (s. 91) Tebliğimizde istifade ettiğimiz Risâle-i Nur için kaynak olarak, değişik baskılardan bulma zorluğuna binaen, Risâle-i Nûr’da ilgili kitabın ismi ve bölümünü verdik. Ayrıca Külliyatın tamamının iki ciltte basıldığı baskının sayfa numarasını verdik. Kaynak-İndeksli Risâle-i Nûr Külliyatı, Nesil yy. İstanbul, 1996

21- R.N.K., 30. Lem’a, 4. Nükte, 3. İşaret, (s. 807) Kâinatın, mücessem bir kitab-ı Sübhânî ve cismanî bir Kur’ân-ı Rabbanî ve Allah’ın kudretini bildirdiğine dair bkz. R.N.K., Şuâlar, Yedinci Şuâ. (s. 914), (s. 917); On Birinci Şuâ, (s. 955).

22- R.N.K., Otuz Birinci Söz, Dördüncü Esas (264)
Kâinatın, Esmâ-i Hüsnâya mazhariyetle aynadarlık ettiğine dair bkz. Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale. (1352

23- R.N.K., Mesnevî-i Nuriye, Katre, (s. 1298-1302). Diğer misaller için bkz.
Mesnevî-i Nuriye, Hubâb, (s.1314), Mesnevî-i Nuriye, Zeylü’l-Habbe, (s. 1337), Mesnevî-i Nuriye, Nokta, (s. 1399).

24- Rûm, 22.

25- İsrâ, 44.

26- Rahmân, 6; Konu ile ilgili diğer âyetler için bkz. Hac, 18; Nûr, 41; Hadîd, 1; Ra’d, 15; Haşr, 1; Saff, 1; Cum’a, 1; Tegâbûn, 1.

27- Seyyid Hüseyin Nasr, İsna ve Tabiat, (trcm. Nabi Avcı), İstanbul, 1991, s. 15.

28- Bayraktar, İslâm ve Ekoloji, s. 35-38.

29- Hac Sûresi, 18.

30- R.N.K., Yirmidördüncü Söz, Dördüncü Dal, (s. 153-156).

31- R.N.K., Yirmi Dokuzuncu Söz, Dördüncü Esas (229), Diğer misaller için bkz. R.N.K., Mesnevî-i Nuriye, Katre, (1305); R.N.K., Dokuzuncu Söz, Beşinci Nükte, (s. 18); Yirmi Üçüncü Söz, Beşinci Nokta, (135); R.N.K., Dokuzuncu Söz, Beşinci Nükte, (s.18); Yirmi Üçüncü Söz, Beşinci Nokta, (135); R.N.K. Yirmi Üçüncü Lem’a Hâtime, (684); R.N.K.; On Beşinci Şuâ, Beşinci Kelime, s.(1123); Lemaât, (319);

32- Kamer, 49.

33- Hicr, 21.

34- S.H. Nasr, age., s. 14.

35- Çevre Sorunları ve İslâm, s. 80.

36- Hicr, 21.

37- R.N.K. Otuzuncu Lem’anın İkinci Nüktesi (s. 800-801).

38- Bakara, 30.

39- S.H. Nasr, age., s. 91.

40- İbrahim Özdemir, Münir Yükselmiş, Çevre Sorunları ve İslâm, s. 89.

41- Bakara, 2/205.

42- Sebe 15-16; Şu’arâ 134, 146, 148, 176.

43- Rum, 41.

44- Rahmân 7-9.

45- S.H. Nasr, age., b, 12.

46- Bakara, 29

47- Bakara, 205

48- R.N.K., İşârâtü’l-İ’câz, Nübüvvet hakkında Tetimme, (s. 1260-1266).

49- R.N.K., On birinci Şua, Yedinci Mesele, (s. 957).

50- Rahman, 7-9.

51- R.N.K., Otuzuncu Lem’a’nın İkinci Nüktesi (s. 800-801).

52- A’raf, 31.

53- İsra, 27.

54- Samastı, a.g.e., s.49.

55- A’raf, 31.

56- Müsned, I, 447; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, V, 454, no: 7939; el-Hindi, Kenzü’l-Ummal, III, 36, VI, 49, 56,57.,

57- Zâriyat, 58.

58- Hud, 6.

59- Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, I, 586; İman Gazzalî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, III, 242; İman Ali, Nehcü’l-belâga, s. 508.

60- Bu konudaki değişik misaller için bkz. R.N.K., On Dokuzuncu Lem’a, İktisat Risalesi, Beşinci Nükte, (s. 659); R.N.K., On Altıncı Mektup, Dördüncü Nokta, (s. 376-7); R.N.K. Emirdağ Lahikası-1, (s. 1802)

61- R.N.K., On Altıncı Mektup, Dördüncü Nokta, (s. 376-7).

62- Necmeddin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursî’yi Anlatıyor İstanbul 1993, IV, 104.

63- Şahiner, Son Şahitler, IV, 232.

64- Şahiner, Son Şahitler, IV, 270

65- Şahiner, Son Şahitler, IV, 390.

66- A’raf, 180.

67- R.N.K., Otuzuncu Lem’a, (s. 797-799).

68- En’am, 38.

69- Nahl, 5-6.

70- Nahl, 7.

71- M. Kemal Atik, Kur’ân ve Çevre, Kayseri 1992, s. 96.

72- Çevre Sorunları ve İslâm, s. 114-116.

73- Âdiyât, 1-5.

74- Nur, 45.

75- R.N.K., İkinci Şua (s. 851).

76- RN.K., 30. Lem’a, 4. Nükte, 3. İşaret, (s. 807) Kâinatın, mücessem bir kitab,ı Sübbâni ve cismani bir Kur’ân-ı rabbanî ve Allah’ın kudretini bildirdiğine dair bkz. R.N.K., Şuâlar, yedinci Şuâ u(s.914), (s.917); On Birinci Şuâ, (s. 955) Aslında Yedinci Şuâ, ‘Âyetü’l-Kübrâ, Kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın müşahedatıdır”, tamamı itibariyle bu konu üzerinde durmaktadır.

77- R.N.K. Yirmi Dördüncü Söz, Dördüncü Dal, (s. 153-156).

78- R.N.K. Yirmi Dördüncü Söz, Dördüncü Dal, (s. 155).

79- R.N.K. On Altıncı Mektup, Dördüncü Nokta, (s. 377).

80- R.N.K. Yirmi Sekizinci Lem’a, (s. 727-728).

81- Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 235.

82- R.N.K., Yirmi Sekizinci Lem’a, (s. 727-728).

83- Hac Sûresi, 73.

84- R.N.K. Yirmi Sekizinci Lem’a, (s. 727-728).

85- R.N.K. Yirmi Sekizinci Lem’a, (s. 727-728).

86- Âyetin tamamının meâli: “Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin! Şüphe yok ki, sizin Allah’ı bırakıp taptığınız putlar, bir sinek bile yaratamazlar. Velev ki hepsi bunun için toplanmış olsunlar, şayet sinek onlardan bir şey kaparsa, putlar onu sinekten kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de...” (Hac, 22/73).

87- Hac, 73.

88- R.N.K. Yirmi Sekizinci Lem’a, (s. 727-728).

89- R.N.K., Yirmi Dördüncü Söz, Dördüncü Dal, (s. 154-155).

90- Sâd, 19.

91- Neml, 16.

92- R.N.K. Yirminci Söz, İkinci Makam, Mukaddime, (s. 105).

93- bkz. R.N.K., Tarihçe-i Hayat (s. 2126).

94- R.N.K., 21. Mektup, 468.

95- R.N.K., Emirdağ Lâhikası-I, (s. 1749).

96- Şahiner, Son Şahitler, II, 150.

97- Şahiner, Son Şahitler, III, 59.

98- Şahiner, Son Şahitler, III, 141.

99- Şahiner, Son Şahitler, III, 126.

100- Şahiner, Son Şahitler, III, 59.

101- Şahiner, Son Şahitler, IV, 174.

102- Şehbaz-ı Kalender meşhur bir kahramandır ki, Şeyh Geylânî’nin irşadıyla dergâh-i İlâhîye iltica edip mertebe-i velâyete çıkmıştır.

103- Şehnaz-ı Çelkezi, kırk örme saç ile meşhur bir dünya güzelidir.

104- R.N.K., On Yedinci Söz, (s. 86-88).

105- R.N.K., Otuz İkinci Söz, (s. 273).

106- R.N.K., Otuz Üçüncü Söz (s. 307), Diğer misaller için bkz. R.N.K., Yirmi Altınca Lem’a, On Dördüncü rica, (s. 720); Yirmi Dokuzuncu Lem’a, (s. 748); Otuzuncu Lem’a, (s. 802); R.N.K.; Üçüncü Şuâ, (s. 869 Yedinci şuâ, (s. 902); On Beşinci Şuâ, (s.k. 1139).

107- R.N.K., İkinci Şua (s. 860-861).

108- Misal 1,2,3 için bkz. R.N.K., Yirmi İkinci Söz, Haşiye 1,4,5 (s. 115-116).

109- R.N.K., On Yedinci Lem’a, On Beşinci Nota, (s. 656).

110- R.N.K., Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, Barla Hayatı, (s. 2146-47).

111- R.N.K., Tarihçe-i Hayat, Kastamonu Hayatı, (s. 2179).

112- R.N.K., Tarihçe-i Hayat, Emirdağ Hayatı, (s. 2187).

113- Müslim, Taharet, 1.

114- Ebu Davud, Sünen, Salât 73, İst. 1982.

115- Maide, 6.

116- Ahmed b. Hanel, Müsned I, 304.

117- Buhâri, Cuma 8; Müslim, Taharet 42.

118- Polat Has, El temizliği ve Sağlığımız, Sızıntı, IX, 97.

119- Buhari, Vudu’ 52.

120- Buhari, Vudu’ 51.

121- R.N.K. Otuzuncu Lem’a, (s. 797-799).

122- M. Bayraktar, a.g.e, 64.

123- Bu hususta bir çok hadis rivâyet edilmiştir. Müslim, Tahâret 1; Dârimî, Vudû 2; Müsned, V, 342, 344; el-Aclûnû, Keşfü’l-Hafâ, 291.

124- Bakara, 222. R.N.K. Otuzuncu Lem’a, (s. 797-799).

125- R.N.K. Otuzuncu Lem’a, (s. 797-799). Şahiner, Son Şahitler, IV, 164

126- Şahiner, Son Şahitler, I, 325.

127- Şahiner, Son Şahitler, IV, 164.

128- Şahiner, Son Şahitler, III, 64.

129- Şahiner, Son Şahitler, III, 157.

130- Çevre Sorunları ve İslâm, s. 95-96.

131- bkz. Fussilet, 16; Kamer, 19; Rum, 46-48; Furkan, 48; A’raf, 57.

132- R.N.K. Otuzuncu Lem’a, Birinci Nükte, (s. 798).

133- Bakara, 164.

134- R.N.K., Yirmi Beşinci Söz, İkinci Nükte-i Belâgat, (s. 189).

135- R.N.K., Üçüncü Şua, Münacat, (s. 866).

Yukarı