. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4739

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2009 
 Demokrat Anayasa Arayışları
 KÖPRÜ / Güz 2004 
 Bitmeyen Esaret: Yoksulluk


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Küresel Kriz ve Said Nursi'nin İktisat Görüşü - I
Bahar 2009   [ 106. Sayı ]


Küreselleşen Dünyada Teknolojinin Getirdiği En Büyük Ekonomik Felaket: İşsizlik

The Biggest Economic Calamity Caused by Technology in the Global World: Unemployment

Ali BAKKAL

Prof. Dr., Harran Üniversitesi, İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi

A. Problem

1. İşsizlik, fakirliğin kaynağıdır.

İktisadî anlamda fakirlik, insanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak imkânlardan yoksun olması halidir. Fakirliğin en önemli sebebi ise işsizliktir. Uzun süreli çalışma imkânı bulamayan insanlar başkasına muhtaç olacak derecede yoksullaşırlar.

Fakirlik her türlü maddi ve manevi sıkıntının sebebidir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “En bedbaht, en muzdarip, en sıkıntılı işsiz adamdır.”1
 

2. Günümüz medeniyeti, insanlığın ihtiyaçlarını arttırmak suretiyle onu daha muhtaç hale getirmiştir.

Bediüzzaman’a göre bedevilik döneminde insanlık normal yaşamını sürdürebilmek için gıda, giyim, barınak (çadır/ev) ve binek (deve-at) gibi üç-dört şeye muhtaçtı. Bu tür ihtiyaçlarını karşılayamayanların oranı ise ancak % 20 civarındaydı. Fakat günümüz medeniyeti, insanların suistimallerine açık olması, onları israfa teşvik etmesi, şehevî ve nefsî arzuları tatmin etme konusunda onları heyecanlandırması ve harekete geçirmesi, modayı takip, sosyeteyi ve lüks hayatı özendirme, kötü alışkanlıklar gibi yollarla zarurî olmayan ihtiyaçları zarurî ihtiyaçlar hükmüne getirmesi sebebiyle eskiden dört şeye muhtaç olan insanı şimdilerde yirmi şeye muhtaç hale getirmek suretiyle onun ihtiyaçlarını arttırmıştır. Bu ihtiyaçların tamamını helal yollardan temin edebilecek insanların oranı ise ancak yüzde on civarındadır.

İnsanların büyük çoğunluğunu muhtaç ve fakir hale getirmiş olan günümüz medeniyeti, ihtiyaçlarını helâl ve meşrû yollarla karşılayamayan insanları, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için gayr-i meşrû yollara sevketmiş ve çaresiz kalan avam tabakası ile havas tabakası arasında daimî olarak sürecek olan bir sınıf çatışmasına teşvik etmiştir. Âdetâ günümüz medeniyeti, İslam’da zekâtın farz ve faizin haram kılınması vasıtasıyla avamın havassa karşı itaatini ve havassın avama karşı şefkatini temin eden o kudsî kanunları terkedip burjuva sınıfını zulme, fakirleri ise isyana sevketmeye mecbur bırakmış; böylece insanlığın huzur ve saadetini yerle bir etmiştir.

Esasen günümüz medeniyetinin getirdiği harikalar, insanlık için birer Rabbânî nimet olduğundan beşer için önemli faydalar sağlamış olup hakikî bir şükrü gerektirmektedir. Ancak bu tür harikaların önemli bir kısmı, insanları tembelliğe ve sefahate sevk eder, rahat yaşama ve hayattan zevk alma meylini arttırarak çalışma azmini kırar. Neticede insanlar ellerindekilere kanaat etmeyip, iktisatsızlık yolunu tercih ederler. Kanaatsizlik ve iktisatsızlık da insanları sefahete, israfa, zulme ve harama sevk eder. Mesela radyo büyük bir nimet olup insanların maslahatına olan işlerde kullanılmak suretiyle bir nevi manevi bir şükrü gerektirdiği halde, insanların beşte dördü radyoyu heveslerini ve lüzumsuz meraklarını tatmin için dinlediklerinden bir nevi tembelleşmişlerdir. Bunu bazı heveslerini tatmin etme yolunda kullanmışlardır. Bu da onların çalışma şevklerini kırmakta ve hakiki vazifelerini terk etmeye sebep olmaktadır.

Netice itibariyle günümüz medeniyeti, semâvî dinleri tam olarak dinlemediği için, beşeri fakirleştirip ihtiyaçlarını gittikçe fazlalaştırmıştır. Böylece iktisat ve kanaat esaslarını bozup insanlığın hırs, israf ve tama hislerini arttırarak onları zulüm ve haram yoluna sevketmiştir. 2

3. Teknolojik gelişmeler yeni işsizler üretiyor.

Sanâyi devriminden önce bütün ülkeler birer tarım toplumuydu. Sanayileşemeyen ülkeler hâlâ tarım toplumu olma özelliklerini devam ettirmektedirler.

Tarım toplumlarında insanların % 80’i, 90’ı ziraat, hayvancılık ve balıkçılık gibi insanların en temel ihtiyacı olan gıda maddeleri üretiminde çalışır, % 10’u, 20’si ise san’at, ticaret, memuriyet ve askerlik gibi işleri yapardı. Tarım toplumlarında kasaba ve şehirlerde yaşayan insanların dahi büyük çoğunluğu tarım ve hayvancılıkla uğraşırdı. Gıda sektöründe 80 kişinin çalışmasıyla 100 kişinin ihtiyacı karşılanırdı. Kıt kanaat geçinseler de herkesin bir işi ve aşı vardı. Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi “eskiden ekser İslâm aç değildi”.3 Kıtlık ve savaş gibi âfetler olmadığı müddetçe insanlar kendilerini mutlu addederlerdi.

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte insanlar yeni iş sahaları bulmaya ve refah düzeyleri artmaya başladı. Teknoloji, ilerleme ve refah demekti. Önceleri teknoloji hem insanların işlerini kolaylaştırıyor, hem yeni iş sahaları açıyordu. Günümüze doğru geldikçe teknolojinin birinci özelliği devam etmekle birlikte, ikinci özelliği büyük ölçüde tersine dönmüş gibi görünüyor. Özellikle eski iş alanlarında yeni teknolojilerin geliştirilmesi, birçok işçinin işinden olması anlamına geliyor. Yeni alanlardaki teknolojiler belki “yeni iş alanları” doğurabilir. Ancak eski iş alanlarında yeni teknolojilerin kullanılması işsizler ordusuna yeni işsizlerin katılması anlamına geliyor. Her yeni makine, birkaç kişiyi işinden etmeye kafi geliyor.

Teknolojinin gelişmesi, büyük işlerin birkaç kişiyle yapılabilmesi imkanını doğuruyor. ABD ölçeğinde söyleyecek olursak, artık 3 kişi çalışıyor, 100 kişinin gıda ihtiyacını karşılıyor. Türkiye ölçeğinde de 20-30 kişi tarım sektöründe çalışıyor, 100 kişiyi doyuruyor. Ve her gün tarım sektöründen sanayi ve bilişim sektörüne yeni adaylar geliyor. Bir taraftan da bu sektörlerde kullanılan yeni teknolojiler sebebiyle bazı çalışanlara yol verilip işsizler ordusuna yeni elemanlar katılıyor. Teknoloji bir taraftan yeni iş alanları üretme işlevini sürdürürken, diğer taraftan “yeni işsizler” üretmeye de devam ediyor. Çalışırken işsiz kalanlara ve tarımdan transfer edilen yeni işsizlere yeni iş nasıl bulunacak? Teknolojiye düşmanlık yapmak elbette mümkün değil. Teknoloji elbette gelişmeye devam edecek.

Hiç şüphesiz teknolojinin yan tesiri olan işsizlik sorunu, yeni iş alanları üretmekle çözülebilir. Herkesin bu konuda bir şeyler yapması gerekir.

4. Küresel krizin ana sebebi bazı iş kollarında doyuma ulaşılmış olmasıdır.

Bu kriz ABD’de neden çıktı? Eğer bu sorunun cevabı doğru olarak verilebilirse, krizin aşılması konusunda da doğru cevaplar bulunabilir.

Öncelikle bu krizin bir finansal kriz olduğu, malî kriz olmadığı ve reel sektörü çok etkilemediği söylendi. Krizi iflaslarla açıklamaya kalkarsak 2008 dünya krizinin bir finansal kriz olduğunu söylemek mümkündür. Fakat finans kurumları neden krize girdi? Bunun en önemli sebebinin mortgate kredileri olduğu söylendi. Evet, krizin kökeninde mortgate kredilerinin olduğu doğrudur. Bu şöyle oldu. ABD’de inşaat sektöründe büyük bir talep vardı. Bu işte büyük kâr olduğunu gören müteahhitler bankalara koşup ev yapmak üzere kredi aldılar. Önceleri işler iyi gidiyordu. Birkaç sene içinde aynı özelliklere sahip evlerin fiyatı % 50’den fazla artmıştı. Orta gelirli bir ABD vatandaşı söz gelimi peşin fiyatı 100 bin dolar olan bir evin mortgate kredilerini ödeyebiliyordu. Fakat aynı evin peşin bedeli 150 bine ulaşınca vatandaşlar kredi kullanmamaya başladılar. Böylece müteahhitler tarafından kredilerle yapılan evler satılmaz oldu. Evler satılmayınca da bankalar sıkıntıya girdi.

Ev alanlar da bu evleri kredi ile almışlardı. Hatta birçokları bu evleri oturmak üzere değil, daha yüksek fiyata satmak üzere almışlardı. Bunlar ev dışındaki bazı giderlerini de evin satışına başlamışlardı. Evler satılmayınca bu kişiler gerek ev için gerekse diğer mal ve hizmet alımları için aldıkları kredileri ödeyemez oldular.

Öte yandan krize giren sektör sadece inşaat sektörü olmadı. Evin fiyatlarının yükseldiğini gören tüketiciler sadece ev almakla kalmayıp evlerine güvenerek araba ve mobilya da aldılar. Zorlandıkları zaman evlerini satmayı düşünüyorlardı. Fakat ev fiyatları aşağı inmeye başlayınca sahip oldukları mallar borçlarını ödemeye kafi gelmemeye başladı.

Evi, arabayı, mobilyayı satamayan işverenler işçi çıkarmak suretiyle en azından giderlerini kısmaya çalıştılar. Bu da başka bir felakete sebebiyet verdi. Çünkü işten çıkarılan işçiler aldıkları ev, araba ve mobilya taksitlerini ödeyemedikleri gibi geçimleri için gerekli olan asgari parayı dahi bulmakta zorlandılar. Netice itibariyle bankalar hem üreticilerden hem tüketicilerden verdiği krediyi alamamaya başladı ve finansal kriz ortaya çıktı. Ama bu kriz sadece paranın kötü yönetiminden kaynaklanmıyordu. Bunun asıl sebebi reel sektördü.

Kriz sesini duyan herkes irkildi ve parası olanlar bile artık paralarını yastık altına atmışlardı. Reel sektör bankaya olan borcunu ödemek bir yana, ürettiğini de satamaz olmuştu. Bunu işten çıkarmalar ve iflaslar takib etmeye başladı.

İnşaat sektörü yüze yakın sektörü besleyen büyük bir sektördür. Ayrıca bu sektör bütün alanları etkileyici bir özelliğe sahiptir. Bu sektörde kriz olduğu zaman bu krizin yaygınlaşması kesindir. Her ne kadar bu alandaki krizin sebebi fiyatların aşırı yükselmesi gibi görülüyorsa da, krizin asıl nedeni insanların konut ihtiyaçlarının doyum noktasına gelmiş olmasıdır. Mortgate kredisi gibi yollarla insanların kazanmadığı ve ömrünün sona kadar da ancak kazanabileceği paralarla konut ihtiyacı karşılanırsa bu ihtiyaç kısa zamanda tüketilir ve bu sektörde çalışan insanlar da sokağa atılır. İşte asıl kriz bundan sonra başlar.

ABD ve Avrupa’nın büyük devletleri kendi halklarının ev, araba, mobilya gibi ihtiyaçlarını büyük ölçüde karşılamış bulunmaktadırlar. Artık onlar ancak ürettikleri malları dışarı satmak suretiyle kendi ülkelerinde bazı insanlara iş bulabilmektedirler. Başka ülkeler alımı durdurduğu zaman bunların da işleri duracaktır. Başka ülkeler de yavaş yavaş sanayileşmekte ve kendi ihtiyaçlarını kendileri üretir hale gelmeye başlamaktadırlar. Hatta Türkiye gibi ülkelerin dahi ekonomik dengesi dışarıya sattıkları mallara bağlıdır.

İnsanların gıda ihtiyacını çok az bir oran karşıladığı gibi ev, otomobil ve beyaz eşya gibi ihtiyaçlarını da yine teknolojinin gelişmesi sayesinde daha az oranda insan karşılayabilir hale gelmiştir. Ayrıca gıda ihtiyacı her gün yenilenirken, araba-ev ihtiyacı 10-40 sene gibi uzun yıllar sonra yenilenmektedir. Artık bu sektörler de gıdadan artan insanların çalışması için kafi gelmemektedir. Bu sektörlerde doyuma ulaşılması, durumu iyice içinden çıkılmaz hale getirmektedir.

B. Çare

1. Fakirliğe karşı en önemli çare san’attır.

Bediüzzaman toplumsal sorunlarımızın sebep ve çarelerini en güzel bir şekilde şu veciz ifadesiyle ortaya koyuyor: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı, san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz.”4 Bediüzzaman burada zaruret kavramıyla fakirliği kastediyor ve fakirliği önlemenin çaresi olarak da san’ata, daha geniş anlamda sanâyiye önem verilmesi gerektiğini vurguluyor.

Bediüzzaman maddî terakkiyi sadece fakirlikten kurtulmak ve belli bir refah düzeyine ulaşmak için istemiyor, fen bilimlerinde ve sanayide ilerlemeyi aynı zamanda i’lâ-yı kelimetullahın en büyük vesilesi olarak görüyor: “Ecnebiler fünûn ve sanâyi silahı ile bizi istibdâd-ı manevîleri altında eziyorlar. Biz de fen ve san’at silahıyla i’lâ-yı kelimetullahın en müdhiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilaf-ı efkâra cihad edeceğiz.”5

Başka bir yerde Bediüzzaman bu hususu şöyle dile getiriyor:

“Binaenaleyh, her bir mü’min i’lâ-i kelimetullaha mükelleftir. Ve bu zamanda en büyük sebebi maddeten terakkî etmektir. Ve a’dâ-i terakkiye (ilerlemenin düşmanlarına) karşı herkes cihada mükelleftir. Ve en büyük düşman, gayr-i mahsus ve dâhilî düşmandır. O da üç büyük müthiş düşmandır: Birincisi fakr, ikincisi cehil, üçüncüsü ihtilâftır. Bu üç düşmana cihad etmeye dinen mükellefiz.”

“Üç elmas kılıcı elde etmek lâzımdır. Birincisi muhabbet-i millî, ikincisi ittihat, üçüncüsü maariftir. Cihad-ı hariciyeyi İslâmiyetin hakaik-ı ulviyesinin (yüksek hakikatlerinin) berahin-i kâtıasının (keskin delillerinin) elmas kılıçlarına havale edeceğiz. Bu zamanın cihadı, muhabbet ve tahabbüpledir, tahvif (korkutma) ile değildir.”6

2. İdarecilik ve memurluk ilerlemenin yollarından sayılmaz.

Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren idarecilik ve memurluk önemli bir iş kolu gibi algılanmış, hatta ilerlemenin önemli bir sebebi gibi gösterilmiştir. Son dönemlerde de ne zaman bir ekonomik sıkıntı olsa, çokları devletin memur alması gereğinden söz ederler. Bediüzzaman’a göre idarecilik ve memurluk ilerlemenin önemli bir unsuru olmak bir yana, tabiî geçim yollarından biri dahi değildir. O’na göre toplumun karşı karşıya olduğu belâların önemli bir kısmı, doğal olmayan, tembelliğe müsait ve gururu okşayan idarecilik mesleğinin bir maîşet yolu olarak görülmesinden kaynaklanmıştır. Halbuki memurluk ve her çeşidiyle idarecilik doğal olmayan geçim yollarındandır. Tabiî, meşrû ve canlı olan maişet yolları ise san’at, ziraat ve ticarettir. Hangi isim altında olursa olsun idarecilikle geçimini temin etmek isteyenler, bir nevi cerci, âciz ve dilenci kişiler sayılırlar. Memurluk ve idarecilik yapan insanlar sadece hamiyet ve hizmet için bu meslekleri seçmelidirler. Bu mesleklere sadece maişet ve menfaat temini için girenler, bir nevi çingenelik etmiş olurlar.7 “Memuriyet ve emirlik, reislik değil, millete hizmetkârlıktır.”8 Bediüzzaman idareciler ve memurlarla ilgili bu görüşünü, “İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olanıdır”9 hadisine dayandırmaktadır.10

İşsizliği önlemenin birinci yolu sanâyi, ziraat ve ticaret sektörlerini olabildiğince canlı tutmak ve mümkün olduğu kadar geliştirmektir. Bir ülkede üretim seviyesi ne kadar yüksek ve ticari hayat ne kadar canlıysa, o ülkede işsizlik o derece azalmış demektir.

3. Helal dairede lezzet takib edilebilir.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Eskiden ekser İslâm aç değildi. Tereffühe (refah içinde yaşamaya) bir derece ihtiyar (seçme hakkı) vardı. Şimdi açtır, telezzüze (lezzet peşinde koşmaya) ihtiyar yoktur.”11

Tarım toplumlarında insanlar ziraatın yapılabileceği bölgelerde otururlar ve bu dönemlerde temel ihtiyaçlar gıda, giyim, ev ve binek gibi ihtiyaçlar olduğu, genellikle herkesin bu ihtiyaçları karşılanabildiği için bazıları için görkemli evler yapmak, pahalı elbiseler giymek, güçlü atlar yetiştirmek normal karşılanabilirdi. Nitekim Osmanlı Devleti ekonomik açıdan dar bölge siyaseti takib ediyordu. Önce her bölgenin kendi imkanlarıyla temel ihtiyaçlarını karşılaması öngörülmüştü. Ancak artan mallar ticaret yoluyla İstanbul gibi büyük şehirlere gönderilirdi. Hiçbir zaman merkezden bize ne yardım gelecek şeklinde bir beklentileri yoktu. Eğer bir yerdeki üretim oradaki halka yetmezse, onlar başka bölgelere yerleştirilirdi.

Bediüzzaman Osmanlı’nın çöküşüyle birlikte Müslümanların aşırı bir şekilde zayıfladıklarını görüyor ve kalkınabilmek için azâmî iktisat yolunun tercih edilmesini gereğine inanıyordu. Bu yüzden büyük sıkıntılar içerisinde iken bazılarının lüks bir yaşam sürdürmeleri asla doğru olamazdı. Hatta o, normal ihtiyaçlar karşılarken dahi pahalı olan değil, ucuz olan tüketim maddelerinin tercih edilmesi gerektiğini söylüyordu:

“Fâtır-ı Hakîm, insanın vücudunu mükemmel bir saray sûretinde ve muntazam bir şehir misâlinde yaratmış. Ağızdaki kuvve-i zâikayı (tat alma duyusu) bir kapıcı, âsâb ve damarları telefon ve telgraf telleri gibi, kuvve-i zâika ile merkez-i vücuttaki mide ile bir medâr-ı muhâbereleridir ki, ağıza gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Bedene, mideye lüzumu yoksa ‘Yasaktır’ der, dışarı atar. Bâzan da, bedene menfaati olmamakla beraber, zararlı ve acı ise, hemen dışarı atar, yüzüne tükürür.

İşte, madem ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır; mide, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nevinden ancak beş derecesi muvafık olur, fazla olamaz. Tâ ki, kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp, vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dahiline sokmasın.

İşte, bu sırra binaen, şimdi iki lokma farz ediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddî maddeden kırk para, diğer lokma en âlâ baklavadan on kuruş olsa; bu iki lokma, ağıza girmeden, beden itibarıyla farkları yoktur, müsâvidirler. Boğazdan geçtikten sonra, ceset beslemesinde yine müsâvidirler. Belki, bâzen kırk paralık peynir daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak ne kadar mânâsız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin…

Evet, ehl-i gaflet ve ruhen terakki etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hatırı için isrâfâta ve bir dereceden on derece fiyata çıkmamak gerektir.

Fakat hakikî ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatin ve ehl-i kalbin kuvve-i zâikası, rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına bir nâzır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zâikada taamlar adedince mizancıklarla nimet-i İlâhiyenin envâını tartmak ve tanımak, bir şükr-ü mânevî suretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte, bu surette kuvve-i zâika yalnız maddî cesede bakmıyor. Belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle, midenin fevkinde hükmü var, makamı var. İsraf etmemek şartıyla ve sırf vazife-i şükrâniyeyi yerine getirmek ve envâ-ı niam-ı İlâhiyeyi hissedip tanımak kaydıyla ve meşrû olmak ve zillet ve dilenciliğe vesile olmamak şartıyla, lezzetini takip edebilir. Ve o kuvve-i zâikayı taşıyan lisanı şükürde istimal etmek için leziz taamları tercih edebilir…”12

XIX. yüzyılın son çeyreği ve XX. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı Devleti’nin yıkılışına ve iki dünya savaşına şahid olan halk büyük sefalet içerisindeydi. Elbette böyle bir durumda hiç kimsenin zevk ve lezzet peşinde koşmak gibi bir hakkı olamazdı. İnsanların açlıktan ve yokluktan kıvrandığı bu dönemlerde olsa olsa ara-sıra, o da aşırı gitmemek şartıyla Cenab-ı Allah’ın verdiği nimetleri hakka’l-yakîn derecesinde hissetmek ve O’na karşı şükür vazifesini yerine getirmek için bazen lezzetli şeylerin yenmesi tercih edilebilirdi. Ancak böyle bir dönemde sırf lezzet peşinde koşmanın insanî değerlerden uzaklaşma, dünyevîleşmenin de ötesinde bir sefâhet anlamına geleceği gözden uzak tutulmamalıdır.

Günümüzde şartlar çok değişmiş, işsizlik sorununun çözümü için insanlar olabildiğince tüketime yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Gerçekten de insanlara iş sahalarının açılması için üretilen malların alınması ve tüketilmesi gerekmektedir. Hükümetlerin krizden çıkmak için gerçekleştirmek istedikleri tek şey, tüketim talebini canlandırmaktır. Tüketim olmayan bir üretim, önce depoların dolmasına ve sermayenin tüketilmesine, sonrada işten çıkarmalara sebebiyet vermektedir. Şu anda yaşanan durum da budur. Böyle bir durumda insanları telezzüzden vazgeçirmeye çalışmanın ne anlamı olabilir? Hiç şüphesiz böylesi durumlarda insanları helal dairenin genişliği içinde serbest bırakmak lazımdır. “Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur…”13

Burada israf kavramına bir açıklık getirmek durumundayız.

Lügat anlamı itibariyle israf, “bir şeyde aşırılığa gitmek ve haddi aşmak” anlamına gelir. Geleneksel olarak israf “helal olan şeylerde normalin üzerinde aşırılığa gitmek, tüketimde lükse kaçmak” anlamına gelmekle birlikte, Kur’an’da “isrâf” mastarı ve müştakları “Allah’ın koyduğu sınırı (had) aşmak” anlamına gelmektedir.

Kur’an’da “İsrâf” kökünden gelen fiil ve isimler 23 defa geçer.14 22 yerde israf kavramı küfür, zulüm, günah işlemek, Allah’ın helal saydığı şeyi haram saymak, Allah’ın peygamberlerine inanmamak, Allah’ın emrine uymamak ve yasakladığı işleri yapmak anlamlarından birini taşımakta olup sadece bir tanesi15 helal olan yiyecekler üzerinde normalin üstünde tasarrufta bulunmak anlamına gelmemektedir. İsraf konusunda sıkça kullanılan “ Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz; Allah israf edenleri sevmez”16 meâlindeki âyette dahi “israf etmeyiniz” sözü bağlamı çerçevesinde değerlendirildiği zaman “Allah’ın helal saydığı yiyecekleri haram saymayınız” anlamına gelmektedir.

Hadislerde israf kavramı genellikle helal olan şeylerde aşırılığa gitmek anlamında kullanılmıştır. Hz. Peygamber (sav) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “Yiyiniz, tasadduk ediniz, giyiniz. Fakat bunları yaparken israfa ve tekebbüre kaçmayınız.”17

Kur’an ve Sünnet birlikte değerlendirildiği zaman, israf kavramının biri kesin, diğeri şartlara göre değişebilen bir sınıra sahip olduğunu söyleyebiliriz. İsrafın kesin sınırı düşünce bazında Allah’ın helal saydıklarını haram, haram saydıklarını da helal saymak; pratikte ise Allah’ın farzlarını terk etmek ve yasaklarını çiğnemektir. İsrafın değişken sınırı ise helal olan hususlarda normalin üzerinde tasarrufta bulunmak anlamına gelmektedir ki bu da örfe ve şartlara göre değişmektedir.

Kur’an ve Sünnet’e dayalı bir israf teorisi geliştirilmek istendiği zaman israf kavramının bu iki anlamı dikkate alınmak zorundadır. Aksi takdirde Kur’an ve Sünnet’e uygun olmayan bir israf teorisi geliştirilmiş olur.

Şüphesiz kibir ve gösteriş gibi manevî illetlerle mâlul olan harcamalar israftır. Bunun yanında ekmeği çöpe atmak ve benzeri tasarrufların da israf olduğunda şüphe yoktur. Bunların dışında farz ve vacipler yerine getirildikten sonra bir kişinin helal olan şeylerde normalin üstünde gibi görünen her tasarrufun israf çerçevesinde değerlendirilmemesi gerekir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “İnsanın helal sa’yiyle meşrû dairede gördüğü zevkler, lezzetler keyfine kâfidir, harama girmeye ihtiyaç bırakmaz.”18 Eğer israf anlayışında aşırılığa gidilirse bazı üretim yolları kapatılmış ve o nisbette işsizliğe sebebiyet verilmiş olunur.

Hz. Peygamber (sav), üç şeyi insanın mutluluk sebebi saymıştır: Sâliha bir kadın, insanı dostlarına götüren binek, odaları çok ve geniş olan ev. 19

4. İnsana hizmet esasına dayalı sektörler canlandırılmalıdır.

Teknolojinin gelişmesi eskiden tarım sektöründe çalışan insanların % 80’ini işinden ettiği gibi, şimdi de sanayi sektöründe çalışan insanları işinden ediyor. Teknolojinin gelişmesiyle insanların ev, araba, beyaz eşya gibi ihtiyaçları artık gelişen teknoloji sayesinde daha az insanın çalışmasıyla gideriliyor. Artık sanayinin gelişmesi işsizlere yâr olmuyor, bilakis mevcut işçilerden bazıları da işsizler ordusuna katılıyor.

Eğer tarım, sanâyi ve ticaret sektörleri bütün insanlara iş bulma imkanını sağlamıyorsa, bu insanlara başka yerlerde iş aramak lazımdır. Genel anlamda bu sektörün hizmet sektörü olduğunu söyleyebilir.

Bu krizden tam olarak kurtulmak ve sık sık bu tür krizlere maruz kalmamak arzu ediliyorsa, ekonomik modelin “insana hizmet”i öne çıkaran bir şekle büründürülmesi gerekir. Bu yeni model hem işsizliği önleyecek, hem de insanların yaşam kalitesini yükseltecektir. Eğitim, sağlık, güvenlik, çocukların-yaşlıların ve özürlülerin bakımı, bilim, dini hizmetler “insana hizmet” çerçevesinde geliştirilmesi gereken önemli sektörlerdir.

5. Doğal ortamı korumaya özen gösterilmelidir.

Tabii varlıkların başında toprak, su ve orman gibi varlıklar gelmektedir. İnsanlar her gün çoğalmakta, fakat bu varlıklar çoğalmamakta, bilâkis insanların suistimalleri neticesinde azalmaktadır. Türkiye’de öyle şehirler vardır ki, onları yüksek olmayan dağlara doğru yönlendirmek mümkündür. Fakat tarlalarını arsaya çevirip birden zengin olmak isteyen bazı insanlar şehirleri ovalara doğru çekmekte ve büyük ölçüde bu konuda başarılı da olmaktadırlar.

İnsanlar çoğalırken onların muhtaç olduğu tabiî varlıkların azalması bunların daha da pahalanmasına ve bazı insanların bunlara ulaşamamasına neden olmaktadır. Üretim yapılırken ve ihtiyaçlar giderilirken mümkün olduğu kadar tabiatın sömürülmemesine ve öldürülmemesine dikkat etmek gerekir. Bugünün insanlarını düşündüğümüz kadar yarının nesillerini de düşünmemiz bir vazifedir.

Üretim yapılırken “geri dönüşüm” prensibi daima göz önünde tutulmalıdır. Geri dönüşümü olmayan tabii varlıkların kullanılmasında ve tüketilmesinde çok çok ölçülü olmak mecburiyetindeyiz.

6. Küreselleşen dünyada büyük sektörlerin belli ellerde toplanmasına engel olunmalı, sıradan insanların da bu sektörlere ortak olacakları yollar geliştirilmelidir.

Kur’ân-ı Kerîm’in mal ve sermaye ile ilgili temel esaslarından birisi “zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaması”dır.20 Bediüzzaman, insanlığın beş devir geçirdiğini, son devir olan mâlikiyet ve serbestiyet devrinde bu hususun gerçekleştirileceğini ön görmektedir:

a. Vahşet ve bedeviyet devri;
b. Memûkiyet (kölelik) devri;
c. Esirlik devri;
d. Ecîr (ücretlilik) devri;
e. Mâlikiyet ve serbestiyet devri.21

Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Devletler, milletler muharebesi, tabakât-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira, beşer esîr olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez.”22 Ecîr devri “başlamıştır geçiyor.”23

“Mâlikiyet ve serbestiyet devri” düşüncesi, iktisadî hayatın bütün teşebbüs sahalarına her insanın müteşebbis olarak katılmasına imkan veren yeni bir iktisâdi düzen teklifidir. Bu düzende insanlar özel mülkiyete sahip oldukları gibi, çalıştıkları iş yerinde de sadece ücretli ve işçi olmayacaklar, aynı zamanda o iş yerinin sahibi ve maliki konumunda bulunacaklardır. Bu devrin en önemli göstergeleri özel mülkiyet, ortak mülkiyet (şirketleşme) ve her türlü hukukî ve siyasî hürriyettir. Böylece insan, iktisâdî hayatı bakımından ferdî hürriyete sahip olduğu gibi, dinî, felsefî, edebî, siyasî bütün sahalarda da ferdî hak ve hürriyetlere sahip olacaktır.

Özelikle çalışanların ortak olduğu şirketlerde insanlar işlerine daha ciddi biçimde sarılacaklar ve yönetimi de ciddî biçimde kontrol edeceklerdir. Bu tür bir yapılanma aynı zamanda şirketin açık ve şeffaf olmasını gerektirecektir. Bu da gelmesi muhtemel olan krizlerin daha önce görülmesi ve bu istikamette tedbir alınması anlamına gelmektedir.

Ayrıca Bediüzzaman, “maişetteki müthiş müsâvatsızlığı”,24 yani gelir dağılımındaki adaletsizliği, Avrupa’dan alınan medeniyetin getirdiği kötü neticelerinden biri olarak görür. Malikiyet ve serbestiyet devri, gelir dağılımındaki adaletin öne çıktığı bir dönem olacaktır.

Sonuç

İşsizlik ve yoksulluk küreselleşen dünyanın en büyük problemi olmaya devam edecektir. Sanayinin gelişmeye başladığı zamanlarda bu sektör büyük ölçüde işsizlere iş imkanı sağlıyordu. Ancak teknolojinin gelişmesi tarımda olduğu gibi sanayi mallarının üretiminin de daha az insanla yapılması neticesini doğurmuştur. Artık sanayi, işsizler için yegane iş ve aş ümidi olmaktan çıkmıştır. İşsizliği önlemek için doğal çevreyi koruma ve insana hizmet odaklı yeni iş alanlarının üretilmesi gerekmektedir. Bu da küresel ölçüde yeni bir ekonomik yapılanmayı gerektirmektedir.

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSΒNİN EKONOMİ MODELİ

ÜRETİM SOSYAL ve EKONOMİK DENGE TÜKETİM
Unsurları: İlkeleri: İlkeleri:
1.Toprak
2.Sermaye
3.Say-i insanî
4.Teşebbüs/Ticaret
1.Maişette müsavat
(Gelir dağılımı)
2.Maddi terakkiyi temin
3.Muavenet/Teâvün
4.Ortaklık yapılması
1.Allah namına kullanmak
2.Kanaat
3.İktisat
4.Şükür
5.Helal-Haramı bilmek
6.İsraf etmemek
7.Sefahete girmemek
8.Lezzeti takib edebilmek
 
İlkeleri: Vasıtaları:
1.Haram üretmemek
2.Malına ve emeğine sahip çıkmak
3.Çalışmada ciddiyet
1.Zekat/Sadaka
2.Faiz yasağı
3.Karz-ı hasen

 

Öz

Günümüz dünyasının yaşadığı ekonomik problemlerin doğurduğu işsizlik felaketi, fakirliğin de kaynağı olarak insanlığın maddi-manevi gelişimini tehdit etmektedir. Bu tehditin temelinde teknolojik gelişmelerin yattığı da düşünülebilir. Zira teknolojik gelişmeler bir yanda insanlığın ihtiyaçlarının görülmesini çabuklaştırırken, diğer yanda yeni işsizler üretmektedir. Problemin diğer bir yönünü ise medeniyet algısı oluşturmaktadır. Günümüz medeniyeti, insanlığın ihtiyaçlarını arttırmak suretiyle onu daha muhtaç ve fakir hale getirmiştir. Bu çalışmada, öncelikle küreselleşen dünyamızda teknolojiyle birlikte gelen en büyük felaketlerden biri olan işsizlik ve onu doğuran sebepler ele alınmıştır. Sonrasında, Said Nursi’nin bu hususlardaki görüşlerine de yer verilerek problemin aşılması için çareler önerilmiştir.

Anahtar Kelimeler: İşsizlik, fakirlik, teknoloji, medeniyet, küresel kriz, helal-haram, israf, memuriyet, insana hizmet

Abstract

The calamity of unemployment caused by economic problems of the present world is also the source of poverty and a threat for humanity and its spiritual and material development. Technology can be considered as one of the main reasons of this threat. Because, while technology helps us to meet our needs so quickly it is also producing new jobless people. On the other hand, there is the civilization perception as a problem. Present civilization had caused the humanity to be more poor and needy by multiplying their needs. In this article, firstly, we will explain the calamity of unemployment caused by technology in the global world and its reasons. Later, we will offer some solutions for this problem in the light of Bediuzzaman’s thoughts.

Keywords: Unemployment, poverty, technology, civilization, global crisis, halal-haram, dissipation, employment, serving the humanity

Dipnotlar:

1- Bedîüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şâmiye, İstanbul 1960, s. 119.

2- “Bedevîlikte beşer üç-dört şeye muhtaç oluyordu. O üç-dört hâcâtını tedarik etmeyen, on adette ancak ikisi idi. Şimdiki Garb medeniyet-i zalime-i hâzırası, suistimalât ve israfat ve hevesatı tehyiç ve havaic-i gayr-i zaruriyeyi zarurî hâcâtlar hükmüne getirip, görenek ve tiryakilik cihetiyle, şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hacatı yerine yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedarik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir; on sekizi muhtaç hükmünde kalır.

    Demek, bu medeniyet-i hâzıra, insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevk etmiş. Bîçare avam ve havas tabakasını daima mübarezeye teşvik etmiş.

    Kur’ân’ın kanun-i esasîsi olan vücub-i zekât ve hurmet-i riba vasıtasıyla avamın havassa karşı itaatini ve havassın avama karşı şefkatini temin eden o kudsî kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevk etmeye mecbur etmiş. İstirahat-i beşeriyeyi zirüzeber etti.

    Bu medeniyet-i hâzıranın harikaları beşere birer ni’met-i Rabbaniye olmasından, hakikî bir şükür ve menfaat beşerde istimali iktiza ettiği hâlde, şimdi görüyoruz ki, ehemmiyetli bir kısım insanı tembelliğe ve sefahate sevk ve sa’yi ve çalışmayı bırakıp istirahat içinde hevesatı dinlemek meylini verdiği için sa’yin şevkini kırıyor. Ve kanaatsizlik ve iktisatsızlık yolu ile sefahate, israfa, zulme, harama sevk ediyor.

    Meselâ: Risale-i Nur’daki Nur Anahtarı’nın dediği gibi, radyo büyük bir nimet iken, maslahat-ı beşeriyeye sarf edilmek ile bir manevî şükür iktiza ettiği hâlde; beşte dördü hevesata, lüzumsuz malâyani şeylere sarf edildiğinden tembelliği radyo dinlemekle heveslenmeye sevk edip sa’yin şevkini kırıyor. Vazife-i hakikiyesini bırakıyor. Hatta, çok menfaatli olan bir kısım harika vesait, sa’y ve amel ve hakikî maslahat, ihtiyacat-ı beşeriyeye istimal lâzım gelirken –ben kendim gördüm– ondan biri ikisi zarurî ihtiyacata sarf edilmeye mukabil, ondan sekizi keyif, hevesat, tenezzüh, tembelliğe mecbur ediyor. Bu iki cüz’î misale binler misaller var.

    Elhâsıl: Medeniyet-i Garbiye-i hâzıra, semavî dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacatı ziyadeleştirmiş; iktisat ve kanaat esasını bozup israf ve hırs ve tamâı ziyadeleştirmeye, zulüm ve harama yol açmış…” (Bedîüzzaman, Hutbe-i Şâmiye, Envar Neşriyat, İstanbul, 1990, s. 148-149).

3- Mektûbât, İstanbul 1958, s. 293.

4- Bedîüzzaman, Divan-ı Harb-i Örfî, İstanbul 1960, s. 14.

5- Bedîüzzaman, Hutbe-i Şâmiye, İstanbul 1960, s. 78.

6- Bedîüzzaman,“Nutk-ı Sâbıkın Neticesi”, Kürt Teâvün ve Terakkî Gazetesi, 27 Kânunievvel 1324 (9 Ocak 1909), Sayı: 6.

7- “Maîşet için tarîk-ı tabiî ve meşrû ve zîhayat; san’attır, ziraattır, ticarettir; gayr-ı tabiî ise, memuriyet ve her nev’iyle imârettir. Bence imareti, ne nam ile olursa olsun, medâr-ı maîşet edenler bir nevi cerrâr ve aceze ve seeledir... Bence, memuriyete veya imarete giren, yalnız hamiyet ve hizmet için girmelidir. Yoksa, yalnız maişet ve menfaat için girse, bir nevi çingenelik eder. İşte, memuriyet filcümle ve askerlik bilcümle bizde olduğu için, servetimizi israf eline verip, neslimizi etrafa saçıp zayi ettik. Eğer öyle gitse idi, biz de elden giderdik. İşte onların asker olması, zarurete yakın bir maslahat-ı mürseledir. Hem de mecburuz. Mesalih-i mürsele ise, İmam-ı Malik mezhebinde bir illet-i şer’iye olabilir.” Bedîüzzaman, Münâzarât, İstanbul 2004, s. 49-50.

8- Bedîüzzaman, Emirdağ Lahikası, İstanbul 1960, II, 132.

9- el-Aclûnî, İsmail b. Muhammad, Keşfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs, Dâru’t-Türâs, Kâhire, I, 472, H.No: 1254.

10- Bedîüzzaman, Emirdağ Lahikası, İstanbul 1960, II, 132.

11- Bedîüzzaman, Mektûbât, İstanbul 1958, s. 493.

12- Bedîüzzaman, Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, Almanya 1994, s. 143-144 (19. Lem’a, İktisat Risalesi, 2. ve 3. Nükte).

13- Bedîüzzaman, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, Almanya 1994, s. 33 (6. söz).

14- Âl-i İmrân, 3/147 (Yapılması gereken işlerde bağışlanması gereken bir taşkınlık, günah); Nisâ, 4/6 (Zengin olan velînin, yetimin malını haksız yere yemesi, zulüm); Mâide, 5/32 (Apaçık delillerle gönderilen peygamberlere uymayıp, yeryüzünde fesat çıkaranlar, zalimler); En’âm, 6/141 (2 defa) (Hasad gününde malın zekâtını vermeyenler); A’râf, 7/31 (2 defa) (Allah’ın helal kıldığı süsü ve temiz rızıkları haram sayanlar), 81(Lûtîlik yapanlar); Yunus, 10/12 (Sıkıntı sebebiyle dua edip de Allah’ın kendisini sıkıntıdan kurtardığı kişinin, Allah’a karşı sanki ona dua etmemiş gibi davranarak geçip gitmesi, şerri seçmesi), 83 (Haddi aşan Firavun); İsrâ, 17/33 (Velinin katli istemesinde aşırı gitmesi, haksızlık talebinde bulunması); Tâhâ, 20/127; (Kafirler, haddi aşması sebebiyle Allah’ın cezalandırdığı kişiler); Enbiyâ, 21/9 (kafirler); Şuarâ, 26/151 (Yeryüzünde fesat çıkaranlar, kafirler) Yâsîn, 36/19 (kafirler); Zümer, 39/53 (Zalimler ve günahkarlar) Gâfir/Mü’min 40/28 (Rabbim Allah’tır diyeni öldürenler, kâfirler) 34 /43 (Yusuf’tan sonra Allah peygamber göndermez diyenler, kâfirler); Zuhruf, 43/5 (Kafirler); Duhân, 44/31 (Fiavun); Zâriyât 51/34. (Suçlu kavim).

15- “(O kullar), harcadıklarında (infak) ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar” Furkân, 25/67.

16- A’râf, 7/31.

17- Nesâî, Zekât, 66. Buhârî ise hadisi bab başlığında kaydetmiştir. Libâs, 1.

18- Bedîüzzaman, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, Almanya 1994, s. 295 (23. Söz,
2. Mebhas, 3. Nükte).

19- el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs, I, 390, H.No: 1047.

20- Haşir, 59/7.

21- Bedîüzzaman, Mektûbât (Osm.), s. 563; Sözler, 650. Bu devirlerin yorumu için bk. Safa Mürsel, Bediüzzaman Said Nursî ve Devlet Felsefesi, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1976, s. 122-126.

22- Bedîüzzaman, Mektûbât, Yeni Asya Neşriyat, Almanya 1994, s. 456 (Hakikat Çekirdekleri, md. 43).

23- Bedîüzzaman, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, Almanya 1994, s. 650.

24- Bedîüzzaman, “Nutk-ı Sâbıkın Neticesi”, Kürt Teâvün ve Terakkî Gazetesi, 27 Kânunievvel 1324 (9 Ocak 1909), Sayı: 6.

Yukarı