. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4014

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 99 
 Eğitim
 KÖPRÜ / Yaz 95 
 Laiklik ve Sekülerizm


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Demokrat Anayasa Arayışları
Kış 2009   [ 105. Sayı ]


“Anayasaya değişmez hükümler koymak, ölülerin dirilere hükmetmesidir.”

The Panels of “Civilian Constitution”

“Sivil Anayasa” Panelleri Ankara’da düzenlenen “Sivil Anayasa Paneli” (15 Eylül 2007) ve “Yeni Anayasa Paneli”ndeki (20 Ekim 2007) konuşma metinleri

Bekir Berat ÖZİPEK

Yrd. Doç. Dr., Gaziosmanpaşa Üniversitesi Öğretim Üyesi

Aristo Kartaca ile ilgili gözleminde şunu söylüyor: “Kartaca’nın en önemli özelliği sıradan vatandaşın bile kendini Kartaca anayasasına bağlı saymasıdır.” Buradan hareketle Orhan Kemal Cengiz de geçen yazdığı bir yazıda “bize Kartaca anayasası lazımdır.” dedi. Gerçekten de durum böyle. Sıradan vatandaşın yani herkesin kendisinin sayabileceği bir anayasaya ihtiyacımız var. Biz biliyoruz ki böyle bir anayasa Türkiye’ye hiç uğramadı. Özellikle son iki anayasa, darbe ürünü olarak hazırlanmış metinlerdi. Temel hak ve özgürlüklere yer veriyormuş gibi metinlerdi. Ama esas olarak belirli bir kesimin, zümrenin ayrıcalıklarını güvence altına alan ve o ayrıcalıkların siyasi ifadesi olan ideolojiyi güvence altına alan metinlerdi. Bugün ilk kez sivil bir anayasa yapımı konusunda farklı bir süreci yaşıyoruz. Bütün sınırlılıklarına rağmen ilk defa bugün Türkiye toplumu kendi anayasasını seçtiği temsilcilerinin öncülüğünde hazırlama sürecinde… Bu her şeyden önce, sonuçlarından bağımsız olarak, hazırlanacak olan anayasanın ya da ortaya çıkacak olan metnin niteliğinden bağımsız olarak, önemli.

Cumhuriyet döneminde anayasaların özellikle son ikisinin anayasacılığın gereklerine uygun olmadığını biliyoruz. Çünkü anayasacılık hareketinin iki yüz yıllık geçmişinde asıl uygulanan, asıl önemli olan, birey haklarını, temel hak ve özgürlükleri güvence altına almaktır. Yani anayasanın da asıl anlamı sadece devletin teşkilat yapısını, temel organlarının birbirleriyle ilişkilerini gösteren metinler olması değil, esas olarak hakları otorite karşısında güvence altına almasıdır. Anayasa tabii ki işte devletin şekline, yasama, yürütme organlarının birbirleriyle ilişkilerine ya da başka bazı düzenlemelere yer verir. Devletin teşkilatlanma yapısını gösterir. Ama bir anayasayı anayasa yapan temel nitelik, anayasacılık açısından söylüyorum bu değildir, temel haklar ve özgürlükleri, birey haklarını otorite karşısında güvence altına almasıdır. Böyle olmayan anayasalara biz en azından gerçek, garantist bir anayasa gözüyle bakmıyoruz. Bu bakımdan asıl önemli olan ve bugün yapılması gereken garantist bir anayasadır. Tabii bu süreç gerçekten bir ilki ifade etmesi açısından önemlidir.

Ortada geniş bir toplum kesiminin desteğiyle tek başına iktidara gelmiş bir yönetim, bir parti var. Bu konuda istekli olduğu da açık. Bu konuda toplumun da baştan beri böyle bir anayasaya dönük arzularının olduğunu biliyoruz. Bu bakımdan olumlu bir boyutu var bu sürecin. Ama olumsuzlukları da var. Tarihi tecrübe bize fazla ümitlenmemiz için de sebepler olduğunu söylüyor. Mesela anayasa yapımı konusunda izlenmesi gereken asıl ya da en iyi yöntem değil de ikinci yöntem şuan söz konusu. Asıl yöntem nedir? Toplumun bütün farklı renklerini taşıyan herkesin, her kesimin anayasa yapım sürecinin içine başlangıçtan beri katılmış olmasıdır. Tabi bu belki bir handikap değildir şu an için. Çünkü sonuçta anayasa yapımına katkı sürecinden peşin olarak dışlanmış bir kesimin olmaması önemli bir şey. Ama bu yine de belki ikinci en iyi yöntem olarak değerlendirilebilir.

Bu yöntemin uygulanması Türkiye‘de başka bir açıdan da problemli gerçekten. O da Türkiye solunun problemi. Mesela İspanya’da anayasa yapım süreci sol ve sağın ciddi bir oranda katılımıyla ve iradesiyle gerçekleşmiştir. Türkiye‘de ise demokrasinin sol ayağı hep aksamaktadır. Yani Türkiye‘de bugün –merkez solu kastediyorum; yani CHP, DSP türü partileri kastediyorum- eğer Türkiye‘de gerçek anlamda demokratik, sivil bir anayasa yapılacaksa bu solun katılımıyla değil, maalesef sola rağmen yapılacak gibi görünmektedir. Bu tabii zor bir şeydir. Çünkü sonuçta anayasa bir sosyal mutabakat metnidir, aynı zamanda ve toplumun belli bir kesiminin en azından onlara öncülük eden siyasi organlar aracılığıyla sürece katılmaması ya da süreci sabote etmeye çalışması ya da en azından demokratik yönde ona katkı vermemesi gibi bir durum söz konusu Türkiye de. Bu bakımdan problemler var.

İkinci bir problem: Bu sürecin belli iktidar odaklarının müdahalesinden bağımsız olmamasıdır. Özellikle de asker-sivil ilişkisine ya da Kürt sorununa, din özgürlüğü problemine ve diğer bazı temel sorunlara ilişkin olarak yapılması gerekenler bellidir. Eser hocamın da belirttiği gibi Belçika anayasasında yazanlardan çok fazla farklı olmayacaktır temel hak ve özgürlüklerle ilgili yapılması gereken düzenlemeler ve temel haklar ve özgürlüklerle ilgili gerçekten uzlaşma olmaz. Ama mevcut verili ilişkiler çerçevesinde bunların ne kadarının yapılabileceğinden yana endişeli olmak için de sebepler var. En azından ben endişeliyim.

Üçüncü olarak; anayasa yapımı Türkiye’de gerçekten sıfırdan bir toplumsal mutabakat metni ortaya çıkarmak için gerçek bir iradenin girişimi gibi görülmemektedir. Özetleyecek olursam; mesela gerçekten kurucu veya anayasa yapıcı bir iktidarın bağlı olmaması gereken -sadece anayasa yükümlülükleri olarak söylemiyorum psikolojik olarak da- ciddi sınırlar var. Mesela anayasanın değiştirilemez maddeleri bunlardan birisidir.

Şimdi anayasanın değiştirilemez maddelerinin olup olmaması farklı bir şey ama ben Thomas Paine’in bir sözünü hatırlatmak isterim. O der ki: “Anayasaya değişmez hükümler koymak, ölülerin dirilere hükmetmesidir.” Yani belirli bir kuşak için gerekli, önemli olan herhangi bir ilke, değer ya da kurum, bir sonraki kuşak için aynı şekilde önemli olmayabilir.

Dördüncü bir sorun; hükümetin şimdiye kadar sergilediği siyaset pratiğinden kaynaklanmakta. Açık söylemek gerekirse hükümet bu güne kadar –özellikle zor zamanlarda- giriştiği demokratikleşme, sivilleşme adımlarında geri adımlar atabilmiştir. Yani zor zamanlarda her zaman özgürlüklerden yana dik duramamıştır. Hatta çoğu kez -özellikle önemli, temel bazı sorunlarda- durmamıştır, duramamıştır. Bu sefer de aynı şey olduğu zaman mesela Türkiye’yi gerçekten özgürleştirecek bazı değişiklikler söz konusu olduğu zaman hükümetin burada ne kadar sağlam duracağından ben emin değilim. Dolayısıyla bu bakımdan endişelerim var.

İkinci bir endişem de hükümetin sadece dışarıdan gelen değil, içerdeki bürokratik zihniyetin de engeliyle karşılaşabilecek olmasıdır. Hükümette, muhafazakar, demokrat ama esas olarak bürokrat isimler var. Hükümetin bu süreçte mesela kendi içindeki Cemil Çiçek’in sözünü dinlememesi gerekmektedir. Yani hükümetin son yıllardaki demokratik reformlarının gerçekten de gereği gibi anlaşıldığından emin değilim. En azından hükümetin içindeki bazı etkili kişiler ya da çevreler tarafından. Dolayısıyla sadece dıştan gelen bir yaptırım ya da dıştan gelen bir engel söz konusu değil, hükümetin kendi içinden de gelen bir engel var. Ona da direnmesi gerekecektir. Bütün bunlar aşılırsa işte bizim Kartaca anayasası dediğimiz bir anayasa mümkün olabilir. Kartaca’da hiçbir zaman despotizme izin vermeyen yani Kartaca tarihi boyunca herhangi bir diktatörün yönetimine izin vermeyen, onların yönetimine engel olmuş bir anayasa söz konusu olabilir. Yeter ki bizler ufkumuzu şu an için yapılabileceklerle sınırlı tutmamayı başarabilelim.

Belki İspanya deneyimiyle ilgili bir şeyler bizim açımızdan aydınlatıcı olabilir diye düşündüğüm için bir de özellikle İspanya’dan bahsetmek istiyorum kalan zamanımda. İspanya Türkiye’yi anlamak açısından önemli olabilir. İspanya’da da bize benzeyen ve benzemeyen koşullar var. Ben anlatayım, biraz bahsedeyim, siz karar verin, neler benziyor neler benzemiyor? diye.

İspanya’da 1936’da serbest seçimlerle iş başına gelmiş sol hükümete karşı darbe yapan General Franko uzun ve kanlı bir iç savaştan sonra yönetime el koydu ve kırk yıl İspanya’yı totaliter bir rejimle yönetti. 1975’te ölene kadar da İspanya baskıcı, despotik bir düzen olarak kaldı.

İspanya’da demokrasinin ışığı o öldükten sonra ortaya çıktı. İspanyalılar o öldükten sonra Kral Huan Carlos’un himayesinde demokrasiye geçme kararı aldılar. İlk olarak bir siyasi reform kanunu çıkardılar. Bu dönem Franko döneminin acılarına, yasaklarına karşı bir kanundu. Mesela genel bir af beraberinde geldi, komünist partisi yargıya rağmen legalleştirildi. Orada da yargı bizdeki gibi direndi. İspanyol mevzuatının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uyumlu hale getirilmesi kararlaştırıldı. Daha sonra bir anayasa yapımı söz konusu oldu. Önce bir seçim yapıldı. Seçim sonucu gösterdi ki İspanya Franko’nun iktidarı gasp ettiği tarihten önceki bölünmeyi tamamen yansıtıyor. Yani kırk yıl önce de sağ ve sol arasındaki denge aynıydı. 40 yıl sonra yapılan seçimlerde de sağla sol aşağı yukarı aynı çıktı.

İspanya ikiye bölünmüş bir toplumdu aslında ve beş yüz bin kişiyle bir milyon kişi arasında değişen ölü sayısının söz konusu olduğu kanlı bir savaş yaşanmıştı. Aslında buna ne kadar savaş demek doğrudur bilmiyorum; Zira iç savaş Franko’nun yönetime saldırmasıyla başlamıştı, bu nedenle halkın direnişi demek belki daha doğru olur. Ama sonuçta şu karara vardılar: “Franko dönemini tasfiye etmek gerek, bizim de Batılı demokrasiler içinde yerimizi almamız gerek ve bunun için de cesaret göstermemiz gerek.” Bunu hem sağ hem de sol gösterdi. Sağın merkez partisi olan Merkez Demokratik Parti hem de solun en büyük partisi olan İspanya Sosyalist İşçi Partisi gösterdi. Tabii sürece karşı çıkanlar, süreci baltalamak isteyenler oldu. Mesela orda Alyans Populer diye bir parti vardı. Daha sonra adını Halk Partisi olarak değiştirdi. O Frankist rejimi ve önceki dönemin koşullarını savunan bir partiydi. Bir de Bask milliyetçileri vardı, Bask Milliyetçi Partisi. Bu ikisi, birlikte, demokratikleşme sürecine de anayasa hazırlanış sürecine de ciddi bir biçimde karşı çıkışlar gösterdiler. En ciddi sorunlar etnisite ve din konusunda çıktı.

İki sorun vardı.

Birincisi milliyetler sorunuydu ya da etnik sorundu. Bu konuda uzlaşmaz iki görüş vardı: Bask bölgesinin tarihsel haklarını savunanlarla bu haklar verilirse İspanya’nın bölüneceği kaygısını taşıyanlar arasındaki çelişkiydi. Bu sorun anayasada yer alan bir maddeyle çözüldü. O madde şuydu: “Anayasa İspanyol milletinin bölünmez bütünlüğüne ve bütün İspanyolların bölünmez toprağına dayanır ve onu oluşturan milliyetlerin ve bölgelerin kendi kendisini yönetme hakkını tanır ve garanti altına alır.” Burada iki şey dikkatinizi çekmiştir. Biri İspanyol milletinin bölünmez bütünlüğü vurgulanıyor. Diğer taraftan da onu oluşturan milliyetler kelimesinden bahsediliyor ve milliyetlerin ve bölgelerin kendini yönetme hakkını güvence altına alıyorlar. Bu şu demek; yani Bask bölgesi gibi, Katalonya bölgesi gibi bölgelerde yerel meclisler olacak. Onlar kendi sorunlarıyla ilgili, kendi alanlarıyla ilgili, yerel güvenlikle ilgili, vergilerle ilgili ya da eğitimle ilgili pek çok konuda yetki sahibi olacaklar; ama bir de Madrit’teki meclis bunların üstünde söz sahibi olacak. Bu epeyce bir tartışma konusu oldu, Halk Birliği Partisi buna itiraz etti ama sonuçta bölünmez bütünlük vurgusuyla birlikte bu sorun aşıldı.

İkinci sorun din konusunda çıktı. İspanya’da özellikle de Franko döneminde Katolik Kilisesi özellikle eğitim ve vergi gibi konularda ciddi ayrıcalıklara sahipti. Kamu okullarında okuyan öğrencilerin eğitim müfredatının belirlenmesi konusunda kilisenin çok önemli bir yetkisi vardı. Franko döneminde basın üzerinde de önemli bir baskı söz konusuydu. Eğitim ve diğer pek çok konuda kilisenin pek çok belirleyiciliği söz konusuydu. Nüfusun yüzde ellisinin desteğini almış olan sol, kilisenin elinde bulundurduğu bu hakların elinden alınmasını istiyordu. Sağın önemli bir bölümü ise İspanya’yı İspanya yapan temel bir değerin Katoliklik olduğunu ve İspanya anayasasının Katoliklik üzerine kurulması gerektiğini savunuyordu. Uzlaşmaz görünen bu çelişki, ikisinin de dışında din özgürlüğü üzerine yapılan bir anlaşmayla aşıldı. Yeni İspanya Anayasası’na Katolikliğin İspanyolların bir dini değeri olduğunu ifade eden ama diğer dinleri ve mensuplarının ihtiyaçlarını da göz önüne alan bir hüküm konuldu ve uzlaşma sağlandı.

Toplumun çoğunluğunun istediği şey, herkesin dininde, inancında ya da inançsızlığında özgür olması, inancının ya da inançsızlığının gereğini yapmasında serbest olmasıydı, bu gerçekleşti.

Şöyle gerçekleşti: İlgili maddenin birinci fıkrası şuydu: “Birey ve toplulukların ideoloji, din hürriyetleri ve ifade hürriyeti kanunla korunan kamu düzeninin sürdürülmesi için zorunlu olanlar dışında herhangi bir sınırlama olmaksızın güvence altına alınmıştır.” Yani özetleyecek olursam bireysel özgürlükler, din dahil, güvence altına alınmıştır. İkinci fıkrası: “Kimse ideolojisini, dinini ve inancını açıklama noktasında zorlanamaz.” Bu da ifade özgürlüğünün doğal bir parçasıdır. Çünkü bazen ifade özgürlüğü bir şeyi söylememeyi de kapsar. Üçüncü fıkra şuydu: “Hiçbir din, devletin niteliği olamaz. Kamu güçleri İspanyol toplumunun dini inançlarını göz önüne alır. Katolik kilisesiyle ve diğer inançlarla uygun işbirliği ilişkisini savunur.” Burada dikkat ederseniz sağın da istediği oldu. Katolik kilisesinin ismi anayasada yer aldı. Ama Katolik inanç ve diğer inançlar şeklinde yer aldı. Dolayısıyla Katolikliğe anayasada özel bir ayrıcalık tanınmadı.

Burada yaşanan uzlaşma gerçekten önemliydi, beş yüz gün sürdü anayasanın yapımı. Farklı farklı kesimlerden insanlar, birbirleriyle kavga ederek, zaman zaman küsüp giderek ama bazı geceler sabahlara kadar tartışarak bir karara vardılar. Sonuçta Katoliklik kelimesi anayasada yer aldı; Ama İspanya anayasasının daha önceki anayasalardan ayrılan özelliği din ve vicdan özgürlüğü, yani hem Katolik olanlar hem de olmayanlar açısından vicdan özgürlüğü ilkesi gerçekleşmiş oldu.

Anayasa yapımı süreci bittiği zaman ortaya çıkan metin, bir tarihçinin de söylediği gibi İspanya tarihinde ne bir tek tarafın tek yanlı olarak empoze ettiği, ne de tek bir ideolojiyi yansıtan ilk anayasaydı. Anayasa bu yönüyle bir mutabakat anayasası olması özelliğini taşımaktadır. Sonuçta hem sağın hem de solun mutabakata vardığı bir anayasa hazırlandı. Aslında pek çok sorun anayasada çözüme kavuşturulmamıştı. Mesela kürtaj, boşanma ya da eğitimle ilgili ya da Katolik kilisesinin özel statüsünü belirleyen maddeden kaynaklanan bazı sorunlar hâlâ var. Ama ulaşılabilecek en geniş mutabakat metni bu oldu. Bu da İspanyol toplumunun başarısıydı. Onların bugünkü demokrasisinin teminatı olmuştu. İspanya’nın deneyimi böyleydi, dilerim biz de benzer bir süreci yaşarız.

Türkiye’de yeni anayasa yapılmasındaki sorunlar sadece devletten kaynaklanmıyor, merceği biraz da kendimize çevirmemiz gereken bir durum var.

Toplumun çeşitli kesimleri sadece kendi çevrelerinin, kendi mahallelerinin sorunlarına kulak veriyor; Öteki kesimlerden, azınlıklardan, kendileri gibi olmayanlardan ve onların sorunlarından çok haberdar değiller gibi geliyor bana. Oysa Türkiye’de herhangi bir demokratikleşme olacaksa toplumun bir kesimi en azından bunun taşıyıcısı olmak zorunda. Birilerinin buna öncülük etmesi lazım. Çünkü ortalama insanının sağduyusuna güvenmek lazım. Birileri bunu yaparsa, ayrımsız herkese aynı hakları talep eden bir rol oynarsa inanıyorum ki Türkiye toplumunun her kesiminden bütün çeşitliliği ile destek görecektir.

Son yıllarda dindar muhafazakar kesim özgürlükçü fikirlere daha fazla talip oluyor. Bu önemli bir şey. Çünkü birileri bu fikirlerin öncülüğünü, taşıyıcılığını yapmalı ve sivil anayasa girişimleri de dahil bu girişimlerin başarıya ulaşabilmesi için belki de harç olmayı başarmalı. Toplumun farklı kesimleri arasında bir harç olmayı başarması gerekiyor. Özgürlük, ötekinin özgürlüğüdür. Hepsini birden tanımadan özgürlüğü savunmuş olmuyoruz. Hem ahlaki hem de pratik açıdan herkesin özgürlüğünü savunmak lazım.

Yukarı