. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 2912

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2006 
 Ahlak
 KÖPRÜ / Bahar 2002 
 İrtica: Tehlike mi, Maske mi?


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Demokrat Anayasa Arayışları
Kış 2009   [ 105. Sayı ]


“Anayasa; sert, otoriteryen, çeşitli toplum kesimlerini dışlayıcı, bireylere ve topluma bir hayat tarzı biçici bir ideolojiye dayanmamalıdır.”

The Panels of “Civilian Constitution”

“Sivil Anayasa” Panelleri Ankara’da düzenlenen “Sivil Anayasa Paneli” (15 Eylül 2007) ve “Yeni Anayasa Paneli”ndeki (20 Ekim 2007) konuşma metinleri

Atilla YAYLA

Prof. Dr., Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi

Bu organizasyonu gerçekleştiren sivil toplum kuruluşlarını tebrik ediyorum. Önümüzdeki dönemde bu tür, birçok panel gerçekleştirilecek. Beni davet ettikleri için de teşekkür ederim. Tartıştığımız konu önemsiz bir konu değil. Türkiye’nin gerçekten bir anayasal problemi var. “1982 Anayasası gerçek bir anayasa mıdır?” şeklinde soru ortaya koysak ve bunun cevabını arasak; Bu anayasanın hem yapılış şartları, hem referanduma sunuluş bakımından hem de muhtevası bakımında gerçek bir anayasa olmadığını söylemek yanlış olmaz. Sami Selçuk’un meşhur ifadesiyle, “bugünkü anayasanın meşruluk debisi son derece düşüktür.” Çünkü olağanüstü bir dönemde hazırlanmıştır. Askeri cuntanın gözetim ve denetiminde kaleme alınmış ve sonra çok da demokratik olduğu söylenemeyecek bir seçimle tasdik edilmiştir. Bazı gazetelerde okudum. Anayasaya yüzde 92 oy çıkmasının anayasanın meşruiyetini çok kuvvetlendirdiği söyleniyor; ama bu çok tartışılacak bir şey. Çünkü o referandumun nasıl yapıldığını biliyoruz. Anayasaya karşı propaganda yapma imkanı yoktu ve bir çeşit açık seçim gerçekleştirdik. Ayrıca askeri yönetimden normalleşmeye geçiş üzerinde çalışan uzmanlar askeri yönetimin ve askeri yönetimin draft ettiği anayasalara yüksek oy çıkmasını, askerlerin hazırladığı anayasaların tasdik edilmesi anlamını doğrudan doğruya taşımadığını söylüyorlar.

Bunun en son örneğiyle Tayland’da karşılaşıyoruz. Tayland’da da katılım düşük olmakla birlikte askerin hazırladığı anayasa “evet” oyu aldı. The Ecomomist’in yorumuna göre “evet” oyunu alma sebebi askeri yönetimden bir an önce kurtulma arzusudur. Türkiye’de de zannediyorum ki 82 Anayasası’nın bu kadar yüksek bir kabul görmesinde vatandaşın “bir an önce askeri yönetimden kurtulma” ve “askeri kışlasına gönderme” endişesi etkili olmuştur. O yüzden emsal olarak vereceğimiz bir durumla karşı karşıya değiliz.

Hiç şüphe yok ki bir şeyi bir şeyle adlandırmak o şeyin o şey olduğu anlamına gelmeyebilir. Bir anayasa adı verilen metnin anayasa olup olmadığını ayrıca tartışmamız gerekir. Çünkü anayasa deyince, anayasa adı verilen; ama anayasal geleneği içinde yer alan metinlerden bahsediyoruz. Eğer böyle olmasaydı anayasası olan her ülkeye hukukun hakimiyetine sahip bir ülke olarak bakmamız gerekirdi. Durum bu değildir. Bugün Küba’nın da bir anayasası vardır. Suriye’nin de vardır. Ama bu ülkeler anayasal yönetim geleneği içerisinde anayasa ile yönetilen ülkeler değildir. Diktatörlüktür.

Sivil anayasadan bahsediyoruz. "Sivil" kelimesi büyülü bir kelime haline geldi. Çok da anlam yüklüyoruz kendisine. Ama burada kastettiğimiz şey ille de sivillerin yaptığı anayasa değildir. Yeni anayasa taslağı üzerinde çalışan bir heyete mukabil bir heyet kurarak daha iyi bir anayasa yapmak mümkündür. Üniforma taşımayan bazı hocalardan eğer bir heyet oluşturursak -bunların isimlerini tahmin ediyorsunuz- sivil bir anayasa ortaya çıkabilir. Anayasayı yapanların üniformayı giyip giymediği değil mesele. Mesele bir zihniyet meselesidir. Anayasa yönetim geleneğine uygun bir anayasa yapılıyorsa o sivil bir anayasadır. Bazı durumlarda askeri yönetimin gözetim ve denetiminde yapılan anayasa yapılması mümkündür. Mesela Alman ve Japon anayasaları Amerikan işgal kuvvetlerinin gözetim ve denetiminde yapılmıştır; ama pekala o ülkelerde demokrasiyi yaşatan anayasalar olmayı başarmıştır. Dolayısıyla mesele sadece informel veya formel bir mesele değil, bir zihniyet meselesidir.

Hükümetin bu konuda inisiyatif alması gayet yerinde bir tutumdur. Hükümeti tebrik de etmek gerekir bu bakımdan. Hükümetin buna hakkı da vardır yetkisi de vardır. Bugünkü parlamentonun da böyle bir teşebbüse girişme hakkı vardır. Çünkü son derece yakın bir zamanda seçimler yapılmıştır. Türkiye’nin önemli konuları üzerinde görüşler belirtilmiştir. Temsil kabiliyeti hayli yüksek bir parlamentoyla karşı karşıyayızdır. Türkiye’deki bütün ana eğilimler aşağı yukarı parlamentoda temsil edilmektedir. Muhafazakârlar, milliyetçiler, ulusalcılar, Kemalistler, CHP çizgisi... Bazı partilere dağılmış liberaller... Aşağı yukarı bütün ana çizgiler Meclis’te mevcuttur.

Bazıları “ancak bir kurucu meclisin anayasa yapabileceğini” söylüyor olabilir o da bir yoldur. Ama o yol bu yolun olamayacağı anlamına gelmez. Şimdiki yol da meşru, makul bir yoldur. Bu heyete katılan öğretim üyelerinin hepsini tanıyorum. Türkiye’nin birinci sınıf akademisyenleridir. Kendi alanlarında gayet dirayetli insanlardır. Her türlü bağnazlıktan uzak insanlardır. Olabilecek en iyi heyetlerden birisidir. O bakımdan bazılarının yazdığı gibi heyet üyelerinin kişilikleri üzerinden anayasa çalışmalarını şimdiden engellemeye çalışmak doğru değil.

Aslında ortada tam bir taslak da yok. Henüz hükümet bir taslağı benimsemiş değil. Belki önümüzdeki günlerde ortaya çıkacak. Ve tartışmalar gerçek bir zemine oturacak. Taslak ortaya çıkmış olmamakla beraber birkaç noktanın altını çizmemiz mümkün. Bunlardan birisi anayasanın ideolojisi meselesi. Renksiz olmak çok mu caizdir bilmiyorum; Ama anayasa renksiz olmalıdır diye bir söylem tutturulmuş vaziyette. Mutlak söylenen şey genel olarak doğru olmakla beraber anayasa renksiz olmamalıdır, liberal demokrat olmalıdır. Başka türlü anayasal yönetim geleneği içerisinde bir anayasa yapmanın da imkanı yoktur.

Tersinden okursak anayasa sert, otoriteryen, çeşitli toplum kesimlerini dışlayıcı, bireylere ve topluma bir hayat tarzı biçici bir ideolojiye dayanmamalıdır. Türkiye’de böyle bir problem var. Türkiye’de bazı kesimlere yetki ve inisiyatif verseniz başka otoriteryen ideolojiler istikametinde bu tür anayasa çalışmalarının da ortaya çıkacağı kesindir. Bir de anayasa liberal olmak zorundadır. Ama bugün liberalizmin anayasal açısından ortaya koyduğu ilkeler ve değerler öylesine etkili olmuş ve öylesine genel kabul görmüştür ki biz bunlara meta değerler, meta ilkeler adını veriyoruz. Yani bu ilkelere uymayı kabul etmek insanların bir ideoloji olarak liberalizmin mensubu olmalarını yahut da liberalizmin tahakkümü altına girdiklerini düşünmeyi gerektirmemektedir. Çünkü anayasal yönetim geleneği liberalizmle aşağı yukarı aynı şeydir. Bu konudaki en önemli eserleri de liberal yazar ve filozoflar ortaya koymuşlardır. Liberal demokrasi deyince zaten iki kelimenin birleşiminden bahsediyoruz, liberalizm ve demokrasi. Liberalizmin önemsediği şey özgürlüktür, bireyin özgürlüğüdür. Demokrasinin önemsediği şey eşitlik ve katılımdır. Liberal demokrasi dediğimiz şey de bu ikisinin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir şeydir. Dolayısıyla anayasa liberal olmak mecburiyetindedir.

Anayasalar ne işe yarar? Öncelikle bir noktanın altını çizmekte yarar var. Anayasa derken yanlış bir kavram kullanıyoruz. Lügat anlamına bakarsak yasaların anasından söz ettiğimizi düşünmemiz gerekir. Böyle bir şey kesinlikle söz konusu değil. Yasaların birçoğunun ondan türemesi de söz konusu değildir. Anayasa dediğimiz şey hukuk metni de değildir. Bunu şurdan anlıyoruz. Ne zaman bir darbe olsa darbeciler topluma istedikleri şekli vermek için öncelikle anayasayı kaldırıyorlar. Peki niye diğer kanunları kaldırmıyorlar. Şunlardan dolayı; öncelikle diğer kanunları kaldıramazlar. Güçleri yetmez çünkü o kanunu kaldırdığınız anda yerine başka bir kanun koymanız gerekir. İki temel hukuk kodlarında bugünden yarına düzenlemeler yapılamaz. Mesela Ahmet’le ben sabaha kadar iyi bir anayasa taslağı çıkarabiliriz. Ama aynı şeyi Ticaret Kanunu, Borçlar Kanunu için yapamayız. On yıllar, yüz yıllar içinden süzülerek bunlar oluşur. O yüzden darbecilerin mesela bir generalin televizyon karşısına çıkıp “ticaret kanunu, ceza kanununu iptal ediyoruz” dediği olmamıştır. Ama anayasayı iptal edersiniz ve memlekette işler pek de problem olmadan yürür. İnsanlar alışveriş yapar, evlenir, boşanır, ticari ilişkilere girer. Dolayısıyla hayatın temeli anayasa yapmak değildir ve anayasa yasaların anası değildir. O bakımdan fazla abartılmaması da gereklidir.

Ve anayasanın hukuki bir metin olarak görülmemesi de gereklidir. Anayasalar özü itibariyle siyasi metinlerdir. Hukuki yansımaları olabilir ama siyasi içerik taşırlar. Biz anayasada şu soruya cevap veririz. “Devlet nasıl bir devlet olacak? Sınırlı bir devlet mi sınırsız bir devlet mi olacak? Hangi organlara sahip olacak ve onların yetkileri ve ilişkileri ne olacak? Bu devlet vatandaşa hesap verecek mi vermeyecek mi? Devlet iktidarını kullananların o mevkiye gelmesinde vatandaşların katılım hakkı ve imkanı olacak mı olmayacak mı?” gibi sorulara anayasada cevap vermeye çalışırız. Bir başka deyişle bir anayasa yapmak demek bir devlet felsefesini o ülkede egemen kılmaya yönelmek demektir. Dolayısıyla yaptığınız anayasa sizin siyasi, felsefi tercihinizi yansıtacaktır.

Burada da işaret edildi. Anayasa devletle toplum arasında bir sözleşmedir, denildi. Bu kısmen doğru büyük ölçüde de yanıltıcı bir görüştür. Zaman zaman bunu keşfedenler oluyor. Mesela Radikal’den İsmet Berkan iki gündür bu konuyu işliyor. Aferin kendisine. Bu bakış biraz devletçi ve bizi yanıltacak bir bakış. Sanki bir tarafta toplum, bir tarafta devlet var. Oturup sözleşme yapıyoruz, karşılıklı konumumuzu belirliyoruz gibi bir şey ortaya çıkıyor. Daha negatif bir yaklaşım olarak baktığımızda Tomas Fogs’un felsefesine benziyor. Çünkü böyle bir sözleşme yaparsanız, devleti sınırlandırmanız hemen hemen imkansızdır.

Aslında anayasa özü itibariyle şudur. Toplumdaki bireyler ve birey grupları beraber yaşamak için bir çerçeve çizmeye çalışıyorlar. Toplum doğal olarak çoğulcu bir yapıya sahiptir. Dil, felesefi görüş, menfaat, kültür bakımından muazzam bir çeşitlilikle karşı karşıyadır. O zaman nasıl beraber yaşayacağız? Bir de siyasi yönetime ihtiyacımız var. Hepimizi ilgilendirecek bazı ortak kararların alınması lazım. Cezalandıracak bir organizasyonun kurulması lazım. Bundan dolayı anayasa özü itibariyle toplumsal bir sözleşmedir. Bu sözleşme ile devleti oluştururuz ama anayasa devletle toplum arasında bir sözleşme yapma anlamına gelmez.

Keza bir anayasa insanlara hak ve hürriyet de bahşedemez, böyle bir yanlış anlama da var. 1982 anayasası birçok hak ve hürriyeti gasp etmiştir. Bizim doğuştan sahip olduğumuz hak ve hürriyetleri gasp etmiştir. Siyasi metinler, devletler, insanlara hak ve hürriyet bahşedemezler. Ancak ve ancak bireylerin sahip olduğu hak ve hürriyetleri hukuki olarak tanır ve kayıt altına alırlar. Yoksa biz, anayasa yapanlar veya devlet kurumları bize bahşettikleri için hak ve hürriyetler sahip değilizdir. Anayasa ile ortaya çıkardığımız siyasi organizasyona hak ve hürriyetlerimizi korunması görevini veririz. Bu görev de iki güce karşı ifa edilecektir. Birincisi bizim hak ve hürriyetlerimizi ihlal edebilecek diğer bireyler ve birey gruplarıdır. İkincisi kamu otoritesinin kendisidir. Birisi ile ilgili bir tartışma zaten yok. Hepimiz biliyoruz ki bir bireye haksızlık ediyorsa, temel haklarına zarar veriyorsa, bir grup çoğunluk olmasına dayanarak azınlığı tahakküm altına alıyorsa bunun önlenmesi özgürlükçü, demokratik devletin görevidir. Asıl problem kamu otoritesinin hak ihlalcisi bir özne haline gelmesi ortamında ortaya çıkmaktadır.

Platon’dan beri siyaset felsefesinde sorulan bir soru var: Koruyuculara karşı bizi kim koruyacak? Toplumu koruyacak birileri lazım. Bundan dolayı da bir gruba biz koruyucu sınıfı adını veriyoruz. Onları silah, para ve insan gücü ile donatıyoruz. İyi ama bu koruyucu sınıf kendi sınırları içerisinde kalmazsa onlara karşı kim bizi koruyacak? Tekrar bir koruyucu… Bu sonsuza kadar gidebilir. O yüzden anayasa üretim geleneğine uygun bir anayasanın temel görevi kamu otoritesini birey hak ve özgürlüklerine karşı sınırlandırmaktır. Önce gelen benim; Sonra gelen devlettir. Devlet benden güçlüdür. Mahkemeleri, vergi daireleri, silah altında insanları var; Ama bu benden güçlü olduğu için devletin bana her şeyi yapabileceği anlamına gelmez.

Bu önemli noktayı anlamazsak eğer kamu düzeni gibi, milli menfaatler gibi, milli güvenlik gibi ne olduğu belli olmayan ve anlamları egemenlerin yorumlarına bağlı kavramlara dayanarak her türlü hak ve özgürlük gasp edilebilir. Mesela bir kamu düzenine ihtiyacımız var. Kamu düzeni benim vatandaş olarak hak ve hürriyetlerimi kullanabildiğim ortamdır. Yoksa devlet otoritesini kullananların uygun gördüğü ilişkiler bütünü değildir. Türkiye’de bu bir türlü anlaşılamıyor. Kamu düzeni bize hizmet etmek için vardır. Biz kamu düzeninin hizmetkarı olmak için yokuz. Kamu düzenin hizmetkarı haline getiren bir düzen varsa niye o düzende yaşamayı kabul edeyim ki. Ancak bana hizmet ediyorsa kamu düzeninin bir anlamı vardır. Milli güvenlik de, milli menfaat de öyledir.

Bir anayasanın yapabileceği şey sadece şu olabilir; İnsanların doğuştan sahip olduğu hakları pozitif hukukun bir parçası haline getirmekte bir katkıda bulunabilir. Anayasa bize ne diyor; hayat hakkı var. İfade özgürlüğü var vs vs. Kaldırdık anayasayı, birden bire buharlaştı; Anayasa veya uygulama imkanı, hayat hakkımız ortadan kalkar mı? İfade özgürlüğümüz ortadan kalkar mı? Bunlar devletin varlığına veya yokluğuna bağlı değildir. Devletin varlığı veya yokluğu, meşruluğu veya gayri meşruluğu bunlara saygı göstermesine bağlıdır. Bu felsefe Türkiye’de bir türlü sistemleştirilemiyor ve meselelerin birçoğu da buradan doğuyor.

Mademki bir anayasanın liberal olması gerektiğinden bahsettik. O zaman Kemalizm’i nereye yerleştireceğiz? Zafer Üskül “anayasa Kemalizm’den arındırılmalı" dedi, o da bir çeşit linçe tabi tutulmak istendi. Aslında mutlaka tartışılması gereken bir meseleyi ortaya koydu. Bu meselenin de soğukkanlılıkla ve her şeyden öte ifade özgürlüğüne saygı göstererek tartışılması lazım. Bir şeyi tartışmamak, o şeyin doğru olduğunu göstermez. Onun güçlü olduğunu da göstermez. Tam tersi bir şeyin tartışılmasını engellemek, engellemeyi yapanların korktuğunu, kendilerine ve fikirlerine inanmadığını gösterir. O yüzden ancak özgüveni olan, fikri olan insanlar tartışmayı tercih ederler.

Bana göre yeni anayasada Kemalizm esas alınmamalıdır. Çünkü anayasanın liberal eksende hareket etmesi gerekir. Kemalizm’in ne olup ne olmadığı çok tartışmalı. İdeoloji diyenler de var demeyenler de. Ben değildir çizgisine daha yakınım. Öyle diyenler de var. Mesela Eser Karakaş ısrarla bir ideolojidir, ideoloji olmadığını söylemek bir hakarettir gibi şeyler söylüyor. Eğer bir ideoloji ise bunun evrensel anlamda bir ideoloji olmadığını o zaman söylememiz gerekir. Mahalli ve konjonktürel olduğunu söylememiz gerekir. Ortadoğu’daki başka ideolojiler gibi. Ama kesin olan bir şey var; bir demokratik ülkenin anayasası sert, otoriteryen, bireylere ve topluma standart bir hayat biçimi öngören bir ideolojiye dayanamayacağı için yeni anayasanın Kemalizm’den çok liberalizme dayanması gereklidir.

Peki, Kemalizm’in yeri ne olacak? Hiç şüphesiz Kemalizm diye bir fikir sistemine inanan insanlar, siyasi aksiyonlar var. Hatta zaman zaman hayatlarının çeşitli kısımlarının temeli olarak görenler var. Böyle yapmaya hakları vardır. Buna hiç kuşku yok. Bir insanın Kemalist olmaya da, Kemalizm’i savunmaya da hakkı var. Ama yanlış olan şey şudur; Hiç kimse kamu otoritesi zoruyla belli bir ideolojiyi benimsemeye zorlanmamalıdır. Dolayısıyla isteyen Kemalist olsun, istemeyen olmasın. Hiçbir şekilde kamu otoriteleri insanlara “Kemalist olmak zorundasınız şeklindeki açık veya örtülü bir dayatmada bulunmasın” dememiz lazım. Eğer gerçekten demokratik bir anayasa istiyorsak.

Aslında Türkiye bu problemi bir ölçüde çözmüştür. Bugün "İkinci Cumhuriyet" tartışmaları yapanlar var. “İkinci Cumhuriyetçiyim” diyen arkadaşların tezlerinin bir kısmına sempati duymakla beraber hiçbir zaman kendimi İkinci Cumhuriyetçi olarak da adlandırmadım. Liberal demokrat olarak adlandırdım. Ama bu arkadaşların kastettiği değişikliği Türkiye zaten yapmıştır. Türkiye 1950’de neredeyse bir mucizeyi gerçekleştirmiş ve bir otoriteryen tek parti yönetiminden demokrasiye geçmiştir. Bu geçiş muazzam siyasi felsefe değişikliği demektir. Lütfen 1945 Türkiye’siyle 1950 Türkiye’sini karşılaştırın. Tek partiden çok partiye, açık oy gizli sayımdan demokratik usullere uygun oylamaya, iktidarın devlet eliyle belirlenmesinden iktidarın halk eliyle belirlenmesine, dini hak ve özgürlüklerin bastırıldığı bir durumdan genişlediği bir duruma geçiş yapılmıştır. İlle de Cumhuriyete bir numara vermek gerekiyorsa doğal olan adlandırma 1950’de İkinci Cumhuriyetin kurulmuş olduğudur.

İki Cumhuriyetin kavgası diye, Türkiye’de iki cumhuriyet anlayışı kavga ediyor. Tek parti cumhuriyet anlayışı ile demokratik çok partili Cumhuriyet anlayışının kavgası, ideolojik mücadelesi var. Bundan dolayı Türkiye’nin rahatlaması için Kemalist düşüncenin bu gerçeği kabul etmesi lazım. Başka bir deyişle Türkiye’de Kemalizm’in normalleşmesi lazım. Bunun da iki ayağı vardır; Birincisi Kemalizm’in sadece sloganlara, sadece karşı tarafı tehdit etmeye, “pataklarım ha, hapse atarım ha” demeye dayanmayan bir fikir akımı haline gelmesidir.

Kemalist arkadaşlar kafa yormalı, çalışmalı, tarihin defterinin kapandığını var saymak yerine yeni fikirler geliştirmeli ve fikirlerini yeni şartlara uyarlamaya çalışmalı. O takdirde hem kendi kendilerine büyük bir iyilik etmiş olacaklardır hem de Türkiye’ye. Kemalizm’in normalleşmesinin ikinci ayağı ise Kemalizm’in resmi ideoloji olmaktan çıkartılmasıdır. Kesinlikle inanıyorum ki Kemalizm ve Kemalistler Türkiye’nin kültür ve toplumsal yapısının zenginlik oluşturan parçalarından birisidir. Ama bunun gerçekten böyle olması Kemalizm’in herkese devlet zoruyla dayatılan bir ideoloji olmak yerine yarışan ideolojilerden biri olmayı kabul etmesine bağlıdır. Nasıl ki diğer ideolojiler siyaset alanında bir çeşit piyasa ortamında yarışıyorsa Kemalizm de böyle bir yarışa girmeyi kabul etmelidir. Ve bu iki ayaklı normalleşme Türkiye’yi birçok bakımdan rahatlatacaktır.

Yeni anayasa çalışmalarının tamamına henüz vakıf değiliz. Ortada bir taslak da yok. Medyaya yansıdığı kadarıyla dikkat çeken bazı noktalar var. İtiraf etmem gerekir ki öğretim üyelerinin hazırladığı taslak mevcut anayasaya göre daha özgürlükçü görünüyor. Dolayısıyla tasvibime açık. Ama benim açımdan kesinlikle yetersiz. İyileştirilebilecek birçok noktası var. Özelikle işaret etmek istediğim nokta anayasa tartışmalarında ekonomik boyutun ihmal edilmesi.

Sadece siyasi bir metin üzerinde tartışıyoruz ama anayasanın bir ekonomik boyutu da var. Anayasada özel mülkiyet ve teşebbüs hürriyeti mutlaka garanti altına alınmalıdır. Türkiye bu bakımdan ne yazık ki sicili iyi değildir. AİHM’de Türkiye’nin mahkumiyet aldığı davaların önemli bir bölümü özel mülkiyet hakkının ihlalinden dolayıdır. Özel mülkiyet ve teşebbüs hürriyetinin mutlak garanti altına alınması sadece refahımız bakımından değil, özgürlük bakımından da önemlidir. Özel mülkiyetin ve özel mülkiyete dayalı rekabetçi serbest piyasa ekonomisinin olmadığı bir yerde uzun vadede özgürlüğü muhafaza etmek imkansızdır. Hepimizin devlet memuru olduğu, tek iş verenin devlet olduğu, özel mülkiyet hakkının mahrum olduğu yerde özgürlüklere elveda demek mecburiyetindeyiz.

Bir diğer önemli nokta vergileme problemidir. Türkiye’de vergiler, vergileme bir zulmetliğe dönüşmektedir. Hem prosedür hem miktar bakımından –iş yapan arkadaşlar daha iyi bilmelidir- herkesin en büyük ortağı, vergi salmaktan hiç tereddüt etmeyen kamu otoritesidir. Bugün en özgürlükçü ülkelerin bakanları bile “çok vergi tahsil ettik vatandaşı çaktırmadan yoluyoruz” diyerek övünmektedir.

Maliye bakanı ne zaman “reform yapıyorum” dese tüylerimiz diken diken oluyor. Çünkü reformun maliyedeki adı “kazı bağırttırmadan yolmaktır.” Ben ne bu iktidar, ne de önceki iktidarlar döneminde vergi mükellefleri açısından iyileştirme görmedim. Genel bir problem. Üzerinde durulması gerekir. Vergilemenin kanunla yapılması gerekir. Vergilemenin kanunla yapılması demokrasi mücadelesinin esasıdır. İktidar sahipleri “ben vatandaşımın malına mülküne kazancına, ihtiyacıma, keyfime göre el koyacağım” diyemez. Mutlaka vatandaşların temsilcilerinin olduğu mecliste tartışılmalıdır. Mutlaka kesin miktar belirlenmelidir. İktidarlar işin kolayını buldu. Bu iktidar da yaptı. Bir vergi kanunu geçirip yeni bir vergi koyuyorlar, vergi miktarını arttırma yetkisi veriliyor. Bu hukuk devletine aykırıdır. Böyle bir şey olamaz. Oran bakımından vergiler mutlaka sabitlenmeli, Meclis’ten geçip kanunlaşmalıdır. Hükümete bu konuda geniş bir takdir alanı asla bırakılmamalıdır.

Diğer tartışılması gereken mesele anayasal iktisat tartışmalarının mevcut anayasa tartışmalarıyla yönetilmesidir. Demokrasi bir cennet oluşturma rejimi değildir. Kendi yozlaşma usulleri vardır. Ben Hüsrev Bey’den çaktırmadan 100 milyar isteyip cebime koysam, topluma ait olan bir şeyi soymuş olurum. Peki Hüsrev Bey’e “benim oğluma devlet dairesinde iş bulun” desem ne olur? Bu ikincisine herkes alkış tutar. Bu da bir yolsuzluk türüdür. O yüzden devlet daireleri bir sürü işe yaramaz adamla dolmuştur. Bunu yapmayı mümkün kılan şey de hükümetlerin bir taraftan vergilendirmelerden istediği gibi oynamasıdır, diğer taraftan açıklaşma yoluna gitmeleridir. O yüzden bütçe açığının mutlaka sabitleştirilmesi gerekir.

Sonuç olarak anayasa tartışmalarını olumlu karşılıyorum. Ama benim gibi özgürlüğü hayatının temel değeri olarak, özgürlükten daha önemli bir şey olduğunu düşünmeyen birisi için mevcut taslak son derece yetersizdir. Mutlaka geliştirilmesi, daha özgürlükçü hâle getirilmesi gereklidir. Hükümete görev düştüğü kadar topluma da görev düşmektedir. O bakımdan bireyler ve bireyler topluluğu olarak inisiyatif alır, ağırlığımızı koyarsak daha iyi bir metnin ortaya çıkmasını sağlayabiliriz.

Yukarı