. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 3364

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2002 
 Küreselleşme Krizi
 KÖPRÜ / Yaz-Güz 97 
 Dünyevileşmenin Farklı Boyutları


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Demokrat Anayasa Arayışları
Kış 2009   [ 105. Sayı ]


Yeni Anayasa: Klasikle Modernin Bileşimi: Postmodern; Sekülerle Kutsalın Bileşimi: Postseküler

New Constitution: The Combination of Classical with the Modern: Postmodern; The Combination of Secular with the Celestial: Postsecular

Bünyamin DURAN

Prof. Dr., Rotterdam İslam Üniversitesi Rektör Yardımcısı

Giriş Yerine

Meşru ya da sivil anayasa bir toplumun barış içinde yaşayabilmesi için farklı kesimlerin kendi aralarında vardıkları bir konsensüs olarak tanımlanabilir. Anayasa olgusu farklı toplum kesimlerinin varlığını ima ettiğine göre farklı farklı talepler, değişik değişik dünya görüşleri, ideolojiler, dini bakış açıları, politik tutumlar ve kültürlerden söz ediyoruz demektir. Peki, bunların genel hak ve sorumlulukların belirlenmesinde belli bir konsensüse ulaşmaları nasıl mümkün olabilecektir? Doğal olarak her toplum kesimi kendi taleplerini, her ideoloji kendi doktrinlerini, her dini cemaat kendi inanç sistemlerini, her kültürel yapı kendi kültürel figürlerini vurgulamak, anayasada güvence altına almak isteyecektir; o zaman böyle bir rekabet ortamında uzlaşma nasıl sağlanacaktır?

Sanırım ortak bir anayasanın olabilirliğini mümkün kılan şey beraber yaşama iradesi olmalıdır. Beraber yaşama iradesi üstün bir insani durumdur. Kaba hayvansal duyguların değil aklın sonucudur. Çünkü bu irade fedakârlığı, bazı temel haklarından feragat etmeyi, başkalarının varlığını kabul etmeyi, başka değerleri tolere etmeyi, diyalogu ve ortak çabayı gerektirir. Ayrıca anayasa çoğulculuk, açık toplum, akılcılık ilkeleri üzerine dayanır. Bağlı olduğu ideolojiyi tek gerçeklik görüp başkalarına dayatmak; kendi kültürünü süper kültür görmek; kendi itikadi sistemine tartışmadan azade mutlak değer olarak inanmak anayasa olgusunun ruhuna uymayan durumlardır. Bu durumda ilgili gruplar zorunlu olarak kendilerini anayasal sözleşmeden muaf tutmuş olacaktır. Bunun başka bir anlamı anayasa sözleşmesinin her türlü değer ve ideolojiden arınmış "seküler" bir ahlak zemini üzerinde gerçekleşecek olmasıdır. Bu ahlaki ilkeler adaleti, yapıcı diyalog ve tartışmayı, fedakarlığı, toleransı, demokrasiyi içeren bir settir. (Bizim Avrupa’da ısrarla vurguladığımız şey bu "seküler ahlaki set"in aynı zamanda İslami de olduğudur. Geniş bilgi için bkz: B. Duran, İslam and Muslims in Post Secular Society, www.bduran.nl).

Burada Müslümanlar için can alıcı soruyu soralım: İlgili seküler setin anayasa faaliyeti için temel alınması kendini tek gerçek olarak ilan eden İslam’la nasıl uyuşacaktır? Bu konuda Bediüzzaman’ın erken dönem yazılarında Osmanlı Anayasa faaliyetleri çerçevesinde ortaya koyduğu teolojik analizler sanırım tatmin edici niteliktedir. Özet olarak Bediüzzaman, itikadi alanla muamelat alanını birbirinden ayırır, anayasa gibi ortak alanların muamelat alanına girdiğini, dolayısıyla orada tek gerçekliğin söz konusu olamayacağını vurgular. (Aşağıda Bediüzzaman’ın anayasal devletle ilgili görüşleri ayrıca incelenecektir) Tabi ki itikadi alanda (bir anlamda özel alan) Müslümanların İslam’ın son vahiy olarak süper olduğunu savunmaları en doğal haklarıdır. Zaten diğer din ve mezhepler de doğası gereği kendinin süper olduğunu ileri sürmek durumundadır. Ancak kamu alanında hiçbir din ve mezhep kendisinin tek gerçek, başkalarının geçersiz ve batıl olduğunu ileri süremez; böyle bir durumda farklı din ve mezhep mensupları arasında ne ekonomik, ne de sosyo-politik ilişki gerçekleşebilir.

Her türlü ideolojiden arınmış ortak seküler bir temel üzerinde bir konsensüs aranacağına göre anayasanın öncelikle enformel kamu alanlarında açık bir şekilde tartışmaya açılması kaçınılmazdır. Enformel kamu alanlarından parlamento dışı tüm akıl yürütme alanlarını kast ediyoruz. Her türlü medya başta olmak üzere üniversiteler, sendikalar, dernekler, sivil toplum kuruluşları, seküler ve dini cemaatler mümkün olan en geniş katılımla anayasanın maddelerini tartışmalı ve herkes kendi değerler sistemini başkasına dayatma yoluna gitmeden kendi argümanlarını yine seküler kavramlara transfer ederek toplum kesimlerini ikna etmeye çalışmalıdır. Kavramların rasyonel ve seküler bir dile transferinden amaç tartışmaların seküler ya da dini naslara atıf yapılarak kilitlenmemesidir. Mesela din dersinin ya da din kültürü dersinin zorunlu olup olmamasını tartışırken dini toplumun sadece "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" ayetini referans göstererek tartışmayı noktalamamalıdır. Bunun yerine İslam ve diğer dinler hakkında sağlıklı bilgiyle donanmanın önemini öne sürüp tartışmayı o temelde yürütmelidirler. Ya da eğitim sistemi tartışılırken Kemalistler; sadece Atatürk’ün Nutuk’una referans yaparak "Tevhid-i tedrisat" deyip tartışmayı dondurmamalıdır. Bunun yerine pedagojik ve sosyolojik argümanlarla neden Tevhid-i tedrisat istediklerini anlatmalıdırlar.

Bu tartışmalar süresince devlet organları, özellikle yargı ve askeri bürokrasi tarafsız bir konumda durmalı ve tartışmanın sağlıklı şekilde yürütülmesine katkı sağlamalıdır. Doğal olarak tartışmaların ruhunu zedeleyecek şey medyanın manipülasyonundan gelecektir. Ancak son zamanlarda ülkemiz medyasında yaşanan rekabet eğilimi manipülasyonun dozunu kısmen azaltacaktır. Devlet organlarını tarafsız olduğu, hükümetin kısmen etkisiz olduğu bir ortamda sivil toplum kuruluşları tartışa tartışa belli bir konsensüse ulaşacaklar ve parlamento (formel kamu alanı) bu ilkeleri oylamaya sunarak yasalaştıracaktır.

Ancak bu teorik iyi niyetin ülkemizin gerçekleriyle hiç de uyumlu olmadığı bilinci içerisindeyim. Biz yine de optimist bir bakış açısıyla ülkemizin azgın azınlığını görmezden gelerek normal ve akılcı bir toplumda (yönetici azınlık bağlamında) yaşadığımızı varsayıp yeni anayasanın tarihi, teolojik, çağdaş olgular çerçevesinde temel ilkelerinin neler olabileceğini inceleyelim.

"Klasik"le "Modern"in Bileşimi: Post Modern

Sivil anayasa klasikle moderni sentez eden, dolayısıyla post modern bir anayasa olmalıdır. Burada hemen "neden klasik" sorusu sorulacaktır. Doğal olarak her toplumun kendine ait bir tarihi geçmişi, müktesebatı ve tarihten devraldığı mirası vardır. Hiçbir toplum ne kadar değiştiğini iddia ederse etsin kendini geçmişinden soyutlayamaz. Bir de bu geçmişi büyük insani çabalara sahne olmuş gerçekten insanlığa olumlu katkıları olmuş bir geçmiş ise ondan kaçması değil tersine onu pazarlayıp ranta dönüştürmesi, yeni nesillerin sağlıklı kişilikli bireyler olması için onu referans olarak kullanması ortak aklın gereğidir.

Burada klasikten kastettiğimiz: (1) toplumsal zaruretler sonucu ortaya çıkan "klasik toplumsal denge", (2) klasik teolojik dünya görüşümüzdür. Bunları sırasıyla kısaca inceleyelim.

Klasik toplumsal denge

Yeni bir toplumsal sözleşme yaparken hareket noktamızın jeo-stratejik konumumuzun dayattığı demir gibi bir gerçeklik olmalıdır diye düşünüyorum: Güvenlik riski. Güvenlik riski tarihsel bir yazgımızmış gibi üstümüzde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. Ne yazık ki bu konuda bir Hollanda toplumu, bir Belçika, bir Irak toplumu gibi lükse sahip değiliz. Çünkü bu risk aynı zamanda aidiyet riskini, kültür riskini de kapsıyor. Konuyu biraz daha açarsak; güvenliğimizin tehlikeye girmesi durumunda milli kimliğimizi, dini aidiyetimizi ve kültürel bağımsızlığımızı bir daha elde edemeyecek şekilde kaybetme riskiyle yüz yüzeyiz. Aynı şey bir Hollandalı, bir Belçikalı için söz konusu değildir. Güvenliklerinin mesela Almanlar tarafından riske atılması durumunda ne dinlerinde, ne de kültürlerinde köklü değişikliğe zorlanmaları söz konusu değildir. Ancak biz böyle bir durumda her şeyimizi kaybetme riskiyle karşı karşıyayız demektir. Bunun nedeni bizim medeniyetlerin kırılma noktalarında yurt tutmuş olmamızdır. Bu coğrafyada güvenliğin riske girmesiyle din dâhil, toprak ve ülkenin bir daha geri dönmeyecek şekilde elden çıkması mukadderdir. Dolayısıyla insanımızın can, mal ve din güvenliğinin sınır güvenliğiyle yakın bağlantısı vardır. Buna göre sınır güvenliği ve bunun gerekleri birincil öneme sahiptir. Bunun anlamı hepimize soğuk duş etkisi yapacak şu gerçektir: Güvenlik birimleri ve tedbirlerinin her zaman ön planda olmasıdır. Bunun başka bir anlamı adalet ve hakkaniyetin (ne acı ki insan hürriyetinin de) güvenliğin gölgesinde kalmasıdır. O zaman bir taraftan güvenliğimiz, öbür taraftan hürriyetimiz ve hukukumuzu en azından asgari bir dengede tutacak bir toplumsal yapılanma için başka toplumlardan çok daha fazla düşünmeliyiz. Burada sorulması gereken soru o zaman şu olacaktır: Zaten doğası gereği her zaman güçlü ve etkin olacak olan askeri bürokrasinin akıl dışı eylemleri nasıl dizginlenecektir? Sanırım entelektüel ve düşünürlerimizi en fazla meşgul edecek konu bu denge konusu olmalıdır.

Güvenlik riski tarihimizde aklın egemen olduğu dönemlerde din-ahlak-akıl–yargı-güvenlik bürokrasisi arasında kendine has, hikmetli ve rasyonel bir ilişki setinin üretilmesine neden olmuştur: Azami güvenlik, yettiğince adalet ve hürriyet. Buradaki yettiğince adalet ve hürriyetten, azamisi mümkündü de bu kadarına razı olundu şeklinde anlaşılmasın. Zulüm, baskı, haksızlık, istibdat gibi sıradan olumsuzluklardan mümkün olduğunca uzak durarak ortalama insan haysiyetini güvence altına alma, yettiğince adalet ve hürriyeti ifade etmektedir. Başka bir ifade ile ahlakçıların ve ulemanın yöneticilerden Hz Ömer’in adaletini, Hz Ali’nin fazilet ve takvasını beklememeleri, uçukluk yapıp bir "Medine-i fazıla" hülyasına dalmamalarıdır. Her hangi bir ahlaki zafiyet, dini ihmal ya da takva ve adalet kaybından hareket ederek güvenlikten sorumlu kadroları haklın gözünden düşürmemeleridir. Çünkü bunun neticesinde toplumun kaosa sürüklenmesi ve bunun sonucunun da her şeyin kaybı söz konusudur. Bu nedenle ulema kürsülerde, meşayih tekkelerde çok özenli bir üslup kullanmakta, düzenin kaosa sürüklenmesine meydan vermemekteydi.

Klasik denge ve güncellenmesi

Klasik Osmanlı dönemlerinde ulema (ya da ilmiye sektörü), esnaf, yeniçeri ve kadılardan oluşan anti-Bab-ı Ali koalisyonu kısmen de olsa bireyin hukukunu güvence altına alıyor, özellikle ulemayı bireyin hukukunun savunucusu yapıyordu. Çünkü ulema tamamen bağımsızdı ve maaşını devletten değil vakıflardan alıyordu. Esnaf kendi örgütlenmesini lonca teşkilatı aracılığıyla yapıyor; kimin usta olacağından, kimin işyeri açıp açamayacağına; hangi ürünlerin nasıl ve hangi kalitede üretilip nerede satılacağına kadar lonca teşkilatı karar veriyordu. Ayni şekilde Yeniçeri Ocağı da Bab-ı Âli’ye kısmen bağımlı, genellikle ulemanın etkisi altındaydı. Yargı erki ise doğrudan Şeyhülislam’a bağlı idi, dolaysıyla ulema ile direkt bir organik bağı vardı. Bab-ı âli paşalarının haksızlıklarını, zulümlerini, kanunsuzluklarını, soygunlarını ve ahlaksızlıklarını bu dörtlü ittifak engellenmeye çalışılıyordu. Bab-ı Âli haksızlıkları dayanılmayacak noktaya taşıdığında ulemanın işaretiyle medrese talebeleri hücrelerinden, yeniçeriler kışlalarından, esnaf dükkânlarından Bab-ı Âli’ye yürüyor ve sivil itaatsizlik başlıyordu: Saray günlerce taşlanıyor, haksızlık ve kanunsuzluk yapan paşanın cezası verilinceye kadar dörtlü ittifakın elemanları sarayın etrafından ayrılmıyordu. Olay padişahın da müdahalesiyle genellikle zalimin cezalandırılmasıyla son buluyor ve ulemanın önereceği yeni bir paşa idareyi devralıyordu.

Klasik güçler dengesinden günümüzde yeni anayasa için ne tür dersler çıkartabiliriz? Klasik güçler dengesini yeniden kurma şansımız var mı? Doğal olarak post-modern bir dönemde yaşıyoruz, o klasik dengenin günümüzde aynen gerçekleşmesini beklemek safdillik olur. Burada önemli olan yeni anayasada askeri bürokrasinin gücünü dengeleyebilecek toplumsal güçlerin devreye sokulması ya da pozisyonlarının güçlendirilmesidir. Bunlar bilindiği gibi güçlü bir ekonomi burjuvazisi, kaliteli bir üniversite camiası, özgür ve aristokrat bir entelektüel sınıf ve bağımsız yargıçlardır. Böyle bir güç dengesi kurulmadıkça askeri sınıf bugün Atatürkçülük ve laiklik adına; yarın milliyetçilik ve ulusçuluk adına; Öbürsü gün de din ve mukaddesat adına aynı dayatmaları ve hegemonyayı sürdürmekten geri durmayacaktır. Anadolu’nun bağrından yükselen burjuva (burada burjuvayı literatüre bağlı kalmak için müteşebbis anlamında kullandığımı vurgulamış olayım), yakın gelecekte kıvrak zekâsı ve becerisiyle klasik dengedeki yerini alacağını söylemek kehanet olmamalı. Ancak küçük burjuvanın tek başına askeri hegemonyanın karşısında denge unsuru olması ve vatandaşın hukukunu savunabilecek güçte olması mümkün değildir; yanında entelektüel bir zırhın; yani üniversite camiasının da bulunması gerekir. Bu nedenle özünde toplumdan kopuk olarak dizayn edilen üniversite kurumu yeniden halka dönük, vatandaşa yol gösterir ve özünde baskıcılık olan sivil ve askeri bürokrasiye karşı insanların hukukunu savunur pozisyonda yeniden dizayn edilmelidir. Başta rektörler seçimle gelmeli, ancak seçime sadece öğretim üyeleri değil, öğrenciler dahil tüm çalışanlar da katılabilmelidir. Devlet üniversitelerinde Üniversite Yönetim Kurulları rektörün başkanlığında dekanlarla birlikte belediye, özel idare ve iş çevrelerinden de üyelerden oluşturulmalıdır. Asistanlık ve mastır sınavları objektif kriterlere göre merkezi bir sistemle yapılmalı, hocaların inisiyatifi asgari düzeyde tutulmalıdır. Hocaların kürsü dokunulmazlığı olmalı, yazdıkları ve konuştuklarından yasal kovuşturmaya tabi tutulmamalıdır. Gelir düzeyleri itibarlarına uygun olarak yükseltilmelidir. İstanbul, Ankara, Erzurum ve İzmir gibi büyük şehirlerde büyük enstitüler kurulmalı, gerektiğinde dünyanın en uzman hocalarını da istihdam ederek oralarda mastır ve doktora programları yürütülmelidir. Batı ülkelerindeki Katolik ve Protestan üniversiteleri gibi Uluslararası bir Maturidi Türk Üniversitesi kurulmalı ve Maturidi teoloji post modern tarzda yeniden canlandırılmaya çalışılmalıdır. Balkanların, Kafkasların, Orta Asya ve Orta Doğu ve Afrika’nın en zeki ve hırslı gençleri cazip imkanlarla bu üniversitemizde eğitilmeli, yeniden bir Maturidi kültür kuşağı oluşturulmalıdır. Yüksek düzeyde Arapça konuşabilecek ve yazabilecek öğrenciler yetiştirebilecek sınırlı sayıda İmam Hatip okulu kurulmalı, yine cazip imkanlarla iyi eğitilmiş ve zengin kentli ailelerin çocukları bu okullara çekilmelidir. Böylece dini meslekler fakir köy çocuklarının ekmek teknesi olmaktan kurtarılmalı ve kentli orta sınıflara mal edilmelidir.

Gerçekten Türk gençlerindeki akıl almaz rekabet, hırs ve enerjiyi başka ülke gençlerinde görmek mümkün değildir, bu enerjinin akıllıca kanalize edilmesi durumunda üniversitelerimiz kısa bir zamanda milletlerarası arenada hak ettiği yerini alabilir ve dünya bilimine çok olumlu katkılar sağlayabilir.

Üniversiteler gibi yargı da hem ekonomik olarak hem de politik olarak bağımsız olmalı ve yargıçlar çelik zırhlarla koruma altına alınmalıdır. Yargıç sınavları üniversitedekiler gibi objektif usullerle ve merkezi sistemle yapılmalı, Adalet Bakanlığı’nın ya da Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun etkisi asgari düzeyde tutulmalıdır. Yargının Adalet Bakanlığı ile ilişkisi istişare düzeyinde tutulmalıdır. Böyle bir durumunda ülkemizin ortalama demokratlık, dindarlık ve milliyetçilik düzeyi yargı camiasına da yansıyacak, böylece demokratikleşen üniversite camiası ile küçük burjuva ve orta sınıf yanlarına müttefik olarak yargı camiasını da katmış olacaktır. Bu kesimlerin ortalama dindarlık ve demokratlığı doğal olarak askeri bürokrasinin taşkınlıkları ve saldırganlıklarını frenleyecek, hatta askerin dünya görüşünü ortalama dünya görüşüne paralel olarak yeniden düzenlemesini zorlayacaktır. Orta sınıf, iş çevreleri, üniversite, entelektüel çevre ve yargı ittifakı demokratik Cumhuriyetin korunması için aşılmaz bir sur oluşturacaktır. Toplumun yönetimini ele geçiren zorba azınlık zamanla güç ve hegemonyasını kaybederek toplumun sırtından inecek ve toplum demokratik bir açık toplum olacaktır.

Dikkat edileceği gibi burada tüm vurgu askeri gücün tekelleşmesini önlemeye yoğunlaşmıştır. Bu bilinçli bir vurgu ve kurgudur. Osmanlı klasik çağlarında toplumsal denge için ittifak arayışları hep Bab-ı Âli bürokrasisine, yani saray paşa ve vezirlerine karşıydı. Günümüzde ise askeri gücün tekelleşmesine karşı olmalıdır. Bu vurgulardan kesinlikle kategorik bir asker karşıtlığı çıkartılmamalıdır. Burada yapılmaya çalışılan şey tekelleşmiş gücün başta kendine olmak üzere gücünün ulaştığı her şeyin doğal dengesini alt üst etmesinin sınırlandırılmaya çalışılmasıdır. Günümüzdeki güç tekelleşmesi ve bunun yıkıcı sonuçları inkarı mümkün olmayan bir realitedir. Gerçekten günümüzde sosyal ve politik güçler arası denge tarihimizin hiç bir döneminde görülmedik şekilde bozulmuş, adeta mefluç hale gelmiştir. Yani günümüzde askeri bürokrasinin gücü ve etkinliği hem Fatih’in, hem Kanuni’nin, hatta hem de Atatürk’ün etkinliği ve gücünden çok daha artmış ve tekelleşmiş durumdadır. Başta yargı olmak üzere üniversiteler, bazı lafta sivil toplum kuruluşları, sivil bürokrasinin çok önemli bir bölümü tamamen askeri bürokrasinin hegemonyası altına girmiş, adeta bağımsızlığını kendi eliyle buharlaştırmıştır. Küçük burjuvazinin çekingen ve ne şiş yansın ne kebap tavrı da neticeyi değiştirmemektedir. Bugün bu tekelleşmiş gücün karşısında etkili hiç bir muhalefet söz konusu değildir. Parlamento, seçmen, verilen oylar, formel ve enformel kamu alanları önemini ve belirleyici niteliğini insanların gözünde yitirmiştir. Bireyin hukukunu koruyacak hiç bir mekanizma kalmamıştır. Sıradan vatandaşın hukukunun savunuculuğunu yapması gereken üniversite hocaları, entelektüeller ve onu fiilen güvence altına alması gereken yargıçlar maalesef bambaşka motiflerin etkisi altında çalışmaktadırlar. Bu durum tarihimizin en önemli krizi sayılmalıdır.

Bazıları ne var bunda diyebilmektedir. Kendi kimlik ve iradelerini paşalarının kimlik ve iradesi içinde eritmiş mazoşist yığınlar için gerçekten bundan daha doğal bir şey olamaz. Bunların durumu "ben bilmem çavuşum bilir" diyen zavallı askerden farksızdır. Ancak mesleği sosyal ve politik olayların dip akıntılarını izlemek olan bizim gibi insanlar için bu durum toplumların intiharından başka bir şey değildir: Ahlakın intiharı, hürriyetlerin intiharı, hukukun intiharı, bireyin ve öznenin intiharı… 28 Şubat cinnetinin tam da ortasına düştüm ve olayları derinden yaşama ve hissetme imkanım oldu. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri’nin -kimliği belirsiz paranoyak birinin yazdığı iki satır mektuba dayanarak- ağzından çıkan basit bir sözün koskoca YÖK üyeleri ve rektörleri nasıl çaresizliğe sürüklediğini ve bunların nasıl akıl ve ahlak dışı operasyona araç edildiklerini bizzat kendim yaşadım. İşin çok daha vahimi, kendini demokrat ve liberal olarak lanse eden koca koca profesörlerin yüksek rütbeli generaller karşısında nasıl yamulduklarını, bir mansıp elde edebilmek için nasıl takla üstüne takla atıp ahlaksızca işlerin içine girdiklerini görerek dehşete kapıldım ve bunlardan ne demokrat ne de bilim adamı çıkmaz endişesiyle umutsuzluğa düştüm. Mesleğimin en verimli zamanında askeri zevatın baskısıyla mesleğimden el çektirilip ülkeme veda ederken Hakkari’de askerde iken uzun tartışmalar yaptığım rahmetli Kamil Paşa’yla hayalen tartışmaya devam ediyordum: “Paşam bak! Benim görevim tercümanlık olduğu halde, muhtemel bir Irak harekatında beni tanksavar komutanı olarak görevlendiriyorsunuz. Başüstüne, savaşta size teslimim! Ama sosyal, politik, ekonomik, teolojik ve kültürel alanlarda da siz bana teslim olmalısınız. Çünkü o alanlar da benim uzmanlık alanlarım. Savaş konusuna benim müdahalem nasıl mantıksızsa benim uzmanlık alanlarıma sizin müdahaleniz de akılsızlık ve mantıksızlıktır!”

Ergenekon davası münasebetiyle, bu akıl akmaz müdahalelerin nasıl bir cinnete dönüştüğünü okuyarak öğreniyoruz. Bana göre yeni anayasanın en önemli görünen ve görünmeyen özelliği yukarıda sözü edilen dengeyi kurmak ve uzun dönemde güvence altına almak olmalıdır. Böylece "klasik"le "moder"ni sentezleyerek post modern bir anayasaya kavuşmuş oluruz.

Maturidi teoloji ve anayasal devlet

Anayasa bağlamında klasik teolojik bakış açımızı en net şekilde Bediüzzaman’ın yansıttığını sanırım herkes kabul edecektir. Biz de burada onun yaklaşımları çerçevesinde yeni anayasa tartışmalarına yaklaşmaya çalışacağız. Öte yandan burada Bediüzzaman’ın Osmanlı-Maturidi teolojik dünya görüşünün saf bir temsilcisi olduğunu vurgulamakla yetinelim.

Toplumun sahip olduğu teoloji toplumun kültüründe ve kimliğinde önemli bir role sahiptir. En ateist ve seküler toplumlarda bile dini inanç sistemi özellikle aidiyetlerin belirlenmesinde önemli bir etkendir. Bu nedenle bazı toplumlara "din aidiyetli inanmayan toplum" (daha kısa ifadesiyle aidiyetli inançsızlık) denilmektedir. Gerçekten çok sayıda Batılı insan kilisenin varlığına karşı çıkmadığı gibi onun varlığını ve bakımlı olmasını desteklemekte ama kilise öğretilerine inanmamakta ve kilise ayinlerine katılmamaktadır.

Teolojinin etkisi bizim toplumumuzda çok daha derin ve kapsamlıdır. Bu nedenle anayasa gibi farklı toplum kesimlerinin "sözleşmesi" ve "beraber yaşama akdi" denebilecek bir projenin inşasında, dolaylı da olsa toplum ekseriyetini teşkil eden kesimin inanç sisteminin dikkate alınmasından daha tabi bir şey olamaz.

Burada teolojiyi; bir toplumun dinsel ve dünyasal işleri nasıl algıladığını yansıtan dini bakış açısı olarak tanımlayabiliriz. Doğal olarak burada toplumdan, dinsel ve dünyasal işlerden söz edildiğine göre soyut İlahi vahiyden ziyade belli bir tarih sürecinde belli bir toplum tarafından algılanan ve içselleştirilen "dini bakış açısı" öne çıkmaktadır. Biliyoruz ki bu bakış açısının oluşması çok sayıda içsel ve dışsal faktörün etkisi altındadır. Toplumun sahip bulunduğu tarihsel miras, kültürel derinlik, ekonomik ve politik seviye, coğrafik ve fiziki çevre ilh. bu bakış açısının oluşmasında önemli katkısı olan faktörlerdir. İşin içine kültür, tarihsel perspektif, ekonomik ve politik faktörler girince bu, kendiliğinden vahyin kültürleşmesi, toplumsallaşması ve bedenselleşmesini ima edecektir. Bir anlamda bu, İslam’ın kültüre dönüşmesi kendini ayrı ve bağımsız bir teoloji olarak açığa vurmasıdır. Bu anlamda farklı farklı teolojilerden söz etmemiz mümkündür: Maturidi teoloji, Eş’ari teoloji, Mutezili teoloji, Sufi teoloji ilh. gibi. Doğal olarak burada bizi en fazla ilgilendiren Maturidi teoloji olmalıdır. Maturidi teoloji tarihimizde büyük devletlerin dünya görüşünü şekillendiren ve uzun süre ayakta kalmasına uygun ilkeler sunan bir teoloji idi. Bunun klasik ve modern şekillerinden söz etmemiz mümkündür. Aşağıda ilgili teolojinin özellikle sosyo-politik ilkeleri üzerinde kısaca duracağız.

İslam’ın yüksek ilkeleri

Maturidi teolojinin ve onun hukuki ve şer’i müttefiki olan Hanefi mezhebinin genel ilkelerinin (bundan böyle bu iki müessese Maturidi teoloji başlığı altında ifade edilecektir) anayasal devlet konusundaki yaklaşımı bu bağlamda çok önemlidir. Habermas’ın önerisini kabul ederek biz de burada teolojik kavramları mümkün olduğu kadar seküler terimlere dönüştürerek tartışmalara katılmaya çalışacağız.

Bilindiği gibi Maturidi teolojinin (doğal olarak bu doktrine çok sayıda İslami okul onay vermektedir) insani dünya ile ilgili ilkeleri en yüksek ve birincil değere sahip olan evrensel ilkelerdir: Can güvenliği, mal güvenliği, akıl ve nesil güvenliği ve din güvenliği. Bu ilkeler en üst ve en yüce ilkelerdir; tüm düzenlemeler, içtihatlar, kanunlar bu ilkelere uyumlu olarak yapılmalıdır. Yani hiç bir içtihad ve tekst yorumu insanların can güvenliğini, mal ve akıl güvenliğini, nesil ve din güvenliğini riske atacak şekilde yapılmamalıdır. Yani mesela hiç bir yorum ve içtihat insanları fakirleştirecek, sağlığını bozacak, aklını zaafa uğratacak şekilde yapılamaz. Tüm düzenleme ve içtihatlar ekonomik refahı arttırıcı, sağlık ve aklı geliştirici, ahlakı iyileştirici şekilde olmalıdır. Bunlara usul kitaplarında "Makasıd es-Şeria" (yani Şeriatın temel amaçları) denilmektedir.

İslam zaman ve mekânlar üstü evrensel bir din olduğundan inananlara her hangi bir siyasal rejimi dikte etmemiş, bunu insanların tecrübe ve akıllarına havale etmiştir. İslam’ın bu konuda vaz’ettiği şey sadece meşruiyet kriterleridir. Siyasal rejimlerin meşruiyeti ise yukarıda zikredilen ilkelerin ne ölçüde dikkate alıp almamasıyla belirlenmektedir. Şayet bu ilkeleri en iyi anayasal demokratik sistem sağlıyorsa demokratik sistem; Başka bir sistem sağlıyorsa o sistem meşrudur. Buna karşılık bu ilkeleri yeterince yerine getirecek imkândan mahrum olan sistem gayr-i meşrudur. Sanırım günümüz şartları içinde ilgili ilkeleri dikkate alacak tek sistem anayasal demokratik sistemdir.

Seküler bir anayasanın meşru olup olmadığı konusunda dindar toplumun hareket noktası yukarıdaki ilkelerin anayasada ne derece güvence altına alınıp alınmadığı olmalıdır. Can, mal, nesil, akıl ve din (Bediüzzaman’ın aşırı vurgusuna dayanarak buna insan hürriyetini de ilave etmeliyiz) güvenliği konusunda ülkemizde ayrıntıda görüş ayrılığı bulunsa da geniş bir konsensüs vardır. Dindar toplum; can güvenliği bağlamında anarşinin önlenmesi, toplumun akıl dışı maceralara sürüklenerek nüfusun tahrip edilmesinin önlenmesi, sağlık sisteminin iyileştirilerek genel sağlığın güvence altına alınması; Mal güvenliği bağlamında sürdürülebilir bir ekonomik kalkınmanın güvence altına alınarak ülke kaynaklarını israf edilmesinin önlenmesi, refah seviyesinin arttırılması, fakirlik ve sefaletin azaltılması, gelir ve servetin adil dağılımının sağlanması; Akıl güvenliği bağlamında verimli ve etkili bir eğitim sisteminin geliştirilmesi; Yeni nesillerin uyuşturucu ve alkol gibi aklı devre dışı bırakan şeylerden; Aşırı ideoloji ve akıl dışı inanç ve hurafelerden korunması; Dini güvenliği bağlamında İslam’ı serbestçe öğrenmek, başkalarına öğretmek, yaşamak ve başkalarının yaşamasını baskısız özendirmek gibi ilkeleri toplumun diğer kesimlerini de ikna ederek anayasada güvence altına aldırmak için çaba sarf etmelidir. Bu ilkeler güvence altına alındıktan sonra bunu sağlayan araçların adının şu ya da bu olmasının çok bir önemi kalmamaktadır.

İcma’ ilkesi (Konsensüs)

Bu genel ve soyut ilkelerin yanında daha somut ve daha kullanışlı ilkeler de vardır. Bunlardan biri İcma’ ilkesidir. Hz Peygamber’in "benim ümmetim yanlış ve hatada birleşmez" sözü toplumsal konsensüse atfedilen olağanüstü bir değerdir. Gerçekten bu hadisle Hz. Peygamber (asm) toplumun genel eğilimlerine, taleplerine ve günümüz ifadesiyle kamuoyuna değer vermekte, onu meşruiyet kaynağı saymaktadır. (Hollanda felsefeciler derneğinin Utrecht’te 2006 yılında (bkz: http://www.vven.nl/index.php?option=com-content&task=view&id=32&Itemid=43) düzenlediği bir konferansta ilgili hadisi zikretmiş ve toplumsal eğilimlerin önemine dikkat çekmiştim. Politik felsefeyle ilgilenen bir uzman: "Bu hadisi iyi ki duydum, değilse ben dinlerin toplumsal eğilimleri olumsuz bir şey olarak gördüklerini biliyordum. Aziz Augustinus’un bunu şeytani bir olay olarak gördüğünü okumuştum demişti.) Bilindiği gibi İcma, Kitap ve Sünnet’ten sonra ikinci kaynaktır. Hatta Kitap ve Sünnet’in sayılamayacak sayıda muğlâk problemi İcma yoluyla netleştirilmiştir. Hanefi hukukçuların İcma doktrinini esas alırsak şunu açıkça söyleyebiliriz: Şayet toplumun genel eğilimi demokratik bir rejimin gerekliliğini ön görüyor ve böyle bir rejimi talep ediyorsa artık o talebin karşılanması zorunlu bir vacip olmuş demektir. Günümüzde çoğu otoriter ve despot rejimlerin baskısı altında ezilen Müslümanların çoğu istek ve taleplerinin sadece anayasal bir devlette mümkün olabileceği inkar edilemez bir gerçektir. Nitekim Bediüzzaman da Meşruti (Anayasal) devletin İslamiliğini savunurken İcma’ ilkesini referans göstermişti. (Bediüzzaman, Münazarat, Yeni Asya Neş., İst., 1994, s. 40)

İcma’ ilkesi ilk zamanlar hayatın tüm alanlarında geçerli bir konsensüs arayışı olarak görülürken zamanla sadece dini konularda müçtehitlerin ittifak (Şafi doktrinde) ya da çoğunluğunun ittifakı (Hanefi doktrinde) olarak kullanılmıştır. Bununla birlikte hatırı sayılır bir ulema grubu (Baqıllani, İsferani ve Amidi gibi) İcma’yı sadece dini işlerde değil aynı zamanda dünyevi işlerde; sadece Müçtehitlerin değil aynı zamanda ilgili tüm insanların katılabileceği bir aktivite olarak görmüştür. Nitekim Hz. Peygamber (asm) ilgili hadisinde Müçtehid-Müçtehid olmayan ayrımı yapmamakta, genel olarak tüm ümmetin fertlerini zikretmektedir. (al Qadi al Shawkani, (1909) Irshad al-fuhul ila tahqiq al-haqq min ‘ilm al-usul, Cairo, Matba’at al-Sa’adah, s. 133)

Müslüman teologların ilgili alimlerin İcma’ formülasyonlarını dikkate alarak İcma’ ilkesini güncellemeleri ve Habermas’ın "communication action" teorisiyle harmanlayarak bir teolojik-felsefi-politik argüman olarak sunmaları durumunda İslam’ın özellikle demokratik taleplere olan ilgisi ve hatta teşvikinin Batı’da çok olumlu yankılanacağı, hatta milyonları büyüleyeceğine inanıyorum.

Maslahat ve istihsan ilkesi

Anayasal devletin İslamiliğini ispat etme sadedinde Bediüzzaman’ın atıf yaptığı başka bir meşruiyet kaynağı maslahat ve istihsan ilkesidir. Bunun anlamı toplum için faydalı olan şeyin aynı zamanda onun dinen meşru olmasıdır. Yani mubah dairesindeki tüm olumlu şeyler Müslüman toplum için meşrudur. Yine Hz Peygamberin (asm) "Müminlerin güzel gördüğünü Allah da güzel görür" hadisi bu gerçeği vurgulamaktadır. Bu noktada sorulması gereken soru anayasal demokratik devlet sisteminin mi yoksa mevcut başka bir sistemin mi Müslümanların çıkarlarını daha iyi koruduğu ve güvence altına aldığı sorusudur. Bunun pratikte cevabı anayasal devlet ise böyle bir devlet şekli maslahaten ve istihsanen meşrudur.

İstişare ilkesi

Bediüzzaman’ın ısrarla dikkat çektiği başka bir ilke istişare ilkesidir. Gerçekten istişare İslam’da son derece önemli bir ilkedir. Kur’ân çok sayıda ayetiyle Müslümanları problemlerini bireysel ve indi kararlarla değil, ortak ve kolektif akıllarını kullanarak çözmelerini tavsiye eder. (42. 38)

Sosyo-politik kontekste istişare mümkün olan tüm beşeri enerjilerin aktif hale getirilmesi ve toplumsal problemlerin çözümünde devreye sokulması olarak formüle edilebilir. Bu nedenle istişare kültürü yüksek bir insani seviyeyi gerektirir. Normalde insanın eğilimi kendi arzu ve isteklerini başkalarına dayatmaktır. Bu eğilim ise devlet yönetiminde çok yıkıcı sonuçlar doğurur. Toplumda tüm haksızlıkların, anlamsızlıkların ve geriliğin nedeni ortak aklın devreye sokulamamasıdır. İstişare ilkesinden hareketle şunu kesin olarak ifade edebiliriz ki Kur’an her türlü fevri ve despotik yönetim şekline karşıdır, kararlar sadece bir kabilenin, sınıfın ya da oligarşik bir grubun heva ve hevesleriyle değil, mümkün olan en geniş ve en yaygın istişare süreçleriyle alınmalı ve uygulamaya sokulmalıdır.

İstişare mekanizması doğal olarak zaman ve mekâna, teknolojik gelişmişlik düzeyi, toplumsal sivilleşmenin yaygınlık ve derinlik düzeyine göre farklılaşabilir. İstişare müessesesinin en etkin ve yaygın kullanımı iletişimin yaygın olduğu, sivil organizasyonların iyi teşkilatlandığı, politik yapılanmanın demokratik kültürü asimile ettiği toplum yapılarında mümkün olabilir. Doğal olarak istişare sürecinde dogma olarak kabul edilebilecek şey sadece istişarenin vazgeçilmezliği olabilir. Tartışılamaz, üzerinde fikir beyan edilemez hiç bir dogma yoktur. Manevi otoritelerin, filozofların ve kanaat önderlerinin görüş ve yaklaşımları sadece görüşlerden bir görüş olabilir ve taraftarlarınca tek gerçek olarak kabul edilebilir. Ancak o görüşleri savunanlar toplumun geri kalan kısmını ikna etmekle yükümlüdürler. İkna edemedikleri durumda ikna edenlerin görüşlerine-kabul etmeseler de- uymak zorundadırlar. İstişare sürecinde hiç bir sivil grup ya da birey istişareden uzak tutulmamalıdır.

İstişare toplumu her türlü ideolojik körlüğü, bağnazlığı, bayağılığı, zevzekliği ve sıradanlığı aşmış bir toplumdur. Tabi böyle bir toplum iyi eğitilmiş, bilinçli, ekonomik refah düzeyi yüksek bir toplum olabilir. Böyle bir toplumun üyeleri her türlü mazoşist ve sadist eğilimlerden oldukça arınmıştır. Herhangi bir siyasi ya da dini lideri ebedi önder kabul edip onları tabulaştıran bir toplum istişare toplumu olamaz. İstişare toplumu bireylerin etkin ve üretici gücüne güvenen ve inanan bir toplumdur. Çünkü toplumun büyük ekseriyeti toplumsal konuları tartışabilecek düzeydedir.

Anayasa tartışmaları toplumsal anlamda bir istişare süreci ise buna dindar toplumun etkin olarak katılması sadece bir vatandaşlık görevi değil aynı zamanda bir dini görevdir de. Dindar toplum tüm entelektüel enerjilerini seferber ederek anayasa ilkelerinin kendi istedikleri istikamette şekillenmesi için toplumun geri kalan kısımlarını ikna etmelidirler.

İlahi hâkimiyetle toplumsal hâkimiyet çelişir mi?

Yeni anayasa tartışmaları bağlamında başka önemli bir teolojik soruya da burada değinmekte yarar görüyorum: İlahi hakimiyetle toplumsal hakimiyet çelişir mi? Gerçekten hem çoğu Müslüman’ın hem de seküler yerli ve yabancı yazarların kafaları İlahi hâkimiyetle toplumsal hâkimiyetin nasıl uzlaşacağı konusunda önemli ölçüde karışıktır. Bazı Müslüman yazarlar her şeyin yaratıcısı ve hâkimi Cenab-ı Hak olduğunu vurgulayan ayetlere dayanarak İlahi hâkimiyetle toplumsal hâkimiyetin çelişeceğini, dolayısıyla seküler bir anayasal demokraside toplum hâkimiyeti olduğunu ve bunun İlahi hâkimiyeti devre dışı bıraktığını ileri sürerek anayasal demokrasiye karşı çıkmaktadır. Oysa bu iki şey birbiriyle çelişen şeyler değildir. İlahi hâkimiyet itikadi bir konudur, toplumsal hâkimiyet politik ve sosyal bir konudur.

Siyasi tevhid

Modern çağların problemi olan bu konuyu (buna “siyasi tevhit” adını veriyorum) klasik çağlarda kelamcılar arasında ciddi şekilde tartışılmış olan "Efali Tevhid" tartışmasına kıyas yaparak tartışabiliriz.

Günümüzde toplumsal hâkimiyetin İlahi hâkimiyetle çeliştiğini iddia edenler gibi tarihte de bazı âlimler insanların kendi fiillerinin üreticisi olduğunun kabul edilmesinin bu inancın Allah’ın hâkimiyet ve yaratıcılığını sınırlandıracağını dolayısıyla insanı şirke götüreceğini öne sürüyorlardı. Uzun tartışmalardan sonra Maturidi kelamcılar hem Allah’ın hâkimiyetini hem de insanın hürriyetini güvence altına alan bir teoloji geliştirdiler. Buna göre insanın bilinçli fiillerinde insanın iradesi ve kudreti Allah’ın iradesi ve kudretiyle birlikte etkindi. İlahi kudret ve iradenin etkinliği melekuti idi, yani inanç ve itikatla ilgiliydi. Hukuk önünde hiç bir zaman gündeme gelmiyordu. Cinayet işleyen kişi, bunu Allah yarattı diyerek cezadan kurtulamazdı. İşlediği cinayetin cezasını bizzat kendisi çekmek zorundaydı. Cinayet olayını yaratan Allah’tı, ancak bu yaratma tamamen itikadi bir konuydu; hukuk önünde bir değeri yoktu, çünkü hukuk önünde yaratma değil yapma önemliydi. Çünkü hukuk, melekût âleminin değil mülk, fizik âleminin olayıydı. Buna göre yapan cezasını çekecekti.

Toplumsal hâkimiyet İlahi hâkimiyet ilişkisini de Maturidi kelamcıların bu yaklaşımına kıyasla çözümleyebiliriz. İlahi hâkimiyet itikadi bir konudur ve inançla ilgilidir; Oysa toplumsal hâkimiyet politik ve sosyal bir konudur ve dünyayla ilgilidir. Toplumsal irade ve hâkimiyet İlahi hâkimiyet ya da İlahi irade’ye uygun olabilir, olmayabilir de. Hz Peygamberin (asm) "benim ümmetim hatada birleşmez" hadisini dikkate alırsak genellikle toplumsal hâkimiyetin İlahi hâkimiyet ve irade ile uyumlu olacağını söyleyebiliriz.

Siyasi Tevhid’i kıyaslayacağımız başka bir şey İlahi malikiyet ve insani malikiyet olaylarıdır. Teolojik olarak her şeyin sahibi ve maliki Cenab-ı Hak’tır. Her şey Onun mülküdür. Ancak bu malikiyet dünyada insanların da malik olmasına engel değildir. İnsanlar da eve, tarlaya, arabaya, bilgisayara, çocuğa, anne babaya sahip olabilmektedirler. "Bu benim çocuğum" demenin teolojik olarak her şey Allah’ındır ilkesiyle çelişmesi gerekmez. Birinci malikiyet teolojik, ikinci malikiyet dünyevi-hukukidir.

Aynı şekilde toplumların politik yönetime katılarak istedikleri yöneticilerini seçebilmeleri, gerekli düzenlemeleri gerçekleştirebilmeleri İlahi hâkimiyetle hiç bir zaman çelişen bir şey değildir.

Anayasal devlet saf İslami devlet olabilir mi?

Bediüzzaman bu konuyu Münazarat isimli eserinde tartışırken ilginç bir tespitte bulunur: Ona göre demokrasinin ruhu şeriattan üretilmiştir; Yaşayabilmesi için İslami ahlaka ihtiyacı vardır. Ancak Bediüzzaman bu konuda çok realisttir; O sadece şekle önem veren bir şekil fanatiği değildir; Şeriatın politik cephesinin belli bir formunun olmayacağı, zaman ve şartlara göre çeşitli formlar alabileceğinin bilinci içindedir. Anayasal devletin Şeriat’a muvafık olmayan yönleri olamaz mıydı? Olabilirdi, bu doğal bir şeydi. Hangi şey vardı ki yüzde yüz şeriata muvafıktı? Hangi insan vardı ki pür-şeriatı yaşayabiliyordu? Bu konuda uçukluğa, fanatikliğe gerek yoktu; Hükümet de insanlardan oluşuyor ve dolayısıyla günahlardan kendini kurtaramıyordu. Günahsız, tertemiz ve pür akla dayanan bir hükümet ya da devlet ancak Eflatun’un cumhuriyetinde olabilirdi. O da gerçek hayatta değil ancak hayalde olabilirdi. (Bediüzzaman, Münazarat, s. 39) Tam şeriatı isteyerek demokrasiye karşı çıkanlar bilmeden muhali talep ediyordu (olamayacak şeyi), muhali talep etmek ise kendine fenalık yapmaktan başka bir şey değildi. Bir uçurumdan kendini aşağı atan birinin akıbeti parça parça olmaktı. Çünkü bu tip insanların istediği şey masum bir hükümetti. Oysa şimdi bir şahıs bile masum olamazdı, kaldı ki zerreleri günahlardan mürekkep olan bir hükümet masum olsun. Öyleyse hükümeti (bu kontekste anayasayı) değerlendirmek için elimizdeki kıstas adalet-i İlahi kıstasıydı. Hükümetin olumlu yönüyle olumsuz yönüne bakmaktı. Olumlu yönü olumsuz yönünden fazlaysa o olumluydu. Değilse olumsuz hükümet sadece mantıkta olabilecek bir "muhal-i adi" idi. Bediüzzaman bu tip doyumsuz ve ölçüsüz insanlara "ben bu adamlara anarşist nazarıyla bakıyorum, zira onlardan birisi bin sene yaşasa mümkün hükümetlerin hiç birini beğenmeyecek ve içindeki bozgunculukla her birini bozmaya çalışacak" demektedir. (a.g.e., s. 51-52) Oysa ona göre anayasal demokrasi şeriattan bir parmak uzaksa istibdat rejimi yüz arşın uzaktı. Çünkü anayasal demokraside tüm bireylerin görüş ve eğilimi birleşerek kopmaz, esnetilemez bir halat oluşturmaktaydı. İcma-ı Ümmet bir kesin delildi, cumhurun re’yi esastı. Toplumun genel eğilimi şeriatta muteber ve muhteremdi. (a.g.e., s. 40)

Bediüzzaman’ın ilgili argümanlarını teolojik olarak anlayabilecek çok az ilim adamımızın olduğunu sanıyorum. Burada ülkemizdeki İslami düşüncenin Eşari ve Mutezili teolojilerinin ağır baskısı altında olduğunu; Hatta kendi öz Maturidi teolojimizin neredeyse buharlaşmak üzere olduğunu üzülerek söylemeliyim. Diğer İslam dünyasının aydınları demokrasi, insan hürriyeti, bilim, ahlak, devlet-din ilişkisi, vahiy-akıl ilişkisi gibi felsefi ve teolojik problemleri bizim kadim Maturidi teolojimize dayanarak çözmeye çalışırken bizim ilim adamlarımız Eşarilik’te ya da Mutezililik’te çözüm arama peşindedir. İranlı ünlü filozof Abdülkerim Suruş’tan Hollanda’da yaptığımız bir sohbette şu çarpıcı ve sarsıcı saptamayı dinlemiştim: Türk ilim adamlarıyla bir sohbette onlara aklın önemi, insan hürriyeti, İslam’ın rasyonel yanları, vesaire konuları anlatmıştım. Onlar bana karşı çıkarak daha fazla Arap dünyasında klasik ulema arasında hakim olan görüşlerle itiraz ediyorlardı. Ben de onlara, gülerek “arkadaşlar ben size sizin kadim Maturidi görüşlerinizi anlatıyorum, siz bana karşı çıkıyorsunuz,” dedim. Gerçekten tam da öyle bir durumdayız. Hollandalı bir dernekle Rotterdam’da ortak bir toplantı düzenlemiş ve konuşmacı olarak da Kahire Müftü yardımcısı Abbas Bey’i davet etmiştik. Abbas Bey, sorulara Maturidi teoloji çerçevesinde cevaplar vererek büyük takdir topladı. Konuşmadan sonra Abbas Bey’e: “İlginç, dedim, biz Türkler Eşarileşiyoruz, sizler Maturidileşiyorsunuz!” Abbas Bey gülerek, tasdik etti.

Bu konuyu kapatırken burada can sıkıcı bir tespitte bulunacağım: Anayasal ve yasal düzenlemelerle üniversite ve yargı camiasını güçlendirerek askeri bürokrasinin güç tekelini kırar ya da sınırlandırabiliriz. Bu zor olmakla birlikte imkansız değildir. Ancak Maturidi teolojiyi anayasal ve yasal düzenlemelerle yeniden kolay kolay canlandıramayız. Bunun anlamı tek kelimeyle dinle devlet, akılla vahiy arasında bitmez tükenmez çatışma ve toplumsal polarizasyondur. Ülkemizde çoktan beri kapsamlı ve tutarlı bir teoloji zaten yoktur, bölük pörçük olan dini düşünce de yerlerde sürünmektedir. Bunun nedeni çoğu insanın duyunca şok olacağı bir tarihi hatamızdır: Medreselerin ıslah edilerek sürdürülmeleri yerine kapatılması; Dini düşüncenin asaletsiz naehillerin eline terk edilmesi.

Şok edici başka bir gerçek daha: Kadim Maturidi teolojik geleneğin kısmen sönük ve toplumsal gerçekliklerden kopmuş bir varyantını günümüzde Süleyman Efendi’nin talebeleri sürdürmeye çalışmaktadırlar. Onlar da bunu bin bir gizlilik içinde götürmektedirler. Bu düşük profilli çabanın bile etkisi bence mükemmeldir: İran’dan, Libya’dan, Suudi Arabistan’dan gelen yabancı dinsel ideolojilere karşı Türk köylüsü ve kasaba esnafını savrulmaktan korumak. Oysa bunlar da devlet ricali tarafından devleti tehdit eden iç güçler sınıfından sayılmaktadırlar.

Sekülerle Kutsalın Bileşimi: Post Seküler
Sekülarizm-sekülerleşme

Ülkemizde kriz alanlarından biri de kavramlardır. Genellikle yabancı ülkelerden transfer edilen kavramlar işin uzmanı olmayan kişiler tarafından gelişigüzel kullanılmakta ve ciddi bir tartışma konusuna dönüşmektedir. Oysa politik, teolojik ve felsefi kavramların Batı’da çok uzun bir geçmişi ve derin bir arka planı olmaktadır. O konuda uzman düşünür ve filozoflar bulunmakta, kavramların orijinal anlamlarından saptırılması hemen hemen imkansız olmaktadır. Bu kavramlardan biri "laiklik" kavramıdır. Aslında "laiklik" kavramı sadece Fransa politik literatüründe tedavülü olan bir kavramdır. Avrupa’nın diğer ülkelerinde laiklik kavramına karşı şaşılacak bir ilgisizlik vardır. Laiklik yerine sekülerlik kavramı kullanılmaktadır. Bu nedenle politik ve filozofik çalışmalar sekülerlik üzerine yapılmakta, tartışmalar sekülerlik üzerinden yürütülmektedir. Bana göre yeni anayasada Avrupa Birliği’nin büyük ekseriyetiyle uyum gösterebilmek için laiklik yerine sekülerlik kelimesinin kullanılması bir çok tartışmanın da ortadan kalkmasına neden olabilecektir.

Doğal olarak birçok insan sekülerlik kavramının içeriğini bilmemektedir. Bilenlerin çoğu da sekülerleşme ile sekülarizm kavramlarını birbirine karıştırmakta ikisine de aynı anlamı yüklemektedir.

Sekülerleşme, en genel anlamda kentleşme, sanayileşme, rasyonelleşme, bilimselleşme ve demokratikleşme gibi anlamları ifade eder. Biraz daha dar anlamda; kilisenin toplum üzerindeki belirleyici etkisinin azalması, başka bir ifade ile toplumun kilise-dışı sektörlerin etkisi altına girmesi süreci olarak görülür. Yani eğitim, kültür, spor, eğlence, sağlık, ekonomi ve güzel sanatlar gibi alanların din-dışı ilkelerle belirlenmesi ve yönetilmesi sekülerleşmenin başka bir adıdır. Çok daha dar anlamda kilise-devlet ayrışmasının gerçekleşmesi, ne devletin kiliseye ne de kilisenin devlet işlerine karışmaması anlamını ifade eder. (B. Turner, Religion and Social Theory, Sage Pup., London 1991, p. 142)

Buna karşılık sekülarizm felsefi bir bakış açısını, materyalist ve ateist bir dünya görüşünü ifade eder. Sekülarizm din karşıtıdır, kendine ait bir kültür, ahlak ve bilgi politikası vardır. Sekülerleşmenin en yaygın anlamı olan rasyonelleşme, sanayileşme ve bilimselleşme -günümüz Çin ve Kuzey Kore’sinde olduğu gibi- sekülarizm ideolojisi eşliğinde olabileceği gibi, sekülarizmden uzak dinle koordineli de olabilmektedir. Bunun en güzel örnekleri İngiltere, Almanya, Amerika, Hollanda gibi ülkelerdir. Dikkat edileceği gibi birinci kategoriye giren ülkeler otoriter ve komünist bir rejimle, ikinci kategoriye giren ülkeler demokrasi ile yönetilmektedirler. Çünkü sekülarizm ideolojisi ile demokrasiyi bir arada yürütmek mümkün değildir. Ateizmin en yaygın olduğu İskandinav ülkelerinde bile dinle koordineli bir kalkınma modeli esas alınmaktadır. Hatta çoğu insanın dinsiz bildiği Fransa’da en iyi okullar Katoliklere ait okullardır. Başörtü yasağı sadece devlete bağlı orta öğretim okullarında geçerlidir. Özel okullar, üniversite ve yüksek okullarda serbesttir. Dini kuruluşlar eğitim, sağlık, sigorta, bankacılık, işletme, araştırma-geliştirme alanlarında devlet bütçesinden astronomik paralar almaktadırlar.

Din ve dini kurumlarla çatışmayı değil koordinasyonu esas alan toplumlara post seküler toplum adı verilmektedir. Doğal olarak post seküler toplumda dini toplulukların otoriter bir rejimi savunmamaları, diğer alt seküler ya da dini gruplarla diyaloga açık olmaları, akılcı bir ekonomi ve teknoloji politikası savunmaları gerekmektedir.

Dünyada dindarlık düzeyi en fazla olan toplumlardan biri şüphesiz Türk toplumudur. Bu düzeyde bir dindarlıkla sekülarizm ideolojisinin bir arada bulunması ateşle barutun bir arada bulunması gibidir. Daha açık bir ifadeyle, bu sosyal yapıyla Saddam rejimi türü bir sekülarizm rejimini Türk toplumuna dayatmak onun parça parça olmasına baştan imza atmak demektir. Ülkemizin toplum yapısı ancak İngiltere, Hollanda, Almanya gibi demokratik, seküler, anayasal bir rejimle uyumlu olabilir. Sanırım bu da imkansız olmamalıdır.

Ülkemiz rejim tartışmalarını aşıp globalleşen dünyada hak ettiği yerini süratle almalıdır. AKP kadroları, birçok insanda paranoyaya dönüşmüş, “bunlar iktidara gelirse Laiklik, Cumhuriyet ve Demokrasiyi ortadan kaldırırlar” düşüncesini kısmen yıkmıştır. Bu ekonomik gelişmeden de, teknolojik gelişmeden de daha önemlidir. Çünkü insanımız başka hiçbir toplumda görülmedik derecede polarize (paramparça) olmuştur. Bu çok tehlikeli ve ürkütücü bir durumdur. Çoğu laikçi aydın tedaviye muhtaç derecede paranoyaktır. Bunların tedavisi dindar kesimlerin güven vermesi, mümkünse diyaloga zorlamasıyla olabilir. Özellikle politik ve sosyal alanda etkili olan İslami cemaatlerin dini argümanlarını seküler kavramlara transfer ederek kendilerini topluma sivil bir dille anlatmak durumundadırlar. Bunların güven verici bir üslupla kendilerinin açık toplum taraftarı olduklarını, hiçbir zaman otoriter bir rejim düşünmediklerini sürekli ilan ve ikrar etmelidirler.

Sonuç

Başta siyasi partiler olmak üzere dini cemaatlerin sivil ve demokratik bir üslup ve programa sahip olmaları ve seküler kesimlerle yoğun diyalog ve ikna faaliyetine girerek yeni bir sivil anayasa yapabilmeleri durumunda ülkemiz kendi ayağına bizzat kendisi tarafından vurulan prangasını çözecek, dünyadaki saygın yerini alacaktır. Bunun anlamı “Dördüncü Demokratikleşme Dalgası"nın Müslüman damgasını taşıyacak olmasıdır. Bu dalga kısa zamanda tüm İslam dünyasını saracaktır.

Öz

Meşru ya da sivil anayasa, bir toplumun barış içinde yaşayabilmesi için farklı kesimlerin kendi aralarında vardıkları bir konsensüs olarak tanımlanabilir. Anayasa olgusu farklı toplum kesimlerinin varlığını ima ettiğine göre farklı farklı talepler, değişik değişik dünya görüşleri, ideolojiler, dini bakış açıları, politik tutumlar ve kültürlerden söz ediyoruz demektir. Peki, bunların genel hak ve sorumlulukların belirlenmesinde belli bir konsensüse ulaşmaları nasıl mümkün olabilecektir? Bu makalede bunu mümkün kılan şeyin beraber yaşama iradesi olduğu ifade edilerek anayasanın çoğulculuk, açık toplum, akılcılık ilkeleri üzerine dayanması gerektiği vurgulanmakta ve klasik modern, postmodern, kutsal, seküler kavramları ışığında “yeni anayasa” çalışmalarına yol gösterici olabilecek fikirler gözler önüne serilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Anayasa, sivil anayasa, klasik modern, postmodern, kutsal, Maturidi teoloji, sekülerizm, postseküler, demokratikleşme

Abstract

The civilian or the legal constitution can be described as the consensus of different parts of the society for living in peace together. Because the constitution phenomenon means the existence of different parts of the society, we have to consider the different claims, different world views, ideologies, religious views, political attitudes and different cultures. So, how can those parts of the society will have a consensus about general rights and responsibilities? In this article, we mentioned that the fact which make that possible is the will to live together and we underlined that it must be depend on the principles of constitution like pluralism, open society and rationalism and we also presented some ideas which will enlighten the efforts of establishing the "new constitution" in the context of some phenomenon like classical modern, postmodern, celestial and secular.

Keywords: Constitution, civilian constitution, classical modern, postmodern, celestial, the Maturidy theology, secularism, postsecular, democratization

Yukarı