. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6757

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2006 
 Ahlak
 KÖPRÜ / Bahar 2002 
 İrtica: Tehlike mi, Maske mi?


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Türkiye'nin Demokrasi Süreci
Güz 2008   [ 104. Sayı ]


Avrupa İslam’a Hamile mi?

Do Europe Pregnant With Islam?

Ali BULAÇ

Avrupa’dan başka hiçbir referansları olmayan ya da hala 19. yüzyıl pozitivizminden bir adım ileri atamayanlar ne düşünürse düşünsün, Avrupa kendi içine kapanıyor; iç enerjisini, entelektüel kaynaklarını tüketiyor. Avrupa’nın ilkesel ve kurumsal kültüründe ısrar edip, bize dolaylı sömürgesi gözüyle bakanlar var ve bunlar maalesef çoğunluktadır. Durumun hiç de iyi gitmediğini görenler de var.

AB, mevcut refahın korunmasını, sürdürülebilir kılınmasını amaçlayan tutucu bir proje. Model esas itibariyle bir sosyal model. Yoksulluk en çok korkulan unsur. Çünkü yoksulluk beraberinde faşizmi getirebilir. Avrupa ne zaman ekonomik bakımdan sıkışsa aşırı milliyetçiliğe eğilim gösterir. Kişinin bireyselleşerek özgürleşmesi, başka bir ifadeyle aileden ve cemaatten bağımsızlaşması bu projenin ikinci ayağı. Ve nihayet özgürlüğün sürmesi için eğitimin aksamadan verilmesi gerekir.

Fakat mevcut durumda söz konusu modeli ayakta tutmak çok güç. Modelin parçalandığını açıkça gözleyenler, dile getirenler ve bir çıkış yolu arayanlar seslerini duyurmaya çalışıyor. Bunlardan biri de Olivier Abel’dir. Görev yaptığı dört yılda Türkiye’yi yakından tanıma fırsatını bulan ve şimdilerde Paris Protestan Fakültesinde Etik Felsefe dersleri veren Abel, bu kez karşımıza sanki tarihe konuşan bir filozof edasıyla çıktı. Şunları söylüyor: “Demokrasi yeniden tanımlanmaya muhtaç bir siyasi rejimdir. Her şeyiyle kullanışlı değil. Yeniden icad edilmelidir. Mevcut kurumlarımız sorunlarımızı çözmüyor, yeni kurumlara ihtiyacımız var. Avrupa birçok yönden köhnemiştir.”

Bunları söyleyen bir Avrupalı, önemli bir Fransız entelektüeli ve hatta bir filozof. Abel, Avrupa’nın köklü bir rejim değişikliğinden geçtiğinin farkında, bunun altını çiziyor. Bir yanda kapıları zorlayan göçmenler ve göçler, öte yandan küreselleşme ve dayattığı piyasa fetişizmi Avrupa’nın ulus devlet modelini sarsıntıya uğratıyor. Abel’e göre, “İsviçre modeli bir konfederasyon” bile düşünülebilir. Ama öncelikle Avrupa demokrasi konusunda karar vermeli. İçeride demokratik davranan Avrupa dışarıda hiç de bu rejimin standartlarına riayet etmiyor.

Abel, AB’nin “Hıristiyan kültürüne dayandığı”nı kabul ediyor, ama onu bir “Hıristiyan kulubü” olarak görmek istemiyor. Avrupa’nın içine kapandığı ve kapatıldığı yerden kurtulması için kendini İslami geleneklere açması, kaynaklarını çeşitlendirmesi lazım. Boş bir mekan hiçbir şeydir. Avrupa’nın kendini sertifikalandırılmış düşüncelerin dışına çıkarmasında zaruret var.”

Olivier Abel, ilginç bir fikri dile getiriyor: “Roma büyük zaaf geçirdiği bir zamanda Kostantin imparatorluğun merkezini Batı’dan Doğu’ya, en uçtaki bir yere, yani İstanbul’a taşıdı. Belki bugün de Avrupa merkezini en uzak gördüğü yere, İstanbul’a taşımalı.”

Peki, bütün bunlar neyi ifade eder? Batı’nın ve Doğu’nun, başka bir ifadeyle dünyanın içinden geçmekte olduğu süreci anlamlandırmamız daha üst ve kuşatıcı bir perspektife ihtiyacımız var:

Meşrutiyet yıllarında Ezher şeyhlerinden Şeyh Bahid, Bediüzzaman Said Nursi’ye sorar:

“-Avrupa ve Osmanlı konusundaki görüşün nedir?” Bediüzzaman şu cevabı verir:

-Avrupa bir İslâm Devletine, Osmanlı Devleti de bir Avrupa devletine hâmiledir. Bir gün gelip doğuracaklardır.".”

Aradan 10 -15 sene geçmeden Osmanlı doğurur. Avrupa henüz doğumunu yapabilmiş değil. Ancak doğum sancıları başlamış bulunuyor, bunu söylemek mümkün.

Bediüzzaman’ın, “Osmanlı-Avrupa” ya da “İslam-Hıristiyanlık” ikilemi yerine “İslam -Avrupa” ikilemine işaret etmiş olması önemlidir. Avrupa’yı Osmanlı doğurdu, İslam değil. Doğumla birlikte de anneyi kaybettik. Avrupa İslamiyet’i doğuracaktır. Bu doğumdan sonra anne ölür mü, yoksa biyolojik-psişik varlığını temizleyerek mi yeniden var olur, bunu bilmiyoruz. Şu var ki öğrenmek için çok da beklememiz gerekmeyecek.

Bu metaforda dikkat çekici husus şudur: 1910’larda Osmanlı’nın Avrupa tipi sosyo-politik rejimler doğuracağını kestirmek zor değildi. Sadece Osmanlı değil, 1923’te İran, ardından Afganistan ve sonraları 1960’lara kadar Mağrip’ten Endonezya’ya kadar bütün İslam dünyası Avrupalı çocuklar doğurdu. Çocukların durumu ortada!... Hepsi hasta, çelimsiz, derinlerde işleyen illetleri var.

1990’larda Bosna bağımsız bir devlet olarak kurulmaya karar verdiğinde Avrupa’daki doğumun gerçekleştiği söylendi. Bu değildi. Şimdi nüfusları 20 milyona varan Müslüman göçmenlerin bu doğumu yapacakları düşünülüyor. Bu da tek başına değil. Giderek İslamiyet’i benimseyen Avrupalılara -mesela sadece Fransa’da her sene 50 bin kişi Müslüman oluyor- işaret edenler var. Bu da doğumu gerçekleştirecek faktörlerden bir tanesi sadece. Belki bunların toplamı ile asıl Avrupa’nın, daha doğrusu Batı’nın kalbinde baş gösteren paradigma arayışının kendisi bu doğumun habercisidir. Bazıları, Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasının doğum anlamına geleceğini düşünüyor. Kendisi Avrupa’nın döl yatağında hayat bulmuş ve Osmanlı’nın karnından doğmuş Türkiye’nin kendine hayrı yok. Şimdilerde Türkiye’nin kendine yakıştırabildiği misyon “İslam ile Batı arasında köprü” görevidir ki, köprü üzerinden sadece geçildiğini biliyoruz. İstanbul’da yaşıyorsanız eviniz ya Asya yakasında veya Avrupa yakasındadır. Boğaz veya Sultan Mehmet Fatih köprüsü üzerinde kulübe bile kuramazsınız.

Bu çerçeveden Olivier Abel’in Roma imparatorluğunun ömrünü uzatmak üzere Konstantin’in İstanbul’u başkent seçmesine işaret etmesini ciddiye almak lazım. Avrupa, geçmişte olduğu gibi Doğu’dan bir şeyler mi alıp doğum yapacak? Bu çok önemli bir sorudur.

Önce bir hususun altını çizmekte yarar var: Avrupa bunu hep yapar ve fakat bugüne kadar her defasında Doğu’dan ithal ettiği hikmet paradigmasını kendisine benzeterek sadece çöküşün önünü alır. Sokrat öncesi Grek felsefesi, 10. yüzyıldan itibaren Sicilya ve İspanya üzerinden yaptığı transferler ve Batı Hıristiyanlığı’nın Roma’nın yıkılışından sonra kabulü, Avrupa’nın üç defa bilgi ve paradigma intikalinin bu yöndeki en çarpıcı örnekleridir.

Benim öngörmem, bu sefer büyük bir felaketten sonra dördüncü büyük bilgi ve paradigma intikalinin diğer üçünde yaşanan hataların tekrar edilmeden tahakkuk edeceği yönündedir ki, bundan 100 sene önce rahmetli Said Nursi de tastamam buna işaret ediyordu.

Avrupa yeni bir “entelektüel tipi”nin ilk emarelerini vermeye başladı. Avrupa’ya hamile kalıp “bu aydınları ve iktidar seçkinlerini, pazar artığı malzeme ile yemek pişirmeye çalışan muhafazakar siyasetçi” yi doğuran son Osmanlı’nın bahtsız nesilleri, bu olağanüstü intikal ve dönüşümü hiçbir zaman anlayamayacaklar.

Onlar hala, kendine yeni hayat iksiri arayan -ki Şah Veliyüllah Dehlevi, ruhu bedene canı veren hayat iksiri olarak tanımlar- Avrupa’ya İstanbul’u pazarlamak için, bu şehrin kültürel kodlarını Yunan filozofu Aristo’nun evrenin dört temel unsuru olarak gösterdiği toprak, su, hava ve ateş hurafesine dayandırarak bir iş yaptığını zannediyorlar, AB’nin niçin bu şehri 2010 yılı için Avrupa Kültür Başkenti seçtiğini bilmiyorlar. Aristo, belli belirsiz bir deistti, kıdem fikrine inanıyordu ve varlığı salt maddi-cevherlerin şu veya bu bileşiminden ibaret gören rafine bir materyalistti. O hiçbir zaman evrenin bir Emr-i İlahi olan Nefesü’r-Rahman olduğunu; kainatın, tekvinin, mekanın ve imkanın “Kün!” emriyle varlık bulduğunu düşünmemişti, böyle bir şeye inanmamıştı. Osmanlı ile İstanbul’u kainat içinde yaşanabilir, çoğulcu, huzurlu ve estetik bir mekan ve beşeri bir imkan alanı kılan İslamiyet’ti. Avrupa, Aristo’yu çoktan tüketti, başka bir ruhun arayışında. Bence biz bu konuyu biraz daha derinlemesine ele almaya çalışalım.

Son 150 yıllık akıl tutulmasına rağmen, şunu diyebiliriz: Doğu’nun elinde işe yarar tek değer var. O da İslamiyet’tir. İslamiyet, beşeriyet tarihinin son büyük inanç ve tefekkür mecrasında akan bereketli nehirdir. Petrol, doğal gaz, jeo-stratejik konum, enerji nakil hatları, altın ve değerli maden yatakları ikincil değerlerdir. Avrupa ne zaman dara düşmüşse Doğu’ya dönmüş, kendini bilgi ve enerjiyle yenilemiştir. Bu bilgi ve enerji intikali tarihte üç kere tekrarlandı. Modern Avrupa’nın kimliğini hangi kaynakların oluşturduğunu anlamak için, tarihte hikmetin takip ettiği güzergaha, yol haritasına yakından bakmak lazım.

Bazı anlatımlara göre sonraları tanrılaştırılan Zeus bile Hz. İdris (a.s)’in –ki Grek ve Mısır kaynaklarına göre Hz. İdris Hermeslerin Hermesi olarak da anılır- Atina’ya Tevhid inancını tebliğ etmesi ve halkı çok tanrıcılığın parçaladığı ahlaki yozlaşmadan kurtarması için gönderdiği valiydi. Ne Avrupa’nın ne Yunan’ın kendine özgü herhangi bir felsefe veya hikmet kaynağı yoktur. Alfred Weber'e göre Yunan felsefesinin mutlak ve tam anlamıyla özgünlüğünden söz etmek güçtür. Doğu'nun bu felsefe üzerinde mutlak etkisi vardır. Çünkü Mısır'la temasa geçmeden önce Yunanlılarda kelimenin gerçek anlamında felsefeden söz edilemez. Bundan başka Yunan felsefesinin babaları hep İyonyalıdırlar; felsefe Küçük Asya (bugünkü Anadolu)dan önce İtalya'ya ve oldukça geç bir devirde Atina'ya, yani hakiki Yunanistan'a getirilmiştir. Mısır ve Keldani ilminin etkisine Herodot açıklıkla şehadet etmektedir; bu, İslâm mekteplerinin Ortaçağ Hıristiyan düşüncesinin gelişmesi üzerindeki etkisine benzetilebilir. Bunun yanında Weber, Doğu'nun Batı üzerindeki ilim ve düşünce alanlarında iki defa kesin etkide bulunduğuna dikkat çeker. Biri Doğu hikmetinin Mısır üzerinden Yunan'a geçmesi, diğeri Müslümanların 9. yüzyıldan itibaren Sicilya ve İspanya üzerinden Avrupa'ya sağladıkları bilgi intikali ile husûle gelen etki.1 Farabi, “Hikmetin (tefekkür ve hakiki bilginin) ana yurdu Keldanidir, buradan Mısır’a, oradan İtalya’ya ve sonra Yunanlılara geçti. Allah, bana hikmeti ana yurduna geri getirme görevini vermiştir”2 der. Farabi ve Müslüman hakimlerin ortak çabasıyla teşekkül eden muazzam miras Avrupa’ya intikal ettikten sonra Aydınlanma’nın önü açıldı. Bu yüzden açıkça Nietszche “İslam olmasaydı Aydınlanma olmazdı” diyordu. Kısaca Sokrat öncesi filozoflar, bilgi ve hikmeti Doğu’da okuyup tahsil ettiler; Sokrat sonrası filozofları Batı’ya Müslümanlar tanıttılar. Müslümanlar Batı’ya felsefe ve akli bilgiler yanında tecrübi bilgileri (mesela sıfırı ve deneyi) de öğrettiler.

Avrupa kimliğinin ikinci büyük kaynağı Hıristiyanlıktır. Hz. İsa’nın tebliğ ettiği bu dinin çıkış yeri Kudüs’tür, başka bir ifadeyle menşe’ itibariyle Hıristiyanlık Doğu’ya aittir. Batıya intikal edince ritüeller ve kültürel kodlar çerçevesinde yerli pagan unsurlarla karıştı, Roma’nın idari örgütlenme modelini örnek alıp Katolik Kilisesi’ni doğurdu, hikmeti felsefenin filtresinden geçiren ve aslına yabancılaştıran Yunan felsefesinin etkisine girerek varlığı iki alana, maddi ve manevi cevhere, fizik ve metafiziğe ayırdı; böylelikle iman ve akıl, ruh ve beden, din ile devlet arasında mutlak bir ikilem ve çatışma vuku buldu ki, bu merkezi tasarımlar hikmete ve hakikate yabancıdır. Hiyerarşik kurumsallaşma, nizami din adamları sınıfı ve siyasi alanda devletle çatışma geleneği yine Batı Hıristiyanlığına ait olup, laikler Kilise’nin suçuna karşılık olarak bütün dinlere ceza kestiler. Müslümanlık hiç kusuru ve suçu olmadığı halde en ağır cezaya çarptırıldı.

Batı Hıristiyanlığının ikinci büyük versiyonu olan Protestanlığın da ilham kaynağı İslami inançlar, mü’min -Tanrı, mü’minler topluluğu- Kitap ilişkisidir ki, buna ek olarak söz konusu mezhebin varlık ve güç kazanmasında zamanın Osmanlı idaresinin lojistik ve hatta mali desteği önemli rol oynamıştır.

Sıklıkla Batı’nın düşünce mirası ve bunun doruktaki formülasyonu olan Aydınlanma’nın Grek-Roma ve Yahudi-Hıristiyan kanallarından beslendiği öne sürülür. Bu kısmen doğrudur, ancak hem eksiktir hem de söz konusu mirası besleyen Yahudilik ve Roma’nın sağladıkları katkıların bugün baş gösteren derin krizin teşekkülünde ne kadar rol oynadıkları konusu üzerinde yeterince durulmamaktadır.

Grek hikmeti ve tefekkürünün kaynağının Doğudur. Tefekkür yanında, maddi araştırmada kullanılan bilgi malzemesi ve gözlem yöntemleri de Doğu’dan alınmıştır. Mesela Thales -ki “ilk filozof” kabul edilir ki bu tamamen yanlıştır; çünkü Thales filozof değil hakimdi ve elbette ondan önce binlerce hakim ve mütefekkir gelip geçmişti- bundan 2591 sene önceki (İ.Ö. 585) güneş tutulmasını Babillilerin hesap tekniklerini kullanarak önceden tespit etmişti. Mısır’da tahsil gören Thales, Mısırlıların geometrisini de maharetle kullanıyordu.

Yahudiliğin Grek felsefesi ve Aydınlanma olmak üzere iki büyük etkisinden söz edebiliriz. Yahudi inancı ve bakışının kadim Grekler üzerindeki ilk etkileri, varlığa ilişkin algının maddileşmesine ve insan ile tanrılar arasında derin bir çatışmanın vuku bulmasına sebep oldu. Yunan’a özgü kültürün paganlaşmasında bunun dolaylı etkisi görmezlikten gelinemez.

Thales öncesi ve sonrası hakimleri Doğu’ya gidip orada yıllarca -20/30 yıl- tahsil görmeye sevk eden sebep, manevi ve ahlaki derinlikten kopup maddileşmiş dünya telakkisini aşmak; parçalanmış ve kıblesini şaşırmış insan kişiliğini ve kültürünü bütünleştirmek ve elbette çok tanrıcılığın baskıcı ve çatışmacı dünyasından çıkıp insana tekrar onurunu kazandırmaktı. Grek tanrıları insanı sevmezdi, onları kıskanır ve her fırsatta onlara tuzak kurmaya çalışırdı. Bu, Tevrat’taki tasvirde 6 günde dünyayı yaratıp 7. günde istirahata çekilen Tanrı’nın İsrail’le güreşmeye zorlanmasının ve ardından hep bir avcı gibi insanı yeryüzünde takip etmesinin Yunanca versiyonu idi. Sokrat’ı ölüme götüren üç suç, çok tanrıcılığa; ahiret inancından kopmuş ve materyalistleşmiş dünya telakkisine ve ahlaki derinliğini ve anlamını kaybetmiş site hayatına getirdiği eleştirilerdir ki, her üç fikir ve değer peygamberlerin tebliğlerinde temel alınmaktadır. Hz. Musa’nın sahih tebliğ ve talimlerinden ne kadarını saf halleriyle devam ettirdiği tartışmalı olsa da, Eflatun’a “Grekçe konuşan Musa” denmesi boşuna değildir. Bazılarına göre Batı felsefesi de Eflatun’a düşülmüş bir dipnottur.

Modern zamanlarda Yahudi düşüncesinin Avrupa tefekkürü üzerinde domine edici bir etkiye sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bunun sebebi, Yahudi felsefesinin, ancak laikliğin resmi ve emredici bir tutum halini almasından sonra kendini bilim ve düşünce muhitlerinde ifade eder hale gelmesidir. Yahudilik, gerek inanç gerek felsefe olarak ya kendi hakimiyeti zamanlarında veya İslam devletlerinin koruması altında iken gelişme gösterir. Nitekim İslam içinde bir Yahudi felsefesinin teşekkülü, İbn Meymun, İbn Yusuf el Feyyumi, Jehuda hal-Levi, Tuleytalı İbn Cabriol, David bin Mervan el Makammaç, Yafes bin Ali Ebu Yakup el Bekir vd. büyük filozof ve kelamcılar İslam hakimiyetinde yetişmiş, fikirlerini özgürce ifade etmişlerdir. Hıristiyanlık prensip olarak başka inanç ve düşüncelere açık olmadığından, Kilise, 1234’te Maimoni’de büyük Yahudi filozofu ve kelamcısı İbn Meymun’un bütün kitaplarını yaktı. İbn Meymun’u ancak 17. yüzyılda Spinoza canlandırabilecekti. Spinoza’dan Marx’a ve Freud’a kadar resmi ve emredici laiklik olmasaydı, hiçbir Yahudi bilim adamı ve filozof Avrupa fikir ve akademi piyasasında var olamazdı.

Laikliğin -sadece Yahudi düşünürlere ve Avrupa’ya özgü olmak üzere- bu ve diğer yararları olmuşsa da, sekülerliğe dönüşerek varlığı iki karşıt gerçeklik veya paralel alana ayırması, fizik dünyayı kutsaldan boşaltması ve dini “dışarı çıkarması” yönüyle, kadim Grekler gibi modernitenin de derin bir krizin içine düşmesinde başat rol oynamaktadır.

Roma aşkın olanla bağını kopardığı, büsbütün sekülerleştiği (Roma sekülerliğinin ikincil belirtisi aşırı yemek ve amacından sapmış cinsellikti) ve idaresi altındakileri ancak zorbalıkla bir arada tutmaya çalıştığı andan itibaren zaaf geçirmeye başladı. Artık tek istediği mutlak itaatti. Hıristiyanlık, Roma topraklarında neşvü nema bulmaya başladığında, “Tanrı’ya ibadet Sezar’a itaat” istiyordu. Roma, “ibadet de itaat de Sezar’ın” diyor, Sezar’a ibadeti reddeden müminlere ağır işkenceler uyguluyordu.

Güç haksız biçimde temerküz edip değerler aşınınca ve inanç üzerindeki baskılar artınca, merkezde yer almayan bütün mağdurlar, dışlanmışlar ve ezilmişler baskı görenlerin safında toplanır. Roma’da da böyle oldu. Her geçen gün Hıristiyanlık çığ gibi büyüdü. Sadece büyümüyor, aynı zamanda muazzam bir enerji biriktiriyordu.

Dördüncü yüzyılın ilk çeyreğinde Kostantin’in iç enerjisini tüketmekte olan imparatorluğun merkezini İstanbul’a taşıması ve İznik’te Konsül toplaması tesadüfi değildi. Konstantin, pagandı, Hıristiyanlığa inanmıyordu, ama bu dinin gücünü, birleştirici misyonunu ve muazzam bir enerjiyi biriktirme yeteneğini fark etmişti. 19 Haziran’da başlayıp 25 Ağustos’ta biten Konsül’e her taraftan gelmiş seçkin 300 küsur papaz katılmıştı. İmparator, tartışmaların tümünü izledi. Özellikle Ariusçuların yol açtığı tartışmanın en ufak ayrıntısını kaçırmadı. Ariusçular, “Tanrı birdir, İsa’nın tanrısal tabiatı yoktur, o bir insan ve bir peygamberdir” diyorlardı. Diğerleri ise, “üç tanrı” doktrinini savunuyorlardı. Athanasias Yemini’nde formüle edildiği üzere, “Birlik içinde üç. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh. Her üçü de tanrıdır” diyorlardı. Sonunda Konstantin, bilinçli ve ne yaptığının farkında olarak üçleme inancını savunanların tarafını tuttu ve papazların bu yönde oy kullanmasını sağlayarak üçlemeyi resmi devlet doktrini hale getirdi.

Bazen geriye dönüp kendime sorarım: Mesela ateş Hz. İbrahim’i yaksaydı, Kızıldeniz’deki azgın sular Hz. Musa’yı boğsaydı tarih nasıl cereyan ederdi? Burada hep aklıma şu soru gelir: Konstantin, üçleme inancını değil de Ariusçuların doktrinini benimseseydi ne olurdu? Allahu a’lem!..

Bizans, sonraları üçleme doktrinini temel alan Hıristiyanlığı “devlet dini” yapmakla imparatorluğun ömrünü uzattı. Hıristiyanlığın sağladığı sinerjiyle 1453’e kadar yaşadı. Ancak Batı Roma bu kadar zeki ve hoşgörülü değildi. Orada Hıristiyanlar ağır baskılar altında yaşamaya çalışıyorlardı. Manevi ilkeyle bağını koparan ve Hıristiyanlığa hayat hakkı tanımayan Batı Roma 476’da yıkıldı. Yıkılışın arifesinde Romalı generaller, Hıristiyan papazlarından yardım talep ettiler. Papazlar kıllarını kıpırdatmadı, Roma’nın yıkılışını keyifle izlediler.

Hıristiyanların niçin Roma’nın yıkılışını önlemek için harekete geçmediklerini anlamak güç değil. Onlar hem çok zulüm görmüşlerdi, hem Roma’nın yerini alacaklardı. Nitekim öyle oldu. “Kardinal” Roma subay rütbesi iken, Kilise hiyerarşisinde yüksek düzeyde rahiplerin mertebesi oldu.

Batı Kilisesi, Roma’yı olduğu gibi taklit etti, Roma hukukunu iki ilave ile –boşanma ve faiz yasağı- aynen iktibas etti. Yunanlılar düşünmüş, Romalılar uygulamıştı. Roma’da tefekkür ve felsefe zayıftı. Roma salt idare ve hukuktu. Ancak hukuk, son dönemlerde hikmetsiz kurallardan, ruhsuz şekilden ibaretti ki, en büyük zaafı bir usule sahip olmamasıydı. Hukuk metodolojisi (Fıkıh Usulü) tarihte sadece İslam hukukuna özgüdür.

Katolik Kilisesi, müntesiplerini vahşi aslanlara parçalatan Roma devletinin örgütlenme biçimini örnek aldı, hiyerarşik düzenini bu çerçevede düzenledi. Fransız ihtilaliyle laikliği resmi ve emredici tutum haline getiren modern ulus devlet de, kendi karşıtı olan Roma Katolik Kilisesini örnek aldı, kendini Kilise’ye göre tanımladı. Roma, Hıristiyanları; Kilise, laikleri; laiklerin modern ulus devleti de “yurttaş formatı”nda türdeşleştirdiği herkesi ve özellikle dindarları ezdi.

Jean Baudrillard, şöyle der: “Modern dünyada hakimiyet hegemonyaya dönüştü ve tüm değerler tuzla buz oldu. Bugün sistemin yanında yer alıyoruz, oysa onun rehiniyiz. Ebu Garib Cezaevi’ndeki şiddet ve pornografi görüntüleri, sistemin maskesini düşürmüştür. Modern dünyada, aşkınlığın kalkmasından sonra, kaybolanlar yapay olarak ortaya çıkıyor. Sistem tersine döndü; kendi yıkımını beraberinde getiriyor. Kaderinden kaçamıyor. Şunu düşünmemiz lazım: Neden zeka iktidarda değil? Acaba sanal bir felakete mi gidiyoruz? Herkesin birbirine kablolarla bağlandığı bir dünya mı bekliyor bizi?”

Ne olup bittiğini çok az kimse anlayabiliyor. İktidar dolaşımını kontrol eden elitlerin ezici çoğunluğu mevcut sorunların karşılıklı çıkara dayalı işbirliği, uluslar arası kuruluşların daha aktif kılınması veya daha akılcı politikalarla aşılabileceğini düşünüyor, kitleleri bu şekilde teskin ediyorlar. Ancak Aydınlanma’nın en merkezi iddiası, büyük tasarımı çökmüş bulunuyor: Artık dünyada hiçbir insan kendini güvende hissetmiyor. Her olay bizi daha çok şaşırtıyor ve elbette bu oranda korkularımız büyüyor. Modern devlet, her yurttaşın sorumluluğunu üstlenmişti, onu korkulardan uzak tutacaktı ve haysiyetini koruyacaktı. Başına bir iş geldiğinde, çalışıp da yaşlandığında, başkalarının merhametine veya yardım/bağış çabasına gerek kalmadan doğrudan yollarla, yani sosyal güvenlikle onu destekleyecek, besleyecekti.

Küresel büyük dalga bu merkezi tasarıma büyük darbe indirdi. Bu dalganın en belirgin vasfı fizikte ve biyolojide baş gösteren belirsizliğin sosyal ve beşeri hayatta da kendini göstermesi oldu. Modern toplum rasyoneldir, her ayrıntıyı düzenleyen bir ‘akıl’ vardır, sürprizlere yer yoktur. Ama sadece mal, hizmet ve basit malumat (enformasyon) küreselleşmiyor; suçlar, terör, hastalıklar ve düş kırıklıkları da sınır tanımıyor. Her gün yeni sürprizlerle yüz yüzeyiz. Ulus devlet birlikte varoluş fikrini koruyamıyor. Piyasa denen bir gizli güç var. İlk tasarımcısı da buna “gizli el” demişti. Serbest dolaşım halinde olan yüzde 97 sermayedir sadece. Sermaye piyasa güçlerinin desteğinde kazançlı yerler arıyor, beğenmediği yerleri arkasında milyonlarca işsiz ve umutsuz insanı bırakıp hemen başka yere kaçıyor.

Modern devlet, üstlendiği yükümlülüklerini yerine getirme çabasında zaafa düşünce otoritesinin sarsıntı geçirdiğini hissediyor. Güç kaybettikçe meşruiyetini pekiştirecek enstrümanlar arıyor ve tam bu süreçte “terör” ve “terör örgütleri” imdadına yetişiyor. Teröristlerin nizami ordulara, milyarlarca dolarlarla ifade edilecek silah yatırımlarına ihtiyacı yok. Bir sırt çantasında milyonlarca insanın hayatını tehdit edebilecek bir silah taşınabilir. Terör ortaya çıkan boşluğu doldurmak isterken, devlet de bunu büyük bir sevinçle karşılayıp gücünü tahkim ediyor, yurttaşlarına “korkmayın, ben buradayım, terörle mücadele edeceğim; sadece beni hukuk veya daha çok sosyal güvenlikle sıkıştırmayın, güvenlik yönünden daha çok takviye edin, yeter” diyor. 11 Eylül’de devlet(ler) kendilerine işte böylesine ‘yeni’ ve aslında ‘sahte bir meşruiyet’ bulmuşlar, güçlerini tahkim etmekle meşguller. ABD bunu yer küresi ölçeğinde yapmaya çalışıyor. Özgürlüğe veda ediyoruz, çünkü güvenliğe daha çok ihtiyacımız var.

Hakiki istikrarını kaybetmiş bir dünyada hiçbir ülke veya insan topluluğu kendini güvende hissedemez. İstikrarın ve kesinliğin olmadığı, aşkın ve kutsal olanla bağın koparıldığı bir dünyada çöken sistemin merkezi tasarımı, kurucu bilgisi, temel iddiasıdır.

Modern devletin üç vaadi, güvenlik, zenginlik ve özgürlük idi. Her bir ülkenin kendine özgü bir hikayesi varsa da, sonuç itibariyle her ülkede hükümran olan devletler, ulusal düzeyde bu vaatlerini gerçekleştirmede zorlanıyorlar. Farklı hikayeler veya mazeretler bizi yanıltmamalı. Sonuç bütün ulus devletlerin içine düştüğü derin krize işaret etmektedir.

Küreselleşmenin şoku Fransız aydınlanmasını derin bir sarsıntıya uğratıyor. Modernizasyon politikalarının devletlerce emredilmesi sonucunda ortaya çıkan büyük kentler/devasa metropoller, iş ve istihdam kapasitesi ile artan nüfus arasındaki dengesizlik, modern hayat tarzı ve tüketim alışkanlıklarının küresel boyutlarda yaygınlık kazanması ile Çin ve Hindistan yüksek rekabet gücüne sahip ülkeler olarak sahnedeki yerlerini almaya başladılar. Modernizasyon olmasaydı, bu ülkeler geleneksel halleriyle yaşamaya devam edeceklerdi. Batı’da ise ücretler ve sosyal haklar alanında kabul edilmiş standartlar hayli yüksek. Bu standartları koruyarak Asya’nın devlerine karşı rekabet gücünü ayakta tutmak mümkün görünmüyor.

İşin aslına bakacak olursak, Çin ve Hindistan, ilk sermaye birikimini gerçekleştirmek ve maddi büyümeyi sağlamak üzere tıpkı Batılılar gibi köle emeğini sömürüyorlar. Batılı beyaz adam 100 milyon Afrikalının emeğiyle sermaye biriktirdi. İki Asya ülkesi de, kendi yurttaşlarının emeğini sömürüyor. Her ne olursa olsun, sonuçta sosyal güvenlik temelindeki bütün haklar refah toplumlarının refahını tehdit etmeye başladı.

İki yol olduğu açık: Refah toplumları ya ücretleri ve standartları korumaya devam edecekler ki, bu durumda rekabet şanslarını kaybedecekler; ya da ücretleri ve standartları düşürme yolunu seçecekler, o zaman da sosyal çatışmalar baş gösterecek. Göçmenler ve kıyıda köşede olanlar daha düşük ücretlerle çalışmaya razıdırlar. Bunu, kendilerine özgü kültürel kimliklerini öne çıkararak ifade etmeye çalışıyorlar. Ama burada mesela Fransa’nın onlara dediği, Alain Touraine’ın “Kabul edilmiş bir yasa ile kültürel çeşitlilik arasında seçim yapma durumunda kalınmamalı.” Avrupa artık kültürel çeşitliliği kabullenecek durumda değil. Mağripli gençlerin geçmiş yıllarda ayaklanması, hükümeti birtakım kararlar almaya mecbur ettiyse de, bu sefer iş piyasasının öngördüğü zorunluluklar ile Çin ve Hindistan’dan esen kuvvetli rüzgar beyaz Fransızların ayaklanmasına sebep oldu. Paris’te geçen seneden bu yana izlediğimiz durum bundan ibaret. Pek de uzak olmayan bir gelecekte güvenlik yanında, özgürlük ve zenginlik de tehdit altına girecektir. Çünkü her üçü arasında bir tür ontolojik ilişki var.

Fransa’ya özgü olarak başka bir faktör de var. O da, Saddam Hüseyin’den alacaklı olduğu 50 milyar doların Irak’ın işgal edilmesiyle birlikte defterden silinmiş olması. Bu, bile müreffeh Batılı ülke ekonomilerinin dolaylı yollardan beslendiğinin ilginç bir göstergesi. Ama, artık dünya sömürgeci geçmişin çok daha bilincinde ve bunun tümüyle sona ermesi gerektiğini düşünüyor.

Ekonomik sıkıntılar milliyetçilikleri tetikler. Bu, Avrupalı toplumların elindeki mazeret. Ulus devletler güvenlik, sosyal ve ekonomik korumacı politikalar ve alttan gelen tazyikle milliyetçiliklere yöneldikçe, verili beşeri/toplumsal çerçeve daha çabuk çatlama emareleri gösterecektir. Çünkü iletişim ve ulaşım teknolojisi, küresel enstrümanlar ve toplumlar arası seyyaliyet kaçınılmaz bir biçimde çoğulculaşma, farklılıkları, çeşitliliği öne çıkarıyor. Almanya köklü kararlar alıyor, acıtıcı oluyor. İktidar seçkinleri yeni bir umut vaadinde bulunup söz konusu acıyı teskin etmeye çalışıyorlar. Hakikatte sadece İngiltere’nin görece durumu iyi, o da Afganistan ve Irak işgaliyle elde ettiği ilave rantın sağladığı rahatlıktır.

Sonuç itibariyle neredeyse Avrupa’nın tümü “aktif durgunluk” diyebileceğimiz paradoksal bir sürece girmiş. AB projesi ve genişleme süreci bir şeyler oluyor görüntüsü verdiği için iyidir. Tek umut, ulus devletin içine düştüğü zaafları AB projesiyle aşma fikrinin sağlayacağı sinerjidir. Ama aslında ortada ne enerji var ne sinerji. Enerji dediğimiz şey petrol, doğal gaz veya başkası değildir; yüksek düzeyde tefekkür ve hikmete dayanan entelektüel kaynak zenginliğidir.

Bütün bu anlattıklarımızdan sonra şöyle bir noktaya geliyoruz: Tarihte Avrupa Doğu’dan ne almışsa aldıklarını kendine özgü filtresinden geçirmek suretiyle almış, değişikliğe uğratmış, anlam haritasını adeta tersine çevirip araçsallaştırmıştır. Yunan, Doğu’dan “hikmet”i aldı, “felsefe”ye çevirdi. Hıristiyanlığı aldı, bundan dogma, çifte gerçeklik, aforoz ve engizisyonla desteklenen büyük bir iktidar aygıtı olan Katolik Kilisesi’ni türetti. Sicilya ve İspanya’dan aldığı “hikmet ve ilimler”den “Aydınlanma”yı doğurdu.

İşin aslına bakılırsa bunda garipsenecek bir şey yok. Büyük beşeri havzalar arasındaki bilgi ve fikir intikali genellikle bu şekilde cereyan eder. Bir havza dışarıdan ne almışsa, ancak kendi filtresinden geçirdikten sonra aldıklarını kendine mal eder, hangi alanda ve seviyede kullanıp yararlanmak istiyorsa –ne eksik ne fazla, kendine gerekeni gerektiği kadar- alıp kullanır. Hiçbir topluma veya beşeri havzaya taklid, iktibas veya mağlup psikolojisinin ürünü hayranlık ve ölçüsüz takdir hayır getirmemiştir. Taklid bilinçten yoksun takdirdir.

Bir kök fikrin bir havzadaki fonksiyonu bir başka havzaya intikal ettiğinde fonksiyonel hale gelebilir, başka bir amacı gerçekleştirmek üzere araçsallaştırılabilir. Mesela İslam bilginleri Allah’ın varlık âlemiyle ilgili isim, sıfat ve fiillerinin tecelli biçimlerini anlamak ve bilginin en yüksek mertebesi olan Ma’rifetullah’a ulaşmak üzere araştırmalar yaparken, yani varlık âleminin bilgisi demek olan Ma’rifetul-halk’ın amacı Allah’ı ve insanın kendini bilmesi (Ma’rifetünnefs) iken, Avrupa’ya intikalinden sonra bu merkezi amaç ortadan kalkmış, araç amacın yerini almıştır. Müzikten amaç, Allah’ı tesbih eden feleklerin seslerini tespit etmek, ruhun tabiatta donmuş melodilerin harekete geçmesiyle kozmik ve müteal temasını sağlamak; geometrinin amacı Allah’a ibadet eden feleklerin her biri bir tesbih ve tekbir olan ritüellerini anlamak iken, Avrupa’ya intikalinden sonra, tesbih ve ibadet bir kenara bırakılarak salt seslerin ve hareketlerin kantitatif ölçümlerine indirgenmiştir. Descartes, “tabiatı ölçün, ölçülemiyorsa ölçülebilir hale getirin” diyerek, onu müteal/aşkın, batın/kutsal ve öte boyutlarından tecrit ederek salt fiziksel gerçekliğe indirgemiştir. Descartes’in “Metod Üzerine Konuşmalar” adlı kitabı İmam Gazali’nin “El Munkizu mine’d-Dalal” kitabının çifte gerçekliğe uyarlanmış bir versiyonu, onun Aydınlanma’yı hazırlayan en önemli zemin taşıdır. Başka sayısız örnek gösterilebilir: İbn Haldun’dan İbn Arabi’ye, Biruni’den İbn Sina’ya yüzlerce insanı saymak mümkündür. Fakat Batılılar İslam’dan aldıkları için kaynak göstermezler.

Bir kere daha belirtilecek husus şudur ki, Batı’nın bizim bilgi ve düşünce mirasımızdan çok şeyler aldığı doğrudur. Başka kültür havzalarından mesela Hind, Çin, Afrika ve Latin Amerika’daki kadim mirastan da çok şeyler aldı. Batı kendisi dışındaki dünyanın üç hazinesini yağmaladı:

1) Başta altın ve gümüş olmak üzere değerli madenler/zenginlikler,

2) Bilgi ve düşünce kaynakları,

3) Tarihi eserler. Son örneği Irak’ın işgalinde yaşandı.

Rönesans, Reform ve Aydınlanma’nın kaynakları İslam’dan alınanlarla beslenmiş ve desteklenmiştir. Bilgi intikali, tercümeler ve uyarlamalar İslam mirasının mallarıdır. Ama yukarıda çizdiğimiz genel çerçeveden bakıldığında, Avrupa’nın Müslümanlardan aldığı bilgi hasılası artık Müslümanlara ait değildir. Bize ait olmaktan çıkmıştır. Bu serüvende İslam’ın ana paradigması Batı Aydınlanması nezdinde bir parametre hükmünde bile yer işgal etmemektedir.

Bundan ilk çıkan sonuç şudur: “Bugün Batı’yı taklid edelim veya modernleşelim, çünkü zaten bunun gerisinde bizim mirasımız var” demenin inandırıcılığı yoktur. İkincisi, bu taklid ve iktibas bizi hiçbir zaman “adam” etmez, “kişilik” sahibi kılmaz; aksine nesneleştirir, sömürüye açık hale getirir. 150 senedir tarihin öznesi değiliz; determine edilen nesne hükmündeyiz.

Nitekim Avrupa da, İslam dünyasından bilgi intikal ettirince Müslüman dünyayı taklid etmedi; işine yarayanları aldı, yaramayanları “kültürün gümrük kapısı”ndan içeri sokmadı. Bu açıdan Batı’ya intikal ettiklerinde artık ne Yunananlıların Eflatun ve Aristo’su, Müslümanların keşfettiği Eflatun ve Aristo idi, ne kitapları çevrilen Müslüman bilginler orijinal hususiyetlerini muhafaza ediyordu. Mesela kitapları 17. yüzyıla kadar Batı üniversitelerinde okutulan İbn Sina, adeta “Avrupalılaştırılmış/Hıristiyanlaştırılmış bir İbn Sina” idi. Meşşai filozofların ve sufilerin ilk yaratılan varlık olarak gördükleri El Aklu’l-Fa’al, Hegel’de Gays olmuştur. Tıpkı Descartes’in İmam Gazali’yi kendine göre okuması gibi, Hegel de İbn Arabi’yi kendine göre okumuş, felsefesine uyarlamıştı.

Müslümanların da tarihte kadim beşeri havzaların bilgi ve hikmet kaynaklarını kendi dünyalarına aktarırlarken takip ettiği yol bundan farklı değildi. Mesela Yunan ilimlerini ve felsefesini açlıkla tercüme ettiler, yorumladılar; ama hiçbir zaman Yunan mitolojisine, sanatına, edebiyatına, tragedyasına, şiirine, heykeline ilgi duymadılar. Nadir hallerde şiir çevirmek zorunda kaldıklarında şiirin işaret ettiği anlam çerçevesini İslam inançlarına göre tercüme ettiler. Mesela Yunanlılar “Evrensel Baba Zeus” demişlerse, Müslümanlar bunu “Âlemlerin Rabbi Allah” diye tercüme ettiler. Mesela “Şayet bu prensiplere riayet edersen, ölümlü ve ölümsüz tanrıların esasını, bütün şeylerin farkını ve bunları birbirine bağlayan bağları anlarsın” parçasını “Eğer sen bu esaslara bağlı kalırsan Allah’ın ve velilerinin tedbiri ile, teker teker kimisi yok olan, kimisi sabit olan biz insan toplulukları hakkında cereyan eden işin derinliğine/özüne vakıf olursun” diye uyarladılar. Yine mesela “Şu halde iyiliğe yönelmen için tanrılardan yardım diledikten sonra işe koyul” parçasını “Ne zaman herhangi bir işe tevessül edersen, onda başarılı olman için Rabbine yalvarmaya başla” diye uyarladılar.

Bu bize gösteriyor ki, Abbasiler, kendilerinden önceki kültür, bilgi ve medeniyet kaynaklarından olabildiğince istifade ettiklerinde son derece doğru bir yöntem izlemişlerdir. Kendi inançları, âlem tasavvurları vardı; İslam dini onların filtresiydi. Abbasiler bilgiye susamış insanlardı. Bizans’ı yendiklerinde savaş tazminatı olarak kitap alırlardı. Ancak onlar ne istediklerini, gerçek ihtiyaçlarını “bilen insanlar” olarak taklit ve iktibas yoluna sapmıyordu. Çünkü diğer kültür ve bilgi kaynaklarıyla ilişkileri kavramsal düzeyde kurulmuştu. Yani tefekkür eden insanlardı. Bilinçten yoksun hayranlıkları yoktu. Bu yüzden başka kültür ve medeniyetlerin yaşama tarzını, kılık kıyafetini, oturma biçimlerini taklit etmiyorlardı.

Buradan bizim modernleşme projemize ve Batı ile olan ilişki biçimimize geliyoruz: Devletin zaaf geçirdiğini, kurumların artık fonksiyon göremediğini anlayan Osmanlılar, Abbasiler gibi Batı dünyasıyla, Batı’da gelişen bilgi kaynaklarıyla “kavramsal” düzeyde ilişkiye girip kendilerini yenileyeceklerine, aksine “sembolik düzeyde” ilişkiye geçip, Batı’yı taklit ettiler. ll. Mahmut, “Avrupalılaşma” adımı olarak kendi geleneksel kurumlarını tasfiye etti, caz müziğini saraya soktu, protokol toplantılarında alkollü içki verilmesini emretti ve kılık kıyafeti değiştirdi. O gün bugündür, bizim Batı ile ilişkimiz semboller seviyesini aşamıyor, hayranlığımız akıl, idrak ve tefekküre dönüşmüyor, halkımızı Batılılar gibi giyinip yaşaması için baskı altında tutuyoruz. Osmanlı’nın kendisine hamile kalıp doğurduğu Avrupa buydu işte.

Osmanlı “zaaf”a uğradı, Abbasiler gibi yol izleyeceğine, kolayca suçu İslam’ın üzerine attı. Böylece kendisine doğru olarak intisap edildiğinde toplumları cihangir fatihler, adil, müreffeh güç haline getiren Müslümanlık her türlü geriliğin, tembelliğin, kavrayışsızlığın, yoksulluğun müsebbibi görülmeğe başlandı; hiç işlemediği suç ve kusurların cezasını ödemeye mahkum edildi.

Aydınlarımız ise, modern dünyanın hangi süreçlerden geçtiğini idrak etmeden, kendimizden uzaklaşma sürecinde ne kadar “ilerlediğimizi, bu yöndeki değişim politikalarını ve tekniklerini; sekülerleşmenin kat ettiği mesafeyi, bunun için daha neler yapılması gerektiğini; kimliğini, inancını ve yaşama biçimini korumaya çalışan insanlar üzerinde hangi zecri yol ve yöntemlerin daha etkili olacağı konularını” üzerinde kafa yormakla meşguller. 200 yıllık bu maceradan işe yarar hiçbir şey çıkmadı, bundan sonra da çıkmaz. Bu perspektifi değiştirmemiz lazım. Pekiyi, doğru perspektif nedir?

Gözlemlenebilir bir nesne hakkında doğru bilgi edinmek için nesneye birkaç yönden bakmak lazım. “Her yönden” bakabilme yeteneğini gösteremediğimiz sürece varlık hakkında işe yarar bilgi sahibi olamayız. “At gözlüğü” tek yönlü, tek boyutlu bakış açısını ifade eder. Varlık dünyasındaki yerimiz ve duruşumuzla ilgili olarak birkaç perspektiften varlığa, anlam dünyasına bakabilmenin amacı, alta düşmemek (Esfal-i safilin), müteal olana yükselmek, insani yaratılışın hakiki ve asli gayesi olan Uruc’u tahakkuk ettirmektir.

Türkiye’de aydınlar ve iktidar elitleri kendilerini Batı’ya sabitlemişlerdir. Mesela komşularıyla ticareti olmayan tek ülke biziz, aynı zamanda komşularıyla beşeri-kültürel ilişkileri olmayan ülke ayıbına da biz sahibiz. Komşularımızı Batı üzerinden anlıyoruz. Ortadoğu veya Avrasya hattı üzerindeki ülkeler hakkındaki bilgilerimiz ilkokul müfredatı seviyesinde bile değil.

Türk aydınları, kendi sorunlarına Batı üzerinden bakıyorlar. Kendi kendilerine nasıl bakmaları, kendilerini nasıl idrak etmeleri gerektiğini de yine Batı’dan öğreniyorlar. Sadece Türkiye değil, Müslüman dünya aydınlarının ezici çoğunluğunun “ben idraki”ni Batılı paradigmalar teşekkül ettiriyor. Sonra da bir kısmı bağımsızlıktan, antiemperyalizmden söz ediyor. Kendi kendini oryantalize eden, yani sömürgeleştiren insanlar nasıl bağımsız olabilir ki!

Batı’yı büyük bir telaş almıştır. Elindeki pusula yönünü artık tayin etmeye yetmiyor. Birçok şeyi yeni baştan düşünme ihtiyacını hissediyor. Geldiğimiz noktada Batı “himmete muhtaç dede” hükmündedir. Öyle olmakla beraber, hiçbir şekilde paradigma değişikliğine gitmeyi aklından geçirmiyor, geleneği içinden kendini yeniden üretmenin imkanlarını arıyor. Bütün Avrupa kimliğini sorgulama sürecine girmiş bulunuyor. Bu, kısa zamanda tamamlanacak gibi de görünmüyor. Geçen yıllardaki banliyö olayları, bu seneki gösteriler, karikatür krizi, yabancı düşmanlığı, göçmenler veya Türkiye’nin AB üyeliği Avrupa’yı kendi kendisiyle yüz yüze getirmektedir.

Ulusal kimlik, din, kamusal hayat her ülkenin gündem maddelerinden biri. Merkezi aktörler tarafından düzenlenip -düzenleme tarzı demokratik gibi görünse de fark etmiyor- denetlenmekte olan modern kamusallık, potansiyel grupları, bireyi bastırıyor. Modern devlet kendi içinde gayr-ı şahsi bir cemaate dönüşmüş, iç bütünleşmesinden hiçbir şekilde vazgeçmek niyetinde değil. Sessiz bireyler bir anda patlıyor, devlet ses bombalarıyla sesleri bastırmaya çalışıyor. İfade edilsin edilmesin, insanlar mutsuz. Yeni kararlar, ajandadaki gizli gündemler küçük insanın aleyhine işliyor.

Şimdilik en büyük doğum sancıları Fransa’da görülüyor. Bu normal, çünkü Fransa, modern dünyanın kalbidir. Fransa kendi tarihi reflekslerini harekete geçirerek bir çıkış yolu arıyor. Fransa’da kültür özü itibariyle jakobendir. Bu siyasi kültür ve perspektifin tarihi 1789’a kadar iner. İhtilal, yerine göre bir avantaj da sağlar. Böylelikle yerine göre verili olana, statükoya karşı gardınızı alma refleksine sahip olursunuz. Jakobenlik doğası gereği aksülamele sebep oluyor. Fransa’da her zaman hatırı sayılır bir aydın muhalefetinin varolmasını mümkün kılan iki faktör, ihtilal geleneği ve doğası gereği tepkiye yol açan jakobenliktir.

Türkiye’deki aydınları muhalif konuma yükseltecek hiçbir gelenek yok. Türk aydınlarının geleneği yok, devlet zengini/burjuva gibi devletin serasında yetişmiştir. Türk aydınları, Frankofonlar, Fransız aydınlarının kurulu düzene karşı geliştirdikleri entelektüel muhalefet mirasından beslenemezler, çünkü bu miras Fransızlara aittir. Onların jakobenliği İslam’ın entelektüel kaynaklarına ve halka karşı bir aksülameldir. Fransız aydınlarını üçüncü sınıf işporta mevkutelerden takip ederler, sloganları tercüme ederler, ama neyi okuyup öğreniyorlarsa bu, Türk aydınlarında halka karşı devletin yanında halka muhalefete dönüşür. Batı Türk aydını için bir tefekküre konu olan bir “kavram” değil, hayranlık sebebi bir “sembol”dür.

Avrupa’nın Türk aydınlarından alabileceği hiçbir şey yoktur. Bu aydın Avrupa’nın kültür, bilgi ve düşünce kaynaklarını iki yüz sene geriden takip edip tüketmektedir. Onun Avrupa’nın sağlıksız çocuğu olması vasfı da buradan gelmektedir. Avrupa, eğer üçüncü kere Doğu’dan bilgi, tefekkür ve hikmet nakledecekse, Aydınlanma’nın ucu kapalı sitesinin dışına çıkıp özgürleşmesi ve bugün ancak İslam’la ifade edilen bilgi (İlim), tefekkür ve hikmeti bozmadan, tahrifata ve tağyirata uğratmadan alıp yeni entelektüel ve politik sistemlerin temeli haline getirmesi gerekir. Bediüzzaman, Avrupa’yı içine girdiği zorlu şartların bu noktaya getireceğini söylüyordu. Geç ve zor olmakla beraber Avrupa’yı böyle bir doğum beklemektedir, aksi halde kendi nihilizmi içinde intihar yolunu seçmiş olacaktır.

Dipnotlar:

1. Daha geniş bilgi için bkz. Ali Bulaç, İslam Düşüncesinde Din-Felsefe, Vahy-Akıl İlişkisi, İst. 2000, Birinci Bölüm.

2. Farabi, Tahsilü’s-Saade, s. 51

Öz

Avrupa’dan başka hiçbir referansları olmayan ya da hala 19. yüzyıl pozitivizminden bir adım ileri atamayanlar ne düşünürse düşünsün, Avrupa kendi içine kapanmakta, iç enerjisini, entelektüel kaynaklarını tüketmektedir. AB, mevcut refahın korunmasını, sürdürülebilir kılınmasını amaçlayan bir projedir. Fakat mevcut durumda söz konusu modeli ayakta tutmak çok güçtür. Modelin parçalandığını açıkça gözleyenler, dile getirenler ve bir çıkış yolu arayanlar seslerini duyurmaya çalışmakta, Avrupa’nın birçok yönden köhnediğini dile getirmektedirler. Bu yazı Bediüzzaman’ın 1900’lerin başında söylediği “Avrupa bir İslâm Devletine, Osmanlı Devleti de bir Avrupa devletine hâmiledir. Bir gün gelip doğuracaklardır." sözünün ne anlama geldiğini ve hangi sosyo-kültürel alanlara işaret ettiğini farklı bir bakış açısı değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

Anahtar Kelimeler: Avrupa, Osmanlı, İslam, Hıristiyanlık, Aydınlanma, modernleşme

Abstract

Whatever people think who had no reference except for Europe or still staying in the point of 19th century’s positivism, Europe is retiring into itself and exhausting its inner energy and intellectual sources. The EU is a project aiming to protect the existing relief and to make it sustainable. But it is hard to keep alive this model at the present status. The people who noticed and saw the disintegration of the model are trying to solve this problem and saying that the Europe went out the date in many ways. In this article, we will discuss the following sayings of Bediuzzaman which he said in the beginning of 1900s and we will try to understand the meaning and the socio-cultural background of the sentence with a different point of view: Europe is pregnant with an Islamic State; Ottoman Empire is pregnant with a European State. One day both of them will give birth”

Keywords: Europe, Ottoman, Islam, Christianity, Enlightenment, Modernization

Yukarı