. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6689

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2004 
 Bitmeyen Esaret: Yoksulluk
 KÖPRÜ / Yaz 2000 
 Güzellik Felsefesi: Estetik


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Medeniyet
Kış 2003   [ 81. Sayı ]


Medeniyet Kimin Eseri?

Hakan Yalman

Medeniyeti şekillendiren en önemli unsurlardan biri teknolojidir. Teknoloji, bilimin pratik hayata yansıyan sonuçları şeklinde algılanabilir. Bu yönüyle de günlük yaşantıyı yakından ilgilendiriyor ve yaşam şekillerini değiştiriyor; hatta günümüzde teknolojinin bu fonksiyonu iklim, kültür gibi kavramların bile önüne geçmiştir.

İbn Haldun'un dünyayı yedi iklim bölgesine ayırarak, o bölgelerin coğrafi özelliklerinin ahlak ve medeniyet üzerine etkilerini ortaya koyduğu bilinmektedir.1 Bugün orada anlatılanların kısmen önemi azalmış ve teknolojinin akıl almaz bir hızla gelişimi dünyayı adeta bir köy haline getirmiştir. Herkesin evinden bütün dünyaya açılan percereler, binlerce kilometre uzakta yaşayan insanları, yan komşu haline getirmiştir. Bunun sonucu olarak, medeniyetlerin şekillenmesinde teknoloji önemli bir rol üstlenmeye başlamış; iklim, coğrafya, kültür gibi unsurlar ikinci plana inmiştir. Küreselleşme kavramının daha sık kullanılması, artık neredeyse coğrafi sınırların bile kalkacağı tüm dünyanın ortak bir kültür ve medeniyete doğru adım adım ilerlediğinin işareti olarak kabul edilebilir. Yani dünya yavaş yavaş tek bir medeniyete ve ortak bir kültüre doğru ilerlemektedir.

Aslında medeniyetin iklim, kültür, coğrafya, teknoloji gibi unsurların hangisinden etkilendiği konusu, mülk dairesinde bir değerlendirmedir. Medeniyet konusunda göz ardı edilen önemli bir konu, tevhid nazarıyla/harfî bakış ile algılandığında ortaya çıkan tablodur. "Medeniyet kimin eseri?" sorusunun cevabında insanlık ve insanlar akla gelir. İnsanlığın geldiği nokta, insanoğlunun üstünlüğü, aklın ve bilimin gücü gibi konular gündeme gelir. Avamın nazarında, çiçek, böcek ya da dağın oluşumunda İlahi bir gücün işleyişi nazara alınırken, bir araba, uçak, bilgisayar ya da gökdelenin oluşumunda, ön planda insan ve insanlık vardır. Teknolojik ürünler ve bununla bağlantılı olarak ortaya çıkan medeniyet, insanlığın kolektif şuurunun, topyekün insanlığın ürünü olarak algılanır. Zaman zaman da İlahi kudret ile insanlığın gücü mukayese edilmeye kalkışılır. Mesela, camide vaaz veren bir hoca sözünün ulaşacağı noktayı bilmeden, "İnsanlar, uçağı yapıp uçurabilirler, ancak bir sinek büyüklüğünde yapsınlar da görelim" derken, İlahi kudreti nasıl tezyif ettiğinin muhtemeldir ki farkında değildir. Bu bakış açısında teknolojik ürünler insana, biyolojik canlılar da kudret-i İlahiyeye verilmektedir. Böylece, Allah'ın iradesi vehmî bir şekilde sınırlandırılmaktadır. Bediüzzaman bu gibi durumları nazara alarak, "...dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar."2 der. Bu durumda iradenin sadece cüz'i oluşu nazara alınmakta, garazî, vehmî ve itibarî oluşu gözardı edilmektedir. İradenin sadece "cüz'i" oluşu dikkate alınıp diğer özellikleri gözardı edilirse, gerçek konumunun çok üstünde bir mahiyet kazanmaktadır. İnsana ait işlem alanı, belki elinin yetişebildiği yer, aslında o kadar bile yokken, bazan tüm dünyayı hatta kâinatı etkilediğini düşünebilmektedir.

Aslında insan, mükemmel işleyen bir silsilenin sonucu olan kâinatın geçirdiği bütün safhalarla bağlantılı ve her safhada oluşumuna yönelik hazırlıklar yapılmış bir canlıdır; tek hücrenin bölünüp, çoğalıp, değişerek trilyonlarca hücre haline dönüşmesiyle şekillenmiştir. Ancak insan, düşüncelerinin, duygularının, algılarının ve beden fonksiyonlarının hepsine sahiplenme ve bunu ifade eden "ben"lik duygusu taşımaktadır.

Hangi alana kadar kendi işleyişi olduğu, hangi alandan sonra kendi dışında cereyan ettiği konusu, aslında duygu ve düşünce planında bile net değildir. Sosyal hayattaki organizasyon, farklı alanlar ve farklı bölgelerdeki kişilerin ayrı ayrı iradelerinin, muhteşem bir uyumla bir araya getirilmesi bir üst tanzimi gerekli kılmaktadır. Tek kaynaklı olmayan farklı oluşumlar ya da gelişimlerin birbiriyle uyumlu olabilmesinin mümkün olmadığı düşünülürse kâinat gibi mükemmel bir organizasyonun ayrı alanlardaki farklı gelişimlerin birleşimiyle oluşabilmesinin de mümkün olmayacağı açıkça ortaya çıkacaktır. Muhteşem bir ahengin varlık lisanıyla ve kâinat orkestrası tarzında icrası bir orkest-ra yöneticisi olmaksızın icra edilemez. O halde hiçbir teknolojik ürün, tek insanın bilgi ve iradesinin kullanılmasından kaynaklanmamaktadır. İnsanlık tarihinde hiçbir insan, -dahiler de dahil olmak üzere- herhangi bir teknolojik ürünün bütününü kuşatabilecek bilgi ve beceriye sahip olmamıştır. Mesela, bir cep telefonu veya bilgisayarı baştan sona bütün detayları ile bilen ve bu bilgisi ile her detayını yapıp baştan sona imal edebilecek hiçbir şahıs yoktur. Garip bir organizasyonla, akıl almaz bağlantılarla, sanki herşeyin gerisinde işleyen gizli bir el vurmuşçasına, bütünü tamamlayan ayrı ayrı parçalar biraraya getirilir. Biri elektriği keşfetmiştir, biri digital sistemlerle çalışan devreleri, mikroçipleri oluşturmuştur, biri fiberoptik kabloları, bir diğeri elektromanyetik dalgaları bulmuş ve bunların ihtiyaca göre biraraya getirilmesi ile teknoloji ağacının meyveleri oluşmuştur. Arz-talep etkileşimlerinden kaynaklanan ve fıtri bir süreç içinde gerçekleşiyor gibi gözlenen bu durumu varlığın iç dinamiklerine vermekle de izah mümkün görünmemektedir. Eşyanın bütününde ve küçük alanlarda muhteşem bir organizasyon her safhada hissedilmektedir. Organizasyonun mükemmelliği ise, bütünde çok belirgin hissedilip, sebep ve sonuç bağlantıları daha zayıflamaktadır.

Yerel bakışların ya da kartezyen tariflerin yanında bütüncül ya da holistik bakış ile bütüne bakmak, varlığı daha sağlıklı anlamamıza imkan sağlayacaktır. "Evet, sırr-ı vahdetle kâinatın kemâlâtı tahakkuk eder. Ve mevcudatın ulvî vazifeleri anlaşılır. Ve mahlûkatın netice-i hilkatleri takarrur eder. Ve masnuatın kıymetleri bilinir. Ve bu âlemdeki makasıd-ı İlâhiyye vücud bulur. Ve zîhayat ve zîşuurların hikmet-i hilkatları ve sırr-ı îcadları tezahür eder. Ve bu dehşet-engiz tahavvülât içinde kahhârâne fırtınaların hiddetli, ekşi simaları arkasında rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri görünür. Ve fenâ ve zevalde kaybolan mevcudatın neticeleri ve hüviyetleri ve mahiyetleri ve ruhları ve tesbihatları gibi çok vücudları kendilerine bedel âlem-i şehadette bırakıp sonra gittikleri bilinir. Ve kâinat baştan başa gayet mânidar bir kitab-ı Samedânî ve mevcudat ferşten arşa kadar gayet mucîzane bir mecmua-i mektubat-ı Sübhaniye ve mahlûkatın bütün taifeleri gayet muntazam ve muhteşem bir ordu-yu Rabbânî ve masnuatın bütün kabileleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyârâta kadar Sultan-ı Ezelînin gayet vazifeperver memurları olduğu bilinmesi ve her şey, aynadarlık ve intisap cihetiyle binler derece kıymet-i şahsiyesinden daha yüksek kıymet almaları ve 'Seyl-i mevcudat ve kafile-i mahlûkat nereden geliyor ve nereye gidecek ve niçin gelmişler ve ne yapıyorlar?' diye halledilmeyen tılsımlı suallerin mânâları ona inkişaf etmesi, ancak ve ancak sırr-ı tevhid iledir. Yoksa, kâinatın bu mezkur yüksek kemâlâtları sönecek ve o ulvî ve kudsî hakikatleri zıtlarına inkılâp edecek."3

Bediüzzaman'ın vurguladığı bu hale en fazla maruz kalan unsurlar, teknolojik ürünler ve medeniyet olarak önümüze çıkmaktadır. Bunların ortaya çıkışının yalnızca "iktiran" ile yakınında bulunan sebeplerle irtibatlandırılması "ayinedarlık ve intisap ciheti"ni gölgelemektedir. Bugün insanlığın refahına hizmet eden teknolojik ürünler bilim, bilimadamı, sanayi, madencilik, emek gibi kavramlarla irtibatlandırılıp İlahi kudretle bağlantıları çoğu zaman gözardı edilmektedir. Bu kendini inançlı olarak tanımlayan fertler için de karşımıza çıkan bir problemdir. Bu problemin çözümü ise bütüncül bakış ya da tevhidi nazar olmalıdır. Bu eşyanın kesretinden çıkıp onun içinde boğulmamaya bir vesiledir. Mesela cep telefonu ile üretici firma ve elektronikçilerin geldiği akıl olmaz nokta akla gelirken, kâinatta yaratılan ilk ortam ve ardından yaşanan birbirini tamamlayıcı silsilelerin sonucu ve ürünü olan bir cep telefonu kavramını da nazara almak gereklidir. Aksi takdirde muhteşem bir varlık ağacı olan kâinatın cep telefonu şeklindeki meyvesinin yalnızca ağacın bir veya iki dalı ile irtibatı algılanacak hem havada kalacak hem de bu muhteşem ağacı görebilme şansı kalmayacaktır.

Topraktan minerallerin bir araya getirilerek harika yaprakları netice vermesi fıtri bir süreç olarak gözlenip İlahi kudretle daha rahat irtibatlandırılırken, aynı minarellerin bir otomobilin, bir uçağın ya da uzay mekiklerinin kaportası haline dönüşümü yalnızca insan, bilim ve teknoloji ile irtibatlı olarak algılanacaktır. Oysa ağacın içindeki kanallardan yaprakları su taşıyan kurallarla yeryüzünün pek çok yerine yayılmış uçaklar, otomobiller ve gemilere petrol taşıyan kanallar arasında garip bir benzerlik vardır. Toprak ve yeryüzü arasında işleyen bir el kimi zaman topraktan rengarenk yaprakları dokurken, kimi zaman renk renk otomobil kaportaları dokur. Küçücük yumurtalardan sinekler ve kelebekler imal ederken fabrikalarda uçaklar ve uzay mekikleri üretir. Bunların hepsinin hesabı da varlığın başlangıcında, belki ilk atomda yapılmış olmalıdır. Sinekle uçak arasındaki oluşum farkı, araya irade sahibi olan insanların girmiş olmasıdır. Oysa insanlar da ayrı işleyişin ürünü tek hücreden trilyonlarca hücre haline dönüştürülmüş ve hayatı kâinatın genel işleyişi içinde dönen çarklara bağlı olarak yürütülen bir varlıktır. Beyninin ve bedeninin işleyişi tamamen kendi kontrolünün dışında, istekleri ve talepleri külli bir irade tarafından değerlendirildikten sonra fiilleri şekillenen bir varlıktır. Her bir fiilinde işleyen çok komplike mekanizmaların pek çoğunu henüz bilmemektedir. Üstelik zerreler düzeyinde bakıldığında en küçük fiili bütün kâinatla ve kâinatın başlangıçtan bugüne geçirdiği bütün sayfalar ile alakadardır.

Tüm bunlar göz önünde alındığında, çiçeklerin, böceklerin, gezegenlerin yaratılması kadar teknoloji ve medeniyetin yaratılması da İlahi bir kudretin eseri olmalıdır. Bir roketin muhteşem bir nizam içinde uzaya hareketi, bir gülün açısından "bir kitab-ı Samedani" "bir mecmua-i mektubat-ı Sübhaniye" olmak yönüyle daha geri kalmaz. Kanımızda dolaşan eritrositler kadar otobandaki tırlar ve kamyonlar da Rahmani bir tecelliye işaret ederler. Vücudumuzun savunmasında rol alan lökositler kadar modern silahlarla donanmış ordular da Celal ve Kahhar'a işaret ederler.

Kısacası, medeniyet ve teknoloji kâinatın bütün zerrelerini ve tamamını yaratan kudret-i İlahiyenin eseridir ve O'na, O'nun isimlerinin güzelliklerine işaret eden unsurlardır. Evinizdeki televizyona bu nazarla baktığınızda Rabb-i Rahim'i size anlatan munis bir alet olur. İçindekileri değil, televizyonun lisan-ı halini dinlemek lazım.

Dipnotlar:

1. İbn Haldun, Mukaddime I, Çev: Süleyman Uludağ, İstanbul 1982.

2. Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1994, s. 181.

3. Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1997, s. 17.

Yukarı