. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4215

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2004 
 Bitmeyen Esaret: Yoksulluk
 KÖPRÜ / Yaz 2000 
 Güzellik Felsefesi: Estetik


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Meşrutiyet'in 100. yılında Türkiye Demokrasisi
Yaz 2008   [ 103. Sayı ]


Meşrutiyet’in 100. Yılında Türkiye’nin Demokrasi Serüveni

Müslümanlık En Büyük Zararı Siyasi Otoriteye Eklenmekten ve Siyasi Otoriteyi Kullanmaktan Görür

Atilla YAYLA

Prof. Dr., Gazi Üniversitesi, Kamu Yönetimi öğretim üyesi Bu konuşma, Risale-i Nur Enstitüsü tarafından 30 Mart 2008’de gerçekleştirilen “Meşrutiyet’in 100. Yılında Türkiye’nin Demokrasi Serüveni” başlıklı panelde yapılmıştır.

Yeni Asya camiasını böyle anlamlı ve güzel bir panel organize ettiği için tebrik ediyorum. Beni davet ettikleri için de ayrıca teşekkür ediyorum. Demokrasi hakkında konuşabilmek ve Türkiye’nin demokrasi serüvenini değerlendirebilmek için hiç şüphesiz önce demokrasi ile ilgili temel bilgileri hatırlamamız gerekiyor. Bu bakımdan bu camianın çok sıkıntılı olduğunu zannetmiyorum; ama ben yine de demokrasinin temel unsurlarıyla ilgili bir özet yapmaya çalışacağım. Daha sonra da bu özet çerçevesinden yahut da bu özetlenmiş teori çerçevesinden Türkiye’deki demokrasiyi değerlendireceğim. Âdetten olduğu üzere bir kavramı, bir sistemi incelemek, öğrenmek istiyorsak onun hem teorisini hem pratiğine bakmamız gerekir. Bazen teori, bazen pratik üzerinde yoğunlaşabiliriz ama çoğu zaman takip edilen yol hem teorisinden hem de pratiğinden yararlanmaktır. Bunu yapmak için de kendilerine başvurabileceğimiz önemli yazarlar var. Sartori ve Dahl gibi önemli demokrasi teorisyenleri. David Held gibi, Barry Holden gibi demokrasiye uzun zaman ayırmış, demokrasi üzerinde çok çalışmış akademisyenler var. Bunlardan Robert Dahl’i esas alırsak, “Poliarşi” adlı meşhur kitabında sekiz tane unsuru demokrasinin garantisi olarak yahut da demokrasinin gerekleri olarak sayıyor. Bunlar şunlar: Birincisi, teşkilat kurma ve teşkilata katılma hakkı. Özellikle siyasi partilerin bir teşkilat olduğunu hatırlarsak bunun çok temel bir şart olduğunu görürüz. İkincisi ifade özgürlüğü, vaktim olursa bunun üzerinde biraz daha fazla durmak istiyorum. Üçüncüsü, seçme hakkı. Dördüncüsü, seçilme hakkı. Beşincisi, siyasi liderlerin ve elitlerin halk desteği ve seçmenlerin oyları için yarışma hakkı. Altıncısı, alternatif enformasyon kaynakları. Yedincisi, hür ve adil seçimler. Ve sekizincisi, hükümetin kararlarının seçmenlerin oylarına ve diğer tercih biçimlerine dayanmasını sağlayacak kurumsal düzenlemeler. Mamafih bütün yazarların bu kriterlerle tatmin olduğunu söyleyemeyiz. Alfred Stepan, Juan Linz adlı iki önemli yazar da bunlara başka şartların da eklenmesi gereklidir diyorlar ve iki üç tane şart sayıyorlar. Bunların en başında şu geliyor. Bir ülkenin demokrasi olabilmesi için orada anayasal yönetim geleneğine uygun, insan haklarına saygılı ve temel özgürlükleri ciddi bir şekilde koruma altına alan, gerekirse azınlık haklarına ekstra bir koruma sağlayan, hatta azınlıklar için pozitif ayrımcılık yapan demokratik bir anayasa. Bu bize şunu söylüyor. Demokratik bir anayasaya sahip olmayan hiçbir ülke demokrasi olamaz. Bir ülkede anayasal verilen bir metnin bulunması da o ülkede anayasacılık geleneğine uygun bir yönetimin olduğunu göstermez. Anayasalılık ile yani anayasaya sahip olmak ile anayasal yönetim geleneği arasında ciddi bir fark vardır. İkincisi siyasi iktidarın Anglosakson dünyasında aslında "government" diyorlar; "state" demiyorlar, "devlet" demiyorlar. Bizde bu bakımdan da kafa karışıklıkları çıkıyor. Siyasi iktidarın yani hükümetin, biz bunu devlet diye de okumalıyız, bir anayasanın sınırları içinde yönetme işini yapması. Bu anayasada tabii ki biraz önce de söylediğim gibi demokratik bir anayasa olacak. Üçüncü unsur, hükümetin devlet kurumlarının kanunlarla ve hesap verirliliği kolaylaştıran düzenlemelerle sınırlanmış olması. Böyle bir ortamda işliyor olması. Bir de bütün bu şartları sağlayan sisteme de "demokrasi" adını verebiliriz. Burada anayasalın yönetim geleneğine tekrar bir vurgulama yapmak istiyorum. Anayasal yönetim geleneği her düşünce geleneği içerisinde ortaya çıkmış değildir. Bugün bir meta değeri haline gelmiş olmakla beraber, belli bir siyasi felsefe içinde ortaya çıkmış, gelişmiş ve kabullenilir olmuştur. Bir anayasadan temelde iki şey beklenir. Eğer demokratik bir anayasaysa… İlk bekleyeceğimiz şey, mutlak surette hak ve özgürlükleri korumasıdır. İnsan hak ve özgürlüklerini korumayı esas almayan bir anayasanın anayasa altına alınması bile doğru değildir, buna hakkı yoktur. Bunun yapılabilmesi için de hak ve özgürlüklerinin siyasi yönetimden, yani devletten önce geldiğinin akılda tutulması gerekir. İnsanlık tarihini speküle ederek bir özetlemeye kalkarsak, doğal olarak insanların ve insanların doğuştan sahip oldukları hak ve özgürlüklerin bir siyasi organizasyon biçiminin ortaya çıkmasından önce var olmuş olması gerekir. Mantıki olarak da sonradan gelenin, önceden geleni geçersizleştirmesini kabul edemeyiz. Dolayısıyla ne neyi sınırlamalıdır? dersek, cevabımız hak ve özgürlüklerin siyasi yönetimi sınırlaması gerekir şeklinde olmalıdır. Bu bize bir şeyi daha gösterir. Siyasi yönetimler kendi başına bir amaç değildir. Siyasi yönetimler toplumun birer aracından ibarettir. Bir anayasa bu hususları düzenlemelidir. İkinci olarak bir anayasa, devlet teşkilatının, devlet organlarının görev ve yetkilerini ve karşılıklı ilişkilerini düzenlemelidir. Bunları yerine getiren bir anayasa, anayasal yönetim geleneğine uygun bir anayasadır ve bu anayasanın bulunduğu bir ülkede de demokratik bir sistem tesis edilebilir. Stepan- Linz yaklaşımına benzer bir yaklaşım son zamanların popüler yazarı Fahret Zekeriya’dan gelmektedir. Fahret Zekeriya Malezya asıllı bir Amerikalı yazardır. Son derece popüler bir isim oldu son zamanlarda. Fahret Zekeriya, demokrasi adını kullanan rejimleri liberal demokrasiler ve illiberal demokrasiler olarak ikiye ayırıyor ve diyor ki: “İlliberal demokrasiler aslında demokrasi değildir, demokrasi adını almayı hak etmemektedir. Çünkü, demokrasi dediğimiz şey, özü itibariyle liberal demokrasidir.” Hakikaten öyledir. Bugün günlük lisanda biz kısaca demokrasi deriz ama bunun felsefi temellerine indiğimizde, tarihi gelişimini incelediğimizde, demokrasi dediğimiz şeyin liberal demokrasi olduğunu görürüz. Burada da tabiatıyla da iki kavramın birleşmesi söz konusudur. Liberalizm kavramı ve demokrasi kavramı. Liberalizm kavramının işaret ettiği şey, özgürlüktür. Özgürlük, her şeyden önde gelmektedir ve dolayısıyla siyasi metin özgürlüklerle sınırlandırılmalıdır. Bir taraftan özgürlükleri korumakla görevlendirilmelidir. Bir taraftan da özgürlüklerle sınırlandırılmalıdır. Demokrasinin işaret ettiği şey ise, siyasi katılım ve siyasi eşitliktir. Burada da mantık şöyle işlemektedir. Demokratik bir toplumda halkın tercihleri siyasi yönetimin belirlenmesinde ve işlemesinde etkili olmalıdır. Başka bir şekilde söylersek, demokrasi “Kim yönetecek?” sorusunun cevabını arar. Bir monarkın yahut da aristokrat bir grubun yönetmesindense, halkın oylarını almış, halk tarafından tercih edilmiş birilerinin yönetmesi daha iyidir. Ama bu kendi başına liberal demokrasiyi tesis etmez. Cevabını vermemiz gereken ikinci bir soru daha vardır. O da şudur: Nasıl yönetileceğiz ve nereye kadar yönetileceğiz? Her yönetim tarzını peşinen kabul etmek durumunda değiliz. Çünkü bir despotizm de olabilir. Ayrıca aşırı yönetilmek de özgürlüklerimizi kaybetmek demektir. O yüzden ikide bir devlet görevlilerini ululamayı, devleti yüceltmeyi unutmamız gerekir. Devlet teşkilatı, sadece ve sadece biz insanların birer aracıdır. Liberalizm ile demokrasi arasındaki ilişki demokrasi teorisine kuvvetler ayrılığı, hukukun hakimiyeti, anayasal yönetim, anayasal garanti altına alınmış insan hakları, çoğulculuk, tolerans gibi değerler şeklinde nüfuz etmiştir. Bu değerler liberalizmden kaynaklanmıştır; ama zaman içerisinde demokrasi tarafından da benimsenmiştir ve iç içe geçmiştir. Bunları bugün bir birinden ayırmak mümkün değildir. Büyük demokrasi teorisyeni Sartori’in dediği gibi “Eğer demokrasiden liberalizmi uzaklaştırırsanız geriye sadece diktatörlük kalır.” Fahret Zekeriya diyor ki, “İşte bu liberal değerler bir toplumda yaygın değilse, bir toplumu yönetme iddiasında olan siyasi elitler bu değerlere sıkı bir bağlılık geliştirmemişse, demokratik süreçleri işletsek bile ortaya demokrasi adını kullanan; ama hiç de demokratik olmayan hak ve özgürlük gaspına yönelen rejimler çıkabilir.” Hakikaten demokrasinin, bilhassa sosyalizmin çöküşünden sonra son derece popüler hale geldiğini biliyorsunuz. Bundan otuz sene kadar önce sadece yirmi civarında ülkenin demokrasi olduğunu söylenirdi. Bugün demokrasi olduğunu iddia eden ülkelerin sayısı, yüzü rahatlıkla aşacak kadar fazladır. Ve buralarda demokrasinin bazı araçları kullanılmaktadır. Mesela periyodik seçimler yapılmaktadır. Birden çok parti vardır. Seçme hakkı ve seçilme hakkı vardır. Ama çok iyi bir şekilde, ortaya sonuç olarak diktatörler çıkmaktadır. Size bir iki tane tipik bir örnek verebilirim. Miloseviç’i hatırlarsınız. Miloseviç bir komünist diktatördü. Sonra bir faşist diktatörü oldu; ama seçimlerle geliyordu. Miloseviç’in partisi seçim kazanıyordu. Rusya’yı da tipik örnek olarak verebiliriz. Rusya’da bugün demokrasi maskesiyle maskelenmiş otoriteryen bir rejim vardır. Ama Rusya’da seçimler yapılmaktadır. Rusya’da birden fazla parti vardır. Seçimlerin tam adil olduğunu, hür olduğunu belki söylemek mümkün değil; ama seçimler birçok ülkede kullanılabilmektedir. Tipik bir örnek de yeni bir sosyalist diktatörlük yaratma peşinde koşan Chavez’in durumudur. Chavez de biliyorsunuz popüler destekle iktidara gelmiştir; ama demokratik hak ve özgürlükleri adım adım budama yoluyla ilerlemektedir. Şu anda anti-Amerikancı olması onun icraatlarının gerçek boyutlarının kavranmasını zorlaştırmaktadır; ama mesela ifade özgürlüğünü geriletmesi, adım adım ekonomiyi devletleştirmesi, sonunda özgürlükleri tamamen artırmayacak bir yoldur. Bir yazarın hoş bir sözü var, diyor ki: “Liberal demokrasi partilerin seçim kaybettiği bir sistemse, illiberal demokrasi iktidar partilerinin seçim kaybetmediği sistemdir.” Hakikaten çok ilginç, iktidar partileri illiberal demokrasilerde seçim kaybetmemektedir. İlliberal demokrasilerde siyasi iktidar genellikle tek kişiye, büyük bir lidere, önemli bir lidere bağlanır ve bu liderler seçim kaybettikleri için gitmezler, çoğu zaman anayasal süreleri dolduğu için giderler. Bazı durumlarda da anayasal sürelerini uzatmak için ayrıca anayasa değişiklikleri yapabilirler. Chavez’in ölene kadar devlet başkanı olma niyetini biliyoruz. Putin de ilginç bir düzenleme yaptı biliyorsunuz, kendi kuklasını devlet başkanı seçtirdi, kendisi başbakanlık koltuğuna oturacak. Yani iktidar makamını yine kontrol altında tutacak. Bu yüzden illiberal demokrasilere, bazen seçimsel otoriteryenizm veya da rekabetçi otoriteryenizm adı da verilebilmektedir. Yani bu sistemler kısmi bir siyasi rekabete sahne olsa da aslında demokrasi olmaktan uzaktır. İlliberal demokrasilerin birkaç özelliği var. Vaktim yetmeyebileceği için sadece bir ikisini sayayım. İlliberal demokrasilerde yargı son derece zayıftır. Yargı insan hak ve özgürlüklerini korumakta yetersizdir. Esasen çoğu zaman da yargı böyle bir görevle kendisini görevli görmez. Ve illiberal demokrasilerde hukuk, daha çok muhalifler için kullanılır, muhaliflere karşı kullanılır. Brezilyalı diktatör Getulio Vargas’ın çok hoş bir sözü var. Diyor ki, “Arkadaşlarım için her şey, düşmanlarım için hukuk.” Bu çok ilginç bir sözdür. Bu teorik çerçeveyi Türkiye’ye uygularsak ne söyleyebiliriz. Türkiye’de her şeyin kötü olduğunu söylemek tabii zor. Çünkü, netice itibariyle bugün 1908 - 2008 yüz yıllık süreçten bahsediyoruz. Bazı şeylerin kazanılmış olması, bazı şeylerin iyiye gitmiş olması doğal. Bununla beraber çok ciddi problemlerimiz de var. Bir defa Türkiye’yi tipik bir liberal demokrasi sayma imkanı yok. Türkiye’yi siyaset teorisinde takviye edilmiş demokrasiler veya istikrarlı demokrasiler dediğimiz liberal demokrasiler arasında sayamıyoruz ne yazık ki. Ama Türkiye’nin ne olduğu da belli değil. Çok ilginç. Mesela tipik bir illiberal demokrasi de sayamıyorsunuz Türkiye’yi. Çünkü, Türkiye’de mesela Putin’in yaptığının tersine ve Chavez’in yaptığının tersine seçilmiş iktidarlar hak ve özgürlük gaspını yapıyor, demekten ziyade, devlet iktidarı hak ve özgürlük gaspını sistematize ediyor ve kalıcılaştırıyor, diye görmek gerekir. Bu bakımdan teoriden biraz sapmaktadır; ama yine de illiberal bir demokrasi olduğunu söylemek ülkemize bir haksızlık olmayacaktır. Bana sorarsanız Türkiye’nin rejimi karma bir rejimdir. Üçte bir, üçte bir, üçte bir şeklinde gitmektedir. Üçte bir oranda Türkiye’nin rejimi totaliter bir rejimdir. Totaliter bir rejim olmasını şuna bağlayabiliriz. Doğu Ergil’in altını çizdiği milliyetçiliği, kurucu milliyetçi ideolojiyi ve bu milliyetçi ideolojinin aldığı değişik isimler- Kemalist milliyetçilik de diyebiliriz buna- resmi ideoloji olması, totaliter boyutlu resmi bir ideolojinin olması ve bunun topluma devlet aygıtı aracılığıyla dayatılması anlamında totaliter bir ülkedir Türkiye. Her Türk vatandaşı bu ideolojiye iman etmek mecburiyetindedir. Bu boyut aynı zamanda anayasada ve siyasi partiler kanununda filan da yansıtılmıştır biliyorsunuz. Bu anlamda Türkiye totaliter bir ülkedir. Ama şunun da altını çizelim. Tabi ki mesela bir sosyalist totaliterizm ölçüsünde bir nasyonel sosyalist totaliterizm ölçüsünde de bir totaliter ülke değildir. Bunun çeşitli sebepleri varsa, en önemli sebeplerinden biri, ideolojinin mahiyetinden ve ideolojinin ideolojilik derecesinden kaynaklanmaktadır. İkinci olarak Türkiye, otoriter bir ülkedir. Çünkü Türkiye’de demokratik ülkelerde olduğu gibi her otorite makamını denetleme imkanı yoktur, doğrudan veya dolaylı olarak. Özellikle Türkiye’de bürokratik makamları denetleme imkanı son derece sınırlıdır. Buna bakarak da Türkiye’nin bürokratik otoriter bir rejim olduğunu söylemek mümkün. Aynı zamanda Türkiye bir demokrasidir. Çünkü 1950’den beri Türkiye çok partili seçimleri hayli adil ve hayli hür seçimleri yapabilmektedir. İktidar partisi seçimle gelip, seçimle gidebilmektedir. Bu özelliklerine bakarak da Türkiye’nin demokratik bir ülke olduğunu söylememiz mümkün. Anayasamıza bakarsak Türkiye’deki anayasanın çok problemli olduğunu görürüz. Bizdeki anayasa kelimenin gerçek anlamında bir anayasa sayılamaz ne yazık ki. Bu anayasayı tamir ve ıslah etmenin mümkün olduğunu da zannetmiyorum. Doğrusu yeni bir anayasaya ihtiyacımız var. Ama mesela bu hükümetin öncülük ettiği, henüz ortaya bir metin çıkarmış olmamakla beraber öncülük ettiği, hem akademisyenler heyetinin hazırladığı hem de hükümetin ortaya koymaya düşündüğü anayasanın liberal bir anayasanın gereklerine tam olarak cevap vermesi imkanı olduğunu söyleyemem. Benim için son derece tatmin edicilikten uzak bir anayasa çalışması. Hemen hemen vaktim doldu. Bir iki cümle daha söyleyerek bitireyim. Türkiye’nin temel problemlerinden birisi şu; demokrasi demek çoğunluk yönetimi demektir. Yani karşımızdaki soru şudur: Kim yönetecek, çoğunluk mu yönetecek? Azınlık mı yönetecek? Burada siyasi, tabii çoğunluklardan ve azınlıklardan bahsediyorum. Doğal olarak çoğunluğun, daha doğrusu temsili demokraside çoğunluğun yöneticilerinin, çoğunluğun temsilcilerinin yönetmesi lazım. Türkiye bu ilkeyi benimseyemiyor ne yazık ki. Halk cahil, eğitimsiz, kötü niyetli, fukara olduğu için yanlış tercihler yapıyor, dolayısıyla yanlış kişiler seçiliyor. Bundan dolayı da çoğunluk yönetimini azınlık yönetimi lehine sınırlamamız gerekir, diye bir anlayış var. Şimdi demokrasilerde tabi ki bir çokluk tahakkümü kavramıyla karşı karşıyayız. Yani demokratik unsurlarla çoğunluğu sağlayan iktidarların azınlığa demokrasi dışı baskılar yapması ihtimali vardır. Bundan dolayı da çoğunluk iktidarı sınırlandırılmalıdır; ama bizdeki mekanizmanın işleyişi ilginç. Normal olarak çoğunluk iktidarı en küçük azınlık olan birey hak ve özgürlüklerinin lehine sınırlanması gereken bir iktidardır. Halbuki bizdeki çoğunluk iktidarı kerameti kendinden menkul, kendi meşruiyetini kendi varlığından, ideolojisinden bile değil, kendi varlığından alan bir azınlığın lehine sınırlandırılmak istenmektedir. Bunun kabul edilmesi tabi ki mümkün değildir. Kabul edildiği rejime de demokrasi adını vermek mümkün değildir. Başka problemler de var ama arkadaşlarımızın bir kısmı zaten işaret ettiler. Belki ikinci kısımda bir iki probleme daha temas edebilirim. Benim bu konudaki görüşlerim özetle böyle. Çok teşekkür ediyorum.

***

Şüphe yok ki bir ülkedeki siyasi yapılanma bir boşluk içersinde ortaya çıkmaz. Bir ülkedeki devlet yapılanması, bir siyasi felsefeye dayanır. Bu siyasi felsefeden bugün burada eleştiri oklarına muhatap ettiğimiz kesimler değil, hemen hemen toplumun her kesiminin etkilendiğini de görmemiz gerekir. Daha derin bir tahlil yaptığımızda Türkiye niye bir türlü istikrarlı bir demokrasi olamıyor, bir takım unsurlar tespit etmemiz mümkün. Olayın kültürel boyutlarını, sosyolojik boyutlarını görmemiz mümkün. Türkiye’de ne yazık ki bireysellik kültürü yaygınlaşmış değildir. Bireyler mutlaka kendilerini bir kolektif aidiyetle tanımlamak peşinde koşmaktadırlar. Halbuki demokrasi, özü itibariyle eninde sonunda bireyselliğe dayanmak mecburiyetindedir. Çünkü, işte birey hak ve özgürlüklerinden bahsediyoruz ve seçme ve seçilme hakkı bireysel olarak kullanılan haklardır. Bu kültür, bu siyasi kültür toplumda çok yaygın değil. Bir diğer önemli problem, Türkiye’de devleti teleolojik bir araç olarak görme, devleti bir hem kendi başına bir amaç hem de başka amaçlara ulaşmak için ve başkalarına amaç empoze etmek için kullanılacak bir araç olarak görme kültürüdür. İnsanların siyasi iktidara, devlet iktidarına karşı çıkması insan hak ve özgürlükleri adına olmamaktadır. Kendi dünya görüşleri, kendi hak ve özgürlükleri adına olmaktadır. Ve birçok kesim Türkiye’de devleti bir şekilde ele geçirip, toplumu kendi istedikleri istikamette dönüştürmek istemektedir. Buna tabi ki dindar, muhafazakar camia içersinde olan bazı kişi ve gruplar da dahildir. Yani Müslümanlığı topluma devlet eliyle dayatmak veyahut da zaten Müslüman olan bir toplumu devlet aracılığıyla Müslümanlaştırmak veya daha da Müslümanca yaşar hale getirmek arzusunda olan hareketler de vardır Türkiye’de. Zannediyorum bu Müslümanlara da çok büyük zarar verecek bir yaklaşımdır. Galiba Müslümanlık en büyük zararı siyasi otoriteye eklenmekten ve siyasi otoriteyi kullanmaktan görür. Bu ayrımı uluslararası literatürde, bir din olarak Müslümanlıkla bir totaliter ideoloji olarak yorumlanmış İslam’ı ayırmak için, İslamizm ve Müslümanlık veya İslamizm ve İslam ayrımı yapıyoruz. İslamizm dediğimiz şey bir ideolojidir. Totaliter bir ideolojidir. Normal bir Müslümanlıkla alakası yoktur. Bu ideolojinin temel hedefi bütün kamu otoritesini toplumu Müslümanca yaşatmak için kullanmaktır. Buradaki Müslümanca tabiri de tabi ki iktidarı ele geçirenlerin yorumlayacağı bir yorum tekeline tabi bir yorumdur. Bundan da uzak durmak mecburiyetindeyiz. Bunu şunun için söylüyorum; Türkiye’de İslam yabancı bir unsur değil toplumsal hayatın ve toplumsal kültürün asli bir üyesidir, asli bir parçasıdır. Eğer biz İslam kültürü içinden hak ve özgürlüklere saygı gösteren siyasi düzenlemeleri teşvik edecek yorumlar geliştiremez isek bu demokratik bir sistemin bu toplumda kurulması ve kök salması da son derece zor olacaktır. O yüzden benim en çok görmeyi istediğim şey, toplumun her kesiminde olduğu gibi, dindar muhafazakar kesimde de devletçiliğin gerilemesi, devletçiliğin azalması, devlete tapma kültürünün yerini yavaş yavaş insan hak ve özgürlükleri yüceltme kültürüne bırakmasıdır. Bunu burada rahat söyleyebileceğimi düşünüyorum. Çünkü bu camia, benim bildiğim kadarıyla dindar muhafazakar camia içersinde bu çizgiye en yakın olan, buna en çok uyan camiadır. Ben kendim dindar bir muhafazakar olmadığım için, içinden bir mücadele verebilecek durumda değilim. Bu grubun içinden bir mücadele veremem. Ben dışarıdan bir gözlemci olarak bakar ve dışardan yorumlar yaparım. Ama zannediyorum sizin gibi insanlara çok görev düşüyor. Çünkü dinler öyle varlıklar ki en büyük zulmün de, en büyük hoşgörünün de kaynağı olabilmektedir. Herhalde Müslümanlara düşen de İslam’ı büyük bir hoşgörü kaynağı olarak yorumlamak ve yaşamak ve örnek olmaktır. Eğer bunu yaparlarsa kendi problemlerinin çözümü kolaylaşacağı gibi Türkiye’nin de problemlerinin çözümü kolaylaşır diye düşünüyorum.

Yukarı