. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4341

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2005 
 Bilim ve Din
 KÖPRÜ / Kış 2001 
 İslam’ın Yeniden Yorumlanması


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Meşrutiyet'in 100. yılında Türkiye Demokrasisi
Yaz 2008   [ 103. Sayı ]


Meşrutiyet’in 100. Yılında Türkiye’nin Demokrasi Serüveni

Bediüzzaman Said Nursi, Meşrutiyet, Cumhuriyet ve Demokrasi İçerisinde İfade Edilen Hürriyet Mücadelesinin ve Demokratikleşme Sürecinin Öncüsüdür

Kazım GÜLEÇYÜZ

Yeni Asya Gazetesi Genel Yayın Müdürü Bu konuşma, Risale-i Nur Enstitüsü tarafından 30 Mart 2008’de gerçekleştirilen “Meşrutiyet’in 100. Yılında Türkiye’nin Demokrasi Serüveni” başlıklı panelde yapılmıştır.

Konu başlığımızın içinde yer alan kelimelerden bir tanesi “meşrutiyet”. Tabi meşrutiyetin neye tekabül ettiği konusunda çok fazla bilgi verilmiyor bizim mekteplerimizde ve kültürümüzde. Ve böyle geçiştirilen ve hakkında bilgi sahibi olunmayan o dönemle ilgili bilgiler; daha çok Osmanlı’yı kötüleme bağlamında anlatıldığı kuru bilgiler olarak anlatılıyor. Yani okullarımızda İnkılap Tarihi dersleri vardır ve zorunlu olarak okutulur; ama Demokrasi Tarihi dersi yoktur mesela. Yani bu dahi başlı başına eğitim sistemimizin ne kadar demokrasiden uzak bir yapıya oturtulduğunu gösteren en çarpıcı örneklerden birisi olsa gerek. Aslında Meşrutiyet 100 sene öncesinin kavramı değil. Cengiz Bey söyledi, 1. Meşrutiyet aşaması var. Ondan önce Sened-i İttifak var, onun hazırlayıcı aşaması olarak ve aslında bugün de işi bilenler tarafından konuşulan ve canlı bir gündem olarak sözü edilen bir kavram. Hatta geçen sene 22 Temmuz seçimlerinden sonra bazı siyaset bilimciler, sosyal bilimciler bu seçim sonucuyla beraber Türkiye’de 3. Meşrutiyet döneminin başladığını ifade ettiler. Böyle bir yorum yaptılar. Tabi onların kastı meşrutiyet kelimesini kullanarak- Meşrutiyet’te padişahlık vardı- şimdi de; yani seçimlere rağmen, demokratik sisteme geçilmiş olmasına rağmen bu seçimleri kullanarak, arkalarına aldığı halk desteğini kullanarak bazı insanlar yeniden padişahlık sistemini ihya edecekler gibi bir önyargıya, peşin hükme dayanıyordu bu değerlendirmeler. Ancak Bediüzzaman’ın 2. Meşrutiyet döneminde yapmış olduğu yorumlara, çeşitli kesimlere- ulemaya, medrese talebelerine, Şark’taki aşiretlere, mebuslara, milletvekillerine- anlattığı prensiplere ve değerlendirmelere baktığımız zaman böyle bir şey mümkün değil; yani isteyenler olsa dahi mümkün değil. Çünkü istibdat, geçmiş çağların bir yapılanmasıydı, kurumuydu, yönetim biçimiydi. Yeni girilen çağda bu mümkün değildir. Bunu 100 sene evvel söylüyor Bediüzzaman. Divan-ı Harbi Örfi isimli eserinde ve Münazarat isimli eserinde bunun çok çarpıcı ifadelerini bulmak mümkün. Eski çağda hükümferma olan istibdadın tek görüş hakimiyetine, tek adam hakimiyetine dayandığını ve o dönemlerdeki belirleyici özelliklerden birinin de kuvveti hakim kılan hakimiyeti kuvvete istinat ettiren bir anlayış olduğunu söylüyordu ve kimin kalbi katı, kılıcı keskinse o hükümferma idi. Ama yeni çağ farklı. Yeni çağda kuvvetin yerini hak, akıl, marifet, bilgi ve kamuoyu almıştır, diyordu ve yeni dönemde devleti idare etmek için eski dönemden farklı olarak “kalb-i millet” hükmünde olan bir meclis-i mebusan’ın, fikr-i ümmet makamında olan meşveret-i şer’iye’nin ve medeniyetin kılıcı ve kuvveti mesabesinde bulunan fikir hürriyetinin, hürriyet-i efkarın artık geçerli olduğunu söylüyordu. 100 yıl sonra geldiğimiz aşamada bu hakikatler, bu gerçekler, değerlendirmeler çok daha fazla geçerlidir. Bir başka şey, Meşrutiyet’e, sonraki aşamalarda, Cumhuriyet ve demokrasi olarak daha ileri bir tekamül süreci içerisinde gelişen bir sürecin aşamalarından birisi olarak bakıyordu. Bediüzzaman, Meşrutiyet için yapmış olduğu tariflerin, değerlendirmelerin- daha sonra 1950’li yıllarda o tarifleri yaptığı eserlerini tekrar neşrederken- cumhuriyet ve demokrat manasındaki meşrutiyet ifadesiyle, cumhuriyet ve demokrasi için de geçerli olduğunu söylüyordu. Hatta “meşrutiyet ki, adalet, meşveret ve kanunda inhisarı kuvvetten ibarettir” şeklinde yaptığı tarifi daha sonra “cumhuriyet ki, adalet ve meşveret ve kanunda inhisarı kuvvettir” şeklinde güncellemişti. Bu itibarla Bediüzzaman’ın bu konuya yaklaşım biçiminde bir çelişki de yok ve bir bütünlük arz eden sürecin birbirini tamamlayan aşamalarından bahsetmek var. Burada tabi bir parantez açarak 3. Meşrutiyet değerlendirmesini yapan ve demokratik seçimlerden çıkan sonucun Türkiye’yi böyle bir döneme götüreceğini iddia eden anlayışın ki, o anlayış; cumhuriyeti 1920’li, 30’lu, 40’lı yıllarda uygulanan bir amansız tek parti diktası, bir tek parti zihniyetinin diktası olarak algılayan bir anlayış, bu değerlendirmeyi yapıyor ve enteresandır, meşrutiyete de soğuk bakıyor, padişahlık sistemi geri gelecek, gelebilir korkusuyla veya vehmiyle, demokrasiye de son derece uzak duruyor. Çünkü demokrasiden hiçbir zaman kendisine destek verecek, sandıktan kendisini destekleyecek bir sonucun çıkamayacağını görmüş olmanın vermiş olduğu ümitsizlik içerisinde. Şimdi bu zihniyet, 48. vefat yıldönümünde rahmetle bir kez daha andığımız ve bu konuyla ilgili görüşlerinin bir kısmını anlatmaya çalıştığımız, konuşmaya çalıştığımız Bediüzzaman Said Nursi için de böyle kalıplaşmış bir suçlama, klişeleşmiş bir suçlamayı sürekli tekrarlar. Der ki: “Bediüzzaman Cumhuriyet karşıtıydı, Cumhuriyet düşmanıydı.” Hiç alakası yok. Tam tersine Bediüzzaman, yine bu ithamla yargılandığı Eskişehir Mahkemesi’nde 1935’te mahkeme heyetine dindar bir cumhuriyetçi olduğunu gayet açık ve net ifadelerle ve Asr-ı Saadet’ten örneklerle ifade edebilmiş bir insandı. Onun Meşrutiyet’in ilanından 1960’da son nefesini verdiği ana kadar ortaya koymuş olduğu profil, bize şunu söyleme imkanını veriyor. Bediüzzaman Said Nursi, Cumhuriyet karşıtı veya düşmanı olmak şöyle dursun; meşrutiyet, cumhuriyet ve demokrasi içerisinde ifade edilen hürriyet mücadelesinin ve demokratikleşme sürecinin öncüsüdür. Ve ortaya koymuş olduğu fikirlerle bu sürecin sağlıklı bir zemine oturtulmasının, geliştirilmesinin parametrelerini vermiştir. Rehberliğini yapmıştır. Şimdi Said Nursi’nin tabi çok yönlü bir alim olarak anlatılması gereken veya anlaşılması gereken evvela, bir çok boyutu var, bir çok vechesi var. Demin, Mehmet Altan Bey’in söylediği üretim; yani üretim, hukuk, demokrasi ilişkisi bağlamında söylediği şeye de ışık tutan 100 sene öncesine ait ifadeleri var. Bunun en çok akıllarda kalan, en çok söylenen hatta vecize halinde tekrarlanan ifadelerinden birisi “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı; san’at, marifet, ittifak silahıyla cihat edeceğiz”dir. Bu bir çok şeyi özetliyor veya her şeyi özetliyor belki. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret (fakirlik) ve ihtilaftır (ayrılık) ve bu üç düşmana karşı san’at (sanayi, kalkınma) marifet, (bilgi, eğitim) ve ittifak silahıyla cihat edeceğiz. Yani düşmanı dışarıda aramaya gerek yok. Esas düşman bunlar ve bunlarla cihat kavramına böyle bir tarif getiriyor ayrıca. Buna da dikkat etmek lazım. Cihat denilince, böyle eline silah almak, bomba atmak, intihar saldırılarında bulunmak gibi anlaşılır veya o şekilde kasıtlı olarak anlatılır bir dünyada yaşıyoruz. Bediüzzaman’ın yapmış olduğu cihat tarifinin önemli boyutlarından birisi bu ifadelerinde kendisini gösteriyor ve bir başka şey daha söylüyor Bediüzzaman. Bir başka önemli kavramı daha getiriyor Müslümanların gündemine: Manevi cihat. Onun için 11 Eylül saldırıları sonrasında daha da yoğunlaşan bir şekilde şiddetlendirilerek bu cihat kavramı etrafında yürütülmek istenen gerçeği, saptırıcı bir takım propagandalara karşı verilecek en doğru cevap, Müslümanların vermesi gereken doğru cevap işte bu ifadelerdedir. Şimdi Bediüzzaman’ın 2. Meşrutiyet döneminde fikirlerini ifade ederken İslam’la demokrasiyi, şeriatla meşrutiyeti bağdaştıran; meşrutiyetin, yani cumhuriyetin, yani demokrasinin temellerini İslami referanslarla izah etme çabalarını sürdürürken son derece aktif dinamik bir gayret faaliyet içerisinde olduğunu da görüyoruz. Toplumun değişik kesimlerine bu gerçekleri anlatmak için çok çalıştığını görüyoruz. Demin pogramdan önce Cengiz Bey’le sohbet ederken dedi ki: “Avrupa Birliği reformları ile ilgili olarak geçmiş dönemin başbakanlarından biriyle konuşuyorduk, ona dedim ki: Bu Avrupa Birliği meselesinin camilerde, hutbelerde, anlatılması gerekmez mi?” Şimdi maalesef bizim hutbelerimiz, özellikle 28 şubat sürecinden sonra çok farklı bir yere geldi. Merkezi hutbeler, hazır hutbeler ve toplumun belki önemli problemlerine temas eden hutbeler de veriliyor; ama esas ihtiyaç olan, esas bilinmesi gereken kafaların karışık olduğu ve insanların sorularına cevap istedikleri konularda cevap veren, onları rahatlatan izahların camilerde, hutbelerde, vaazlarda anlatıldığını söylemek mümkün değil. Tam tersine o kadar garip şeyler oluyor ki, bırakın demokrasiyi, hürriyetleri anlatmak, meşrutiyeti anlatmak; resmi ideolojinin figürlerine yer veriliyor. Ama Said Nursi, Meşrutiyet döneminde camilerde, bakın yerinden okuyorum. İstanbul’un büyük camileri, Ayasoyfa (o zaman cami), Beyazıt’ta, Fatih’te ve Süleymaniye’de umum ulema ve talebeye hitaben müteaddit nutuklar ile şeriatın ve müsemmayı meşrutiyetin münasebet-i hakikiyesini izah ve teşhir etmiştir: “ ‘Milletin efendisi, onlara hizmet edendir’ hadisinin sırrıyla şeriat aleme gelmiş ta ki, istibdadı ve zalimane tahakkümü mahvetsin.” Yine Ayasoyfa’da mebusana hitabeleri var onu anlatıyor: “Avrupa, bizdeki cehâlet ve taassup müsaâdesiyle, Şeriatı hâşâ ve kellâ-istibdata müsait zannettiklerinden, nihâyet derecede kalben üzülmüştüm. Onların zannını tekzip etmek için, Meşrutiyeti herkesten ziyade Şeriat nâmına alkışladım. Lâkin yine korktum ki, başka bir istibdat tekrar o zannı tasdik eder, diye ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Camiinde meb’usana hitaben feryat ettim. Ve söyledim ki: Meşrûtiyeti, meşrûiyet ünvanı ile telâkki ve telkin ediniz. Tâ yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat, pis eliyle o mübareği ağrazına siper etmekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı Şeriatla takyid ediniz.” Gerçekten İslam’ı bilmeyen, İslam ülkelerinin, İslam toplumlarının vermiş olduğu görüntüye bakan Avrupalının bu kanaate varması normal. Bugün için dahi normal. Çünkü İslam ülkelerinin büyük bir ekseriyeti maalesef istibdat rejimleriyle yönetiliyor, baskı rejimleriyle yönetiliyor, askeri rejimlerle yönetiliyor ve bunu İslam’a mâl etme, bundan İslam’ı sorumlu tutma gibi bir netice çıkarılmak isteniyor. Gerçi yavaş yavaş artık bu aşılmaya başlandı her şeye rağmen. Ama böyle bir vakıa var. Buna karşı işte Bediüzzaman, bu zannı tekzip etmek için çırpınıyor adeta ve yine Ayasofya Camii’nde milletvekillerine konuşmalar yapıyor, bunun böyle olmadığını anlatmak için. Yani camiler bu meselelerin anlatılacağı en uygun yerlerdir, en doğru yerlerdir aslında. Eğer biz aradan geçen 100 sene zarfında demokrasi kültürü açısından fazla bir gelişme kaydedememişsek, isimler değişmekle beraber, düşünmek gerekir. Bediüzzaman’ın ilginç bir ifadesi daha var: “İstibdat hangi libası giyerse giysin, istibdat meşrutiyet libasıyla da karşıma çıksa, rast gelsem sille vuracağım” diyor mesela. Onun için meşrutiyet inkılabı yapılırken iddia şuydu: “Padişahın istibdadından milleti kurtarmak.” Ama yerine ne geldi. Bir komite istibdadı geldi ve Osmanlıyı çökertti bu komite istibdadı. Daha sonra yeni bir devlet kuruldu, Cumhuriyet kuruldu. Cumhuriyet’in manasıyla hiç bağdaşmayan bir tek parti diktası kuruldu. Yani adı Cumhuriyet; ama manasının, müsemmasının, içeriğinin Cumhuriyet’le hiç alakası yok. Ondan sonra çok partili demokrasiye geçtik. O da dört kez kesintiye uğradı. Yine Cengiz Bey’in söylediği yere geliyorum. Tepeden inme bir takım reformların halka yansıması, hayata yansıması çok kolay olmuyor, çok mümkün olmuyor, talebin tabandan gelmesi lazım. İşte bunu gören Bediüzzaman’ın bu noktada da büyük hizmetleri var. Bu manaları zamanında devlet ricaline anlatmaya çalışmış. Padişaha kadar gitmiş. Ama hadiseler, devrin şartları çok fazla netice almasına imkan vermemiş. Özellikle cumhuriyet adı altında, bir tek parti diktasının kurulmasından sonra bu sefer tamamen millete dönmüş. Millet irşat ve tenvir edilmelidir, diye yepyeni bir hizmet başlatmış ve iman hizmeti başlatmış ve bu iman hizmetinin paralelinde, onunla beraber gelişen bir hürriyet hareketinin öncüsü olmuş. Bu itibarla Avrupa Birliği meselesine tekrar gelecek olursak, tabi Bediüzzaman Said Nursi hayatta iken Avrupa Birliği belki ortak pazar olarak altı ülkenin bir araya gelmesiyle başlangıç aşamaları kurulmuştu; ama henüz bugün ki anlamda bir Avrupa Birliği yoktu. Olsaydı ne yapardı? Yani, sanırım anlatırdı. Meşrutiyeti anlattığı gibi Avrupa Birliği’ni de anlatırdı. Avrupa Birliği’nin değerleri olan, Avrupa Birliği’nin Kopenhag Kriterleri olarak, demokratikleşme kriterleri olarak, kalkınma kriterleri olarak, ekonomi kriterleri olarak ifade ettiği hususların kaynağının semavi dinlerdeki prensiplere dayandığını ve akılla inkişaf ettirildiğini söylerdi. Ama o hayatta değil, bunu talebeleri yaptı ve yapmaya devam ediyorlar.

***

Ben de konuşmamı iki noktaya temas ederek bitireyim. Bir tanesi Doğu Bey’in kırmızı ışık örneği ile vermiş olduğu mesele ve Bediüzzaman’ın bu tür konulardaki yaklaşımı. Meşrutiyet’in ilanından sonra Sultanahmet Meydanı’nda İstanbul’da ve Selanik Meydanı’nda vermiş olduğu Hürriyet’e Hitap nutkunda, bilmana söylüyorum, şöyle diyor: “Hürriyeti su-i tefsir etmeyiniz, yanlış yorumlamayınız, ta elimizden kaçmasın ve kokuşmuş olan eski esareti başka kapta bize içirmekle bizi boğmasın.” “Hürriyet kurallara uymak ve dinin edeplerini yerine getirmek ve güzel ahlakla tahakkuk eder ve neşvünema bulur, gelişir.” Yani kuralsız bir hürriyet olmaz. Ahlaktan arındırılmış bir hürriyet olmaz. Devamında şöyle diyor: “Hürriyeti sefahet ve lezaiz-i nâmeşrua (meşru olmayan lezzetler) ve israfat ve tecavüzat ve hevâ-i nefse ittibâda serbestiyet ile tefsir ve amel etmek, bir padişahın esaretinden çıkmakla ve alçakların istibdadı ve esaret-i rezilesinin altına girmekle beraber, milletin çocukluk istidadını ve sefih olduğunu gösterdiğinden, paralanmış olan eski esarete lâyık ve hürriyete adem-i liyakatini (layık olmadığını) gösterir…” Bunun için bu kurallar önemli. Yani ölçüsüz, sınırsız bir hürriyet anlayışı söz konusu olamaz. Münazarat isimli eserinde, böyle bir hürriyetin ancak dağlarda, vahşi hayvanlar arasında olabileceğini de söylüyor. Diğer konu, Müslüman kimliğini dayatmak… Devletin din olarak Müslümanlığı dayatmasından bahsetti Atilla Bey. Gerçekten çok önemli bir konu. Ve Bediüzzaman da bu konu da diyor ki: “İslam’ın hakikatleri bütün kainatın üzerindedir, yerdeki cereyanlara alet olmaz.” Dolayısıyla İslam’ın siyasi bir ideoloji, bir devlet ideolojisi haline getirilmesi, o şekilde dayatılması evvela Atilla Bey’in de söylediği gibi, İslam’a zarar verir ve kimseye de bir hayır getirmez. Öbür taraftan Doğu Bey, bir Müslüman kimliğinin dayatılmasından söz etti, kurucu iktidar, kurucu ideoloji tarafından. Onların nasıl bir Müslüman kimliği dayattıklarını da görüyoruz; yani kurucu ideolojinin kendisine göre eğip büktüğü, budadığı, orasından burasından kesip biçtiği ve tamamen din olmaktan, orijinal halinden, orijinal İslam olmaktan çıkardığı bir Müslüman kimliğidir bu. Mesela, bunun tipik örneğini başörtüsü meselesinde görüyoruz. Biz, böyle tesettürü dışlayan, dinin kurallarını tahrif eden ve dini kendisine göre ve kendi beklentilerine, kendi yaklaşımlarına göre eğip büken bir Müslüman kimliğini reddediyoruz. Ve son olarak da kısaca, bütün bu konuştuğumuz şeylerin çok önemli alt yapısı ile alakalı bir konudan bahsetmek istiyorum. O da Bediüzzaman’ın hayatı boyunca peşinden koştuğu eğitim reformu. Şimdi Osmanlı’nın son dönemine kadar Osmanlı’da eğitim iki kanaldan yürüyordu. Bir tanesi tekkeler, bir tanesi medreseler. Son dönemde buna modern mektepler ekleniyor. Ve modern mekteplerde modern fenler okutulmaya başlanıyor. Klasik medreselerde dini ilimler ve tekkede de tasavvuf terbiyesi, tasavvuf eğitimi ve nefis terbiyesine, tezkiyesine yönelik bir sistem var. Şimdi bu üç kanal son dönemde, özellikle birbirinden çok farklı kuşaklar yetiştirmeye başlıyor. Farklı değer yargılarına sahip, dünyaya farklı gözlüklerle bakan ve ortak bir anlayışa sahip olmadan sahneye çıkan insanlar görüyoruz. Bu kuşaklar arasında bir uçurum meydana getirme tehlikesini gündeme getiriyor. Buna karşı Bediüzzaman’ın geliştirdiği formül var. Bediüzzaman diyor ki: “Vicdanın ziyası dini ilimlerdir. Aklın nuru medeni, modern fenlerdir. İkisinin imtizacıyla, ikisinin kaynaşmasıyla hakikat ortaya çıkar.” Ve Bediüzzaman aslında bugün sık sık telaffuz edilen ve uygulandığı söylenen; ama yanlış uygulanan Tevhid-i Tedrisat’ın nasıl olması gerektiğinin doğru formülünü o zaman ortaya koymuş. Ve bunu Medresetü’z-Zehra adını verdiği bir proje ile bir üniversite projesi ile de dönemin padişahının gündemine getirmiş, Cumhuriyet döneminde de takipçisi olmuş. Yani modern fenlerle dini ilimleri birlikte okutacak, bunları kaynaştırarak okutacak ve kuşakların aynı kavramları beraber aynı şekilde anlayıp yorumlayabilecekleri, o tarzda yetişecekleri ve dünyaya aynı pencereden bakabilecekleri; ama hürriyet zemini içerisinde bunu yapabilecekleri bir eğitim modelini önermiş ve bunun projesini geliştirmiş. Ama sonraki dönemlerde Cumhuriyet’le beraber, Cumhuriyet sonrasındaki uygulanan eğitim politikalarında “Tevhid-i Tedrisat yapıyoruz,” denirken dini eğitim tamamen ortadan kaldırılmış. Din ilimlerinin okutulmasına tamamen son verilmiş. Tekkeler kapatılmış ve tamamen laik zihniyetle -laikliğin de ne şekilde yorumlandığı ne şekilde anlaşıldığı da malum- iş gören, eğitim verilen okullarla yola devam edilmiş. Şu anda onun sancılarını yaşıyoruz maalesef. O bakımdan bu ülkede kuşakların birçok noktada, temel noktalarda en azından asgari noktalarda bir ve beraber olmalarını sağlayacak formül bu eğitim modelidir, artık yüz sene gecikilmiştir. Daha fazla gecikilmeden hayata geçirilmesine bağlıdır. Ve bu formül - özellikle Bediüzzaman’ın Medresetü’z-Zehra adındaki üniversite projesi- uluslararası hizmet verecek, uluslararası çapta eğitim verecek bir proje olarak bu kadar gecikmiştir ve gecikmesinin bedeli çok ağır olmuştur. Bediüzzaman bu projeyi izah ederken, ortaya koyarken, bunun sadece Şark vilayetlerine hizmet verecek bir üniversite olarak düşünülmemesini, Orta Doğu’ya, Arap alemine, Kuzey Afrika’ya, Pakistan’a, Hindistan’a, Orta Asya’ya, Kafkaslara, İran’a ve Balkanlara kadar uzanan bir coğrafyada hizmet verecek bir proje olarak ele alınmasını, oralardan gelecek öğrencilere de açık olması gerektiğini söylemiş ve böyle bir vizyonu da ortaya koymuştur. Bu proje maalesef anlaşılamamıştır ve gereği yerine getirilememiştir. Bunun acılarını hâlâ çekmeye devam ediyoruz. Temenni ederim ki, bundan sonra bu gecikmeyi telafi edecek adımlar atılsın ve Bediüzzaman’ın bu son derece hayatî, bu son derece önemli projesi de artık hayata geçirilsin.

Yukarı