. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 8329

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2011 
 Sıdk, Muhabbet, Kardeşlik ve Dayanışma Manifestosu: Hutbe-i Şamiye
 KÖPRÜ / Yaz 2007 
 Kamusal Alanda Din- Siyaset- Toplum İlişkileri


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Medeniyet
Kış 2003   [ 81. Sayı ]


"Medeniyet-i Sefahat" ve "Medeniyet-i Fazilet"in Mukayesesi

Furkan Aydıner

Giriş

Kitle iletişim araçlarının etkisiyle gittikçe küçülen bir dünyada yaşıyoruz. Ülkeler arasında sınırların çoğu zaman sembolik kaldığı günümüzde, dünyamız meşhur tabirle "global bir köy" haline gelmiş. Serbest piyasa ekonomisine dayalı kapitalizm, sekülerizm ve dünyevileşme teslisine dayanan modernizm, global ölçekte etkisini devam ettiriyor. 16. ve 17. yüzyılda Avrupa'da filizlenen kapitalist üretim tarzı, günümüzde bütün dünyayı sarmış. Herkesi etkileyen bu süreçten İslam dünyası da nasibini alıyor. Bir bilgisayar ekranı kadar küçülen dünyada, sınırların ortadan kalkması, ilay-ı kelimetullah davasını güden Müslümanların hizmet alanlarını dünya kadar büyütmüştür. Bu anlamda tarihi bir fırsat olan globalleşme, aynı zamanda Müslümanlar için global kapitalizmin dayanılmaz cazibesiyle sınanmayı da beraberinde getirmiştir. Diğer dinlere kıyasla İslam, global kapitalizm rüzgarına karşı en fazla direnci göstermesine rağmen (Mabry, 1998), mücadelenin nasıl neticeleneceği konusunda kesin bir şey söylemek kolay değil.

Global kapitalizmin empoze ettiği yaşam şekline karşı mücadele veren İslam düşünürlerinden biri olan Bediüzzaman, "global köy" kavramının henüz icad edilmediği yirminci yüzyılın başında yazdığı Mesnevi-i Nuriye'de, "küre-i arzı bir köy şekline koyan şu medeniyet-i sefihe" (Nursi, Mesnevi-i Nuriye, s. 105) cümlesiyle globalleşen dünyadaki medeniyet-i sefahatin farkında olduğunu gösteriyordu. Zamanının sığ tartışmaları yerine geleceğe yüzünü döndürüp, "yeni nesil"e hitap etmeyi yeğleyen bir İslam mütefekkiri olmasına rağmen, onun medeniyet analizinin iyice anlaşılmadığı kanaatindeyiz. Bu eksikliğin temel nedeni Risale-i Nur'da bu konuyla ilgili kullanılan kavramların günümüz okuyucusuna yabani olmasıdır. Örneğin, Bediüzzaman'ın Birinci ve İkinci Avrupa kavramları halk nezdinde bilinmediği gibi, entelektüel çevrelerce dahi yeterince anlaşılmamıştır. Bu çalışma 11 Eylül'den sonra yeniden güncellik kazanan İslam ve Batı medeniyeti tartışmalarına Bediüzzaman'ın da dahil edilmesini amaçlıyor. Bu iki medeniyet arasında Huntington'ın kaçınılmaz gördüğü çatışma tezine karşın, Bediüzzaman'ın kaçınılmaz gördüğü barış ve uzlaşma tezinin anlaşılması daha da önem kazanmıştır.

Bu makale iki temel bölümden oluşuyor. İlk bölümde, global kapitalizm ile ilgili literatürdeki tartışmalar özetlenecek. İkinci bölümde, Bediüzzaman'ın Batı medeniyeti ve İslam medeniyeti ile ilgili fikirleri "medeniyet-i sefahat" ve "medeniyet-i fazilet" kavramları çerçevesinde irdelenecek.

Global Kapitalizm İle İlgili Tartışmalar

Kapitalizmin sosyolojik ve tarihi kökenini ortaya koyan en önemli ilk kitap Weber (1953) tarafından yazıldı. "Protestan Etik ve Kapitalizmin Ruhu" başlığıyla yayınlanan kitabında Weber, kapitalizmin Batı'da zuhur etmesini Protestan ahlakına bağlıyordu. Weber'e göre Protestanlık, takipçilerine kapitalizmi doğuracak ruhu aşılayarak, tarihin seyrini değiştirmişti.1 Weber'in misyonunu günümüzde devam ettiren Francis Fukuyama, daha da ileri giderek, kapitalizmin ve liberal demokrasinin tarihin sonu olduğu kehanetinde bulunuyordu.

Fukuyama, 1992 yılında yazdığı, Tarihin Sonu ve Son Adam adlı kitabında, açıkça liberal demokrasi ve kapitalizmin galibiyetini ilan ediyordu (Fukuyama, 1992). Ona göre, insanlık aradığı en mükemmel sistemi bulduğundan dolayı tarihi arayışın sonu gelmişti. Kapitalizmin en büyük rakibi olan komünizmin ölümü böyle bir iddianın doğruluğu noktasında hayli güçlü bir delil gibiydi. Fukuyama'ya göre bütün dünya bu sistemi kabul edecek ve homojen global bir dünya kaçınılmaz olacaktır.

Sosyal bilimciler Fukuyama'nın bu kitabını tartışadururken, birkaç sene sonra aynı yazarın imzasıyla başka bir eser daha yayınlanır. "Büyük Yıkım: İnsan Fıtratı ve Sosyal Düzenin Yeniden İnşası" başlığını taşıyan bu eser, Tarih'in Sonu teziyle çelişen tespitler içeriyordu (Fukuyama, 1999). Liberal demokrasi ve kapitalizmin hüküm sürdüğü ülkelerde, 1960 ile 1990'lu yıllar arasında, "Büyük Yıkım" yaşandığını iddia ediyordu Fukuyama. Bu ülkelerde suç işleme oranları yükselmiş, sosyal bağları kuvvetlendiren akrabalık ilişkileri zayıflamış, evlilik müessesesi büyük tahribata uğramış ve toplumdaki güven giderek azalmıştı. Sosyal verilerin analiziyle varlığı anlaşılan bu sosyal problemler, önlem alınamazsa, "Büyük Yıkım'ın" vahim noktalara ulaşacağını gösteriyordu. Fukayama, bu çalışmasıyla bir önceki tezinin yanlış çıkmaması için, liberal demokratik dünyaya bir uyarıda bulunuyordu. Kitapta sözedilen sosyal sorunlara çözüm bulunmadığı takdirde, tarihin değil, liberal demokrasi ve kapitalizmin sonu olabilirdi.2

Fukuyama'nın zaferi erken ilan ettiğine inanan Huntington, yaşanacak yeni bir çatışmadan haber veriyordu. Huntington (1996), "Medeniyetler Çatışması" kitabıyla, Soğuk Savaş'ın son bulduğunu ve yeni bloklaşmanın medeniyetler bazında yaşanacağını iddia ediyordu. Greko-Romen medeniyetinin Hıristiyanlıkla baptiz olmasından tevellüd eden Batı medeniyeti, günümüzde karşısında rakip olarak İslam ve Çin medeniyetlerini bulmuştu. Yeni çatışmalar, ulus devlet eksenli olmaktan ziyade, bu medeniyetler arasında yaşanacaktı. Davos Kültürü etrafında oluşan homojen global değerlere karşı olan İslam medeniyeti ile Batı medeniyeti arasında çatışmanın yaşanması kaçınılmazdı, Hungtinton'ın tezine göre.3 Bu çatışma, Batı ülkelerine göç ettiği halde, Batı'nın değerlerine karşı direnenlere karşı da yaşanacaktı. Bundandır ki, Huntington, tedbiren, asimile olamayacakları sınırdan içeri koymamak gerektiğini öneriyordu. Nitekim, 11 Eylül sonrası Bush yönetiminin takip ettiği politika bu öneriye kulak verildiğini gösteriyor.

Huntington gibi, Benjamin Barber de bir çatışmadan sözediyordu. Barber, global kapitalizmi McWorld kavramı ile ve buna karşı olan reaksiyoner hareketleri Jihad kavramıyla ifade ederek "McWorld versus Jihad" ismini verdiği kitabında bu mücadeleyi anlatıyor. Kitaptaki argümanlara göre, McWorld hareketli müzik, video, TV, tiyatro, kitap ve eğlence parklarıyla ortak markalar, klişeler, film yıldızları ve şarkılar etrafında birleşen global ve homojen bir kültürün oluşum mücadelesini veriyor. Globalleşen dünyada Coca-Cola, Marlboro, Nike, Hershey, Levi's, Pepsi ve McDonald's gibi Amerika kökenli global holdinglerin ürün ve hizmetlerini satması Amerika kültürünün yayılmasına bağlıdır. Doğal olarak, Amerika'lı gibi bir hayat tarzı olan insanlar bu holdinglerin ürünlerini talep edecek (Barber, 1996, s. 60). Örneğin, çay ve kahve gibi içeceklerin tercih edildiği toplumlara Cola gibi soft içeceklerin satılması ancak kültürel bir değişimle mümkün olabilir. Aksi halde, Amerikan kültürünü sınırlı dahi olsa benimsemeyen bir toplumun asırlarca devam eden bir milli içeceğini terk etmesi beklenemez. Bu ilişkiler ağından haberdar olan global holdingler, ürettiği mal ve hizmetleri talep edecek kapitalist kültürü her yerde hakim kılmak için medyayı etkin bir araç olarak kullanıyor. Barber'e göre, Hollywood sefih bir yaşam tarzı, sekülerizm, tüketim alışkanlığı, pasifizm gibi temaları işleyerek McWorld'u muzaffer kılmaya çalışıyor (Barber, 1996).4

Medeniyet-i Sefahat ve Medeniyet-i Fazilet Ayırımı

İslam dünyasında Avrupa medeniyetine karşı toptancı yaklaşımla reddiye yazanların aksine, Bediüzzaman Avrupa medeniyetini ikiye ayırır (Nursi, Lem'alar, s. 646). Birincisi, hakiki Hıristiyanlıktan esinlenerek toplumsal hayata faydalı eserler, adaletli yönetim ve teknolojik yenilikler armağan eden "Birinci Avrupa". Bu medeniyetin ayırt edici vasfı insanlığa faydalı olmasıdır. İnsanlığın hayatını kolaylaştıran teknolojik gelişmelere ve insanların kabiliyetlerinin yeşermesine zemin hazırlayan istibdat karşıtı sosyal gelişmelere kaynaklık eden Birinci Avrupa "medeniyet-i fazilet"in bir parçası olarak görülüyor. Bediüzzaman, Hıristiyanlığın getirdiği etik üzerine kurulan Birinci Avrupa medeniyeti ile dinsizlik ve sefahate karşı, işbirliğini önerirken; "İkinci Avrupa" diye tarif ettiği medeniyeti ise, dinden ziyade felsefi membadan beslenen ve sefahati insanlığa yegane saadet yolu diye takdim eden "medeniyet-i sefahat" diyerek reddeder.

İkinci Avrupa'nın özelliği sefahati teşvik etmek olduğundan, Bediüzzaman'ın gerçekte reddettiği kapitalist bir kültürle sefahati teşvik eden sefih medeniyettir. Günümüzde Amerika, global kapitalizmin lokomotifi olması hasebiyle, İkinci Avrupa'ya öncülük ediyor. Bu anlamda, coğrafi bir alanla sınırlı olmaksızın, sefahati teşvik eden medeniyet (ikinci Avrupa) Bediüzzaman'ın nazarında 'medeniyet-i sefahat'tir. Günümüzde "sefahat-i mutlaka medeniyet" denildiğini ifade ederek "medeniyet-i sefahat"i tenkit eder (Nursi, Şualar, s. 995). Emirdağ Lahikası'nda yer alan bir mektupta ise, medeniyet-i sefahati "mim'siz" medeniyet olarak tabir eder (Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 1850). Lemaat adlı eserinde bu medeniyetin insanlığı hayvanlık derecesine indirdiği beyan eder: "Cazibedar hizmeti hevâ, hevesi teşci, teshil; hevesâtı, arzuları tatmin. Bundan çıkar sefahat. / O hevâ, hem heves, şe'ni budur daima: İnsanı memsuh eder, sîreti değiştirir. Mânevî meshediyor; değişir insaniyet. / Şu medenîlerden çoğunun eğer içini dışına çevirirsen, görürsün: Başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır; sîreti olur suret. / Gelir hayali karşına, postlarıyla tüyleri. İşte şununla görünür meydandaki âsârı." (Nursi, Sözler, s. 326) Belki de, Bediüzzaman eğlence parklarında veya TV programlarında hayvan maskesini giyen insanları görmüş olsaydı, yukarıdaki tespitlerinin haklılığına bir delil olarak zikredecekti. Bu maskeli medenilerin dışlarının görünüşü içlerinin aynasıdır diyecekti.

Bediüzzaman, medeniyet-i sefahatin gayesinin "fazilet bedeline hasis bir menfaat" olduğunu ifade ederek Kur'an medeniyetinin fazileti esas aldığını iddia eder (Nursi, Sözler, s. 326). Medeniyet-i fazilet insanın sahip olduğu bütün latifeleri dikkate alarak, onu ruhen terakki ettirip, melekleri geçebilecek makamlara yükseltmeyi maksat edinir. Bediüzzaman'ın ifadeleriyle medeniyet-i faziletin "hedefi menfaat yerine fazilettir.... / Suret-i hizmeti, hevâ heves yerine hüdây-ı hidayettir. O hüdânın şe'nidir insana lâyık tarzda terakki ve refahet, / Ruha lâzım surette tenevvür ve tekâmül." (Nursi, Sözler, s. 326)

Medeniyet-i Sefahat İnsanı Nefisten İbaret Sayar

Bediüzzaman'a göre medeniyet-i sefahat ağırlıkla insanın nefsine hitap ediyor. Medeniyet-i sefahatin şakirdi olan birinin "gaye-i himmeti hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedakârlık perdesi altında kendi menfaat-i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessastır. Nefsinden başka ciddî olarak hiçbir şeyi sevmiyor, her şeyi nefsine feda ediyor" (Nursi, Lem'alar, s. 626) Hayatı bir nevi eğlence olarak gören medeniyet-i sefahat, her türlü eğlence araçlarıyla insanın nefsini hoşnut etmeye çalışır. Bundandır ki, sefih medeniyetin şakirtleri her vesileyle bir eğlence toplantısı düzenleyip, hayatın her türlü nefsani lezzetlerini tatmak ister. Günümüzde Amerikan sefih kültürünün özetle ifade eden ve bir kısım Amerikalı'nın giydiği tişörtleri süsleyen "hayat eğlencedir" fikrinin yanlışlığına değinen Nursi, hayatın daha ali gayelerinin olduğundan sözeder, meşru eğlenceye sınırlı zaman ayırmaya cevaz verir. Medeniyet-i sefahat nefsi eğlendirirken; medeniyet-i fazilet, başta kalp olmak üzere ruhani latifeleri tatmin ederek saadet verir. Bediüzzaman, iki medeniyet arasındaki bu farkı şöyle ifade eder: "İkisi birer şevki de verir. O yabanî edebin verdiği bir şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasıt. Ruha ferah veremez. / Kur'ân'ın şevki ise, ruh düşer heyecana, şevk-i maâli verir. İşte bu sırra binaen, şeriat-i Ahmediye (a.s.m.) lehviyâtı istemez. / Bazı âlât-ı lehvi tahrim edip, bir kısmı helâl diye izin verir." (Nursi, Sözler, s. 339)

Medeniyet-i fazilet nazarında insan konuşan bir hayvan değil, sınırsız kemalata ulaşabilecek bir misafir-i Rahman'dır. İnsanın asıl gayesi hevesatını tatmin ve sefahatine düşkün olmak değil, fıtratındaki kabiliyetleri inkişaf ettirerek melekleri dahi geçebilecek makamlara yükselmektir. Sefih medeniyetin yuvası olan gece kulübüne gitmeyi, içki içmeyi, gece hayatı yaşamayı ilericilik olarak görenleri Bediüzzaman şiddetle tenkit eder. Onların "terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur" Hakiki ilericilik, bütün duygularını nefsin hatırına köreltmek değil, belki "kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubudiyetle meşgul" etmektir (Nursi, Sözler, s. 137-8).

Medeniyet-i Sefahatin En Etkin Araçları: Global Medya Holdingleri

Global kapitalizmin bir ürünü olan uluslarüstü holdingler birçok alanda olduğu gibi, sefahat alanında da bir nevi monopol konumunda uluslararası piyasaya hakimdir. (Herman-McChesney, 1997). Bu holdingler, iktisadi kurallar gereği, karlarını maksimum kılmak için birbiriyle ilişkili ürün ve hizmetleri üreten firmaları bünyesinde bulunduruyor. Örneğin, medeniyet-i sefahatin global odağı olan Amerika, daha dar manada Hollywood, bütün dünya pazarına filmleri ve müzikleri pompalayan bir merkez hükmündedir. Amerika'nın AOL Time Warner, Viacom, Walt Disney, Vivendi Universal, News Corporation holdingleri ile birlikte Almanya'nın Bartelsmann AG holdingi, müzik, eğlence ve haber alanında dünyayı bir nevi koloni gibi hakimiyeti altına alan dev ölçekte firmalardır.

Bu holdingler, birçok TV kanalı, radyo istasyonu, dergi, gazete, haber ajansı, kitap, basımevi gibi birbiriyle ilişkili sektörleri kontrolünde tutuyorlar. Örneğin, Viacom, başta MTV olmak üzere, WH1, Zenci Eğlence Kanalı, CBS, Showtime gibi birçok sefahat kanalına sahip. Walt Disney bunlara ek olarak theme park denilen global eğlence parklarının da sahibi. Vivendi Universal tek başına dünya müzik piyasasının % 22'sini kontrolünde tutuyor. Görünürde, Amerika gibi ülkelerde, sayıları 500'ü bulan farklı TV kanalları, insanlara geniş bir tercih imkanı sağlıyor gibi görünmekle beraber, hakikatte birkaç büyük holdingin iktisadi, siyasi ve felsefi çıkarlarına hizmet eden çeşitlendirilmiş sefahat kanalları olmaktan öteye gidemiyor (McChesney, Monthly Review, 2001).

Medeniyet-i sefahat kanallarının yaptıkları birçok açıdan kapitalist iktisadi felsefeye mutabık düşüyor. Kapitalist bir güdüyle bu firmaları kuranlar, varlıklarının biricik nedeni olan kârlarını maksimum kılmak için her türlü araçtan istifade ediyorlar. Makyavel'in politik bir amaca ulaşmak için her türlü aracı meşhur gören felsefesini iktisadi anlamda benimseyen bir kapitalist, kârını maksimum kılmak için hiçbir etik kural tanımaz. Kârın maksimum olması minimum maliyetle maksimum oranda satış yapılmasıyla doğru orantılıdır. Bu anlamda müzik yayınları maliyetin en düşük olmasını sağlayan önemli bir araçtır. Medeniyet-i sefahat kanallarının en tipik örneği günde 350 milyon eve yaptığı müzik yayını ile ulaşan MTV'dir. MTV sadece reklam gelirleri ile ayakta duruyor. MTV gibi yayın kuruluşları insanların tercihlerinden ziyade, onların zaaflarından istifade ederek kârlarını maksimum kılmaya çalışıyor. Bediüzzaman'ın tespitine göre, bu tarz medeniyet-i sefahat araçları, insanlarda bulunan nefis, kuvve-i şeheviye gibi duygular kullanarak insanları kapitalist bir hayat tarzına esir eder. McChesne, bu sefih medya kanallarının, hareketli müziklerle gençleri hoplatıp, silkeleyerek ceplerindeki paraları boşalttığını iddia eder (McChesney, PBS 2001).

Medeniyet-i Sefahat Gençleri Hedef Alır

Toplumu oluşturan bireyleri çocuklar, gençler, ihtiyarlar, hastalar gibi kategorilere ayıran Bediüzzaman, medeniyet-i fazilet'in bütün kategoriler için saadet vaadettiğini belirtir. Oysa medeniyet-i sefahat sıhhatli gençleri hedef kitle olarak kabul eder. Nitekim MTV'nin üst düzey bir yöneticisi, hedef kitlelerinin 14-34 yaş arası insanlar olduğunu belirtmiştir (Cunningham, PBS, 2001).

İletişimci McChesney global medya holdinglerinin faaliyetlerini "yeni kolonicilik" diye tarif eder. Her bir TV kanalı hedef aldığı sosyal kesimi kolonileştirip, iktisadi olarak sömürmeyi ve felsefi ve politik olarak etkilemeyi amaçlayan günümüzdeki global medya holdinglerinin modern silahı haline gelmiştir. Ülkeler yerine, başta gençlik kesimi olmak üzere, değişik sosyal tabakalar, global kapitalizm felsefesini aşılamak yoluyla, kolonileştiriliyor. Ateşli silahlarla insanları öldürüp, kaynaklarını sömürmek yerine, ateşli yayınlarla onların kapitalist tüketim anlayışını frenleyen bütün duygularını öldürüp, sırtlarından para kazanmak stratejisi uygulanıyor. McChesney bu konudaki görüşünü şöyle özetliyor: "Global Medya holdinglerine on dokuzuncu yüzyıldaki İngiliz ve Fransız İmparatorluğu gibi algılamalısınız. Afrika'nın yerini gençler almış. Bu holdingler filmler, müzik, kitaplar, CD'ler, internet, giyim, eğlence parkları ve spor takımlarıyla gençleri fethedecek….. (bu anlamda) bu holdinglere müzik firmaları demek yerine, müzik silahını kullanarak para üreten firmalar demek daha doğru olur" (McChesney, PBS, 2001)

Medeniyet-i sefahatin gençleri hedef aldığının farkında olan Bediüzzaman, onları şöyle uyarıyor: "Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Âyâ, Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akılla onların sefahat ve bâtıl efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsunuz? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz." (Nursi, Lem'alar, s. 646). Bediüzzaman "sefahat ve batıl" fikirleri taklitten sözederek, Birinci Avrupa'yı değil, medeniyet-i sefahati kastettiğini ortaya koyuyor. İnsanlığa yararlı ilim ve teknolojiyi almak için Batı'dan istifade edileceğini beyan ederek, Japonları örnek olarak gösteriyor.5

Sefih medeniyetin gençleri hedef almasına mukabil Bediüzzaman, Gençlik Rehberi adlı eseriyle, gençleri bu medeniyetin tuzaklarına karşı ikaz eder. Hayatın lezzetini arayan gençlere, hakiki, daimi ve elemsiz lezzetin yalnızca imanla mümkün olduğunu iddia eder. Meşru daire, bu anlamda, her türlü keyfe kafidir. Meşru olmayan daireye girmeye gerek yoktur. Kaldı ki, mefhum-u muhalifiyle, gayrımeşru dairedeki lezzetler, sahte, elemli ve kısa ömürlü olduğunu hatırlatır. Medeniyet-i sefahatin tuzaklarından korkup, inançlarını nasıl muhafaza edeceğini soran bir kısım gençlere Bediüzzaman şöyle cevap verir: "Ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine müptelâ ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan biçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz, meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz. O keyfinize kâfidir." (Nursi, Sözler, s. 55-56)

Klasik ulemanın Cehennemle korkutmasına mukabil Bediüzzaman, meşru olmayan lezzetlerdeki zehri göstererek gençleri sefahate düşmekten korumaya çalışır. Gençler, lezzet almaya kabiliyetli ve iştiyaklı olduklarından, zahiren lezzetli görünen sefahatteki zehri görmekle kendilerini uzak tutabilir. Medeniyet-i fazilet insanı, melekleri dahi geçebilecek büyük bir potansiyele sahip, eşref-i mahlukat olarak görür. Oysa insanın maymundan geldiğini iddia eden medeniyet-i sefahat, onun hayvani duygularına hitap eder. Bediüzzaman'a göre, insanı hayvan derekesine indiren sefih medeniyet, insanı lezzet noktasından hayvandan bin derece aşağıya düşürür. Bir dakika sonra kesilen bir hayvan kemal-i afiyetle, önüne konulan rızıktan lezzet alırken, idam sehpasına çıkacağını kesin olarak bilen biri için, dünyanın en leziz nimetleri bile zehir hükmüne geçer.

Medeniyet-i Sefahat Hürriyet Namıyla İnsanı Nefsine Esir Yapar

Medeniyet-i fazilet ile medeniyet-i sefahat arasındaki en önemli farklardan biri hürriyetin tanımı ve sınırlarıyla ilgilidir. Hürriyetle ilgili görüş ayrılıklarının kaynağı iki medeniyetin insan fıtratı ile ilgili varsayımlarından kaynaklanıyor. Birincisi, insanı nefis ve şeytanın tesiriyle, aklının ve kalbinin rağmına hareket edebileceğini varsayar. Nefis ve şeytan, insanın iradesi dışında onu etkileyen, birer içsel güç olarak algılanır. Tam hürriyet, insanın içsel ve dışsal güçlerin güdümüne girmeden karar vermesiyle mümkün olur. Oysa, sefih medeniyet içsel güçleri kabul etmediğinden, dışsal güçlerinin müdahalesinin olmamasını, hürriyet için yeterli görür. Nitekim, sefih medeniyetin homoseksüellere aile statüsü tanımakta beis görmemesi bu düşüncenin eseridir.

Başkasına zarar vermemek kaydıyla, her istediğini yapmak şeklinde hürriyeti tanımlayanlara Bediüzzaman, "Öyleleri hürriyeti değil, belki sefahat ve rezaletlerini ilân ediyorlar ve çocuk bahanesi gibi hezeyan ediyorlar. Zira, nâzenin hürriyet, âdâb-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzımdır. Yoksa, sefahat ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır. Nefs-i emmâreye esir olmaktır." diye cevap verdikten sonra, medeniyet-i fazilete göre hürriyetin sınırlarını "ne nefsine, ne gayrıya zarar" vermemek diye beyan eder (Nursi, Divan-ı Harbi Örfi, s. 1941). Hutbe-i Şamiye'de ise, Kur'an dairesinde olmayan hürriyetin "ya istibdat veya esaret-i nefis veya canavarcasına hayvanlık veya vahşet" olduğunu iddia eder (Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 1977).

Medeniyet-i sefahat kullandığı araçlarla "sefahate öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, hevesi tehyiç eder, his daha söz dinlemez." (Nursi, Sözler, s. 338) Birey bir anlamda hürriyetini kaybederek, reklamı yapılan mal veya hizmeti almak zorunda hisseder kendini. Örneğin, günümüzde Amerikan radyolarında bir saat içinde 18 dakika reklam dinletiliyor. Böylece global medya holdingleri doğrudan ve dolaylı reklamlarla aşıladığı kapitalist yaşam tarzıyla insanları belirli markaları almaya zorluyor. Bireyler bir manada kendilerini reklamı yapılan şeyleri almak noktasında mecburi bilince hürriyetlerini kaybetmiş oluyor.

Oysa medeniyet-i fazilet "hevayı karıştırmaz. Hakperestlik hissi, hüsn-ü mücerred aşkı, cemalperestlik zevki, hakikatperestlik şevki verir." (Nursi, Sözler, s. 338) Başka bir ifadeyle, medeniyet-i fazilet maddeden ziyade manaya önem verir, maddi güzellik yerine manevi güzelliği muhabbete layık görür.

Medeniyet-i Sefahat'in Başarısının Sırrı

Bediüzzaman, medeniyet-i sefahatin hızlı bir şekilde yayılmasını ve inançlı insanları bile kolayca tesir altına almasını insan fıtratından hareketle izah ediyor. İnsan akıl yanında nefis ve şeytanın tesiriyle tercihlerini belirliyor. Neoklasik iktisadın bireyi rasyonel kabul eden varsayımını doğru bulmuyor, Bediüzzaman. Özelikle nefsin baskın çıkması durumunda birey irrasyonel tercihte bulunabilir. Kur'an zinayı işlemeyin yerine, zinaya yaklaşmayın emrinde de böyle bir varsayım saklıdır. Sefahatin ağız suyu akıtacak şekilde takdim edilmesiyle, bireyler nefislerinin esiri haline gelebilir. Bediüzzaman'a göre nefis az dahi olsa peşin olan bir lezzeti, ilerideki çok lezzetlere tercih eder. Bundandır ki, bu dünyadaki birkaç saatlik lezzeti Cennet'in binler sene lezzetine tercih eder. Lem'alar'da medeniyet-i sefahate insanların nasıl tabi olduklarını şöyle açıklanıyor: "Nefs-i insaniye, muaccel ve hazır bir dirhem lezzeti, müeccel, gaip bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hazır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azaptan daha ziyade çekinir. Hem insanda hissiyat galip olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı ileride gayet büyük bir mükâfâta tercih eder. Ve az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük bir azâb-ı müeccelden ziyade çekinir. Çünkü tevehhüm ve heves ve his, ileriyi görmüyor, belki inkâr ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalb ve akıl susarlar, mağlûp oluyorlar" (Nursi, Lem'alar, s. 621) Bediüzzaman, nefsine mağlup olup medeniyet-i sefahatin cazibesine kapılanları, ders aldığı Amme cüz'ünü bir tek şekerlemeye satan, hevesine düşkün bir çocuğa benzetir. Böyleleri "elmas kıymetinde bulunan hasenâtını, hissini okşamak için ve hevâsını memnun etmek için ve hevesini tatmin etmek için, ehemmiyetsiz cam parçaları hükmündeki lezzetlere, enâniyetlere vesile edip, kârlı işlerde hasâret eder" (Nursi, Sünuhat, s. 2049)

Medeniyet-i sefahat insanlığa huzur yerine elem getirmekle beraber başarılı olmasının başka bir sırrı gafletin ağır basmasıdır. Gaflet, uyku veya sarhoşluk gibi bir tesirle, insana içinde bulundurduğu durumu hissettirmez. Nasıl ki, her tarafı yaralı olan sarhoş biri, hiçbir şey yokmuş gibi, etrafına nara atabiliyorsa, gaflet sarhoşluğu içinde olan medeniyet-i sefahatin şakirdi de, geçici olarak, ruhundaki acılara bigane kalabilir. "Bu fırtınalı zamanın hissi iptal eden ve beşerin nazarını âfâka dağıtan ve boğan cereyanlar, iptal-i his nev'inden bir sersemlik vermiş ki, ehl-i dalâlet mânevî azabını muvakkaten tam hissedemiyor; ehl-i hidâyete dahi gaflet basıyor, hakikî lezzetini tam takdir edemiyor" (Nursi, Şualar, s. 1150).

Medeniyet-i Sefahat Hakiki ve Daimi Saadet Getiremez

Bediüzzaman, medeniyet-i sefahatin insanlığa saadet ve huzur getirmek yerine, insanlığı büyük bir ruhi girdaba sürüklediğini iddia eder. Eğlence zamanlarında geçici olarak bu haleti hissetmeyen insanlar, sefahat sarhoşluğundan ayıldıklarında Cehennemi azabı hisseder. Başka bir deyişle, eğlence zamanlarında dünyayı toz pembe gören ve zahiren huzuru yakaladığını sanan sefih insanlar, eğlence bittikten sonra yine ruhi ızdırabı çekmeye devam eder. Bu ızdırabı hissetmemek için, medeniyet-i sefahat şakirtlerini sürekli olarak değişik eğlencelerle meşgul eder. Bundandır ki, bu medeniyetin şakirtleri "gaflet sarhoşluğuyla" geçici olarak acılarını hissetmez. Lemaat adlı eserde medeniyet-i sefahata heva namı vererek şöyle tahlil eder: "Hevâ iptal-i histir. Bu da teselli ister, bu da tegafül ister, bu da meşgale ister, bu da eğlence ister. Hevesât-ı sihirbaz, / Tâ vicdanı aldatsın, ruhu tenvim edilsin, tâ elem hissolmasın. Yoksa o elem-i elîm, vicdanı ihrak eder; fîzâra dayanılmaz, elem-i ye's çekilmez. / Demek sırat-ı müstakimden ne kadar uzak düşse, o derece nisbeten şu hâlet tesir eder, vicdanı bağırttırır. Her lezzetin içinde elemi var birer iz. / Demek heves, hevâ, eğlence, sefahatten memzuç olan şâşaa-i medenî, bu dalâletten gelen şu müthiş sıkıntıya bir yalancı merhem, uyutucu zehirbaz." Oysa, aynı eserde hüda namıyla zikredilen medeniyet-i fazilet, "kuvvet-i iman nisbetinde ruha bir hâlet verir. Ceset ruhla mütelezzizdir, ruh vicdanla mütelezziz. / Bir saadet-i âcile, vicdanda münderiçtir. Bir firdevs-i mânevî, kalbinde mündemiçtir. Düşünmekse deşmektir, şuur ise şiar-ı râz. / Şimdi ne kadar kalb ikaz edilirse, vicdan tahrik edilse, ruha ihsas verilse, lezzet ziyade olur. Hem de döner ateşi nur, şitâsı yaz. / Vicdanda firdevslerin kapıları açılır. Dünya olur bir Cennet. İçinde ruhlarımız eder pervâz ü perdâz, olur şehbâz ü şehnâz, yelpez namaz ü niyaz" (Nursi, Sözler, s. 342).

Bediüzzaman medeniyet-i sefahata tabi olan bir insanın içinde bulunduğu haleti bir misalle açıklıyor: "O adam, şöyle bir vaziyettedir: Arkasında, her an ona hücuma müheyyâ bir aslan duruyor. Önünde, bir darağacı dikilmiş onu bekliyor. Sağ tarafında, derin bir yara açılmış. Sol cânibinde, müz'iç bir çıban, cerahat akıttırıyor. Şu vaziyetle beraber, mühim bir sefere sevk ediliyor" (Nursi, Nur'un İlk Kapısı, s. 1378) Temsildeki aslan insanın mukadder olan eceline, darağacı ölüme, iki yara ise insanın fıtratındaki sonsuz acizlik ve fakirliğe işaret eder. Yolculuk ise ruhlar aleminden başlayıp ahirete değin uzanan uzun ve gayr-ı iradi bir seyahati temsil eder. Medeniyet-i sefahat ölümü ortadan kaldırıp, insana zarar verecek tehlikeleri yok edip, onun bütün cismani ve ruhani arzularına çare bulmadıkça saadete vesile olamaz. Bediüzzaman, sefahate düşenlere şöyle hitap eder: "Ey dalâlete dalmış gafiller! Dünyadan mevti, insandan acz ve fakrı kaldırmak çaresi varsa, dinden ve dinin şeairlerinden istiğna edebilirsiniz. Yoksa susunuz! Zira, ölüm, acz, zeval, fakr, sefer gibi âyât-ı tekviniye, yüksek sadalarıyla, dinin lüzumuna ve şeairin iltizamına davet ediyorlar." (Nursi, Nur'un İlk Kapısı, s. 1378)

Bediüzzaman sefih medeniyetin sebep olduğu acıyı zikretmekle yetinmez; medeniyet-i faziletin insanın her bir latifesine hitap eden, son derece yüksek lezzetlerinden sözeder. Hatta, her bir salih amelde insanın bu latifelerine hitap eden bir rahat ve lezzet var olduğunu iddia eder. Kamil insanlar cismaniyet ve hayvaniyetten sıyrılıp bu lezzetleri tadarken, sefih insanlar bunlardan nasipsiz kalır. "Kâmilîn insanların zevk-i maâlâsini hoşnud eden bir hâlet, çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez, onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen, bir zevk-i süflî, sefih, hem nefsî ve şehvânî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez" (Nursi, Sözler, s. 338) Bediüzzaman, bu dünya hayatında bile sahte olmayan, daimi ve elemsiz lezzetin medeniyet-i fazilet dairesinde olduğunu iddia ediyor: "Bu hayat-ı dünyeviyede hakikî lezzet iman dairesindedir ve imandadır. Ve a'mâl-i salihanın her birisinde bir mânevî lezzet var. Ve dalâlet ve sefahatte, bu dünyada dahi gayet acı ve çirkin elemler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer kat'î delillerle ispat etmiştir. Adeta imanda bir Cennet çekirdeği ve dalâlette ve sefahatte bir Cehennem çekirdeği bulunduğunu, ben kendim çok tecrübelerle ve hadiselerle aynelyakin görmüşüm ve Risale-i Nur'da bu hakikat tekrar ile yazılmış" (Nursi, Lem'alar, s. 691)

İnsanın bedeni organları olan göz, ağız, kulak, burun, el gibi cismani lezzetlerden istifade araçları olduğu gibi, ruhi organları olan duygularının medeniyet-i faziletle inkişaf etmesiyle de "kulak, kalb gibi on değil, yüz cihazat-ı insaniyenin her birini, gayet uzun bir el suretinde, her mü'minin derecesi nisbetinde sofra-i Rahmân'a uzatıp, her tarafından nimetleri toplayarak saadetini artırır" (Nursi, Lem'alar, s. 718) İnsan geçmiş ve geleceğiyle akıl, kalp ve hafıza cihetiyle alakadar olduğunu iddia eden Bediüzzaman'a göre, hakiki saadet ancak insan fıtratının bilinmesi ve tatmin edilmesiyle mümkün olabilir. Geçmiş hayatındaki acılarını, hafızası vasıtasıyla hatırlayan bir insan, ancak iman nuruyla teselli bulabilir. Yoksa sevdiklerinin yok olduğunu hatırladıkça hazır lezzeti dahi eleme dönüşür. Her bir insan, sahip olduğu "şiddetli bir aşk-ı beka" duygusunu tatmin ile hakiki saadeti yakalayabilir. Oysa, medeniyet-i sefahat sadece hazır nefsani lezzetler vadettiğinden, insanın ruhunu tatmin edemez. Geçici olarak onu meşgul etse bile, daimi bir süruru veremez.

Medeniyet-i Sefahata Karşı En Etkin Zırh

Medeniyet-i sefahatin insanı kendine esir eden cazibesinden kurtulmak için, Bediüzzaman'a göre, sadece Allah'a ve ahiret gününe inanmak yetmez. Eskiden olduğu gibi insanları Cehennem'le korkutarak sefahatten uzaklaştırmak da, çoğunlukla fayda vermez. İman edenler bile, "Cenâb-ı Hak Gafûrü'r-Rahîmdir, hem Cehennem pek uzaktır" deyip sefahatine devam edebilir. Kalbi, ruhu hissiyatına mağlûp olur. Bu hakikate Kur'an şu ayetiyle dile getirir: "Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da Allah'ın azâbını unutturup sadece affına güvendirerek sizi isyana sürüklemesin." (Lokman Sûresi, 31:33). Bu nedenle günümüzde inanan bir insanı medeniyet-i sefahatten korumanın en etkin yolu sefahat içindeki "aynı lezzetinde elemi gösterip hissini mağlûp etmektir. Ve [Onlar dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler.] mealindeki (İbrahim Sûresi, 3) âyetin işaretiyle, bu zamanda âhiretin elmas gibi nimetlerini, lezzetlerini bildiği halde, dünyevî kırılacak şişe parçalarını onlara tercih etmek, ehl-i iman iken ehl-i dalâlete o hubb-u dünya ve o sır için tâbi olmak tehlikesinden kurtarmanın çare-i yegânesi, dünyada dahi Cehennem azabı gibi elemleri göstermekle olur" (Nursi, Şualar, s. 1149)

Bediüzzaman Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözlerde ve Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfında temsili hikayelerle medeniyet-i sefahata tabi olup lezzetini arayanların gerçekte dehşetli bir eleme maruz kaldığını, Kur'an'ın beyan ettiği yolda gidenlerin ise hakiki ve daimi saadeti yakaladığını ifade eder. Bu temsillerle medeniyet-i sefahatin cazibedar lezzetleri içindeki zehiri göstererek, "aklı başında olanları tevbeye sevkeder" (Nursi, Şualar, s. 1149).

Hakiki, daimi ve elemsiz saadetin yalnızca iman dairesinde olduğunu iddia edip, insanları bu saadete davet eden Bediüzzaman, bundan istifade için inananların sefahatten uzak kalmalarını şart koşar: "İman ilâcı ise, ferâizi mümkün oldukça yerine getirmekle tesirini gösteriyor. Gaflet ve sefahat ve hevesât-ı nefsâniye ve lehviyât-ı gayr-ı meşrua, o tiryakın tesirini men eder" (Nursi, Lem'alar, s. 700)

Medeniyet-i Sefahat Kıyametin Kopmasına Vesile Olur

Bediüzzaman, ahirzaman günahlarının kıyametin kopmasına vesile olacağını iddia eder. Medeniyet-i sefahatin vasıtası olan medya kanallarıyla yayınlanan bir günahın, milyonlara ulaşmasıyla katlandığını beyan eder. Böylece binlerce ömür yaşamakla mümkün olabilen şahsi günahlar, medya vasıtasıyla külliyet kazanıp kıyameti kopartacak kadar büyük miktarlara ulaşır. (Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 1615)

Bediüzzaman'ın, kıyametin kopması ile sefih medeniyetin günahları arasında kurduğu illiyet bağı "yaratılış hikmeti" tezine dayanır. Bu teze göre, Allah bütün şuurlu mahlukata ve hususan insana kendini tanıttırmak için bu alemleri yoktan var etti. İnsan bu hikmete uygun hareket ettikçe de bu alemleri devam ettirir. Medeniyet-i sefahat bu asli yaratılış gayesini umumiyetle ihmal edince, kainatın devamına gerek kalmaz. Geçmişte, bu hikmete bütün bütün zıt hareket eden kavimleri helak eden, gadab-ı ilahi, ahirzamanda da, medeniyet-i sefahatin yaygınlık kazanmasıyla, insanların umumiyetle günah ve isyana girdiği bir sırada, kıyameti kopartacaktır.

Sonuç

Bediüzzaman'ın görüşleri ışığında, medeniyet-i sefahat ve medeniyet-i faziletin, kavramsal ve teorik olarak mukayese edildiği bu makaleden şu sonuçlara ulaşmak mümkündür:

Birincisi; Bediüzzaman medeniyet-i fazilet kavramı içinde Hıristiyanlıktan beslenen ve insanlığa faydalı eserler veren Birinci Avrupa'yı da dahil ediyor. İkinci Avrupa ise, fazilet yerine sefahati esas gaye edinen medeniyettir. Başka bir deyişle, birincisi insanın aklını, kalbini ve sair duygularını esas alıp, faziletle onları terakki ettirmeyi gaye edinirken; ikincisi insanı nefsine hizmeti esas maksat yaparak, fazilet yerine sefahati teşvik eder. Bu iki medeniyet arasındaki mücadele ilk insandan beri devam etmekle beraber, ahirzamanda daha da şiddetlenir.

İkincisi; Bediüzzaman medeniyet-i sefahat ve medeniyet-i fazilet arasındaki mücadeleyi kabul etmekle beraber, Huntington'ın iddia ettiği Doğu ve Batı medeniyetleri arasındaki kaçınılmaz bir çatışmayı şiddetle reddeder. Bediüzzaman, Batı medeniyetinin Hıristiyanlıktan beslenen ve fazileti esas edinen kısmıyla işbirliği içinde medeniyet-i sefahat ve dinsizliğe karşı mücadele etmeyi önerir. Artarak kapanan kiliseler, Hıristiyan dünyasının bu mücadele de direncini kaybettiğini göstermesine rağmen, İslam dünyası global kapitalizme karşı direnç göstermeye devam ediyor.

Üçüncüsü; Bediüzzaman'ın dinsizlik tehlikesine yönelik düşünceleriyle kıyaslandığında, sefahat-i medeniyetle ilgili düşünceleri yeterince tartışılmamıştır. Komünizm, dıştan gelen ve belirgin bir düşman olması hasebiyle, insanları teyakkuza geçirirken, daha şirin bir maskeyle, dost kisvesi altında gelen sefih medeniyet tehlikesi yeterince anlaşılmamıştır. Oysa Bediüzzaman, medeniyet-i sefahatin sebep olduğu günahları kıyameti koparacak bir boyuta ulaşacağını iddia eder.

Dördüncüsü; Bediüzzaman bu iki medeniyet arasındaki mücadeleden başarı ile çıkmak için, klasik ulemanın aksine, yeni bir metot önerir. Ona göre, medeniyet-i sefahatin, iddia ettiğinin aksine, insana geçici, elemli ve sahte bir saadet sağladığını; buna mukabil medeniyet-i faziletin, daimi, elemsiz ve hakiki bir saadet sağladığını ispat etmekle bu mücadele kazanılır.

Dipnotlar:

1. Weber'in tespiti doğruysa, tarih acı bir hakikate sahne oluyor: Protestan mezhebi de dahil olmak üzere, günümüzde Hıristiyanlık bağrında büyüttüğü kapitalizmin pençeleri arasında ölüm sancılarını çekiyor.

2. Bediüzzaman'a göre hem bireysel hem de sosyal alanda oluşan yıkımlar global kapitalizmin beslediği medeniyet-i sefahatten kaynaklanıyordu. İlginçtir, Bediüzzaman sorunun çözümüne, Fukuyama gibi insan fıtratından hareketle ulaşmaya çalışmasına rağmen, Müslüman bir düşünür olarak farklı bir sonuca ulaşıyordu.

3. Son yıllarda İslam coğrafyasında gerçekleşen savaşlar ve Dünya Ticaret Merkezine düzenlenen terörist saldırı bir derece "Medeniyetler Çatışması" tezini doğruluyorsa da, Bediüzzaman'a göre asıl çatışma medeniyet-i sefahat ile medeniyet-i fazilet arasında yaşanıyor. Cepheler yerine kalplerde cereyan bu çatışmanın ayırt edici özeliği coğrafi bir sınırının olmamasıydı. İslam toplumunda olduğu gibi Batı toplumunda da benzer çatışma vuku buluyor. Her birey, her gün kendi küçük dünyasında bu çatışmaya şahit oluyor.

4. Bu makalede tartıştığımız medeniyet-i sefahat McWorld kavramına ve medeniyet-i fazilet ise Jihad kavramına tetabuk eder. Bediüzzaman, Barber'le sorunun tespiti noktasında hemfikir olmakla beraber, Barber'in aksine, Kur'an'dan önerdiği reçeteyle kalplerde yaşanacak büyük cihad sonucunda zaferin medeniyet-i fazilete ait olacağını iddia eder.

5. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika'yı taklit eden Japonya günümüzde kapitalist hayat tarzını umumiyetle benimsediğinden, model olmak misyonunu yitirmiştir. Bediüzzaman'ın Japonya'yı örnek olarak zikrettiği tarihte, günümüzdeki gibi bir kültür erozyonu yaşanmamıştı.

KAYNAKÇA:

Cunningham, Todd (2001): an interview at http://www.pbs.org/wgbh/pages/frontlines/shows/cool/interviews (20.12.2001 tarihinde bu sitede yayınlandı.)

Fukuyama, Francis (1992): The End of History and the Last Man, New York: Maxwell Macmillan International.

Fukuyama, Francis (1999): The Great Disruption: Human Nature and the Reconstitution of Social Order, New York: The Free Press.

Herman, Edward S. and McChesney, Robert W. (1997): The global media: the new missionaries of corporate capitalism, Washington, D. C.

Huntington, Samuel P. (1996): The clash of civilizations and the remaking of world order, New York: Simon & Schuster.

Mabry, Tristan James (1998): Modernization, nationalism, and İslam: an examination of Ernest Gellner's writing on Muslim society with reference to Indonesia and Malasia, Ethics and Racial Studies, v. 21, no. 1.

McChesney, Robert W. (2001): an interview at www.pbs.org/wgbh/pages/frontlines/shows/cool/ (20.12.2001 tarihinde bu sitede yayınlandı.)

Global Media, Neoliberism and Imperalism, Monthly Review, v. 52, 10, 1.

Weber, Max (1958): The Protestant ethic and the spirit of capitalism, trans. by Talcott Parsons. New York: Scribners.

Yukarı