. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 3259

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 96 
 İslam ve Sanat
 KÖPRÜ / Bahar 2011 
 Said Nursi’nin İslam Dünyası Tasavvuru: Hutbe-i Şamiye


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Meşrutiyet'in 100. yılında Türkiye Demokrasisi
Yaz 2008   [ 103. Sayı ]


Meşrutiyet’in 100. Yılında Türkiye’nin Demokrasi Serüveni

Avrupa Birliği Süreci Bu Topraklarda Yaşayan İnsanların Kendi Kaderlerini Tayin Etmeleri İçin Muazzam Bir Süreçtir

Cengiz AKTAR

Dr., Bahçeşehir Üniversitesi Avrupa Birliği Araştırma ve Dökümantasyon Merkezi Direktörü Bu konuşma, Risale-i Nur Enstitüsü tarafından 30 Mart 2008’de gerçekleştirilen “Meşrutiyet’in 100. Yılında Türkiye’nin Demokrasi Serüveni” başlıklı panelde yapılmıştır.

1908’den günümüze bakmadan önce, ben size 1908’den 1808’e bakmayı öneriyorum, teklif ediyorum. Çünkü, 1908’i anlamak için 1808’i bilmek lazım. 1808 Sened-i İttifak. Osmanlı’nın 17. yüzyıl boyunca duraklaya duraklaya geldiği yolun sonu. Bu da bir yolun sonu. Hele bir hatırlayalım. 3. Selim rahmetli, haremde boğazlanmış. Arkadan gelecek olan 2. Mahmut çocuk. Cariye sayesinde kurtuluyor. Devlet tel tel dökülüyor. Ve devleti "ayan" kurtarıyor. Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa, İstanbul’a geliyor ve Devlet-i Âliye-i Şahaneyi düştüğü yerden çekip çıkarmaya çalışıyor. Ayanı İstanbul’da topluyor ve ilk defa hiç âdeti olmadığı üzere, devlet ayanla bir ittifak içerisine girmek zorunda kalıyor. Tabii hoşuna gitmiyor devletin, ne de 2. Mahmut’un. Devam edelim. İmparatorluk devleti öyle bir durumda ki, Mehmet Ali Paşa Mısır’da muhtariyetini ilan etmiş, oğlu İbrahim Paşa Nizip’i geçmiş, Kütahya’ya gelmiş, otağını, karargahını, Kütahya’da kurmuş. İngiliz sefiri koşa koşa Kütahya’ya gidiyor. Londra’dan emir almış, “Ne oluyor?” diye. İbrahim Paşa’nın karargahına giriyor, “Nedir niyetiniz İbrahim Paşa?” “İstanbul’da bir kahve içmeye gitmek isterim” diyor ve sefir arkadan telgrafı yetiştiriyor Londra’ya, rejim değişiyor diye, saltanat değişiyor diye. Böyle bir ortam gözünüzün önüne getiriniz. Avrupa’da 1789 devrimi olmuş, Osmanlı 1789 Fransız İhtilali’nin farkında değildir, derler; doğru, değildir. 3. Selim olsun, 2. Mahmut olsun ve arkadan gelen bütün padişahlar bu yeni dönemin, bu insanlığın yeni döneminin tamamen fevkinde ve farkında olan yöneticiler olarak bir şeyler yapmak gerektiğini görüyorlar, anlıyorlar ve 2. Mahmut’la birlikte devlet, işlerini tekrar ele alıyor. Öyle bir ele alıyor ki, Osmanlı’nın Batılılaştırılması -benim ilk kitabımın adı zaten- Batılılaşması değil, Batılılaştırılması, tepeden inme bir değişim anlayışı, tamamen devletin bekası için düşünülmüş bir modeldir. Burada topluma, bireye, insana suret-i katiyede yer yoktur ve amaç bütün- İlber Ortaylı’nın deyimiyle- İmparatorluğun en uzun sürmüş yüzyılı boyunca yapılan bütün işlerde, amaç; reformları devleti kurtarma amacıyla yapmaktır. Ve açıkçası, bu sistemin, bu yaklaşımın bir yere kadar başarılı olduğunu söylememiz, görmemiz gerekir. Bu manada, 1908 Meşrutiyet’i ondan önceki yüzyıl boyunca; yani 1795 sonrasında ve özellikle 2. Mahmut ile birlikte başlayan reform sürecinin doğal sonucudur. Ne anlamda doğal sonucudur? Bu Avrupaî reformlar diyelim adına veya asrî reformlar, bunları suret-i katiyede devlet katına sınırlanmak, devletle sınırlamak mümkün değildir. Eninde sonunda bunlar devletten cemiyete taşarlar. Ve nitekim Meşrutiyet, bu anlamda, bütün o yüzyıl boyunca yapılan reformların sonucudur. 1876’daki 1. Meşrutiyet esnasında, belki yeni Osmanlılarla birlikte topluma bu kadar yansımamıştır. Ama akabinde Jön Türklerle birlikte bu Avrupaî ve asrî reformlar haliyle o reformların öznesi olan şahısları devletin kulluğundan akıllı birer devlet adamları haline sokmuştur ve zaten 2. Meşrutiyet’i gerçekleştirenler, arkadan Cumhuriyet’i kuranlar bunlardır. Bunların oğullarıdır, torunlarıdır. Mustafa Kemal bu gelenekten gelir. Şimdi burada önemli olan 1908 nasıl; 1808 ve 2. Mahmut’la birlikte başlayan o muazzam Batılılaştırma hareketinin doğal uzantısı veya sonucuysa, 1908 sonrası sürecin de doğal sonuçlarından bir tanesi ülkemizin içinde bulunduğu Avrupa Birliği sürecidir. Yani bu geri dönüşü mümkün olmayan ve geri döndürülmeye çalışıldığında çok muazzam toplumsal menfi sonuçlar doğurabilecek bir iştir. Yani bu doğal bir süreçtir neredeyse. Çünkü hukukun ve demokrasinin giderek her zaman daha fazla hayatımıza girdiği bir süreçtir. Bunu geriye döndürmeye çalıştığınızda bu tutmaz, geri teper. Çünkü insanlar demokrasiyle ve hukukla giderek daha fazla aşina olmuşlardır. Şimdi- günahıyla sevabıyla Meşrutiyet- bugün İttihatçı geleneğin daha hala ortalıkta olduğunu görüyoruz ve kolay kolay geçen bir adet, bir hastalık değil. Ama bunun özünde, baştaki yani 2. Mahmut’a hızla bir geri dönecek olursak, baştaki devlet ağırlıklı, seçkinci ve devletçi geleneğin temel veri, temel taşıyıcı olduğunu görüyoruz. Ama onun üzerine gelen seçkinlerin bu sayede tahsil etmiş ve devlet yönetimine gelmiş olan seçkinlerin bununla yetinmediklerini ve toplumun önünü bir şekilde açmak gerektiğine kani olduklarını zaman içerisinde görüyoruz. Yani bu tedrici olarak yükselen, devletten doğal olarak yukardan aşağıya inen; ama eninde sonunda topluma değen, toplumu kavrayan süreç olarak bugün önümüzde duruyor. Şöyle söyleyeyim: Bugün içerisinde bulunduğumuz Avrupa Birliği süreci belki bu topraklarda yaşayan insanların belki ilk defa böylesine muazzam -kendi kaderlerini tayin etmeleri için- bir imkanla karşı karşıya oldukları bir süreçtir. Çünkü, Avrupa Birliği meselesi ancak toplum bu işe sahip çıkarsa gerçekleşebilecek bir meseledir. Artık 2. Mahmut zamanında olduğu gibi veya 1908’de Meşrutiyet zamanında olduğu gibi padişah veya bir partinin, topluma rağmen toplumun iyiliğini yapması olarak hayata geçemez, mümkün değil böyle bir şey. Çünkü Avrupa Birliği meselesi bireyin ve toplumun hayatını bire bir ilgilendiren konudur. Yani buna devlet Ankara’da istediği kadar yasa ve yönetmelik çıkarsın, eğer toplum o yasa ve yönetmeliklere sahip çıkmaz, onları benimsemez ise bu hayata geçmez. Bu şartın karşılığında ise topluma hakikaten toplum olma fırsatını veren bir süreçtir, Avrupa Birliği süreci. Tıpkı Batı memleketlerinde olduğu gibi. Bu anlamda Bediüzzaman’ın bahsettiği "Asya’nın bahtını açacak" ifadesi hakikaten çok ilginç bir öngörüdür. Yani Avrupa’da başlayan bu sürecin bu topraklara, bu coğrafyalara, hele hele Türkiye üzerinden yayılacak olması insanlık adına büyük bir fırsattır. Şimdi bu genel tablo içerisinde ve bugün bulunduğumuz yerde, artık topluma giderek daha fazla değen bu Batılılaşma, artık Batılılaştırma değil belki Batılılaşmadan söz etmek mümkün, Batılılaşmayı tabii doğru anlamak lazımdır. Bu Batılaşma, Batılı olmak gibi değil tabii, Batılı olunur-olunmaz, bu bir tercihtir; ama önemli olan burada, Batı’dan sunulan, Batı’dan gelen, akan dinamiği doğru kullanmak, içerdeki dinamikle harmanlamak ve buralara kalıcı bir siyasi ve iktisadi istikrar taşıyabilmektir. Bana pek çok zaman sorarlar, “Hocam bu dış dinamiğe bizim ihtiyacımız var mı?” Var. Maalesef var. Burada gocunulacak bir şey yok. Benzer ülkeler İspanya… İspanya Türkiye’den daha aşağıda bir ülke mi? Hayır, o da bir imparatorluk, koskocaman bir cihan imparatorluğu hem de. İspanya’nın da zamanında Avrupa Birliği’nin dış dinamiğine ihtiyacı oldu ve içerideki veriyle, içerdeki güçle, içerdeki dinamikle birlikte bu dışardan esen rüzgarı, içerdeki rüzgarla harmanladı ve bugün İspanya’nın -İspanya örnek bir ülkedir- kolunu kolay kolay bükmek mümkün değildir. Dolayısıyla burada gocunulacak, üzülecek bir şey yok. Dış dinamik bir zulüm değildir. Bilakis bir fırsattır. Komşumuz Yunanistan yakın zamanda diğer komşularımız Romanya ve Bulgaristan bu dinamiği layıkıyla kullanmış ve kalıcı bir siyasi ve iktisadi istikrara kavuşmanın yollarını bu sayede keşfetmişlerdir. Son bir gözlem olarak, bu 2002 yılından itibaren yani, 2 önceki hükümetin son yılı, koalisyon hükümetinin son yılında başlayan sürecin 2002-2003 ve 2004 yıllarında, AKP’nin ilk 2 yılı da dahil olmak üzere, bu 3 yılın sonunda ülkemize nasıl bir özgüven taşıdığını, nasıl bir olumlu müspet ortam içerisinde kendimizi bulduğumuzu hatırlayalım. Keza, 2004 yılının sonundan itibaren bu olumlu havanın nasıl yavaş yavaş dağılmaya başladığını ve hükümetin işin ucunu bıraktıktan sonra nasıl Türkiye’nin kadim sorunlarının birden bire su yüzüne çıktığını, nasıl bütün belki 1908’den gelen sorunlarımızın alevlendiğini şu günlerde yaşıyoruz. Ben bu manada, AKP yöneticilerine Allah akıl fikir versin, diyorum. Avrupa Birliği süreci küçümsenecek, aşağılanacak bir süreç değil, bunu doğru kullanabilmek önemli olan. Doğru yönetebilmek ve böylelikle bu memlekete hak ettiği ve 200 yıldır hak ettiği, belki başında çok acı çektiği süreçtir; çünkü, unutmayalım, bu Batılılaştırma meselesi öyle tabii ve doğal bir şekilde kabullenilmemiştir Osmanlı halkları tarafından. Bu ceberrut bir süreçtir. Yani tepeden inmecidir. Ama artık oralarda değiliz. Artık burası da değişti. Burası da modern bir ülke oldu. Bu modernliğin taşıyıcısı ve belki dünyada diğer ülkelerin arayıp da bulamadığı taşıyıcısı, bu Avrupa Birliği’nin dinamiğidir. Dolayısıyla bunu layıkıyla değerlendirmek gerekiyor. Bu hepimizin işi, dediğim gibi bu sadece kimilerinin zannettiği gibi üç beş kişinin aklının erdiği bir dış politika mevzuu değil. Bu hepimizin meselesi, zira bu Avrupa Birliği dediğinizde balık ağlarının boyundan tutun, sokaktaki trafik lambalarındaki kırmızı ve turuncu ışığın tam anlamıyla ne renk olacağına kadar, son derece üzerinde çalışılmış, damıtılmış bir yaşam tekniği bu, sonuç itibariyle. Dolayısıyla bu öyle dış politika meselesi filan değil, bu hepimizin meselesi. Ama Türkiye’nin sivil toplumunun ne kadar güçsüz olduğunu maalesef biliyoruz. Dolayısıyla böylesine bir sürece sahip çıkabilmek için toplumun niyeti, isteği yeterli değil, muhakkak hükümetten aynı 2002-2004 döneminde olduğu gibi bir ivme, bir irade gerekiyor. Bu iradenin bir an evvel tekrar bulunmasını, bu iradenin tekrar edinilmesini temenni ediyor ve sözlerimi şimdilik burada bitiriyorum.

***

Kısaca bu Batılılaşma serencamının içerisinde Batı’dan ithal edilen teknik ve kavramlar arasında bu günümüzü hala belirleyen, belirlemeye devam eden; hatta bu toplumu hallaç pamuğu gibi atmaya devam eden ulus kavramından kısaca söz etmek isteyeceğim. Şimdi tarihçiler, Türk milliyetçiliğinin, Osmanlı’nın en son milliyetçiliği olduğunu söylerler, doğrudur. Abdülhamit Han bu milliyetçiliğin; yani Osmanlı’nın her tarafında Ulus Devlet kurma çabaları sürerken bunların önünü çok farklı bir yaklaşımla almak istemiştir ve ulusal çare, yani Türk milliyetçiliği, hakikaten son çare olarak ortaya çıkmıştır. Biraz istemeye istemeye bir milliyetçiliktir esasen. Yani 1454’den fetih sonrasında geliştirilen millet kavramı içerisinde Türk milleti yoktur, Müslüman milleti vardır. Başka gayr-i Müslim milletler vardır. Şimdi her şeye rağmen, bu 1910’ların bütün teorisyenleri, Ziya Gökalpler ve diğerleri, Türk ulusunun- Türk milletinin teorisyenleri, aslında olmayan bir şeyi yoktan var etmişlerdir. Ve bunun acısını ta o zamanlardan beri çekiyoruz, kanaatindeyim. Bugün özellikle ulusalcı tabir edilen kesime, Avrupa Birliği’nden söz ettiğinizde şöyle bir ifade kullanırlar. Derler ki: “Karıştırma işleri. Biz daha hala uluslaşma sürecindeyiz” derler. Ne demektir uluslaşma süreci? Uluslaşma süreci çok basittir. Bütün Avrupa ülkeleri buradan geçmiştir ama onların bu konudaki travmaları, yaşadıkları çok geride kaldıkları için artık hatırlamazlar. Bizim için ise daha çok tazedir. Ne demektir: Dini, harsî, mahallî, ırkî ve insanî bütün farklılıkların tek düzeleştirilmesidir bu süreç. Bu travmanın boyutunu bir hesaplayın. Bu toprakların başına gelenleri, bu çerçevede bir tekrar gözünüzün önünden film şeridi gibi geçirin. Bu az buz bir eziyet değildir. Bu topraklarda yaşayan bütün farklılar için. Şimdi bu manada, bu çerçevede, tabi şunu unutmamız gerekiyor, modernleşme süreci farklı hukukların bir arada yaşamasını kabul edemez. Bu mümkün değildir. Hukuk tektir ve herkes için aynı olmalıdır. Ancak günümüzde bu tekdüzeleşmiş toplumların ve özellikle Avrupa Birliği toplumlarının bu eski farklılıkları tekrardan keşfetme niyetinde olduklarını böyle bir arayış içerisinde olduklarını görüyoruz. Avrupa Birliği süreci işte bu manada çok önemli bir zemin teşkil ediyor. Yani Avrupa Birliği şemsiyesi altında çok farklı kimliklerin- buna "farklı ben" denebilir- birlikte yaşayabileceğini görüyoruz. Bu anlamda Avrupa Birliği süreci belki bizim bu dayatılan uluslaşma süreciyle kaybettiğimiz veya kaybetmekte olduğumuz farklılıklarımızı, zenginliklerimizi bir anlamda tekrardan keşfetmemizi sağlayacak. Her anlamda; dinî, harsî, yerel ve ırkî anlamda. Şimdi bu korkutmamalı. “Uluslaşma daha devam ediyor, işleri karıştırma” diyenleri korkutuyor tabi bu. Niye korkutuyor? Doğu Ergil bahsetti, Atilla Yayla da bahsetti. Niye korktuklarını biliyoruz. Burası bölünecek, buranın başına, işte eski tabiriyle, "şekavet ve irtica" bu toprakları allak bullak edecek, diye bir korku var. İşte bu manada Avrupa Birliği süreci bir garantidir. Çünkü, bu şemsiye altında; yani Avrupalı kimliği altında alt kimlikleri bir arada tutmak, yaşatmak mümkün. Bu çok büyük bir fırsattır hakikaten. Yani, bir kişinin Cide’nin Aşağı Cuma köyünden olup aynı zamanda Rum dönmesi olup aynı zamanda Kastamonulu olup, aynı zamanda Kuzey Batı Karadenizli olup, aynı zamanda Türkiyeli olup, aynı zamanda Türk olup, aynı zamanda da Avrupalı olması mümkündür ve bu zenginliktir. Avrupa Birliği süreci işte böyle bir imkan tanımaktadır. Bunun değerinin bilinmesini temenni ediyorum.

Yukarı