. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 19318

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2010 
 Said Nursi’nin Demokratik Toplum Tasavvuru
 KÖPRÜ / Yaz 2006 
 Ahlak


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Medeniyet
Kış 2003   [ 81. Sayı ]


Din ve Medeniyet

Süleyman Uludağ

 Prof. Dr., Uludağ Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

Tarih boyunca din-medeniyet ilişkileri, dikkate değer ve üzerinde durulması icap eden tezahürler göstermiştir. Hemen hemen bütün dinlerde din-medeniyet ilişkileri çeşitli süreçlerde az çok değişik görüntülere sahne olmuştur. Bu görüntülerin olumlu ya da olumsuz olarak nitelendirilmesi, çoğu zaman bu hususu inceleyen araştırıcıların yaklaşım tarzına ve eğilimlerine bağlıdır. Bununla beraber söz konusu görüntü ve değişiklikleri yaşayan toplumlarda bir kesim bunları olumlu olarak nitelerken, öbür kesim olumsuz nitelemiştir.

Yer kürenin her yerinde ve her zaman diliminde din-medeniyet ilişkilerinin farklı tezahürlerine rastlanmakla beraber, bizim açımızdan vahiy kaynaklı ilahî dinlerle, medeniyet ilişkisi ayrı bir öneme sahiptir. Günümüz insanını en fazla ilgilendiren de bu çerçevedeki din-medeniyet ilişkisidir. Kur'an-ı Kerim'de işaret edilen ve ipuçları verilen söz konusu ilişkilerin büyük bir kısmı da ilahî dinlerle ilgilidir.

Din kelimesinin kelime ve terim anlamını, ayrıca tanımını bilinen bir husus olarak kabul ederek, medeniyet kelimesi üzerinde kısaca duralım: Medeniyet, şehir, kasaba ve yerleşim anlamına gelen Medine (çoğulu: müdün, medâin) kökünden gelir. Böyle bir yerde oturanlara da medeni/şehirli veya kasabalı denir. Medine, ikamet etmek ve bir yerde oturmak anlamına gelen "müdün" kökünden gelir. Bazılarına göre itaat ve mülk anlamına da gelir. Medine ikamet anlamına geldiğinden Hz. Peygamber'in yerleştiği Yesrib şehrine, önce "medine-i Resûl", sonra Medine denilmiştir. Bu şehirden olanlara "medenî" denirken, her hangi başka bir şehirde ikamet edene de "medînî" denilmiştir. Medînî olmayanlara yani konar göçerlere, yurtlarda ve okullarda yaşayanlara da "bedevî" denilmiştir. Bedevî aslında çölde yaşayan anlamına gelmekle beraber, bozkırlarda yaşayan konar göçerlere veya buralardaki yurtlarda ve obalarda yaşayanlara da bedevî denir. Şehir kurmaya "temdin", şehirleşmeye "temeddün" denir. "Temedyene" kelimesi nimet ve refah içinde olmak anlamına gelir. (bk. Asım Efendi, Kâmus trc, IV, 760) Kur'an'da, "medinî" kelimesi şehir ve kasaba anlamında kullanılmış, çölde yaşayanlara da "Arab", A'râb" denilmiştir. (bk. Tevbe, 9/90, 97, 98, 99, 101, 120; Hucurat, 49/14) Kur'an'da bedevî kelimesi geçmez ama aynı kökten ve aynı anlama gelen "Bâd", "Bâdûn" ve "Bedv" (bk. Yusuf, 12/100, Hac, 22/25; Ahzab, 33/20) kelimeleri geçer.

Kur'an'da göçebe yerleşik/mukîm, bedevî-medenî; köylü-kentli, kırsal hayat-kentsel hayat biçimleri çeşitli şekillerde ifade edilmiştir. Aynı durum hadislerde de görülmektedir. Tarihte de geriye doğru gidildikçe insanların büyük bir kısmının göçebe hayatı yaşadıkları ya da köy, yurt ve oba gibi küçük ve basit yerleşimlerde yaşadıkları; gününüze doğru gelindikçe bu durumun tersine döndüğü, kırsal kesimden kentsel hayata doğru bir akışın olduğu, zaman zaman bu akışın hızlandığı görülür. Buna medenileşme/şehirlileşme (temeddün) denir; tarihsel süreç böyle işlemektedir. Tek tük şehirlerinin şehir hayatını terk ederek kıyıda köşede inzivaya çekilmesi çok ender görülen ve hiçbir zaman genel bir eğilim haline gelmeyen bir husustur. Bu durum çoğu zaman şehir hayatının kırsal hayata tercih edilmesiyle ilgili olup, tercih sebebi de genellikle rahat ve güvenlik içinde yaşama, ihtiyaçları kolayca karşılama arzusudur.

Kur'an'da ve hadislerde Medine kelimesinden başka karye/kura (çoğul), belde/bilad, dar/diyar, mısr/emsar kelimeleri de şehir ve kasaba anlamında kullanılmış, peygamberler de buralara gönderilmiştir. "Medyen'e Şuayb'ı gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a ibadet ediniz..." (A'raf, 7/85; Hud, 11/84) Hz. İbrahim Irak'taki antik kent Ur'a, Hz. Musa kadim uygarlığın beşiği Mısır'a peygamber olarak gönderilmişlerdi. Hz. Davud ve Hz. Süleyman Kudüs'te görev yapmışlardır. Hz. İsa Nâsıra kasabasındandı. Kur'an-ı Kerim'de kendilerine peygamber gönderilen kavimlerden de bahsedilerek denilir ki: "Ad kavmine kardeşleri Hûd'u gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a ibadet ediniz, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur..." "Semûd'a kardeşleri Salih'i gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a ibadet ediniz, sizin ondan başka ilahınız yoktur..." (bk. Hud, 11/50, 61) Ad ve Semud yerleşik hayat süren kavimlerdi. Ad kavminin muhteşem sarayları vardı; eşsiz bağ ve bahçelere sahipti. (Şuara, 26/128, 133) Semûd kavmi vadilerdeki kayalarda barınacakları yerler yapmışlardı. (bk. Fecr, 89/9; Hicr, 15/82; Şuara, 26/149, A'raf, 7/74) Gerek Ad ve gerekse Semûd kavmi, refah içinde tantanalı ve debdebeli bir hayat yaşıyorlardı. Hz. Nuh'un kavmi de öyle idi; gemi yapımında ustalaşmışlardı. Hz. Peygamber de Hicaz bölgesinin en önemli şehri olan Mekke'de davet hareketini başlatmıştı.

Demek oluyor ki, Kur'an'da bahis konusu edilen peygamberler Mezopotamya, Mısır, Filistin gibi eski uygarlıkların bulunduğu şehirlere kurtarıcı ve uyarıcı olarak gönderilmişlerdi. Şüphesiz ki, göçebe kavimlere de peygamberler gönderilmiştir. Fakat bunlara dair fazla bilgi sahibi değiliz. Kur'an'da ve hadislerde daha çok şehirlere gönderilen peygamberlerden bahsedildiğinden, şehir-din bağlamında medeniyet-din ilişkileri son derece önemlidir.

İnsanlar ister göçebe, ister yerleşik hayatı yaşıyor olsunlar, doğal/zorunlu olarak toplu halde yaşarlar. Bu iki toplumdan her biri, kendilerine özgü bir takım niteliklerle öbüründen ayrılır. Bu husus öteden beri, bilinmekle beraber, ilk defa ciddî ve ilmî bir şekilde İbn Haldun tarafından ele alınmış, incelenmiş, bedevîlik-hadarilik (bedavet-hadaret) ayrımı yapılmış, aralarındaki farklar ve ilişkiler tespit edilmeye çalışılmıştır. XVIII. asırdan itibaren de pek çok Batılı sosyolog, antropolog ve etnolog bu hususu daha ayrıntılı olarak çeşitli yönlerden incelemişler, toplumları değişik şekillerde sınıflandırmışlardır. Toplumları ibtidâî/ilkel/vahşi; medenî/uygar şeklindeki sınıflandırmak son iki asırda adet olmuştur. Aslında tarih boyunca ve gününüzde görülen toplumları kesin çizgilerle bu şekilde ikiye ayırmak mümkün değildir. Zira toplumlarla ilgili sınıflandırmalar bundan ibaret değildir, daha başka pek çok sınıflandırmalar da vardır. Bu sınıflandırmalar birbirinden az çok farklıdır. Meselâ toplumları bedevî-hadarî olarak sınıflandırmak ilkel-uygar şeklindeki sınıflandırmadan farklıdır; ama aralarında bir hayli benzerlikler ve ortak noktalar da mevcuttur.

İki tür toplumdan söz edilmesi iki tür sosyolojiden, hatta iki tür psikolojiden söz edilmesi sonucunu da doğurmuştur. Buna göre söz konusu iki tip toplum din, ahlak, hukuk, aile, iktisat, sanat, örf ve adet bakımından birtakım belirgin özelliklerle birbirinden ayrılır. Burada bizi ilgilendiren din, inanç, ibadet ve ahlak itibariyle söz konusu iki toplum arasındaki farklılıktır. Yer yer Kur'an ve hadislerde bu hususlara işaret edilmiştir.

Fazla ayrıntıya girmeden şimdilik şu soruyu soralım: "Acaba peygamberler neden genellikle şehirlere gönderilmiştir?" Bu sorunun cevabı, "Allah Teala niçin peygamber gönderir?" sorusuna verilecek cevapla benzerlik gösterir. Bu cevap da kısaca şudur: Bir belde, bir şehir ve bir kavim yolunu kaybedip sapık inançlara, ibadet biçimlerine, ahlaken bozulmaya ve yozlaşmaya meylettiğinde ve bu gibi hususların içine iyice dalıp çürümeye ve kokuşmaya başladığında.

Bunun böyle olduğunu gösteren binlerce ayet bulunduğu için bununla ilgili ayetlerin meallerini aktarmaya ihtiyaç duymuyoruz. Yüce Allah gönderdiği kitapları ve peygamberleri belli bazı sıfatlarla niteler. Mesela Allah Teala da, Kur'an-ı Kerim de, Allah Resûl'ü de hâdi/rehberdir, hidayete erdiren ve yol gösterendir. Kime? Yolunu kaybetmiş, gayesini unutmuş, hedefini şaşırmış ve azıtmış kişilere. Davet, tebliğ, inzâr ve benzeri sıfatlar da aynı, anlama gelir. Batıla saplanıp kalanları hakka davet, doğruyu bilmeyenlere hakikati tebliğ, azgınlaşanları uyarma vahyin amacı, peygamberlerin görevidir.

İslam dinine göre, temiz ve hak din üzerine olmak asıl, manen kirlenmek ve batıla sapmak arizîdir. Bununla beraber her iki husus da süreklidir. Her zaman hak üzere bulunanlar da, batıla sapanlar da olagelmiştir. İlk insan Hz. Adem hem temiz, hem de hak üzere idi. O'nun hatası ise arizi idi ve afla silinmişti. Aynı şekilde, her insan da fıtrat üzere, yani temiz olarak doğar. Kirlenmesi ve yanlış yol tutması arizîdir, düzeltilebilir mahiyettedir. Şu halde vahiy ile gönderilen peygamberlerin amaçları sonradan yolunu yitirmiş ve şaşırmış insanları ve toplumları temiz ve hak üzere oldukları ilk hale döndürmektir. Başka bir ifade ile onları fıtrata ve tabii/doğal hale döndürmektir. Dindarlıkla fıtrat, tabiat ve hilkat arasında sıkı bir bağ vardır. Onun için din, insanların hilkata, fıtrata ve tabiata karşı dikkatli ve hassas olmalarını, doğal durumları ve nitelikleri bozmamalarını ister. "Sen yüzünü hanif, hak dine, Allah'ın insanları yaratmış olduğu fıtrata çevir. Allah'ın yaratışında, değişme yoktur. İşte, dosdoğru din budur. Fakat halkın çoğu bunu bilmez." (Rum, 30/30) Bundan dolayı, bir insanın durup dururken hilkati ve bedeni üzerinde değişiklik yapması nasıl yanlış ise, hak din, inanç, ibadet ve ahlak üzerinde değişiklik yapması da öylece yanlıştır. İnsanı insan yapan şey, doğal hal üzere olmasıdır.

Şehirlere, kasabalara ve yerleşim yerlerine gönderilen peygamberlerden bahseden Kur'an der ki: "Gerçek şu ki: Halkı habersizken Rabb'in ülkeleri zulümle mahvetmez" (En'am, 6/131, 92) "Halkı iyi olduğu halde Rabb'in zulümle beldeleri helak etmez." (Hud, 11/117). Denk duruma tekmik yoktur. Bir toplum durup dururken cezalandırılmaz, sebepsiz olarak batmaz. "Nice karyeler/beldeler vardır ki, sakinleri zalim oldukları için helak ettik..." (Hac, 22/45, 48; Enbiya, 21/26) Demek ki, yüce Allah halkı zalim olan nice beldeleri, ülkeleri ve kavimleri mahvetmiştir. Zulüm ve haksızlık mahvolma sebebidir. Zulümle âbâd olan sonunda berbad olur. Allah'a şirk koşmak, ondan başkasına tapmak, kul hakkı yemek ve ahlaksızlık zulümdür.

Ama bir belde hakkı, bir toplum zulmetmeye başlar başlamaz hemen cezalandırılmaz; Allah Teala, düşünüp taşınmaları ve akıllarını başlarına almaları için önce peygamber göndererek onları uyarır, hatta bir kere değil, birkaç sefer uyarır. Uyarıyı dikkate almayıp kendilerine çeki düzen vermemeleri halinde onları bekleyen trajik sonucun bir resmini önlerinde koyar, doğru karar vermeleri için de mehil verir. Bütün bunlara rağmen azgınlaşan ve kötülük yapmaktan vazgeçmeyen toplumları hak ettikleri cezaya çarptırır.

"Nice ülke halkları vardır ki, zulmedip durdukları halde onlara mühlet verdim, sonra onları yakalayıverdim. Dönüş banadır." (Hud, 11/102; Hac, 22/48)

Refah, servet, zenginlik, mal, mülk kısaca ekonomik güç çoğu zaman insanları azgınlaştırır, hak hukuk tanımaz hale getirir. Bunlar kimseyi de dinlemezler. Kapitalist ve emperyalist bir düzen kuran milletlerde de bu durum görülür.

"Bir ülkeye uyarıcı gönderdiğimizde, oranın refah içinde yaşayanları "biz sana gönderileni reddediyoruz" derler. (Sebe, 34/34; Zuhruf, 43/23) Hz. İsa'nın dinine de, İslam'a da ilk karşı çıkanlar bunlardı.

"Lut'a hüküm verdik, o'nu pis işler/habâis yapılmakta olan beldeden kurtardık. Zira o, gerçekten kötü işler yapan bir kavimdi." (Enbiya, 21/74) Hz. Lut'un kavminin yerin dibine geçirilmesinin sebebi, ahlaksızları ve cinsel sapkınlıkları idi.

Yerleşik hayat yaşayanların zamanla siyasi ve ekonomik güçlerini artırmaları çoğu zaman bu gücü nefsin arzularını ölçüsüz ve gayri meşru bir şekilde tatmin etmelerine, bu da ahlaksızlığa sebep olur. Bunun doğal sonucu da Allah Teala'nın onları helak ederek cezalandırmasıdır. Bu süreç tarih boyunca hep böyle işlediğinden Hak Teala: "Mahvettiğimiz hiçbir bölge halkı yoktur ki, hakkında belli bir yazgı/kitap olmasın" (Hicr, 15/4) buyuruyor. Toplum düzenine ve tarihin akışına egemen olan Allah'ın kanunu budur. Kur'an'da defalarca bu tarihsel ve toplumsal yasaya işaret edilmiştir.

"Kafirlere de ki: Eğer tutumlarını değiştirirlerse geçmişteki günahları affolunur. Eğer geri dönerlerse öncekilere uygulanan kânun/sünnet ortadadır." (Enfal, 8/28; Hicr, 15/13; Fatır, 35/43; Kehf, 18/55)

"Daha öncekilere uygulanan Allah'ın kanunu budur. Ve bu kanunda bir değişiklik bulamazsın." (Ahzab, 33/62)

"Onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Oysa kişi kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar, daha evvelkilere uygulanan kanundan başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın kanununda asla değişiklik bulamazsın. Allah'ın kanununda kesinlikle bir sapma da göremezsin." (Fatır, 36/43)

"Daha evvelkiler hakkında da Allah'ın kanunu böyle idi. Allah'ın emri/işi mutlaka gerçekleşen bir kaderdir." (Ahzab, 33/38)

Kur'an insanları yeryüzünde dolaşmaya, mahv ve helak olan kavimlerin bıraktıkları harabe halindeki kaleleri, şehir kalıntılarını ve bıraktıkları dikili taş, piramit, heykel, su kemeri, kayalara oyulmuş kral mezarlarını, tapınaklarını, oyun ve eğlence için inşa ettikleri yerleri ve saray enkazlarını görüp ibret almaya ve bunlardan ders çıkarmaya davet eder. Bahis konusu şeyler hep medeniyetlerin ve teknolojilerin ürünleridir.

"Yeryüzünde gezin de cürüm işleyenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakın." (Neml, 27/69)

"Bakın zalimlerin akıbeti nasıl oldu." (Yunus, 10/39, 73),

"Bakın! Fesatçıların akıbeti nasıl oldu!" (A'raf, 7/86, 103, 84, 128)

İnsan tarihin üstünü örten sis perdesini aralayarak antik medeniyetlerden kalan arkaik eserlere ibret ve hikmet gözüyle baktığı zaman yüce Allah'ın Kur'an'da ne demek istediğini daha iyi anlar. Arkeoloji bu bakımdan önemlidir.

Kur'an'da ve hadislerde bedevî ve göçebe toplumlar hakkında bazı değerlendirmeler vardır. "Bedeviler kafirlik ve münafıklık bakımından hem daha katı, hem de Allah'ın Resûlüne indirdiği hükümleri tanımamaya daha yatkındırlar. Allah her şeyi bilir, hikmet sahibidir." (Tevbe, 9/97, 90)

Bedevîleri /a'rabı kötüleyen iki ayetten sonra şu mealdeki ayet gelir: "Öyle bedevîler de vardır ki, Allah'a ve ahiret gününe inanır. (Hayır olmak üzere) yaptığı harcamaları Allah katında yakınlık ve Peygamber'in şefaatına erme vesilesi edinir. Bilesiniz ki bu onlar için bir yakınlık vesilesidir. Onlar Allah'ın rahmetinde/Cennetinde olacaklardır." (Tevbe, 9/99)

Demek ki, bedevîlerin kötüsü de iyisi de vardır. Bedevîlik mutlak olarak iyidir veya kötüdür denemez.

Diğer taraftan yüce Allah müminlere şöyle hitap ediyor: "Çevrenizdeki bedevîlerden ve Medine hakkında münafıklıkta katılaşan bir takım münafıklar vardır. Onları sen bilemezsin, biz biliriz, onlara iki kez azab edeceğiz, sonra da korkunç bir azaba atılacaklardır." (Tevbe, 9/101) Bu ayette de bedevîlerin yanısıra Medine halkının içinde münafıklığı katı, iki yüzlülerin bulunduğu haber verilmektedir. Medine'de çok sayıda münafığın bulunduğu Kur'an'da ve hadislerde haber verilmiştir.

Bununla beraber peygamberlerin şehir ve kasaba ahalisine gönderildikleri, onları dinlemedikleri için de çeşitli şekillerde cezalandırıldıkları dikkate alınırsa günah ve cürmün daha çok şehirlerde işlendiği, ahlaksızlığın ve haksızlığın daha fazla buralarda yaygın olduğu söylenebilir. Buna dayanarak İbn Haldun şehirlilere/hadarilere nazaran bedevîlerin/kırsal kesimde yaşayanların dine daha yakın olduklarını ve ahlakça da daha iyi durumda bulunduklarını savunmuş, bununla da yetinmeyerek şehirlerin bir bozulma ve yozlaşma ve fıtrattan uzaklaşma yerleri olduğunu göstermeye çalışmıştır.

Şehirlerde oturan hadarilerin/medenilerin konar-göçerleri, göçebeleri ve köylüleri çok eski tarihlerden beri horladıkları, onları kaba saba insanlar olarak gördükleri bilinmektedir. "Ehl-i kurâ, ehl-i kubûr", köydekiler kabirdekiler gibidir, sözü meşhurdur. Bu durumun hadislere ve fıkıh/hukuk kitaplarına bile yansıdığı görülür. Ebu Davud'un es-Sünen'inde bir kanunun başlığı şöyledir: "Bedevînin/köylünün şehirli hakkındaki şahitliği geçerli değildir." (es-Sünen, Kitabu'l-ekyize, Bab, 17)

Şehir hayatını bırakıp çöldeki hayata dönen Seleme'ye Haccac: "Bedevî hayat tarzına dönmekle istirdâd etmek mi istedin?" diye sorunca: Seleme; "Hayır, ama Allah Resûlü çölde bedevî olarak yaşamama izin verdi." (Buhari, Fiten, 14; Müslim, İmaret, 82) cevabını vermişti. Bu durum, Medine'den ayrılıp çölde yaşamayı Sahabenin hoş karşılamadığını göstermesi bakımından önemlidir. Buhari sadece fitne zamanında şehirden ayrılıp çölde ve kırlarda yaşamanın caiz olduğunu göstermek için bu hadisi rivayet etmiştir.

Ebu Davud'da sadece fitne zamanı şehirden ayrılıp çöllerde ve kırlarda yaşamanın caiz olduğunu göstermek için bir hadis rivayet etmiştir. (es-Sünen, Kitabu'l-fiten Ve'l-melahim, Bab, 4)

Medeniyetin göstergesi olan şeddadî binalar, müstahkem kaleler ve gökdelenler kıyamet alametlerinden kabul edilir. (Buhari, Fiten, 25; Müslim, İman, 1)

Konuyla ilgili metinlerde bir yandan kentten köye, kırsal yörelere göç hoş karşılanmazken, diğer yandan kıyamet yaklaştığında şehirlerden göç ve kaçış tavsiye edilmiştir. Bunun sebebi, kıyamet yaklaştıkça işlenen günahların ve cürümlerin köyden ve kırsal yörelerden çok şehirlerde vukua gelmesidir. Başka bir deyişle şehirlerin bozulma ve yozlaşmanın merkezleri olmasıdır.

İlahî dinlerin, bu arada İslam'ın maddiyattan çok maneviyata, cismaniyetten fazla ruhaniyete ve dünyadan ziyade ahirete önem ve değer verdikleri dikkate alınırsa, bu hususun neden böyle sunulduğunu anlamak kolaylaşır.

İslam düşünce tarihinde hükema denilen Müslüman filozoflar ve bunlardan esinlenen diğer bazı bilginler "insan medenî bi't-tab'dır." deyimini kullanır. Bu deyimi sosyal ve tarihsel bazı problemleri temellendirmede, bazen de çözümlemede anahtar bir kavram olarak kullanırlar. Bununla neyin kastedildiğini İbn Miskeveyh şöyle açıklıyor:

"Daha önce açıklamıştık ki: İnsan tüm öbür canlılar arasında özünü erginleştirme hususunda kendi kendine yeterli değildir, iyi bir ömür sürmesi ve işlerinin doğru dürüst yürümesi için çok sayıda kimsenin mutlaka ona yardımcı olması lazımdır. Bundan dolayı hükema/filozoflar insan 'medenî bi't-tab', yani tabiatı gereği medenidir, demişlerdir. İnsanî mutluluğu gerçekleştirmek için bir çok kişinin bulunduğu Medine'ye/şehire muhtaçtır. Hem tabiî hem zaruri olarak herkes başkalarına muhtaçtır. Bu yüzden o insanlarla iyi ilişkiler kurmak ve onları samimi surette sevmek zorundadır. Çünkü onlar onun özünü erginleştiriyor ve insanlığını tamamlıyorlar. O da ötekilerine karşı aynı şekilde davranıyor. Doğal ve zorunlu olarak durum bu olunca akıllı ve ârif bir insan nasıl yalnızlığı ve tek başına yaşamayı tercih eder ve başkalarındaki fazileti görüp, nasıl onlarla ilişkiler içinde bulunmaz." (bk. Tehzibu'l-ahlak, Kahire 1320, s. 23; Maverdi, Edebu'd-dünya Ve'd-din, Kahire 1973, s. 132.)

Müslüman alimler: "İnsan doğal olarak toplumda yaşar" anlamına gelen "insan tabii olarak medenidir" sözüyle yalnız ve tek başına yaşamayacağı hususunu vurgulamışlardır. Bu anlamda ilkel ve bedevî, göçebe kavimler de medenidirler, şehirlerde oturmasalar ve yerleşik hayat sürmeseler bile. Çünkü onlar da toplum halinde yaşamakta, yardımlaşarak birbirinin ihtiyaçlarını gidermektedirler.

İbn Haldun, "insan için toplum hayatı yaşamak zorunludur. İnsan tabii olarak medenidir." sözüyle bu hususu dile getirmiştir. Yani, insanların bir arada yaşamaları/ictimâ zorunludur. Onlar bu hususu medine/site (şehir) terimiyle ifade ederler. Umran'ın manası da bu demektedir. (Mukaddime, Tunus 1984, s. 77) Bundan dolayı İbn Haldun, biri hadari umran diğeri bedevî umran olmak üzere, umranı ikiye ayırır. Tıpkı yerleşik toplumlar gibi, konar-göçer toplumların da kendilerine özgü bir medeni/ictimâi yaşayışları ve kültürleri bulunduğu tespitini yapar.

Taşköprîzade, özetle bu konuda şunları söyler: "Malum ola ki, insan nev'inden bütün milletler, insanoğlunun her sınıfı 'medenî bi't-tab'dır. Sayıları çok az olan Allah'ın koruması altındaki insanların hepsi, celb-i menfaat ve def-i mezarrat tabiatı üzere bulunur. Bunun neticesinde fertlerden her biri, öbürünün elinde olanı almak, elinde olanı da başkasına vermemek için mücadele ederler. Bu da ya savaşa veya düşmanlığa yol açar. Bunun için herkese eşit olarak uygulanmak üzere hükümler ve kanunlar konulmuştur. Siyaset ilmi öyle bir ilimdir ki, devlet başkanlıklarının nevileri, siyaset tarzları ve temeddün cihetinden olan içtimaât/cemiyetler... o sayede bilinir ve onun ahkamıdır. Faydası ise, medenî içtimaların iyi yolunu bilmektir..."

Siyaset ilmi devlet başkanları ve adamları için faydalı olduğu gibi, sair fertler ve şahıslar için de faydalıdır. Buna "sair nas dahi temeddün ve istinâs için muhtaçtır. Zira insan medenî bi't-tab'dır. Ve her şahsa vaciptir ki medine-i fazılayı mesken edine ve orada ikameti tercih ede. Ve dahi kendisi ehl-i Medine'ye vech ile nâfi ve onlardan ne gûne muntefi'dir, bilmek gerektir. (Mevzuatu'l-ulum, I, 432-433; Nasiruddin Tusi, Ahlak-ı Nasırî, Tahran, ts. s. 74)

Farabi'den sonra filozofların ve diğer yazarların sıkça tekrarladıkları siyaset-i medine denilen şey budur. İslam filozofları siyaset-i medineyi, kısaca siyaseti tehzib-i ahlak ve tedbir-i menzil gibi amelî/pratik bir hikmet dalı olarak incelemişlerdir. Tarihçiler ve ahlakçılar zaman zaman bu konu üzerinde durmuşlardır. Bu hususları aşarak medeniyet ve kültür konularını bağımsız bir ilmin konusu olarak ele alan ve inceleyen, buna da ilm-i umran veya ilm-i ictimâ adını veren ilk yazar ve düşünür İbn Haldun'dur. Umran, tarih felsefesi, medeniyet tarihi ve kültür tarihi gibi ilim dallarında incelenen hususları kapsamaktadır.

İbn Haldun'un da zaman zaman işaret ettiği üzere yeryüzünde bir çok medeniyetler kurulmuştur. Bu medeniyetler belli bir süre yaşadıktan sonra yerlerini başka medeniyetlere terk etmişler, kısmen yok olurken, kısmen yeni kurulan medeniyet içinde çeşitli şekillerde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Eski Mısır, Mezopotamya, eski İran, Hindistan, eski Yunan, Roma, Çin ve Orta Asya başlıca medeniyet havzaları ve bölgeleridir. Amerika kıtasında da İnkalara, Mayalara, Azteklere ait medeniyetlerin bulunduğu bilinmektedir.

İslam medeniyetinin oluştuğu ve olgunlaştığı geniş coğrafya, eski medeniyet havzalarının tamamına yakın kısmını içermektedir. İslam medeniyeti insanlık tarihinde görülen en önemli medeniyetlerden biridir. Bu medeniyet çeşitli aşamalardan geçerek günümüze kadar gelmiştir. Bu medeniyet, bölgelere ve hanedanlıklara göre de az çok farklı şekiller almıştır.

İslam medeniyetinin de etkisi ve katkısıyla 14. asrın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkıp, eski Yunan ve Roma medeniyetleri temelinde yükselen, daha sonra 15. ve 16. asırları kapsamına alan Rönesans ve bunun devamı niteliğindeki hareketler, Batı medeniyeti olarak bilinmektedir. Bu dönemde, Avrupa'da daha sonra kuzey Amerika'da gerek medeniyet, gerek kültürle ilgili çeşitli tarifler yapılmış, 19. asırdan itibaren Batı'daki medeniyet (civilization, uygarlık) ve kültür (hars, ekin) İslam aleminde, bu arada Osmanlılarda değişik şekillerde tanımlanmıştır. Bu dönemde medeniyet eski anlamından farklı olarak civilization karşılığında kullanılmıştır. Kültüre karşılık da Osmanlılarda hars veya maarif, Araplarda "sekafe", İran'da "ferheng" veya "meârif" terimleri kullanılmıştır. Bugün kullanılmakta olan medeniyet/uygarlık ve kültür terimlerinin içeriği ve kapsamı çeşitli dönemlerde farklılık göstermiştir.

Eski Yunanca'da medeniyet/civilazation barbarlık, ilkellik ve yabancı mukabili bir kavramdı. Yunanlılar, Romalılar da dahil olmak üzere yabancılara barbar diyorlardı. Civilazation düzgün eğitilmiş, kibar insan tipiyle ilgili bir kavramdı. Kültür ise, bitki ve hayvan yetiştirme anlamında kullanılırken daha sonra insan yeteneklerinin geliştirilmesi ve inceltilmesi anlamında kullanılmıştı. Kültürlü insan, görgülü ve zarif bir insandır. Bunun karşıtı da kaba saba insan tipidir. Bu anlamda medeniyetle kültür eşanlamlı iki kelimedir, edinilebilir. 18. asırdaki Aydınlanma Felsefesi, medeniyet kavramına ilerleme anlamını kazandırmıştı. Bu anlamda medeni toplum, ilerlemiş/terakki etmiş bir toplumdur. Böyle olmayan toplumlar ise, ibtidaî/ilkel toplumlardı. Medeniyetten bahsedenlerin ve medenî olduklarını iddia edenlerin aynı zamanda terakkiden yana ve ilerici olduklarını söylemeleri bununla ilgilidir. Daha sonra, terakkiperver olmayanların mürteci olduklarının iddia edilmesi de bunun neticesidir. Bu dönemde kültür din ve inançları içerdiği halde, medeniyet din dışı ilerlemeyi ifade ediyor; laik bir kavram haline geliyordu. Başlangıçta din, ahlak, sanat ve felsefe gibi manevi disiplinlerle birlikte kültürün bir parçası kabul edilen ilim, 19. asırda karşı tarafa itildiğinden medeniyetin önemli bir parçası haline gelmiştir. Diğer yandan din de kültür kavramı içindeki ağırlıklı ve ayrıcalıklı yerini sanata bırakmıştı.

Farklı iki kavram haline gelen medeniyet ve kültürle ilgili pek çok tarif ortaya atılmıştır. Bazan bunların karşıt iki kavram olduğundan da bahsedilir. Buna göre kültür insanın deruni, manevi ve içsel olgunlaşmasını, medeniyet ise maddi, cismani ve dışsal gelişmesini dile getirir. Manevi-maddi deyimi çoğu zaman bu anlamda kullanılır.

Bazıları medeniyete karşı kültürü savunur. Fransa'da J. J. Rousseau, Almanya'da ise Romantikler, medeniyetin toplumun doğal durumundan uzaklaşarak yüzeyselleşmesine ve yapaylaşmasına yol açtığı kanaatindedirler. Ayrıca medeniyetin sanayi devrimine, hızlı nüfus artışına, kentleşmeye doğanın bozulmasına, çevre kirliliğine, aydın despotizmine keyfi tutumlara yol açtığını söyleyerek olumsuz bir tavır takınırlar. J. J. Rousseau ilimler ve sanatlar hakkında nutuk (Ankara, 1943) isimli eserinde bu tezi savunmuş ve bununla ödül almıştı. Uygarlığın kişilerin özgürlüklerini tehdit ettiği ve insanı mekanik bir alet haline getirdiği de öne sürülmüştür.

Medeniyet sekülerizm, mekanik ilerleme ve despotizm gibi kavramları çağrıştırırken kültürün bunları daha kabul edilebilir ve daha yumuşak şekilde algılaması ve tanımlaması medeniyete nispetle daha sıcak bakılan bir kavram olmasını sağlamıştır. Üstelik medeniyete yöneltilen ciddi ve ağır eleştiriler kültüre yöneltilmemiştir.

Bugün medeniyet ve onun temel dinamikleri olan bilim, teknoloji, seri üretim, müsrifçe tüketim, insan zihnini ve kalbini kirletmek, ahlakı bozmak, manevi değerleri yıpratmakla kalmamış; çevreyi kirleten, ekolojik dengeyi tehdit eden bir fonksiyon görmüştür. Modern ilerlemenin manevi kirliliğe sebep olduğu eskiden beri ileri sürülmüştü. Stoacı filozof Poseidonios maddi gelişmenin ve hayat standartlarındaki yükselişin ahlaki çöküntüyü beraberinde getirdiğini savunmuştu. Müslüman yazarlar ve düşünürler, özellikle zahidler ve arifler manevi değerleri aşındırarak ve yıpratarak gerçekleşen maddi ilerlemenin ve medeniyetin sadece dindar fertler için değil, bütün insanlık için nasıl bir tehlike teşkil ettiğini ve toplumların geleceğini nasıl tehdit ettiğini en etkili ifadelerle dile getirmekten geri kalmamışlardır.

İbn Haldun bir hanedanlığın bir galibiyet, diğeri istibdat, üçüncüsü rahatlık, dördüncüsü barış, beşincisi savurganlık olmak üzere beş aşamadan geçtiğini, beşinci aşamanın devletin ihtiyarlaması, hastalanması ve çöküş aşaması olduğunu söyler, bunu da refaha ve onun getirdiği savurganlığa bağlar. O'na göre umranın/medeniyetin gayesi ömrünün son noktası, aynı zamanda çöküşünün habercisi hadariliktir. İç ve dış etkiler umranı harabe eder. Hz. Adem'in çocuklarından Kabil'in Habil'i öldürmesini bazıları, hadariliğin bedevîliği, medeniliğin göçebeliği öldürmesi ve yok etmesi şeklinde değerlendirirler. Gerçekten de doğal hayat genellikle şehirlerde yok olmakta, yerini yapay bir hayat almaktadır. İnsanlığın bir çok aslî ve zatî hasleti ve meziyeti şehirlerde dejenere olup, yozlaşmaktadır.

Medeniyetle devlet ayrı ayrı şeylerdir. Hanedanlıklar ve devletler gibi medeniyetlerin de bir tabii ömürleri vardır. Ömrünü tamamlayan ve eceli gelen medeniyetler de devlet gibi vadesi dolunca yıkılır ve tarih sahnesinden silinirler. Ancak devletlerin ömrüne göre medeniyetlerin ömrü daha uzundur. İslam medeniyetinde yüzlerce devlet ve hanedanlık kurulmuş ve yıkılmıştır. Şu anda elliyi aşkın devleti içinde barındıran İslam medeniyeti eski gücünde olmasa bile yaşamaya devam etmektedir. Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı hanedanlıklarının kuruluş, gelişme, yükselme, gerileme ve çöküş dönemleri İslam medeniyetinin benzer süreçlerinden ayrı ve farklı şeylerdir. Bu süreçler birbirinin içine geçse ve birbirlerini etkilese de sonuçta biri diğerine indirgenemez.

Bugün gelinen noktada egemen medeniyet, baskın, güçlü ve yaygın kültür kendi dışındaki medeniyetleri ve kültürleri erozyona uğratmakta ve onlara hayat hakkı tanımamaktadır. Küreselleşmeye karşı çıkılmasının sebebi, manevi temelleri zayıflamış, hatta yok olmuş bir medeniyetin hem çevreyi kirletmesi ve çevre felaketlerinin yaşanmasına sebep olması hem de nükleer, kimyasal ve biyolojik kitle imha silahlarını üretmiş olmasıdır. Tehdit altında olan sadece mavi gezegen üzerinde yaşayan insanlar ve diğer canlılar değil, aynı zamanda mavi gezegenin kendisidir. Sürdürülebilir bir kalkınmadan bahsedilmesinin sebebi, bugünkü medeniyeti ve onun ürettiği teknolojinin hem insanlığın hem de diğer canlıların geleceğini ciddi surette tehdit etmekte oluşudur.

Bir yüzü; güleç, sevecen, cana yakın, sıcak kanlı, çekici ve şirin olan medeniyetin, diğer yüzü; asık, soğuk, hiddetli, dehşetli, tehditkar, zalim ve gaddardır. Şairin "Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" dediği, medeniyetin bu yüzüdür. En eski medeniyetlerden günümüze gelinceye kadar, bütün medeniyetlerin böyle bir yönü ve yüzü vardır; ama, hiçbirininki, bugünkü egemen medeniyet kadar tehditkar ve dehşetli değildir. Bütün dinlerin, özellikle semavi dinlerin medeniyetlere bakışında bu hususun etkisi büyüktür.

Yukarı