. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4971

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2004 
 Popüler Esaret: Nefisperestlik
 KÖPRÜ / Yaz 2000 
 Güzellik Felsefesi: Estetik


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Medeniyet
Kış 2003   [ 81. Sayı ]


"Hem Bediüzzaman, hem de Papa kuvvete değil, hakka dayanmak gerektiğini söylüyorlar."

S. J. Thomas Michel

Konuşan: Selim Sönmez-Hakan Yalman

Özellikle 20. yüzyılın sonlarına doğru daha belirgin hale gelen Doğu-Batı yakınlaşması 11 Eylül 2001'de sanki yeni bir aşamaya girdi. Çatışmadan savaştan bahsedilmeye başlandı. Bu eskiden beri süregelen din eksenli çatışmaların, Haçlı Seferlerinin yerini barışa bırakma sürecinin sonu mu? 11 Eylül dinler arası çatışmanın yeniden başladığı dönüm noktası olabilir mi?

Olmadığını ümit ediyorum. Çünkü 11 Eylül olaylarına sebep olan insanlar çok az sayıda, çok önemsiz bir kesimi ifade eden birkaç kişi. Çok az sayıdaki grubun, insanlığa huzursuzluk, kızgınlık ve düşmanlık getirecek birbirlerine olan yakınlığı azaltacak girişimlerinin sonuca ulaşmasına izin verirsek, insanlık alemi olarak buna razı olursak bu büyük bir hata olur. İnsanları bölmeye çalışan bu girişimlere izin vermek büyük yanlış olur. Aslında benim Müslümanlarla olan ilişkilerimde hiçbir değişiklik olmadı. Tanıdığım bütün Müslümanlar şiddetin, terörizmin ve masum insanların öldürülmesinin karşısındalar. Bu 11 Eylül öncesinde de böyleydi, 11 Eylül sonrasında da. Demek ki 11 Eylül hiçbir şeyi değiştirmedi. Benim tanıdığım insanlarda hiçbir değişiklik olmadı. Eğer bizleri karşı karşıya getirme ümidiyle ortaya atılan bu türden girişimler olursa, ortak sorumluluğumuzun gereği daha çok barışa sarılmaktır.

Dünya barışı için Papa ile Bediüzzaman'ın fikirlerine dikkatleri çekiyorsunuz. Papa II. John Paul'ün adalet ve fedakarlık olmaksızın dünyada barışın sağlanabilmesinin mümkün olmadığı ve dünyada genel barışın sağlanmasının bu iki önemli unsurla mümkün olacağı yönündeki düşüncesiyle Bediüzzaman'ın "sulh-u umumi" konusundaki fikirlerinin örtüştüğünü iddia ediyorsunuz. Bu düşüncelerinizi 11 Eylül sonrası şartlarında nasıl yorumlamak gerekir?

Papa ve Bediüzzaman problemlerin çözümünde baskı ve dayatmaların ve kim güçlü ise onun söylediklerinin hakim olmasının karşısındalar. Bu 11 Eylül sonrası problemleri çözmek isteyen toplum liderleri ve milletleri yönlendiren güçlere ışık tutmalı ve yalnızca askeri çözümlerin kalıcı ve gerçek çözümler olmadığını anlamalıdırlar. Hem Bediüzzaman hem de Papa kuvvete değil, hakka dayanmak gerektiği düşüncesindeler. Bu durumda adaletsizlikler yerine adalet arayışı içinde olmalı ve adaletsizliklerin çözümü için fedakarlık ve feragat gösterebilmeliyiz. Adalet, fedakarlık olmaksızın hak kuvvette olacak, kim güçlü ise hak onun yanında, adalet onun yönünde işleyecektir. Bu şekilde barış olması mümkün değildir. Aynı problemler gelecek nesillere geçecek ve çözümsüzlük sürüp gidecektir; kızgınlıklar ve çözümsüzlükler asırlar boyu sürecektir.

Bu süreçte çatışmayı besleyen bazı tezler gündeme geldi. Mesela Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" tezi. 11 Eylül sonrasını yeterince açıklayan bilimsel bir metinmiş gibi yaklaşıldı. Çatışmaları besleyen bu türden yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Huntington'un tezinin derinlemesine bir inceleme olduğunu düşünmüyorum; yüzeysel bir yaklaşım olduğuna inanıyorum; doğruluğuna inanmıyorum. Amerikan hükümetinin özel bir dış politikasının ürünü olduğunu zannediyorum. Tanıdığım Hıristiyan din adamları içinde bu tezi destekleyenler çok az sayıdadır. Güncelliği kalmamış bir tarih anlayışı üzerine oturtulmuş sathi bir tez. Bu tezi ciddiye alıp üzerinde vakit harcamanın gereksiz olduğunu düşünüyorum.

Bu tezler insanları zihinlerini de karıştırıyor...

İnsanların hayatında bu tezin bir karşılığı olduğunu zannetmiyorum. Türkiye'de yaşayan Müslümanların normal vatandaşın taşıdığı endişeler ve ilgi alanlarının bir Amerikalı veya bir Koreliden çok farklı olduğuna da inanmıyorum. Hepimizin istekleri, endişeleri, ortalama beklentileri aynı. Belirli bir ölçüde refah istiyoruz, karnımızı doyurmak için yeterince yiyeceğimiz olmasını arzu ediyoruz. Çocuklarımıza iyi bir eğitim verebilmek istiyoruz. Belirli bir ölçüde bağımsızlığımızın olmasını ve birilerinin bizi bir şeyler yapmaya zorlamamasını arzu ediyoruz. Düşüncelerimizin dikkate alınmasını ve belirli bir ölçüde temsil edilebilmeyi istiyoruz. Farklı düşüncelerimizi ifade etmek istiyoruz. Kısacası insanca yaşamak istiyoruz. Bunlar dünyanın her tarafındaki insanların ortak arzu ve endişeleri; değer yargılarımız birbirine çok yakın. O halde medeniyetlerin çatışması değil, medeniyetlerin ortak bir noktada buluşması ve değer yargılarının ortaklaşması söz konusu.

Fukuyama'nın "Tarihin Sonu"nu ilan ettiği tezi kendi içinde tezat içeriyor. Batıda adaletsizlerin zulümlerin görüldüğü bir dönemde, insanlığın en ileri yaşama düzeyine Batı medeniyeti sayesinde ulaştığını iddia ediyor? Siz ya da Vatikan böyle bir medeniyeti olumlu görür müsünüz? Yoksa bu gün gördüğümüz yaşadığımız medeniyeti kutsal kaynaklara dayalı medeniyet anlayışından ayırmak mı gerekir? Fukuyama'nın tezi bağlamında bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her şeyden önce Batı medeniyetinin bugün ulaşılabilecek son nokta olduğu tezine katılmıyorum. Zannediyorum dünya tarihinin her döneminde baskın olan medeniyetler kendilerini ulaşılabilecek son nokta olarak lanse etmişlerdir: Babiller, Romalı'lar Rönesans dönemi ve Çin İmparatorluğu gibi... Farklı medeniyetler kendi bulundukları durumun mükemmel ve insanlığın ulaşabileceği son nokta olduğunu iddia etmişlerdir. Ve insanlığın geleceği noktanın o olduğunu söylemişlerdir. Doğal olarak, bugün Batı medeniyeti baskın ve hakim durumda olduğu için, kendi mükemmelliğini ve son nokta olduğunu iddia edebilmektedir. Zannediyorum küresel baskınlığı ve hakimiyeti ile Batı medeniyeti bugün insanlığın geldiği son nokta olsaydı, üzücü durumlar ve adaletsizlikler son bulurdu. Çünkü şu an çok küçük bir azınlık, diğer insanlar açlık sıkıntısı yaşarken dünya kaynaklarının çok büyük bir miktarını harcıyorlar. Dolayısı ile Fukuyama'nın tezinin bir parçası olmayan ve öne sürdüğü değerler arasında yer almayan adalet, bu düzen içinde yok. Tersine adaletsizlikler hakim. Adalet açısından bakıldığında bugün Batı medeniyeti bildiğimiz kadarıyla çok kötü bir durumda. Ümit ediyorum şu an var olan medeniyetten çok daha iyi şekilde insanlığın adaletsizlik problemlerini çözecek bir medeniyet noktasına gelebiliriz.

İnsanlığın ekseriyetini mutlu edecek medeniyet vahiyden beslenen anlayışlarla gerçekleşebilir...

Biz inançlı insanlar, Allah'ın inananları, adalet, fedakarlık ve feragat ve uyuma yönlendirdiğine inanıyoruz. Eğer insanlar Allah'ın yardımı olmaksızın bunları elde etmeye çalışırlarsa doğru bir tavır sergilememiş olacaklarına inanıyoruz. İster Müslüman, ister Hıristiyan olalım, biz inananların bu arayış doğrultusunda büyük gayret göstermesi lazım. Daha iyi bir konumda yaşayabilmemiz için hepimizin ortak geleceğini düşünmemiz lazım.

Son zamanlarda sanki bir ayrışma var gibi; ABD hükümetinin ve Batılı destekçilerinin dünyadaki istilacı uygulamaları, Papa ve Kilise tarafından desteklenmiyor. Batılı ülkelerin dış politikalarının aksine Papa Filistinlilerin, Bosna-Herseklilerin ve Afganistanlıların yanında yer alabiliyor. Bu manzara karşısında vahiy kaynaklı gerçek Hıristiyanlık medeniyetiyle, bugün zihinlerde yerleşmiş anlamı ile Batı medeniyeti arasında bir ayrışma olduğu söylenebilir mi? Ya da kilisenin Batı medeniyetinin ortaya koymaya çalıştığı değer yargılarından uzaklaştığı bir yol ayrımına gelindiğinden söz edebilir miyiz?

Papanın uluslararası politika anlayışının Amerikan idaresi ve pek çok batılı ülke idarelerininkinden farklı olduğu açık. Bu ilk kez Körfez Savaşı sırasında çok netleşti. Bu savaş sırasında Papa Amerikan hükümetinin izlediği politikaların karşısındaydı. İkinci kez Bosna'da yaşanan olaylarda bu durum ortaya çıktı. Vatikan Bosna'da kurulan devleti tanıyan ilk Avrupa'lı kurumdu. Burada da bir ayrışma olduğunu görebiliriz. Üçüncü örnek ise, Papa'nın tasvip etmediği Afganistan'ın bombalanması olayıdır. Dördüncüsü Papa'nın yine karşısında yer aldığı Irak'ı işgal girişimleridir. Bu da gösteriyor ki Papa Hıristiyanlıktan kaynaklanan prensipler ve değer yargıları ile, olaylara her ne kadar Hıristiyan olduklarını iddia etseler de pek çok batılı ülke hükümetlerinin liderlerinden çok farklı bakmaktadır.

Vatikan'ın bu politikaları devam edecek mi? Bu konuda geliştirilen bir proje var mı?

Papa'nın bir yaptırım gücü, fiziksel bir otoritesi yok. Papa'nın sahip olduğu şey moral değerlere dayalı manevi bir otoritedir. Papa öğretir, yönlendirmeye çalışır ve iyi bir örnek olmaya çalışır. Fakat politikacılar Papa'nın öğrettiklerini uygulamazlarsa, tavsiyeleri doğrultusunda hareket etmezlerse bu noktada yapılabilecek fazla bir şey yok. Papa bu kişileri anlamaya zorlayacak kabul ettirmek için baskı yapabilecek bir konumda değil. Papa fiziksel gücü olmayan manevi bir lider.

Gerçek Hıristiyanlar dünyadaki adaletsizliklerle mücadele etme azmi taşıyorlar mı, bu amaçla herhangi bir girişimden sözedebilir miyiz?

Çoğumuzun bu durumla mücadele için büyük bir isteği var. Ancak bütün Hıristiyanların bu noktada birlik içinde olduklarını söyleyemem. Bazı Hıristiyanlar batılı politikaların sergilediği siyaseti gönülden destekliyorlar. Papa gibi bir kısım Hıristiyanlar ise bu politikaları sürekli eleştiriyor. Papa aynı zamanda dünyadaki büyük adaletsizlikler ve fakirliğin üstesinden gelme yolunda gayret göstermeleri için batılı politikacıları sürekli uyarıyor. Bu açıdan da politikacıların Papa'nın öğretilerini dikkatle dinleyip takip ettiklerini söyleyemeyiz.

Bediüzzaman dinsizlikle mücadelede gerçek hakiki dindar İsevilerle el ele verip birlikte hareket edilmesi gerektiğini söylüyor. Soğuk savaş döneminde demirperde ülkeleri aracılığıyla yayılmak istenen dinsizlik nedeniyle, mücadele komünizme karşıydı. Bugün ise özellikle belirli bazı bilim çevrelerinin vahiyden bağımsız bir bilim anlayışı çerçevesinde yürütmeye çalıştıkları bir dinsizlik politikası var. Bu hayatın her alanını etkiliyor. Siz de bu düşünceye katılıyor musunuz? Batıda bunu bir tehlike olarak görüp mücadele etmek gerektiğini düşünen Hıristiyanlar var mı?

Bugün gördüklerimizin ve yaşadıklarımızın "pratikte ateizm" olduğunu düşünüyorum. "Pratikte ateizm" den kastım şu: İnsanlar açıkça Allah'ı inkar etmiyorlar, bunu cümlelerle dile getirmiyorlar ancak lakayt bir tavır içindeler. Günlük yaşantıda "Allah'ın varlığı" bir düşünce ya da bir problem olarak hissedilmiyor. Bugün izleyeceğiniz herhangi bir televizyon kanalında, ister müzik programları yapıyor olsun, isterse gerçek hayatın değişik boyutlarının anlatıldığı bir kanal olsun ortaya konulanların Allah'la hiçbir bağlantısı yok. Gün boyu süren programların hiçbir yerinde Allah'ı bulamıyorsunuz. Bu negatif yönlü "pratikte ateizm" bana göre günümüzün en büyük tehlikelerinden. Geçmişte insanlar bilimsel bazı verilere dayandırarak Allah'a inanmadıklarını söylüyorlardı. Bugün durumun böyle olduğunu zannetmiyorum. Yalnızca ilgilenmiyorlar, oralı olmuyorlar. Eğlenceler, şarkılar, danslar ve seksle kendilerini avutup bu problemleri hayatlarından çıkarmaya, düşünmemeye çalışıyorlar.

Bizler Nur talebeleri olarak "dindar İsevilerle" birlikte ateizme karşı ortak mücadele vermek istiyoruz. Bu Bediüzzaman'la başlamış ve bugüne kadar devam etmiş bir yaklaşım. Hıristiyan dünyasında da benzer eğilimler ve bu doğrultuda geliştirilmiş projeler var mı?

Uluslararası pek çok forumlar var. Buralarda insan hakları, dürüst iş ortamı, önüne geçilemeyen bazı gelişmelere zemin olacak faaliyetler sürüyor. Bu ortamlarda insanların sesleri duyurulmalı ve istekleri gündeme getirilmeli, zannediyorum Allah'a inanan ve O'nun arzuları doğrultusunda hareket etmek isteyen Müslümanlar, isteklerini uluslararası karar organı olabilecek zeminlerde gündeme getirmeliler, seslerini duyurmalılar. Aynı şey Hıristiyanlar için de geçerli. İlk adımı da yaşadığımız anda kendimizi bu düşüncelerle hazırlayarak atabiliriz.

Biz Risale-i Nur Enstitüsü olarak bu konuda yaptığımız çalışmaları sizinle paylaşmak istiyoruz. Bizim çalışmalarımızı size ulaştırmak ve sizin konuyla ilgili çalışmalarınızı almak şeklinde bir diyalog oluşturmamız ve yayınlarımıza katkıda bulunmanız mümkün olabilir mi?

Elbette... Müslüman gruplarla belirli konularda ortak çalışmalar yaparak ortak fikirler üretebiliriz. Önce kendimiz bilgilenirsek farklı zeminlerde ortaya koyduğumuz fikirler daha etkili olabilir. Liderlik düzeyinde ortak çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Normal vatandaşlar düzeyinde de yapılması gerekenler olduğunu düşünüyorum. Bazı lokal alanlarda yaşayan Hıristiyan ve Müslümanlar birbirlerini kardeş olarak görmüyorlar. Hatta düşman olarak algılayabiliyorlar. Ben pek çok bölgede konferanslarla Hıristiyan halkına Müslümanlarla kardeş olduğumuzu anlatıyorum. Bunlar artık İslam'ı bir düşman olarak algılamıyorlar. Aynı şeyin Müslüman dünyasında da yapılması gerektiğini düşünüyorum. Dolayısı ile yalnızca liderlerle değil aynı zamanda halklarla, sade vatandaşlarla da yapacağımız çok şeyler var.

Yukarı