. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 10594

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2013 
 Risale-i Nur’dan Örneklerle Şerh ve İzah
 KÖPRÜ / Bahar 2008 
 Bir Medeniyet Dili Olarak Risale-i Nur


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Medeniyet
Kış 2003   [ 81. Sayı ]


Medeniyet, Kur'an Medeniyeti ve Evrensellik İmkânları

Selim Sönmez

Soğuk savaş döneminde, dünyadaki genel ilişkileri anlamak, iki kutuplu dünyanın sunduğu ideolojik imkânlarla ilgiliydi. Demokratik rejimlerle yönetilen, başta ABD olmak üzere Batı ülkeleri bir yanda, devletçi rejimlerle yönetilen demirperde ülkeleri diğer yanda yer alıyorlardı. Ülkelerin rejimleri, politikaları, toplumların yapıları ve hatta insanların tercihleri bile bu genel yapıya bağlı olarak gerçekleşiyordu.

Soğuk savaşın sona erdiği 90'lı yıllardan itibaren, adeta her şeyi yeniden tanımlamak gerekti. Artık, iki kutuplu dünya yerini, tek kutuplu fakat daha karmaşık, tanımlanması daha güç, bir dünyaya bırakmıştı. Doğu bloğu diye tanımlanan ülkeler, bir bir Batı bloğunun siyasi ve ekonomik yapılanmalarının üyesi oldular. Batılı bakış açıları için her zaman var olan, "öteki"ni yeniden yorumlama zarureti ortaya çıktı. Bu yeni dönem, her toplumun kendini yeniden tanımlaması gereğini ortaya çıkardı; soğuk savaş yıllarının siyasal söylemlerinin gizlediği, dünya üzerinde farklı özelliklere sahip insan topluluklarının yaşadığı gerçeği, yeniden dikkate alınmaya başlandı. Topluluklar, kendilerini mensup oldukları blok adıyla değil, kendi özellikleriyle tanımlamaya başladılar. Çatışma senaryoları da yeni oluşturulan bu zihin kurgusu çerçevesinde şekillendi.

Samuel P. Huntington'un, 1993'de Foreign Affairs'de yayınladığı "Medeniyetler Çatışması" makalesi, böyle bir zamanda gündeme gelmiş; değişen sistemi anlamakta güçlük çeken insanlara, önemli bir teorik zemin sağlamıştı. Artık çatışmanın aktörleri, ideolojik bloklar değil, medeniyetler olacaktı. Bu medeniyetlerden çatışmanın adresi olarak görülen ikisi, tarihsel birikimleri de dikkate alınırsa, Batı ve İslâm medeniyeti idi. Böyle bir düşünme biçimine alışık zihinler için, şirazesinden çıkan dünya düzeni, yeniden rayına oturmuştu. Dünyadaki genel ilişkileri Huntington'un teziyle anlayan zihinler için, Francis Fukuyama'nın Berlin duvarı yıkılırken yazdığı, "Are We at the End of History/Tarihin Sonunda mıyız?" adlı makalesi ve daha sonra 1992'de yayınladığı "The End of History and the Last Man/Tarihin Sonu ve Son Adam" (New York, The Free Press) adlı kitabı, fotoğrafın eksik kalan taraflarını tamamlıyordu. Artık "Tarihin Sonu" gelmişti. Tarihi insanlığın "hürriyet ve rasyonelliğe" ulaşma çabası, olarak gören Hegelci/İlerlemeci tarih anlayışını yeniden yorumlama iddiasında olan Fukuyama, Batı liberal demokrasisinin evrenselleşmesi ile insanlığın sistem arayışının sona erdiğini iddia ediyordu.

Aslında her iki makalenin içeriği de yeni şeyler getirmiyordu. Huntington'un iddiaları Toynbee'nin "etki-tepki" nazariyesinde gizli olduğu gibi; Fukuyama'nın tezi de, Hegel'in Nopolyon ordularının 1806'da Jena Savaşını kazanmasından sonra, tarihin sonunu ilan etmesinden farklı bir şey değildi. Bu iki makalenin bu kadar değer görmesi, Batılı zihin yapısı için, dünyadaki genel ilişkileri yorumlamaya yarayacak teorik zemin sağlamasıyla ilgiliydi.

Bu tartışmaların içinde İslâm medeniyetinin yeri, Batı'nın meydan okuması karşısında ezilmiş, her an tepki verebilecek, böylece de dünyada çatışmalar yaşanacaktı. Toynbee'nin tarih felsefesine göre, böyle bir sonuca ulaşmak tabii bir durumdu.1 Huntington'da bu zemin üzerinde argümanlar geliştirmişti. Fukuyama'nın Batı'nın meydan okumasına dair yaklaşımı da bu genel değerlendirmeyi güçlendiriyordu.

İşte bu noktada, İslâm medeniyetinin mahiyetine dair yapılan değerlendirmeleri soğukkanlı olarak ele alarak analiz etmek gereği ortaya çıkmaktadır. Batılı zihin yapısında İslam'a yüklenen misyon bazı yanlışlıklar içerdiğinden doğru bir sonuca ulaşabilmek için, öncelikle İslâm'ın kavramsal çerçevesine dair belirlemeler yapmamız gerekmektedir. Batı merkezli bir düşünme biçiminde, İslam'ın/ötekinin yeri; geri, gelişmesini tamamlayamamış, anti-demokrat, çatışmacı, fundamentalist, geliştirilmesi gereken özellikler taşımaktadır. Bu yanlış anlamaların giderilebilmesi için şu soruların cevap bulması gerekmektedir: İslâm medeniyeti nedir? Temelleri hangi prensipler üzerinde gelişiyor? "Batılı zihin yapısı ile" yapılan değerlendirmelerde, İslâm medeniyetine biçilen tanımı nasıl değerlendirmek gerekir? Bütün bu sorulara Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nur'da sunduğu kavramsal çerçeve içinde bakmaya çalışacağız. Öncelikle medeniyet kavramı üzerinde durmak yerinde olacaktır.

Kavramsal Çerçeve

Medeniyet kavramının yaşı çok eskilere gitmez; Avrupa'da bu kelimenin karşılığı olabilecek "civilisation" kelimesi 19. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır.2 Osmanlı aydınları arasında ise, Fransızca "civilisation" kelimesinin karşılığı olarak "medeniyet" kelimesinin kullanılması, yine aynı zamana (Tanzimat dönemi) rastlar.3

Kelimenin lügat anlamları, kavramın seyrini izlemek bakımından önemlidir. Medeniyet kelimesi, "me-de-ne" kökünden gelmektedir. "Me-de-ne", "şehre gelmek" anlamına gelmektedir. Bu kökten gelen "el-Medeniyye" kelimesi de "medeniyet, uygarlık" anlamlarına gelmektedir.4

Medeniyetin kavramsal anlamları, oldukça karmaşık bir serüvene sahiptir. Kavrama belki de ilk işaret edenlerden birisi olan İbn Haldun, Mukaddime adlı eserinde, şehirlilik anlamında "hadarilik" kelimesini kullanır. Hadarilik, bedevi toplumlara göre daha çok gelişmiş toplumları ifade eden bir kelimedir. Buradaki gelişmeden kasıt, ekonomiktir. Ekonomik olarak gelişen toplumlar da zamanla "hadari" hale gelebilirlerdi. Yani, bedevi-hadari arasındaki fark göçebe ve yerleşik hayat değildi. Mesela köylerde yaşayanlar, bedevi yerleşik hayatları olmasına rağmen bedevi sayılıyordu.5 Cemil Meriç, medeniyeti "insanın kendini inzibat altına alması, fikirce, ahlakça, ruhça yükselmesi için lüzumlu olan kolektif araçların tümü" şeklinde tanımlar. Bu kolektif araçlara da "Güzel sanatlar, felsefe, din ve hukuk gibi" diyerek açıklama getirir.6 İbrahim Kafesoğlu, kültür ve medeniyetin mukayesesini yaparken medeniyeti, "milletlerarası ortak değerler seviyesine yükselen anlayış, davranış ve yaşama vasıtaları bütünüdür." şeklinde tanımlar.7 Ali Şeriati ise, medeniyet hakkında, "insan toplumunun yaptıklarının, tasarruflarının maddi ve manevi toplamıdır"8 der.

Türkiye'de resmi söylemde kültür ve medeniyete bakışı simgeleyen önemli bir kaynak da Ziya Gökalp'tir. Gökalp, medeniyet ve kültür kavramları arasında hem birleşme hem de ayrılma noktaları olduğunu belirtir. Birleştikleri nokta her ikisinin de bütün sosyal hayatları içine almasıdır. Ayrıldıkları noktalar ise, kültür (Milli kültür=Hars) milli olduğu halde, medeniyetin milletlerarası olmasıdır. Ayrıca medeniyet, "usul vasıtasıyla ve ferdi iradelerle vücuda gelen sosyal hadiselerin bütünü" olduğu halde milli kültüre dahil olan şeyler "usul ile, fertlerin iradesiyle vücuda gelmemiş"lerdir.9

Bugünkü medeniyet tartışmalarında daha çok kullanıldığını düşündüğümüz bir kavram analizini de Toynbee'de görüyoruz. Toynbee medeniyeti, "belirli bir çağda var olan kültürün belirli bir türü ya da evresidir."10 şeklinde tanımlamaktadır. Sosyal Bilimler Sözlüğünde de benzer bir tanıma rastlanmaktadır: "Değişik coğrafyalarda yaşayan insanların ürettikleri bilgi, teknoloji, yapı, kurum, inanç, sanat eseri, vb. maddi-manevi ürünlerin belirli bir zaman kesitindeki genel adı."11

Medeniyetin bu tanımlarından sonra, kavramın sınırlarının çizilmesinin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Sınırları netleştirmek ve medeniyetten "ne" anlaşıldığına dikkat çekmek için, şimdi de medeniyetlerin sınıflandırılmasına geçmek istiyorum. İki bağlamda sınıflandırma yapmanın kavramı daha iyi anlayabilmek için yerinde bir hareket olacağını düşünüyorum. Bunlardan birisi, bir toplumun "belli zaman ve yerde" yaşadıkları, diğeri ise, bu görünümlerin oluşmasında etkili olan "temel saikler"dir.

I. Yaşadıkları yer ve zamana dikkat çekerek çok sayıda medeniyet adı vermek mümkündür. Mesela, Toynbee, dünya üzerinde 21 medeniyetin varolduğunu söyleyerek,12 bütün medeniyetleri, iki grup içinde değerlendirir; bunlar, tam gelişmiş medeniyetler ve ölü doğan medeniyetlerdir. Tam gelişmiş medeniyetler, kendi aralarında bağımsız medeniyetler ve uydu medeniyetler olmak üzere ikiye ayrılır. Mesela, tam gelişmiş bağımsız medeniyetlere, Orta Amerika medeniyeti, And Dağları medeniyeti, Ortadoks Hıristiyan ve İslam medeniyetleri örnek verilir. Tam gelişmiş uydu medeniyetlere ise, Misisipi, Güney And, Elam, Urartu, Japon, Tibet gibi medeniyetler örnek verilmektedir. Ölü doğan medeniyetler ise, Mısır'ın gölgede bıraktığı İlk Suriye medeniyeti, İslam'ın gölgede bıraktığı Nasturi Hıristiyan medeniyeti örnek verilebilir.13 Huntington'un aralarında kırılmaların yaşanacağını söylediği medeniyetler de bu tanım çerçevesinde ele alınabilir. Huntington, çağdaş dünyada 7 veya 8 medeniyetin yaşayacağını söylemektedir. Bunlar Batı, Konfüçyüs, Japon, İslâm, Hint, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve muhtemelen Afrika medeniyetleridir.14 Bu açıklamalarda da görüldüğü gibi, belli bir zaman ve yerde yaşayan medeniyetlere çok sayıda örnek vermek mümkündür.

II. Medeniyet kavramının anlaşılmasında dikkat çekilmesi gereken ikinci nokta, medeniyetleri meydana getiren "temel saikler"dir. Bu belirleyici ilkeler insanların zihinsel yapılarını oluşturacak, buna bağlı olarak da gündelik hayatın her alanı belirlenecektir. Medeniyetin bu özelliği dikkate alınırsa, dünya üzerinde yaşanmış ya da yaşanmakta olan bütün medeniyetlerin iki temel saikin belirleyici etkisi ile şekillendiği söylenebilir. Bunlardan birisi "vahiy", diğeri ise, "vahiyden bağımsız bilgi"dir.

Bu sınıflandırma sonucunda medeniyetin algılanış biçimleriyle ilgili, bakış açılarını daha net hale getirmiş olduk. Başta söylediğimiz asıl konumuz olan Bediüzzaman'ın medeniyet anlayışını bu şablon içinde görmek daha net olacaktır. Çünkü Bediüzzaman, eserlerinde medeniyet kavramını ele alırken, daha çok bu sınıflandırma yönteminde dikkat çektiğimiz bakış açısını kullanmaktadır. Yani, iki medeniyet vardır. Bunlardan birisi kaynağını vahiyden (hüda) alan medeniyet, diğeri ise, kaynağını vahiy dışı beşeri mülahazalardan (deha) alan medeniyettir. Bu iki medeniyetin dünya üzerindeki genel dağılımına dikkat edilirse, Doğu'da vahiy kaynaklı medeniyetin, Batıda ise deha kaynaklı medeniyetin geliştiğini görürüz. Doğuda İslâm dini dışında görülen, Budizm, Konfüçyüslük gibi inanışların da insana değer vererek, adalet, merhamet ve diğergamlık tavsiye etmesi15 bakımlarından içinde vahiyden izler taşıdığı, geçmiş zamanlardaki peygamberlerin Doğu kültürlerinin oluşmasında önemli katkılarının olduğunu gösterir.

Bediüzzaman bu iki medeniyetin karakteristik özelliklerini, Risale-i Nur'un birçok yerinde ifade etmiştir.16 Biz Risale-i Nur'da nazarlara sunulan bu iki medeniyetin özelliklerine geçmeden önce, şematik olarak incelemek istiyoruz:

Hayattaki fonksiyonları Kur'an medeniyetinin özellikleri ve sonuçları Batı medeniyetinin özellikleri ve sonuçları 
Dayanak noktası Hak-adalet ve eşitlik Kuvvet-tecavüz
Hedefi Fazilet-sevgi ve kucaklaşma Menfaat-sıkıntı
Birlik noktası Din, vatan ve sınıf birliği-barış ve kardeşlik Milliyetçilik-çarpışma savaş
Düsturu Yardımlaşma-birlik ve dayanışma Mücadele-düşmanlık
Hizmeti Hüda-ruhi tekamül ve insaniyeten ilerleme Heva-ruhen hayvanlaşmak

Batı Medeniyeti

Vahiyden bağımsız gelişen medeniyetler, Risale-i Nur'un muhtelif yerlerinde şu anahtar kelimelerle ifade edilmiştir: "Garp medeniyet-i sefihanesi",17 "Avrupa'nın medeniyeti",18 "medeniyet-i garbiye-i hazıra"19 "Garp medeniyet-i zâlime-i hâzırası",20 "medeniyet-i habise",21 "kafirlerin medeniyeti",22 "mimsiz medeniyet",23 "sefih medeniyet", "muzır bir medeniyet" ve "muzır ve sefih medeniyet"24 Biz bunların içerisinde Batı medeniyeti kavramını kullanmayı tercih ediyoruz.

Yukarıdaki tabloda da karakterize edildiği gibi, Batı medeniyeti, tahakkümcü, menfaatçi, unsuriyetçi, çatışmacı ve nefsin arzuları doğrultusunda hareket edilmesini tavsiye eden bir nitelik arzetmektedir. Kaynağını Grek felsefesi ve rasyonalizmi, Roma hukuku, Latince ve Hıristiyanlık'tan alan bu medeniyet,25 bozulmuş Hıristiyanlığı kendine araç yaparak 17 ve 18. yüzyıla kadar gelmiştir. Bu tarihlerden itibaren yeniden inşa edilen Batı medeniyeti, günümüzde başta Amerika olmak üzere Avrupa devletlerince temsil edilmektedir. Bu tarihi süreklilik Toynbee tarafından da kabul edilmektedir; ancak, Hıristiyanlığın bu ara dönemdeki rolünü, yani laik bir medeniyetin doğuşu için gerekli olacak hayat tohumlarını saklayan bir krizalit durum olarak belirler.26 Bugün küreselleşmenin sunduğu imkânları da sonuna kadar kullanan bu medeniyet, insanlığın büyük bir çoğunluğuna zulüm ve adaletsizlikle yaşama durumuyla karşı karşıya bırakmaktadır.

Greko-Romen medeniyetinden bu yana Batı medeniyeti, sınıflı toplumların gelişmesine zemin oluşturmuştur. 16. yüzyıldan itibaren Batı'da gelişen teknoloji insanlığın yararına kullanılmayarak Batılı insanın refah ve huzurunu temin edecek amaçlar için kullanılmıştır. Sömürgecilik tarihi Batı'nın menfaatleri insanlığa nasıl zulmettiğini gösteren önemli bir olgudur. Geçen yüzyılda yaşanan iki dünya savaşı ve diğer savaşlar insanlık tarihinin en zalim dönemlerinden birisi yapmıştır. Bediüzzaman Birinci Dünya Savaşında işlenen zulümleri kastederek, "Kurun-u ûlânın mecmu vahşetini, bu medeniyet bir defada kustu!"27 şeklinde Batı medeniyetinin günahlarını ifade eder.

Batı medeniyetinin önemli kavşaklarından birisi olan Fransız ihtilali, hürriyet, eşitlik ve adalet gibi kavramların yaygınlaşmasını sağlamakla beraber, milliyetçiliğin gelişmesine de yardımcı olmuştur. Batılı zihin yapısının önemli bir öğesi olan "unsuriyetçilik" bu olay sonrasında bütün dünyada yaygınlık kazanarak, birçok çatışmanın, karışıklığın kaynağı olmuştur. Fransız ihtilalinden sonra gelişmeleri hız kazanan ulus-devletler, ideolojik temeller üzerine oturarak kişileri yönlendirme çabası içine girmiştir. "Var olan dünyaların en iyisi olan Batı'yı izleyiniz"28 denilerek Batının 17. yüzyıldan bu yana gelişmelerle ortaya çıkardığı varlık yorumu bütün dünyaya kabul ettirilmeye çalışılıyordu. Bu anlamda Batı'nın tavrını iyi analiz edebilmek için, Avrupamerkezcilik ve Oryantalizm merkezli tartışmaların önemli malzemeler sunduğunu düşünüyorum. Batılılar her zaman en iyi şeyleri kendilerine layık görerek diğer toplumları da, geliştirilmesi gereken toplumlar olarak algılamışlardır. Avrupa'lıların üstünlüğüne inanmış olan Avrupamerkezcilik eğilimleri, Batı demokrasilerinin zaafiyetlerini örterek, Batı'nın kendi dışındaki demokrasileri harap etmedeki rolünü gizlemişlerdir. Batı'nın zulmünü "istisnai" veya "tesadüfi" olarak göstermeye çalışır. Batı sömürgeciliği, köle ticareti ve emperyalizmin kaynağı olarak görülmez.29

Bediüzzaman, Batı medeniyetini tanımladığı yerlerde dikkat çektiği önemli bir nokta, israf ve sefahati yaygınlaştırdığı konusudur. Bugün Batı toplumlarında olabildiğine yaygın bir şekilde görülen tüketim hastalığı küreselleşmenin aracılığıyla bütün dünya ülkelerine yayılmaktadır. İnsanları israf, tembellik ve fakirliğe itmektedir. Tüketen bir obje olmanın ötesinde bir değeri olmayan insanların, tükettiği ölçüde değer kazandığı bir anlayışı gelişmektedir. Bu yaşantı sonunda eskiden az sayıdaki ihtiyacından çoğunu alabilen insan, bugün "çok ihtiyacından" ancak azını alabildiğinden varlık içinde bir fakirleşme görülmektedir. Toplum sürekli zenginleşmekte, ancak fert fakirleşmektedir. Bu da fakirlik ve ahlaksızlığı zemin hazırladığından, sosyal ve ferdi huzursuzluklara neden olmaktadır.30

Tüketim toplumu, zenginleşen fertlerin saadetine hizmet etmemiştir. Çünkü, elde edilen imkânlar insanları sefahata sevkettiğinden ahlaki dejenerasyon artmıştır. Bugün Batı toplumlarında olduğu kadar, İslâm toplumlarında da bu tehlikenin dikkat çekeci noktalara geldiği gözlenmektedir.

Bediüzzaman Batı medeniyetin faizi yaygınlaştırarak, insanların huzursuz olmalarına zemin hazırlandığını söylemektedir. Bugünün küresel hegemonyasında dünya nüfusunun çok az bir kısmının, gelirin tamamına yakınına paylaşması bu adaletsizliğin katmerlenerek devam ettiğini göstermektedir. Toynbee, bu noktaya değinirken, sınıf belasının teknoloji ile güçlendiğini belirterek, insanın maddi durumu ne kadar düzelirse düzelsin, bu, insanın sosyal hayatı isteyen ruhunu teskin etmeyecektir. Batı insanın teknolojik buluşlarıyla dünya kaynakları ayrıcalıklı bir azınlık ile ayrıcalıksız bir çoğunluk arasında böyle adaletsiz dağıldıkça... demektedir. Ayrıca verilen bir örnekle Batı medeniyetinin insanlığı getirdiği trajik duruma dikkat çekilmektedir. Estetik açıdan Tutankamen'in mezarındaki zarif döşeme ve mücevheratı takdir ettiğimizde, kalbimizde insan sanatının bu tür başarılarından duyduğumuz zevk ve gurur ile, bu başarıların elde edilmesi için ödenen faturadaki ahlaki düşüklük arasında bir çelişki doğmakta.31

Bediüzzaman, insan varlığının temel problemlerine çözüm bulamayan Batı medeniyetinin insanı mutlu edemediğini belirtmiştir. Ölümün sessiz gelişini derinden izleyen insanlar, bu temel meseleye Batı felsefesinin cevap verememesinden dolayı mutsuz ve hasta olmuşlardır.32

Batı felsefesinin bütün bu özellikleri, insanlığa kargaşa, anarşi ve savaş hali hediye eden bir medeniyet ortaya çıkardığını göstermektedir. Fukuyama'nın tezine bir de bu aşamada bakmak gerekir. İnsanlığın ulaşabileceği en ileri sisteme Batı kapitalizmi sayesinde ulaştığını savunan Fukuyama, insanın ne kadar huzursuz ve tatminsiz olduğunu hesaba katmamaktadır. Belki Fukuyama'nın tezini tersinden okuyarak daha doğru bir sonuca ulaşmak mümkündür. Bediüzzaman'ın ifade ettiği gibi, "Şeriat-ı Ahmediyenin (a.s.m) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki; medeniyet-i hazıranın inkışaından [ortadan kalkmasından/yarılmasından] inkişaf edecektir."33 Yani, Batı medeniyeti insanlığa sunduğu adaletsiz ve zalim ilkeleriyle insanlık nazarında sona erecek, onun yerine de insanlığa hak ve adaleti sunan Kur'an medeniyeti geçecektir.

Kur'an Medeniyeti ve Evrensellik İmkanları

Kur'an medeniyeti kavramı, kaynağını vahiyden alan yaşama biçimini anlatır. Risale-i Nur'da bu kavramın karşılığı olarak, "medeniyet-i hakikiye",34 "Asya medeniyeti"35 "şeriat-ı garradaki medeniyet", "müminlerin medeniyeti", "medeniyet-i Kur'an"36 ifadeleri kullanılmıştır. Biz de aynı anlama gelen bütün bu tanımlamalardan birini, yani "Kur'an medeniyeti" kavramını kullanmayı uygun buluyoruz.

Bediüzzaman'ın Kur'an medeniyetinden neyi anlatmaya çalıştığını anlayabilmek için, kavram sınırlarına dikkat etmemiz gerekmektedir. Bu kavramın yerine kullanılacak "Müslüman medeniyeti", "Osmanlı medeniyeti", "Endülüs medeniyeti" ya da W. Barthold'un kullandığı gibi "Ortazaman Şark medeniyeti"37 gibi ifadeleri kullanmamız bizi yanıltır. Çünkü, "Kur'an medeniyeti" teorik bir kavramdır. Pratikten ayrı olarak, Kur'an'ın insanlığa sunduğu yaşama biçimini anlatır. Daha genel ifadesiyle, Hz. Adem'den bu yana peygamberlerin temsil ettiği silsilenin medeniyetidir. Bu kavramın yer ve zamanla irtibatı sağlanırsa, toplulukların hataları Kur’an medeniyeti şeklinde algılanır ki, bu da kavramı anlamamızı zorlaştırır. Ancak, İslam toplumlarının Kur'an'ı esas alarak yaşamaya çalışmaları Kur'an medeniyetinin buralarda büyük ölçüde yaşandığı söylenebilir. Bu tespit bizi, İslam toplumlarının bütün düşünüş ve davranışlarının Kur'an medeniyetinin eseri olduğu sonucuna götürmez.

Bediüzzaman'a göre gerçek bir medeniyet, "istirahat-ı umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye"yi temin edecek bir fonksiyona sahip olmalıdır. Kur'an medeniyeti, insanlığa önerdiği ilkelerle genel huzur ve barışı temin edebilecek niteliktedir.38 Kur'an medeniyeti insanlara, doğruluğun egemen olduğu, kuvvetin doğruluğun yerine geçemediği, ahlaki değerlerin insan davranışlarını belirlediği, insanlar arasında sun'i ayrılıkların olmadığı, insanların ilişkilerini yardımlaşma üzerine bina ettikleri ve insan ilişkilerinde adaletin hakim olduğu bir hayat sunar.

İşte bu ilkeler, evrensel karakter taşıyan bütün insanlığın aradığı değerleri oluşturmaktadır. Ekber S. Ahmed, "Kur'-an'ın ana konusu, insanlığın evrensel doğasıdır. Allah'ın anlamı ve merhameti herkes için, bütün yaratıklar için aynıdır." diyerek Kur'an mesajının 21. yüzyılın eşiğinde insanlığa vereceği çok şeyi olduğunu anlatır. Ahmed'e göre, İslâm'ın merhamet, sevgi, barış, ırkçılığa karşı olma, bilgi taraftarı olma gibi özellikleri bütün insanlığın ihtiyacı olan değerlerdi. Bugün Batı ülkelerinde, bu değerlerin hızla taraftar bulması, değerlerin evrenselleşmeye başladığını gösterir.39

Bu evrensel değerlerin uygulama imkânının bulunduğu Hz. Peygamber ve Hulefa-i Raşidin dönemlerinde, hak egemen olarak insanların ezilmesi sömürülmesi engellenmiştir. Kur'an'ın mesajının hayat ilkeleri olarak belirlendiği dönemlerde yöneticiler, hakim değil, hizmetçi olarak algılanmışlardır. Hz. Peygamber, "Yöneticilik, memuriyet hizmetkarlıktır." buyurarak Kur'an'ı esas alan yöneticilerin, topluluklar üzerinde baskı ve üstünlük kurmak yerine, hizmet etmeleri gerektiği belirtilmiştir.40 Kur'an'ın bu özelliği, İslam toplumlarını her zaman etkilemiş; Kur'an'ın mesajına uyan hükümdarlar, adil yönetimler tesis etmişlerdir. Bugün de yöneticilerinin baskısı altında temel hak ve hürriyetlerinden mahrum olarak yaşayan milyonlarca insan, Kur'-an'ın bu evrensel değerinin kendi hayatlarına ulaşmasını bekliyorlar.

Bugünün toplum yapıları için oldukça önemli bir ihtiyaç haline gelen iktisat, Kur'an'ın önerdiği bir husustur. Tüketim toplumu, insanların maddi varlığını zarara soktuğu gibi, manevi hayatlarını da etkilemiştir. "Havaic-ı gayr-i zaruriye" ihtiyaç gibi algılandığından, bunları temin etmeye çalışan insanlar, istediklerini elde edebilmek için, zaman zaman helal kazanç elde edebilmenin sınırlarını aşmaktadırlar. Bediüzzaman, tüketim toplumunun hastalıklarından korunabilmek için, iktisat düsturuna her zamankinden daha çok dikkat edilmesi gerektiğini söylemiştir. Çünkü, bu zamandaki teknolojik gelişmeler, öyle bir tüketme kültürü enjekte etmiştir ki, insanlar farkında olmadan tüketen bir konuma gelebilmektedir.

Kur'an medeniyeti, hayatın temeline yardımlaşmayı yerleştirmiştir. Hz. Peygamber, akraba, komşu, yetim, kimsesiz, yaşlı ve sair muhtaçlara her an yardım edilmesi gerektiğini anlatmıştır. Davranışlarını bu esaslar çerçevesinde şekillendiren Müslümanlar, tarih boyunca yardımı esas alan yapıları ortaya çıkarmışlardır. Vakıflar, imarethaneler, şifahaneler, yetimhaneler, okullar, kuş barınakları hep böyle bir anlayışın sonucudur. İslam toplumlarında adeta bir yardımlaşma mimarisi vücuda gelmiştir. Bugünün toplum yapısında, yalnızlık içinde sorunlarıyla başbaşa kalan insana Kur'an'ın bu ilkesi yetişmektedir.

Kur'an sosyal hayatın huzurlu bir şekilde devamı için, sosyal tabakalar arasındaki mesafeyi kontrol altında tutan mekanizmalar önermiştir. Bunlar zenginlerin mal ve kazançlarının bir kısmını fakirlere vermesi (zekat) ve riske girmeden para ile para kazanılmasının sınırlandırılmasıdır (faiz). Kur'an'ın bu emirlerine uyulduğu dönemlerde, topluluklar huzur içinde yaşamışlardır. Bugün dünyada sermayenin adaletsiz dağılımı, Kur'an'ın sosyal hayatla ilgili mekanizmalarına ne kadar ihtiyaç olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Kur'an medeniyeti, sosyal hayata dair getirdiği ilkeleriyle, insanlar arasında "merhamet, hürmet, emniyet, haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek, serseriliği bırakıp itaat etmek" gibi esasları hakim kılarak siyasi ve sosyal karışıklıklara imkân sağlayacak zemini yok etmiştir.41

Batı Medeniyetinin Olumlu Özellikleri

Kur'an medeniyetine dair sunduğumuz bu genel çerçeve, bazı soruları da beraberinde getirmektedir. Mesela, Batı toplumlarının insanlık, hak, hukuk, sosyal devlet, eşitlik, akılcılık, sevgi, hoşgörü, ahlak, ilkelilik, üretim-emek ilişkisi, dürüstlük, düzen ve adalete taraftar olan davranışları, Batı'nın bilimsel ve teknolojik gelişmesi nasıl değerlendirilecektir? Yani Batı medeniyetinin hakimiyeti altında gelişen güzellikler, nasıl yorumlanacaktır?

Risale-i Nur'da Batı medeniyetinin bu yönünü yorumlamamıza imkân sağlayacak bakış açıları vardır. Risale-i Nur'da Kur'an medeniyetinin insanlığın elinde bulunan bütün güzellikleri içeren teorik bir kavram olarak tanımlanması, gelişmenin, ahlakiliğin kimin elinde olduğunu önemsiz kılmaktadır. Çünkü, Kur'an medeniyeti insanlığın bütün çeşitliliği içerisinde yayılmış farklı tezahürleri vardır. Bazı inananlar vardır ki, davranışları imanın tezahürleriyle uyuşmaz, Kur'an ve sünnetin önerdiklerinin dışında kalır; İslâm'ın sosyal nizama dair önerdiklerine kulak vermezler. Bediüzzaman böyle müminlere, "gayr-i müslim mü'min" sıfatının uygun olacağını belirtir. Bazen tersi de sözkonusudur, bazı gayr-i müslimler, mümin olmadıkları halde, çalışkandır, adildir, dürüsttür, başkasının haklarını gözetir. İşte böyle gayr-i müslimlere de "dinsiz bir Müslüman" sıfatı layık görülmüştür.42 O insanların olumlu davranışları bozulmuş Hıristiyanlıktan değil Hz. Adem'den bu yana gelmiş olan binlerce peygamberin mesajından kalan etkisidir. Temel düzenlilikleri sağlayan vahiy, aksaklıkları ve bozulmayı sağlayan marjinal durumlar ise Batı medeniyetinden kaynaklanmaktadır. Bu örnek, Kur'an medeniyetinin tezahürlerinin yaygınlığını anlamak için önemlidir.

Bu noktada başka bir soru daha akla gelecektir. Gayri müslimlerin üzerinde bu olumlu davranış, yaklaşım ve ilkelerin görülmesini nasıl açıklamak gerekir? Bediüzzaman, gayri müslimlerdeki adalet ve düzenliliğin nedenini yine nübüvvete bağlar. Müslüman olmayan insanların, Kur'an medeniyetinin özelliklerine sahip olmaları, yine geçmiş dönemlerdeki enbiyanın tesirleriyledir. Çünkü "enbiya, esas ve maddeyi vaz etmişlerdir. Onlar da o esas ve fazileti tutup, onda işlediklerini işlediler." Hz. Adem'den bu yana dünyanın her tarafına peygamberler gönderilmiştir. Bu peygamberlerin hepsini biz bilemiyoruz. Ancak bunların tesirleri görülebilmektedir. Gayr-i müslimlerin "muaddele/adaletli ve dengeli ve munazzeme/düzenli" olması da böyle bir tesirin sonucudur.43 Bu bağlamda Avrupa'da yaşayanlar iki kategoride değerlendirilir. "Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san'atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden" Avrupa, ikincisi ise "felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa" dır.44 İşte Bediüzzaman'ın "Garp husumeti, İslâm'ın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebeptir; bâki kalmalı."45 şeklinde belirttiği Garp husumeti, Batı'nın bu yönü üzerinedir. Burada birinci Avrupa şeklinde tanımlanan Kur’an medeniyeti, ikinci Avrupa şeklinde tanımlanan özellikler de Batı medeniyetinin özellikleridir.

Batı'nın teknolojisi de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bediüzzaman'ın "Medeniyet-i hazıranın harikaları"46 dediği teknoloji, Batılı insanın peygamberlerin mesajlarına sahip çıkarak ulaştıkları neticeler olarak değerlendirilebilir. Yani bilimsel gelişmeler, bozulmuş Hıristiyanlığın ya da Batı felsefesinin eseri değil, peygamberlerin tesiriyle meydana gelen gelişmelerin eseridir.47

Kur'an medeniyetinin, insanlığın üzerinde ittifak edebileceği değerleri temel esas yaparak, insan fıtratına uygun bir yaşama biçimi önermesi, onun evrensel karakterini gösterir. Zaten Bediüzzaman, Kur'an medeniyeti kavramı yerine zaman zaman "medeniyet-i amm"48 gibi evrensellik anlamı içeren ibareler kullanması bu açıdan manidardır.

Sonuç

Bugün insanlık huzur ve mutluluk verecek bir yaşama biçimi aramaktadır. Adaletsizlik, zulüm, haksızlık, ayrımcılık, çatışma, cehalet, menfaatçilik, şiddet ve ahlaksızlık bütün insanlığın kaçındığı sıfatlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Kur'an bu sıfatları reddederek insanlığa barış, adalet, doğruluk, diğergamlık, birlik-beraberlik, yardımlaşma ve huzur dolu bir hayat önermiştir.

Kur'an medeniyeti, bütün insanlığın sahip olduğu değerleri kendi içinde barındıran/kaynaklık eden bir mahiyettedir. Arabistan'daki bir insanın çalışkanlığı da, Japonya'daki bir insanın temizliği de, Türkiye'deki bir insanın doğruluğu da, Pekin'deki bir insanın geliştirdiği teknoloji de, Arjantin'deki bir insanın yardımseverliği de Kur'an medeniyetindendir. Bütün bu değerlerin kaynağı nübüvvet yoluyla gelen ilahi mesajdır.

Bugün haberleşme ve ulaşım imkânlarının gelişmesine bağlı olarak, bu değerler insanlar arasında daha kolaylıkla yaygınlaşabilmektedir; insanlar birbiriyle daha iyi anlaşıp, düşüncelerini birbirine katarak (telahuk-u efkar) belli sonuçlara ulaşabilmektedir.49 Ayrıca hakikati arama meyli ve (meyl-i taharri-yi hakikat) ve insanlık sevgisi (hubb-u insaniyet) evrensel değerlerde buluşmayı kolaylaştırmaktadır. Bundan dolayı gelecekte Kur'an'ın evrensel mesajlarında birleşilmesi fıtri bir seyir olacaktır.50

Rudyard Kipling bir şiirinde, "East is East and West is West, anda never the twain shall meet" der. Yani, Doğu Doğu'dur, Batı da Batı ve bu ikisi hiçbir zaman birleşemeyecektir." Şiirin geri kalan kısmında da "Dünyanın iki ucundan iki kuvvetli adam bir araya gelse, bu ayrılık ortadan kalkar." İşte evrensel bir medeniyetin inşasında bu iki kuvvetli adam fonksiyonunu görecek olan Doğu'da Risale-i Nur, Batı'da ise "Hakiki dindar İseviler" olacaktır.

1. Arnold Toynbee, Tarih Bilinci, E Yayınları, İstanbul, 1975, s. 104

2. Rene Guenon, Doğu ve Batı, Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1991, s. 23

3. Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İnsan Yayınları, İstanbul, 1986, s. 119

4. Mevlüt Sarı, Arapça-Türkçe Lügat, Bahar Yayınları, İstanbul

5. İbn Haldun, Mukaddime, C:I, Haz. Süleyman Uludağ, Dergah Yayınları, 1988, s.134...

6. Meriç, Kültürden İrfana, s. 43

7. İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1982, s. 15-16

8. Ali Şeriati, Medeniyet Tarihi, Fecr Yayınevi, Ankara, 1998, s. 14

9. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Türk Kültür Yayını, y.y, t.y., s. 27-28

10. Toynbee, Tarih Bilinci, s. 45

11. Ömer Demir, Sosyal Bilimler Sözlüğü, Vadi Yayınları, Ankara, 1993, s. 226

12. Arnold Toynbee, Medeniyet Yargılanıyor, Yeryüzü Yayınları, İstanbul, 1980, s. 56

13. Toynbee, Tarih Bilinci, s. 77

14. Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması, Vadi Yayınları, Ankara, 2001, s. 23

15. Nyogen Senzaki, Ruth Strout McCandless, Budizm ve Zen, İstanbul, 2001, s. 29

16. Nursi, Sünuhat, s. 58-61; Nursi, Mektubat, s. 458

17. Bediüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, İstanbul, 1995, s. 66

18. Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 42; Nursi, Sünuhat, s. 78

19. Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 158

20. Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 156

21. Nursi, Sünuhat, s. 58

22. Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2001, s. 77

23. Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2001, s. 19, 21, 35

24. Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, Germany, 1994, s. 119

25. Samuel P. Huntington, "Batı Tektir, Ama Evrensel Değildir", Medeniyetler Çatışması, Der. Murat Yılmaz, Ankara, 2001, s. 110

26. Toynbee, Medeniyet..., s. 218

27. Nursi, Sünuhat, s. 57

28. Samir Amin, Avrupa Merkezcilik, Ayrıntı, İstanbul, 1993, s. 25

29. R. Stam; E. Shohat, "İçiçe Geçmiş Tarihler: Avrupamerkezcilik, Çokkültürcülük ve Medya", Köprü, S: 77 (Kış/2002), s. 70

30. Nursi, Sünuhat, s. 57

31. Toynbee, Medeniyet..., s. 30

32. Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 159

33. Nursi, Sünuhat, s. 61

34. Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 41

35. Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 42

36. Nursi, Mesnevi-i Nuriye, s. 86

37. W. Barthold, M. Fuat Köprülü, İslâm Medeniyeti Tarihi, Ankara, 1940, s. 3

38. Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 155

39. Ekber S. Ahmed, "Medya Moğolları Bağdat Kapısında", Medeniyetler Çatışması, s. 239

40. Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2001, s. 394

41. Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2001, s. 186

42. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 38

43. Bediüzzaman Said Nursi, Muhakemat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, s. 125-126

44. Nursi, Lem'alar, s. 119

45. Nursi, Sünuhat, s. 62

46. Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 57

47. Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 155-159

48. Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 93

49. Nursi, Divan-ı Harb-i Örfî, s. 84

50. Nursi, Münazarat, s. 86

Yukarı