. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6064

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2006 
 İnsan Hakları
 KÖPRÜ / Yaz 2002 
 Seslerin Estetiği: Müzik


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Sevgi
Kış 2008   [ 101. Sayı ]


Peygamberimiz (A.S.M) ve Sevgi Medeniyeti

Our Prophet (Pbuh) and Civilization of Love

Osman GÜNER

Prof. Dr., Ondokuz Mayıs Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi

Allah Resûlünü (a.s.m) daha iyi anlamak, onu daha güzel tanımak ve gönüllerdeki müstesna yere taşımak mü’minler için imanî bir mükellefiyettir. İmanî bir mesuliyettir; zira O'nun örnek hayatı incelendiğinde görülecektir ki, Yüce Yaratıcı'yı en kâmil vasıflarıyla tanımanın, buyruklarına sadakatle bağlanmanın, birlikte aynı ortamı paylaştığı insanların dertlerine ortak olmanın, yardımlaşmayı ve dayanışmayı vicdanî bir görev bilmenin, insanlara sırf insan oldukları için sevgi ve saygı duymanın, intikam yerine bağışlayabilmenin en mükemmel örneklerini O'nun yaşantısında görmekteyiz. Nitekim Yüce Allah da O'nu bizim için her konuda yegane model olarak göstermiştir: "And olsun ki, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça anan kimseler için Resûlüllah (Allah'ın Elçisi) en güzel örnektir." (Ahzab, 33/21)

O halde, hakiki mü’min, kendine örnek edineceği bu ideal insanı -Yüce Allah’tan sonra- kendi canından, malından, her şeyden ve herkesten daha çok sevecek ve onu kendisine rehber edinecektir. Çünkü mü’min, Allah Resûlü'ne (a.s.m), O'nu sevmek ve O'na itaat etmek üzere iman etmiştir. Onu gereği gibi sevmez ve emirlerini yerine getirmezse O'na olan imanının elbette bir manası kalmayacaktır.

Karanlıklar Çağını Aydınlatan Sevgili

Allah Resûlü'nün (a.s.m) Mekke'de birlikte yaşadığı toplum, insanlık adına tam bir karanlıklar çağını (Cahiliye dönemi) yaşıyordu. İnsanî erdemlerin tümüyle yok sayıldığı, insanlık dışı uygulamaların pervasızca sergilendiği, kabalığın, hodgamlığın, cana kıymanın, malı talan etmenin hüküm sürdüğü, güçlünün egemen olduğu bir çağdı bu Cahiliye çağı. Kadınların aşağılandığı, kız çocuklarının acımasızca diri diri toprağa gömüldüğü, her ortamda sefilliğin hüküm sürdüğü gün gibi aşikardı.

İstiklal şairimiz merhum Mehmet Akif o dönemi şöyle tasvir ediyor:

"Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi."

Böyle bir toplum yapısından Asr-ı Saadet neslini oluşturmak, Allah’ın Resûlüne bahşettiği büyük bir bahtiyarlıktır. Allah’ın yardım ve inayetiyle O bunu başarmış ve insanlığın kurtuluşuna vesile olmuştur. İşte bu mucize nasıl gerçekleşmişti? Bunu sağlayan iksir neydi? Bu toplumu saadet asrına taşıyan olmazsa olmaz ilkeler nelerdi?

Hiç şüphesiz Efendimiz'in (a.s.m) beşeriyete ve aynı zamanda bütün mahlukata karşı gönülden hissettiği “sevgi, şefkat ve merhamet” duyguları bu muvaffakiyetin en etkili amilleriydi. O çağı mutluluk asrına dönüştüren, Cahiliye toplumuna insan olduklarını hatırlatan işte bu sihirli iksirdi. Bu mucizevî dönüşüm, yüce Allah'ın “âlemlere rahmet olarak gönderdiği” elçisine eşsiz yardım ve inayeti sayesinde böylesi insanî erdemlerle gerçekleştirilmişti.

Yüce Allah elçisini, sevgi ve rahmet haleleriyle donatmış ve bu sayede insanlığa ve tüm mahlukata yeniden nefes aldırmış, canlılık kazandırmıştı.

Sevgi-İman İlişkisi

Sevgi ışık gibidir, sevgisizlik de karanlık. Kaynaksız ışık olmayacağı gibi, kaynaksız sevgi de olmaz. Sevginin kaynağı ise, yüce Allah'tır. Sevgi ırmağı Allah'tan (c.c.) çağlar. O, el-Vedûd olandır. Hem sever, hem de sevgi ister. Allah, özünde ve işinde sevgiyle doludur.

Sevgi, mahlûkat ağacının tohumudur. İnsan, sevgi tohumunun meyvesidir. Meyve (insan), köküne olan sadakatini sevgiyle ispat eder. Efendimiz, sevginin imanla bütünleşmesi gerektiğini, imanla elde edilecek neticenin ancak mahlukatı sevmekle mümkün olacağını ifade buyurmaktadır: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe Cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Aranızda birbirinizi sevmeyi gerçekleştirecek bir şeyi size haber vereyim mi? Selamı aranızda yayınız!” (Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyâme, 56)

Allah-kul ilişkisinde sevgi çok yüksek bir payeye sahiptir. Bu nedenle, Mü’minler en çok Allah’ı severler. Allah sevgisi her şeyin üstündedir: “İman edenler her şeyden daha çok Allah'ı severler”. (Bakara, 2/165)

Allah'a kul olmak maksadıyla yaratılmış insanoğlu, kulluğu en kamil manada ifa edebilmek için gerektiğinde Allah için bütün sevdiklerini bile feda etmeyi göze almak durumundadır. Kur'an, buna şöyle işaret eder: "De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez." (Tevbe, 9/24)

Allah’a karşı duyulması gereken bu sevgi, Peygamber’ine (a.s.m) itaat ve O'nun buyruklarına uymak şeklinde müşahhas bir olguya dönüşmelidir. Allah sevgisi, Peygamber’e (a.s.m) iman ve O’nun yolundan yürümeyi gerektirir: “De ki: 'Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır. De ki: Allah’a ve Peygamber’e itaat edin! Eğer dönerlerse muhakkak ki Allah, kafirleri sevmez.” (Âl-i İmran, 3/30-32)

Ayetteki hitap, sebeb-i nüzûlünden de anlaşıldığı gibi (ki, ayet Necran Hıristiyanlarının Allah’ın sevgili kulları oldukları iddiası üzerine inmiştir), özellikle inanmayanlara olduğuna göre, Resulüne iman ve itaat olmadan Allah’a iman, O'nu sevme ve O'na itaat iddiası geçerli bir iddia olarak kabul edilmemektedir. Bu sebeple, Yüce Allah bu ayet-i kerimede kendisini gerçekten sevenleri Peygamberine itaate davet etmektedir. O halde, Allah sevgisine giden yol, Resulüne itaatten geçmektedir.

Allah’ı ve Elçisini seven kişi, hesap gününde de sevdiği ile birlikte olacaktır: Allah Resûlünün Ashabından biri O'na: "Kıyamet ne zaman kopacak?" diye sorar. O da: "Kıyamet için ne hazırladın?" diye karşılık verir. Sahâbi: "Ey Allah'ın Elçisi! Benim öyle çok fazla amelim yok. Lâkin Allah ve Resûlünü çok seviyorum" deyince Allah Resulü: "(Tasalanma!) Kişi sevdiğiyle beraberdir." buyurur. (Buhârî, Edeb, 96)

Yalnızca Allah İçin Sevmek

Sevgiyi sadece Allah'a has kılmak, sevgiden hasıl olacak neticeye vasıl olmanın olmazsa olmaz şartıdır. Allah Resulü, imanın tadını alabilmenin en belirgin kıstaslarından birinin, sevdiğini sadece Allah için sevmek olduğunu ifade etmiştir: "Her kim şu üç niteliği taşırsa, o kimse imanın tadını alır: Allah ve Resûlünü her şeyden daha çok sevmek; sevdiğini yalnızca Allah için sevmek ve (imandan sonra) tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılacakmış gibi çirkin (ve tehlikeli) görmek." (Buhari, İman, 9)

Ayrıca Resûlü Ekrem (a.s.m) kıyamet günü, yalnızca Allah için birbirini seven insanların Allah’ın gölgesinde (himayesinde) gölgelendirilecek bahtiyar kimselerden olacağını şöyle ifade etmekedir: “Yüce Allah kıyamet günü, ‘Nerede Benim rızam için birbirini sevenler? Benim gölgemin dışında hiçbir gölgenin bulunmadığı bu gün onları gölgelendireceğim, diye nida eder.” (İbn Hanbel, Müsned, II, 370)

Yüce Allah'ın sevgisi ve hoşnutluğu kazanıldığında, bu, sahibini mesut eden en yüce hasletlerden biri olmaktadır. Zira Allah kulunu bir kez sevdiğinde, sema ehlinin ve müttaki kullarının ona karşı sevgisini artıracağını vaat ediyor. Allah Resûlü buyuruyor ki: "Allah bir kulu sevdiği zaman Cibril'e: ‘Allah falanı seviyor, onu sen de sev!’ diye nida eder. Cibril de o kulu sever. Akabinde Cibril gök ahâlîsine: ‘Allah falan kulu seviyor, onu siz de seviniz!’ diye nida eder. Gök ahâlîsi de o kimseyi sever. Sonra yerde(ki insanların gönlüne) o kimse adına kabul ve sevgi konulur (da o kul, onu tanıyan Müslümânların sevgisine mazhar olur)" (Buhari, Bed'ü'l-Halk,6)

Sevginin Amelî Boyutu/Tezahürleri

Sevgi mücerret bir duygudan ibaret değildir. Sevginin insan hayatında müşahhas bazı belirtileri ve tezahürleri de vardır. Bu belirtiler, kişinin gönlündeki sevginin varlığını dışarıya yansıtmaktadır. Sevginin bilfiil amele dönüştüğünü gösteren tezahürler nelerdir? Hangi duygu ve davranışlar sevgi eksenlidir? Şefkat ve merhametin sevgi ile ilişkisi var mıdır? Bu gibi sorular, sevginin müşahhas bir niteliğe sahip olup olmadığını göstermeye matuftur.

1. Sevgi, her şeyden önce kardeşlik, birlik ve dostluğun gelişmesini ve toplumsal hayatın güçlenmesini sağlayan önemli bir dinamiktir. İslam toplumunun temeli sevgi üzerine bina edilmiştir. Kur’an’ın bu konudaki işaretleri çok açıktır:

“Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı sarılın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişilerdiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti. Ve O'nun nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz…” (Âl-i İmrân, 3/103)

“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurât, 49/10)

Allah Resulünün Medine’de gerçekleştirdiği Ensar ile Muhacirler arasındaki kardeşlik, dillere destandır. Allah’ın bir lütfu olarak kurulan bu kardeşlik sayesinde, Müslümanlar birbirlerine kenetlenmiş, gönüller bir olmuş, dostluğun ve dayanışmanın en güzel örnekleri bu toplumda sergilenmiştir. Kur’an buna şöyle işaret eder:

“Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir burukluk hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkarlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.” (Haşr, 59/9)

Dolayısıyla sevmek, manevî kardeşliği, hakiki dostluğu, kalpler arasında içten bir bütünleşmeyi, gerektiğinde sevdiğiyle bütünleşmek adına her şeyi göze alabilecek kadar güçlü bir diğergamlık kaynağıdır. Bu haliyle sevgi artık fiilî ve amelî bir olguya dönüşmüş olmaktadır.

2. Sevgi, fedakarlık, yardımlaşma ve dayanışma şeklinde de tezahür etmektedir. Seven, sevdiği için gerektiğinde her şeyini feda edebilen insandır. Kur’an, iyi bir kul olmanın ve fazilete ermenin yolunu şöyle gösteriyor:

"Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça, gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 3/92)

Medine’de Ensar ile muhacirler arasında akdedilen kardeşlik anlaşması, bu yönüyle fedakarlığın ve paylaşmanın en güzel örneklerinin sergilenmesini sağlamıştır. Ensar, karşılığını yalnızca Allah’tan bekleyerek Muhacirleri bağrına basmış, kendileri muhtaç olsalar bile, paylaşabilecekleri her şeylerini onlarla paylaşmaktan çekinmemişlerdi. Kur'an bu hadiseyi şöyle tasvir eder:

"O kimseler ki iman edip hicret ettiler ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad ettiler. O Ensar ki, Muhacirleri barındırdılar ve onlara yardım ettiler. Onlar birbirinin velileridirler" (Enfâl, 8/72)

Allah Resûlü'nün şu sözleri onlar için uyulması gereken güzel bir prensip olarak benimsenmiş ve Sahabe kendileri için arzuladıkları her şeye kardeşlerini de ortak etmişlerdir: "Sizden biri kendisi için sevip istediği şeyi kardeşi için de istemedikçe, gerçek mü’min olamaz." (Buhari, İman, 7)

İşte Resûlüllah'ın (a.s.m) bu teşvikleri, Ensar’dan Sa’d b. Rebi’nin Abdurrahman b. Avf’a şu teklifte bulunmasıyla yankı bulmuştu: “Kardeşim, bak ben Ensar’ın en zenginiyim. Malımın yarısı benim yarısı da senin. Hatta iki hanımım var, birini beğen, adını söyle, senin için ondan boşanayım ve onunla seni nikahlayayım.” Abdurrahman bu civanmert teklife: “Kardeşim, malının ve eşlerinin hayrını gör. Sen bana çarşının yolunu göster yeter.” diye aynı kadirşinaslıkla karşılık verir. Abdurrahman b. Avf daha sonra Medine’nin en zenginlerinden biri olur. (Buharî, Menakıbu'l-Ensar, 3)

Bu düzeyde bir kardeşlik, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş, eşsiz bir sosyal dayanışma örneğidir. İslam’ın yayılması, ancak bu kıvamda sevgi ve dostluk duygularıyla birbirlerine kenetlenmiş böylesi bir topluma nasip olmuştu. İşte bu sebeple olmalıdır ki, Allah Resûlü, Ensar’ın bu fedakarca tavrı nedeniyle imanı şöyle tanımlamıştır: "İmanın alâmeti Ensâr'ı sevmek, münafıklığın alâmeti de Ensâr'a buğz etmektir" (Buhari, İman, 10)

3. Mü’minin gönlüne taht kurmuş sevgi halesi, “yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş görmeyi” zorunlu kılacak bir erdeme dönüşünce, “affedip bağışlamak” da artık bir hayat tarzı haline gelecektir. Resûlü Ekrem'in (a.s.m) bu yönde ortaya koyduğu kılavuzluk da, Yüce Allah’ın O’nu bilhassa yönlendirdiğini bize göstermektedir: “Sen yine de affa sarıl, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” (A’râf,7/199) “İçlerinden pek azı hariç onlardan daima hainlik görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme! Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever” (Mâide,5/13)

Peygamber (a.s.m), kendi şahsına karşı işlenen suçları bağışlamış ve hayatının her aşamasında bu ilkeye bağlılığını açıkça göstermiştir. İnançlarını serbestçe yaşayabilecekleri bir yurt arayışı içinde vardıkları Taif şehrinde, Sakif kabilesinin taşlı sopalı saldırısına uğradığı, mübarek ayakları kanlar içinde kaldığı, bütün ümidi ve elleri boşa çıktığı bir anda dahi, saldırganlara beddua değil, onların ıslah ve hidayetleri için, ellerini açıp Allah'a dua eden de o Rahmet Elçisi’dir. (İbni Hişâm, es-Sîre, 2/61-62)

“Bizi öldürmeye gelen bizde dirilsin!” felsefesiyle kendisini ve Ashabını yok etmek isteyenlerden intikam almayıp onları affederek gerçek hayata kavuşturan, kendisini Mekke’den kovanları elleri kolları bağlı bir şekilde Mekke’yi fethettiğinde, Hz. Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi “Bugün sizi kınayacak değilim. Haydi gidin, serbestsiniz!” diyen de yine o şefkatli Resûl’dür. (İbn Kesîr, el-Bidâye, I/301)

Çok sevdiği amcası Hz. Hamza’yı şehit eden Vahşî’yi bile her şeye rağmen affedip bağışlamış ve ona yazdığı mektupta onu İslam’a davet ederek Allah’tan ümidini kesmemesi gerektiğini ifade etmek üzere ona şu ayeti hatırlatmıştı: “De ki: Ey kendi nefislerine karşı haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer, 39/53)

4. Sevginin hakim olduğu gönüllerde en çok görülecek olan “şefkat ve rahmet” duygularıdır. Sevginin temeli, şefkat ve merhamettir. Merhamet olmayan yerde sevgi, sevgi olmayan yerde de şefkat ve merhametten söz etmek mümkün değildir.

Yüce Kur’an Allah Resûlü'nün bu yönünü bizlere şöyle tanıtıyor: "Andolsun, size içinizden öyle bir elçi gelmiştir ki, sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. O, size çok düşkündür. Mü’minlere çok şefkatli ve çok merhametlidir.” (Tevbe, 9/128)

Yüce Allah, bu ayet-i kerimede Hz. Peygamber’in (a.s.m) müminlere duyduğu şefkat ve merhametini ifade ederken, kendi Zatı’na mahsus iki sıfatını; yani “Raûf ve Rahîm" (çok şefkatli ve çok merhametli) sıfatlarını peygamberleri arasında sadece Resûlü Ekrem (a.s.m.) için kullanmıştır ki, bu, O'nun için çok büyük bir bahtiyarlıktır.

Allah Resûlü sadece Ashabını değil, kendisine inanmayanları da düşünüp akıbetlerinin ıstırabını içinde duyuyor ve onların da kurtuluşa ermeleri için kendisini heder edercesine gayret sarf ediyordu. O'nun bu çabası bir ayet-i kerimede şöyle ifade edilmiştir: "Onlar (senin davana) inanmıyorlar diye nerdeyse kendini helak edeceksin!" (Şuara, 26/3)

Onun bu durumu Kur’an’da bir kaç yerde daha ifade edilmiş ve yüce Allah O'na, görevinin insanları hidayete erdirmek değil, sadece anlatmak ve uyarmak olduğunu belirtmiştir. (Âl-i İmran, 3/20; Maide, 5/92-99)

Allah Resulünün en belirgin vasfı, O'nun bir 'Rahmet Peygamber' oluşudur: "(Ey Muhammed!) biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik." (Enbiya, 21/ 107)

Nitekim Ashab-ı Kirâm, müşriklerin kendilerine yaptıkları zulüm ve baskılardan dolayı Allah Resûlünden onlar hakkında beddua etmesini istediklerinde, Aleyhisselâtü Vesselâm, onların bu isteklerine şöyle karşılık vermişti: "(Unutmayın ki,) ben lanet okuyucu olarak gönderilmedim, rahmet olarak gönderildim!" (Muslim, Birr, 87)

Resûlüllah (a.s.m.), Allah’ın kendisine ihsan ettiği bu rahmet sebebiyle çevresindeki insanlara son derece yumuşak davranmış, onların kalplerini kırmamaya, onları incitmemeye özen göstermiş ve hatta kendisine yönelik hak ettikleri cezayı vermek yerine, affetmeyi tercih etmişti. Yüce Kur’an buna şöyle işaret eder: "Allah’ın rahmeti sebebi iledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurların)dan geç. Onlar için mağfiret dile. (Yapacağın) işler hakkında onlara danış." (Âl-i İmrân, 3/158)

Resulü Ekrem (a.s.m.), mescitte Ashabıyla birlikte iken bir bedevi gelmiş, önce Peygamber’in kim olduğunu sormuş, sonra da gidip mescidin bir kenarına def-i hacet yapmıştı. Ashap bu davranışa şiddetle karşılık vermek istediklerinde, Allah Resulü onlara mani olarak bir kova su ile yerin temizlenmesini istemiş, sonra da bedevinin yanına giderek, son derece affedici bir üslupla “Mescitlerin abdest bozma yerleri olmadığını, Allah’ı zikredip ibadet edilmek için kurulmuş mekanlar olduğunu” söyleyerek, bir daha böyle davranışlar yapmaması için telkinde bulunmuştur. (Abdurrezzak, el-Musannef, I/424)

Resulü Ekrem (a.s.m.) Allah’ın rahmetinin ne kadar geniş olduğunu ve bütün canlıların bahşedilen bu rahmetten istifade ettiklerini şöyle ifade etmektedir: "Allah (c.c.) rahmeti yüz parça olarak yarattı ve yeryüzüne sadece bunlardan birini indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle yaratıklar birbirine merhamet ederler. Öyle ki, yavrusuna bir zarar dokunmasın diye bir hayvan, bu sebeple ayağını kaldırır ve yavrusunu himaye eder." (Buhari, Edeb, 19)

Allah Resulü, tam bir şefkat ve merhamet abidesi idi. Şefkat ve merhametten nasibi olmayanları uyarır, merhametli olmaya teşvik ederdi. Bir gün bedevilerden birinin, “Allah’ım, bana ve Muhammed’e rahmet et! Bizden başka kimseye rahmet etme!” diye dua ettiğini duyunca: “(Sen ne yaptın böyle) geniş olanı daralttın!” buyurmuştu. (Tirmizi, Taharet, 112) O, bu sözüyle Allah’ın “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (A’raf, 7/156) ayetine işaret etmişti.

Toplumu Tümüyle Kuşatan Nebevî Şefkat

Peygamber (a.s.m) sevgi, saygı ve merhametin toplumun bütün kesimlerine yayılmasını ister ve hem büyüklere karşı gösterilen saygısızlığa, hem de küçüklerden esirgenen sevgi ve ilgiden yoksun kalınmasına rıza göstermezdi. Nitekim bir gün Rasûlullah (s.a.v.)’i görmek üzere yaşlı bir adam gelmişti de, oradaki insanlar ona yer açmakta gecikmişlerdi. Bunu fark eden Allah Resulü onları uyararak: "Küçüklerimize şefkat etmeyen, büyüklerimize de saygı göstermeyen bizden değildir” buyurmuştu. (Tirmizi, Birr, 15)

Aleyhisselâtü Vesselâm, çocukları çok sever, onlarla karşılaştığında mutlaka ilgilenir, onları kucaklar, okşar ve yanaklarından öperdi. Onlarla selamlaşır, onları bineğinin terkisine alır, gidecekleri yere kadar götürürdü. Çocuklarla arkadaşça konuşur, onlarla çocuklaşır, seviyelerine göre sohbet eder, öğütler verirdi.

Ashaptan Ebû Talha’nın oğlu Ebû Ümame’nin bir serçesi vardı, onu sever ve onunla oynardı. Allah Resûlü, onu her görmesinde onunla şakalaşır, onu sever, okşardı. Bir gün Ebû Ümâme'nin serçesi ölmüş, o da buna çok üzülmüştü. Resûlüllah (a.s.m) serçesinin öldüğünü duyunca, yanına gelmiş ve ona “serçeciğe ne oldu, serçeciğe ne oldu” diyerek acısına ortak olmuştu. (Buhari, Edeb, 18)

Enes b. Mâlik anlatıyor: "Çoluk çocuğuna Peygamberimizden daha şefkatli bir kimseyi görmedim. Oğlu İbrahim, Medine'nin Avâlî semtinde oturan bir süt annede kalırdı. Beraberinde ben de olduğum halde Resulüllah (a.s.m.) sık sık oğlunu görmeye giderdi. Varınca, demircinin duman dolu evine girer, oğlunu kucaklar, koklar, öper ve bir süre sonra geri dönerdi." (Buharî, Edeb, 18; Müslim, Fedâil, 63)

Bir gün Peygamber (a.s.m.) minberde hutbe okurken Hasan ile Hüseyin'in düşe kalka mescide girdiklerini görür. Konuşmasını yarıda keserek aşağı iner, onları kucaklar, bağrına basar ve "Cenab-ı Hak, 'Mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihan vesilesidir' (Enfâl, 8/28; Teğâbun, 64/15) buyururken ne kadar doğru söylemiştir. Onları görünce dayanamadım" dedikten sonra konuşmasına devam eder. (Buharî, Fiten, 20) Enes b. Malik bu olayla ilgili olarak der ki: "Peygamberimizi hutbe okurken gördüm, Hasan dizindeydi. Ne söyleyecekse halka söylüyor, sonra eğilip çocuğu öpüyor ve 'Ben bunu seviyorum' diyordu." (Müslim, Fedâilu's-Sahâbe, 56)

Resûlü Ekrem (a.s.m.) çocukların ağlamalarına dayanamaz, onların susturulmasını ve ihtiyaçlarının karşılanmasını isterdi. Sevgisi ve şefkati çocukların ağlamasına müsaade etmezdi. Öyle ki, bazen ağlayan bir çocuk sesi duysa namazını bile kısaltır, annesinin çocuğuyla meşgul olmasını isterdi. Peygamberimiz mescitte namaz kıldırırken cemaatte çocuklu anneler de bulunurdu. Sahabenin ifadesine göre, "Resulullah bize sabah namazını kıldırmıştı. Namazda iki kısa sûre okudu. Namaz bitince Ebû Said el-Hudrî sordu: "Yâ Resulallah bugün daha önce yapmadığınız bir şekilde namazı kısa (sûrelerle) kıldırdınız!" Peygamber (a.s.m) bunu şöyle açıkladı: "Gerideki kadınlar safında ağlayan çocuk sesini duymadın mı? Annesinin onunla ilgilenmesini temin edeyim istedim." (Nesaî, Kıble, 35)

Şüphesiz çocuğa en çok annesi şefkat gösterir. Annenin çocuğuna gösterdiği şefkatten dolayı büyük sevap kazanacağı şöyle müjdelenir: Bir gün fakir bir kadın iki kızı ile birlikte Hz. Âişe'yi ziyarete gelmişti. Hz. Âişe evde bir tek hurmadan başka onlara ikram edecek bir şey bulamamıştı. O hurmayı anneye verdi. Anne de hurmayı ikiye bölerek çocuklarına yedirdi. Hz. Âişe bu durumu Allah Resûlü'ne anlatınca, O kadın için şu müjdeyi verdi: "Çocukları hakkıyla sevmek ve onları korumak, Cehennemden kurtuluş vesilesidir." (Buharî, Zekât, 10)

Bazı kimseler, Peygamberimizin Sahabî çocuklarını okşayıp öpmesini garip karşılıyorlardı. Kendilerinde pek olmayan bu güzel huyun, en güzel şekilde O'nda görülmesini tam olarak anlayamıyorlardı. Bir defasında Akra bin Hâbis, O'nu, Hz. Hasan'ı öperken görmüş ve: "Ey Alah'ın elçisi, benim on çocuğum var ve şimdiye kadar hiçbirini öpmedim" demişti. Bunun üzerine Peygamber (a.s.m.): "(Bilesin ki,) merhamet etmeyene merhamet olunmaz" buyurmuştu. (Buharî, Edeb, 18)

Resûlüllah (a.s.m.) çocuklara karşı sevgi ve şefkatinde din ayırımı gözetmezdi. Medine'de bir Yahudi'nin çocuğu hastalanmıştı. Bunu duyan Peygamber (a.s.m.) çocuğu ziyarete gitmiş ve ona Müslüman olması için telkinde bulunmuştu. Çocuk, Müslüman olmak için babasından izin istemiş, babasının izin vermesi üzerine de Müslüman olmuştu. (Ebu Dâvud, Cenâiz, 5)

Peygamber (a.s.m.), savaş esnasında çocukların öldürülmemesini öğütler, onların korunmasını isterdi. Savaşlardan birinde birkaç çocuk iki taraf arasında kalmış ve öldürülmüşlerdi. O, bu hadiseye çok üzülmüştü. Sahabîler, "Ey Allah'ın Resûlü, onlar müşrik çocukları, niçin üzülüyorsunuz?" diye sorduklarında: "(Hayır) onlar doğdukları gibi duruyorlar. Sakın çocukları öldürmeyin, aman ha çocukları katletmeyin. Her can ilk yaratılışta tertemizdir" buyurarak konuya dikkatlerini çekmişti. (İbn Hanbel, Müsned, III/435)

Peygamber'in (a.s.m.) kız çocuklarına ayrı bir sevgi ve şefkati vardı. İslâm’dan önce kız çocuklarının Arapların gözünde hiçbir değeri yoktu. Kız babası olmayı bir ayıp olarak görürlerdi. "Falan adamın damadı demesinler" diye kızlarını evlendirmek istemez, diri diri toprağa gömerlerdi. Bu vahşeti de atadan, babadan kalma bir âdet olarak görür, uygularlardı. (Bkz. En'âm, 6/151; İsrâ, 17/31)

İşte Allah Resûlü, bu zavallı masumların böyle acımasızca öldürülmelerini büyük bir cinayet olarak görüyor, bu fenalığın izlerinin bir an önce silinmesi için mücadele ediyordu. Kendisi kızlarının babası olmakla iftihar ettiği gibi, üç, iki veya bir kızı olup da onları büyütüp yetiştirenleri, İslâmî terbiye verenleri Cennetle müjdeliyordu. (Ebû Dâvud, Edeb, 130) Peygamber (a.s.m.), huzuruna bir kız çocuğu gelse, ona yakın ilgi gösterirdi.

Halid b. Saîd, Peygamber'i (a.s.m.) bir gün ziyarete geldiğinde, yanında küçük kızı vardı. Habeşistan'da doğduğu için, Allah Resûlü ona ayrı bir yakınlık gösterirdi. Çocuk kalktı ve O'nunla oyuna daldı. Babası engel olmak istedi, fakat Peygamber (a.s.m) çocuğun kalbinin kırılmaması için babasına mani oldu. Bir seferinde de Resûlüllah'ın (a.s.m.) eline işlemeli güzel bir kumaş parçası geçmişti de O, Hz. Halid'in kızını çağırıp kumaşı ona vermiş, çocuğu sevindirmişti. (Buharî, Edeb, 17)

Erkek ve kız çocukları arasında ayırım yapılmasını hiç hoş karşılamazdı. Bu şekilde bir davranış sergileyenleri uyarır, hatalarını düzeltmelerini isterdi. Onun gözünde çocuğun kızı, erkeği olmazdı. İkisi de şefkate ve sevgiye layıktı. Enes bin Mâlik anlatıyor: "Peygamberimizin yanında bir adam oturuyordu. Bir ara adamın erkek çocuğu geldi. Adam çocuğu aldı dizlerine oturttu. Az sonra bir de kız çocuğu geldi. Onu da yanına oturttu. Bu durum Peygamber'in (a.s.m.) gözünden kaçmadı ve adama sordu: "Niçin ikisini bir tutmadın?" (Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, III/47)

Mahlukata Karşı Engin Bir Sevgi Seli

Aleyhisselâtü Vesselam, topyekun bir şefkat ve merhamet ocağı idi. O’nun her şeye şamil rahmeti, sadece beşerî münasebetlerde değil, aynı zamanda cansız varlıklardan bitkilere ve hayvanlara kadar bütün mahlukatı kuşatırdı. Nitekim insanların bir dağ ve kaya parçası olarak gördükleri Uhud dağı için söyledikleri çok etkileyicidir: “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!” (Buhari, Cihad, 71) Bu sözler, gönüller sultanının gönlündeki sevgi halesinin ne denli kuşatıcı olduğunu göstermektedir.

O’nun (a.s.m.) bu kuşatıcı ve engin merhameti, nebâtâtı, bitkileri, ağaçları ve çiçekleri de kuşatmıştır. Allah’ın yarattığı eşsiz güzelliklere sahip tabiata duyarsız kimseleri Allah’ın azabıyla ikaz etmiştir: “Kim bir sidre ağacını keserse, Allah onun başını Cehenneme sarkıtır” (Ebu Davud, Edeb, 158) Çevreye ve doğaya karşı saygılı olanları da mükafatla müjdelemiştir: “Bir Müslüman ağaç diker veya bir şey eker de ondan bir kuş, bir insan veya bir hayvan faydalanırsa, bu onun için bir sadaka olur.” (Buhari, Hars, 1)

Allah Resûlünün sevgi medeniyetinde, Allah’ın yarattığı bütün canlılara O'nun eşsiz şefkat ve merhametinden mutlaka bir hisse vardı. Bu nedenle hayvanlara eziyet edenleri de insaf ve merhametli olmaya davet etmişti: "Allah her şeye güzellikle yaklaşmayı farz kılmıştır. Öldürdüğünüz zaman bile güzelce öldürün! Hatta bir hayvanı kesmek istediğinizde de, güzelce kesin! Bunun için hayvanı kesen kimse, bıçağını bilesin ve hayvanını rahatlatsın! (ona eziyet etmesin)” (Müslim, Sayd, 57)

Resûlü Ekrem (a.s.m.), bir gün Ensar’dan birinin bahçesine girmişti. O sırada açlık ve bakımsızlıktan karnı sırtına yapışmış bir deve gördü. Deve O’nu görünce inledi ve gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Allah Resulü hemen sahibini arayıp buldu ve adama: “Şu hayvanı sana veren Allah’tan hiç korkmaz mısın? (Hayvanlara eziyet etmeyin) Onlara güzelce binin ve onlardan güzelce faydalanın!” buyurdu. (Ebu Davud, Cihad, 44)

Peygamber (a.s.m.), on bin kişilik ordusuyla Mekke’yi fethetmiş, muzaffer bir komutan olarak Mekke’ye girmektedir. O sırada şehre yakın bir yerde yeni yavrulamış bir köpek görür. Hemen önlemini alır ve başlarına bir asker dikerek ordunun altında kalıp ezilmelerine mani olur. (Vâkıdî, Meğâzî, II/804) O’nun sadece bu davranışı bile ne denli şefkatli ve sevgi dolu olduğunu göstermeye kafidir.

Hasıl-ı kelam, mukaddes ve yüce bir mefkûreyi insanlığa kazandırmak gibi ağır bir mesuliyeti üstlenmiş Resûlü Ekrem (a.s.m.), davasında muvaffak olmanın en etkili yolunun, sevgi, şefkat ve merhamet timsali olmaktan geçtiğini biliyor ve ona göre davranıyordu. Zira Allah Resûlünün benimsediği bu yol, Rahmanî bir yoldu ve O, Ashabına ve gelecek nesillere de sevgi ve şefkat eksenli bu yoldan ayrılmamalarını tavsiye etmişti. İnsanlığın yeniden ihyası ve Rabbine giden yolu bulabilmesi için insanlar arsındaki sevgi köprülerinin inşası mutlak bir zorunluluktur. Sevginin giremediği kalp, şefkat ve merhametin çözemediği bir katılık yok gibidir. Bu münasebetle, sevgi ve muhabbet dilinin gücünü idrak etmek, bir insan için hiç de zor olmasa gerektir. İnsanı ve bütün mahlukatı yoktan var eden yüce Allah, en mükemmel surette yarattığı insanı, sevgi ve şefkat gibi yüce duygulara sahip kılarak insan olmanın ne büyük bir ilahî lütuf olduğunu göstermek istemiştir. Sevgiden ve şefkatten yoksunluk ise, insanı küçülten ve hatta aşağıların da aşağısına düşüren kötü bir haslettir. Sevgi tohumlarıyla yeşeren medeniyetimiz, tarih boyunca oynanan her türlü oyun ve entrikaya rağmen, asırlara kök salmış güçlü bünyesiyle hâlâ ayakta kalabilmesini bu sihirli iksire borçludur.

Öz

Hz. Peygamber’i (a.s.m) daha iyi anlamak, Onu daha güzel tanımak ve gönüllerdeki müstesna yere taşımak mü’minler için imanî bir mükellefiyettir. Bu mesuliyetin nedeni O’nun hayatı incelendiğinde açıkça görülecektir. Resûlü Ekrem (a.s.m), ulvi davasında muvaffak olmanın en etkili yolunun sevgi, şefkat ve merhamet timsali olmaktan geçtiğini biliyordu ve ona göre davranıyordu. O, Ashabına ve gelecek nesillere de sevgi ve şefkat eksenli bu yoldan ayrılmamalarını tavsiye etmiştir. Bu çalışmada Hz. Peygamber’in hayatından örnekler sunularak “sevgi medeniyeti”nin oluşturulabilmesi için gerekli olan sihirli iksir gözler önüne serilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Sevgi, sevgi medeniyeti, iman, şefkat, merhamet, kardeşlik, birlik

Abstract

To understand and to know the Prophet (pbuh) better is a faith responsibility for the believers so that they can put him to the unique place in their hearts. The reason for this responsibility will be seen if we study his life. The Prophet (pbuh) knows very well that the only way to be successful in his grand purpose is to be the example of love, clemency and mercy. Thus, he acted accordingly. He suggested to his Friends and to future generations not to get away from this route which extends around love and clemency. This contribution brings out the necessary magic elixir to constitute the "love civilization" while presenting examples from the life of Prophet (pbuh).

Keywords: Love, the love civilization, faith, clemency, mercy, brotherhood, unity

Yukarı