. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 5267

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2006 
 İnsan Hakları
 KÖPRÜ / Yaz 2002 
 Seslerin Estetiği: Müzik


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Sevgi
Kış 2008   [ 101. Sayı ]


Aşk Redifli Gazellere Göre Klasik Türk Şiirinde Aşk

Love in the Classical Turkish Poetry According to the Ghasals with the Rhyme of Ask

Mahmut KAPLAN

Prof. Dr., Celal Bayar Üniversitesi Öğretim Üyesi

Aşk, bütün dünya edebiyatlarının başlangıçtan itibaren en vazgeçilmez temalarından biridir. İnsanoğlunun yaratılışından itibaren en yoğun yaşadığı duygu aşk olsa gerektir. İnsanın, daha geniş bir ifade ile kainatın yaratılış sebebi de mutasavvıflara göre aşktır. Allah bir gizli hazine olan varlığını tanıyacak göz, sevecek gönül, sanat eserlerini takdir edecek bir akıl dilemiş, evreni ve bütün güzellikleri idrak melekesiyle donanmış insanoğlunu yaratmıştır. Kainatı, bütün güzellikleriyle insanoğlunun beğenisine sunan yaratıcı, ondan bu güzellikleri takdir ve tahsin etmesini, nimetlerine karşı şükür ve ibadetle karşılık vermesini beklemiştir. İnsan ruhlarını yaratıp topluca onlardan “Ben rabbiniz değil miyim?” sorusuyla “evet” cevabını muhtevi sözleşmeyi alan Allah, ruhundan bedene üflemiş ve insanı yeryüzü gurbetine hikmet ve meşietinin gereği olarak yollamıştır. Asıl vatanından ayrılan insan ruhu dünyada sürekli bir daüssıla içinde özlemle yaşamıştır. Esma ve ilahî sıfatların bir tecellisi olan kainat aslında mevhum bir varlık kimliğine sahiptir. Allah’ın varlığına oranla “varlık” denemeyecek olan bu görüntünün ardında bütün haşmet ve debdebesiyle bir tevhid saltanatı hüküm sürmektedir. Dolayısıyla “ikilik” kavramı sadece bir vehim, hakikati kavramada bir varsayım olarak ortaya çıkmaktadır. Görünen, esmâ-i ilâhiyenin tecellileri, parıltılar ve güzellikleridir. Bu güzellikleri temaşa eden insan ruhu, görüntünün ardındaki “gerçek”e ulaşma cehdi içinde asırlar sürecek bir aşk maratonuna girmiş, türünün sözcüsü olarak şair bu özlemi şiir formunda dile getirmeye çalışmıştır. Şimdi “aşk”ın edebiyatımızdaki seyr ü seyahatini kısaca özetleyelim:

İslamî literatürde “aşk”, beşerî ve mecaz olmak üzere iki biçimde kullanılır. İlahî aşk karşılığı olarak “hakikî aşk”; beşerî aşk içinse “mecazî aşk” ifadeleri kullanıla gelmiştir. İlahî aşk daha çok tasavvufta, kimi zaman da İslam felsefesinde işlenmiş, varlıklar hiyerarşisinde alttaki varlığın bir üstteki varlığa iştiyakı ve sevgisi de aşk olarak ifade edilmiştir.1 Kur’an’da ve sahih hadis kitaplarında aşk kavramı geçmez; bunun yerine hub, muhabbet ya da meveddet kelimeleri kullanılır. Yine Rabia, Bayezid-i Bistamî, Cüneyd-i Bağdadî, Hallac-ı Mansur gibi ilk dönem mutasavvıfları da aşk kelimesini kullanmamışlardır.2

İslam tasavvufunda aşk kavramını ilk kez ciddi bir biçimde inceleyen Ahmed el-Gazalî’dir. (ö.1126)3 Ruzbihân-ı baklî, ”Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim ve bu yüzden bu âlemi yarattım.” mealindeki kudsî hadis olarak rivayet edilen sözdeki bilinmekten amacın muhabbet olduğunu söyler; Allah’ın sevgiyle tecelli etmesinden âlem meydana gelmiştir. Bunun sebebi de “hakikat-i Muhammediye”dir.

Görüşleri klasik edebiyatımızı derinden etkileyen İbn Arabî (öl. 1240), aşk kelimesi yerine “muhabbet”i tercih eder. O, sevgiyi üç kısma ayırır: ilahî muhabbet, ruhî muhabbet ve tabiî muhabbet.4 İbni Arabî şöyle der: “Allah, insan için yine insan sûreti üzere başka bir şahsı üretti, ona da kadın adını verdi. Kadın kendi sûreti üzere zâhir olunca ona müştak oldu. Bu hal bir şeyin kendi yurduna düşkünlüğüdür. Şu izahımıza göre insana kadın sevdirildi. Çünkü Allah da bizzat kendi sûreti üzre halk ettiği kimseye muhabbet gösterdi; nûrdan yarattığı meleklerin mevki ve mertebeleri daha yüce ve âlemden neş’et etmiş olmalarına rağmen bunları insana secde ettirdi. İşte (erkekle kadın ve Hak ile insan arasındaki) münasebet buradan başladı.”5 Yine İbn Arabî’ye göre, “aşk, eşyayı birbirine rabteden ve tüm varlıkları kuşatan ilahî prensiptir. Bu, Allah’a ibadetin en üst tezahürünün aşk olduğu anlamına gelir. Başka deyişle evrensel aşk ve evrensel ibadet (kulluk) bir ve aynı olgunun iki yönünü oluşturur.”6

Gazalî, aşk konusunda şöyle düşünür: “Allah aynı zamanda güzellik sıfatlarına da sahiptir. Planında ve yaratıcı kudretinde güzellik vardır. ‘Allah güzeldir ve güzeli sever’ der Peygamber (sav).” Son olarak insanın ruhu, ilahî kaynağıyla yakınlığa sahiptir. Allah insanı kendi suretinde yaratmıştır. Böylece Allah’ı tüm bu sıfatları ile bilir ve aynı zamanda onunla ilgili konumumuzu kavrarız. O’na olan sevgimiz zorunlu hale gelir ve ardından o da bizi sever… Aşk azmi (şevk) içerir, çünkü her âşık her zaman sevdiğini görmenin özlemini duyar. Allah âşıkı kendisine kapalı en büyük ihsan ve en büyük mutluluk olan Allah’ı görmeye ulaşmak için yalvarıp yakarır. Gene aşk, yakınlık (üns) ile neticelenir… Aşk, Allah’ın bilgi ve seyr ü temâşâsının sonucu olduğu için, âşık ariftir.”7

İslam felsefesinde de aşk tartışılan konulardandır. İslam düşünürlerinin bu konuda farklı görüşlere sahip oldukları görülür; onlara ilham veren Eflatun ve Aristo’dur. Ebubekir er-Râzî’ye göre aşk maddî hazlara düşkünlüğün bir tezahürüdür. Âşık olanlar şehvetlerinin esiri olduklarından hayvanlardan aşağıdır. İhvân-ı Safâ ise aşkı bir fazilet olarak değerlendirir. İbn Sinâ aşkı kemal fikriyle irtibatlandırır. Ona göre hem hakikî, hem mecazî aşk, bir kemale erme iştiyakıdır. İbn Miskeveyh aşkı sevgide aşırılık olarak niteler.8 Miskeveyh’e göre aşk, “asla Aristo’nun inandığı gibi kendini sevmenin bir uzantısı değil, fakat kendini sevmenin sınırlandırılması ve başkasını sevmektir. O, sevgiyi (muhabbet) genellikle insanlarla doğuştan arkadaşlık etme kapasitesi olarak kabul eder… Aşırı haz yahut iyilik arzusu olan aşk –menfaat düşüncesi aşka yabancıdır- iki kişinin ötesine geçmez. Hayvanî aşkın objesi haz, manevî aşkın objesi erdem yahut iyiliktir.”9

İslam mutasavvıfları, “İman edenler Allah’ı daha ziyade severler. (2/1659”, “Allah onları, onlar da Allah’ı severler. (5/54)”, “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, yakınlarınız, kazandığınız mallar, durgunlaşmasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler size Allah’tan, Resûl’ünden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevgili ise, o zaman Allah’ın azabı gelinceye kadar bekleyin. (9/24)” ayetleriyle, Hz. Muhammed’in Hz. Ömer’e hitaben söylediği: “Ben sana herkesten daha sevimli olmadıkça iman etmiş olmazsın (Buharî,İman 8-9, Müslim, İman 67-70)”, “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: güzel koku, kadın ve gözümün nuru namaz.” hadislerini referans alarak aşk konusunda görüşlerini temellendirmeye çalışmış, Allah ve onun peygamberini sevme gereğini ifade etmişlerdir. Kuşeyrî, şeyhi Ebu Ali Dakkâk’ın “aşk aşırı sevgi yani sevgide ölçüyü aşmak anlamına gelir. Allah için böyle bir aşırılık düşünülemeyeceğinden O’nun kuluna olan sevgisine aşk denemez. Öte yandan kulun Allah’a duyduğu sevgi ne kadar güçlü olursa olsun yine de O’nu yeterince ve layık olduğu ölçüde sevemeyeceğinden kulun Allah sevgisi de aşk diye adlandırılamaz.” diyerek aşkı tanımlamış, sınırlarını çizmiştir. Ancak Kuşeyrî, sufîlerin Allah’a duydukları sevgiye aşk adını vermelerine hoşgörü ile bakmıştır.10 Müfessir Fahruddin Râzî de Allah’ı sevmenin marifetin ayrılmaz bir parçası olduğunu, kişinin irfanı derecesinde muhabbetullahta aşama kaydedeceğini söyler.11 Râzî şu kıssayı örnek gösterir: “Hz. İsa üç kişiye rastlar. Bir de ne görsün, onlar daha çok zayıf ve renkleri daha çok soluk. Öyle ki onların yüzleri sanki nûrdan meydana gelmiş birer ayna gibi. Bunun üzerine Hz. İsa onlara, “siz bu makama nasıl ulaştınız?” dediğinde onlar, “muhabbetullah ile…” dediler. Bunun üzerine Hz. İsa “siz kıyamet gününde Allah’a yaklaştırılacak olan kimselersiniz” dedi.”12

Yukarıdaki iktibaslardan anlaşılacağı gibi İslam düşünce sisteminde ve tasavvufta “aşk” kavramı değişik bakış açılarından irdelenmiş, konu ile ilgili çeşitli, olumlu/olumsuz görüşler ileri sürülmüştür. Ancak mutasavvıflar temel olarak kainatın yaratılışına sebep olarak aşk/muhabbeti ileri sürmüş, kulun Allah’ı aşk derecesinde sevmesinin gereği üzerinde durmuşlardır. Bu sevgiye aşk denip denemeyeceği konusunu tartışmışlardır. Ancak temel amaç kalb merdiveniyle Allah’a ulaşmaktır. Ali Nihat Tarlan, “şeriatte asıl olan akıldır. Tarikatta aşktır. Akıl, masiva yani kesret âleminde yaşamanın yollarını gösterir. Aşk ise “maver┠yani vahdet âleminin idraki içindir. Akıl; mahduttur, aşk; sonsuzdur.”13 Aşkın gayesi vahdete erişmektir.”14 diyerek aşkın hedefini ifade eder.

Nihat Sami Banarlı aşk konusunda şöyle der. “…kişinin önünde yalnız Allah varlığı ve içinde yalnız ilahî güzelliğe karşı duyulan en büyük aşk vardır. Demek ki sırları çözen akıl değildir, aşktır. İlâhî kelâmın can aynasında mânâ haline gelmesi, yani hakikatlerin tam anlaşılması da aşkın yardımıyladır. Ancak kirlerinden temizlenmiş, her türlü paslardan arınarak sırlara aydınlanmış bir can aynasındadır ki mânâların ve gerçeklerin çehresi tam görünür.

İlâhî güzellik ve bu güzelliği kelâm haline koyan Tanrı’nın güzel adları, bize mânâ yıldızlarıdır. Yıldızları bilmek ve iyi görmek için nasıl gözden üstün bir âlete ihtiyaç varsa, ilâhî sırları bilmek ve hakikat nurunu görmek için de daha gerçek bir aşka ihtiyaç vardır.”15 Allah’a varmak için iki yol vardır. Cüneyd-i Bağdâdî (öl. 909)” “sahv” (ayıklık, aklı başında olma) yolunu seçmiştir. Ancak Bayezid-i Bistâmî (öl. 848) “sekr” (sarhoşluk, kendinden geçme) halinin gerekliliğini savunmuştur. Bayezid’e göre “sahv” yani aklın rehber edilmesi, insanlık sıfatlarının sürmesi demek olup bu ise insan ile Allah arasındaki en büyük engeldi. Allah’a ulaşmak için akıl ve iradenin terk edilmesi, insanî sıfatlardan arınılması, “sekr” yani sarhoşluk, çılgınlık, kendinden geçme yolunun seçilmesi gerekiyordu. Bu yolun manevî hallerini tarif etmek için aşk şaraba, bu şarapla kendinden geçen sûfînin hali ise sarhoşluğa benzetildi. Bu yolun manevi duygularını ilk hissetme hali zevk “tatma” sonraki aşama “şürb” içme, daha sonraki aşama “sekr” (sarhoşluk, kendinden geçme) olarak adlandırıldı.”16

Klasik Türk şiirinin önünde örnek olarak Arap ve Fars şiiri vardı. Özellikle Fars şiiri yukarıda özetlemeye çalıştığımız anlayış ve düşünceler çerçevesinde şekillenmiş, oluşan bu gelenek zemininde zengin bir mecazlar dünyası içinde, “aşk”, ifadesini bulmuştu. Şairler mutasavvıfların zengin alegori dünyası içinde elde ettikleri mecaz ve istiareleri şiirlerinde kullanarak Allah’a, Hz. Peygamber’e duydukları sevgiyi ifade etmişlerdi. Şairler Allah ile mürit arasındaki ilgiyi âşık-mâşûk ilgisine, kalpte bir görünüp bir kaybolan ilahî tecellileri de kendisini gösterip gizleyen zalim sevgiliye benzetmek suretiyle şiirde anlam zenginliğini temin etmişlerdi.17 Şarap, kadeh, meyhane, mahbup kelimeleri tamamen mecazî anlamlar kazanarak Allah, ilahi aşk, tekke, mürşid-i kâmil gibi anlamlar kazanmış, “11. yüzyılda sekr ve şarap kelimelerinin yerine Farsça karşılıkları geçmişti. Artık ‘bezm-i elest ezelî misak’ şarap ve bu dünyada bunu unutma ise “humâr” olarak anıldı.” İl kez şarabı aşk anlamında ünlü mutasavvıf Bayezid-i Bistamî kullanmıştır.18 “Mutasavvıf şairlerin dilinde Allah sevgili (maşûk), insan ise âşıktır. Âşığın sevgilisinden ayrılmaktan dolayı duyduğu elem imajının altında ruhlar alemine duyulan özlem feryatları yükselir. Sevgilinin acımasız bigânelik sembolü ile, ifadeye gelmez güzelliğinin kısmen de olsa bir an kendilerine âşikâr olmasıyla kendilerinden geçmiş aşıklar, zaman zaman ruhlarını aydınlatan, sonra varlığı fark edilmeden kaybolan anlık parlayıp sönüşleri tasvir ederler.”19

Türk şairleri önlerinde buldukları bu örneklerden yola çıkarak yeni bir şiir meydana getirdiler. İlk örneklerinde taklit bulunsa da zamanla bu şiirle boy ölçüşecek şairler yetişti; klasik şiirimiz milli bir kimliğe büründü. Bu şiirde işlenen en önemli tema şüphesiz aşktı. “Aşk” kavramı, özetlediğimiz macerası içinde kazandığı zengin muhteva ile bu şiirin vazgeçilmezi oldu. Ancak şiirimizde aşk, Tanzimat döneminden başlayarak dozu artan eleştiri ve karalamaların hedefi haline geldi. Şairlerin mecaz örtüsüne sarıp sarmaladıkları aşk ve sevgili konusunda çeşitli iddialar/iftiralar ileri sürüldü. Bu aşk ilahî mi, beşerî mi tartışmasının yanında sevgilinin kimliği ve cinsiyeti de çeşitli ithamların odağına oturtuldu. Bu tartışmaları yeniden yazmanın yararı olmadığını sanıyoruz. Sadece Klasik Türk şiirinde işlenen aşkın ve ayrılığından ıstırap duyulan sevgilinin mahiyetine dair bazı bilim adamlarının düşüncelerini özet olarak sunmakla yetineceğiz. E.J.W. Gibb şöyle der: “…bu şiir his ve his ötesi arasında akıp gider; aşk ve güzellik en câzibedar kıyafetleriyle ve en güzel biçimde sunulur, fakat bu takdim öyle mâhirâne yapılır ki, okuyucu istediği gibi yorumlamakta serbesttir.”20

Latifî, tezkiresinin önsözünde bu aşkı şöyle anlatır: “…güzellik ve alımlılık, çekicilik ârifle Allah arasında bir şekildir. Kuşkusuz mânâ ehli şekilde kalmayıp her güzelin yüzünde ilâhî güzelliğin pırıltılarını, mutlak güzelliğin nurlu sırlarını seyreder. “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır (2/115)” âyeti gereği nakşında nakkâşı ve eserinde onun yapıcısını görebilirler.”, “Aslında şairlerin mecazî şiir örtüleri ve gerçeği iltibaslarında def, ney, sevgili ve şarabı gösteren ibare ve istiareler gelirse, görünüşüne bakıp bunları şarap, dilber, kol ve boy övgüsü olarak düşünmemek lazımdır. Tasavvuf ve gerçek bilenlerin dilinde her sözün bir te’vili ve her te’vilin bir temsili vardır. Sözün kısası bunlar ister güzelleri methetsin, isterse dilberleri övsün Hakk’ı görebilen gerçek erlerle vahdete ulaşmış Allah dostlarının yolunda gidenler, onları celâl ve cemâl sahibi yüce Allah’a ait görürler.21

Ahmet Hamdi Tanpınar: “eski şiirimizde Garb’ın anladığı manâda psikolojik vaziyetlerden doğan, derunî mücadelelerden, insanı talihin korkunç iradesiyle karşılaştıran terkiplerden doğmuş bir aşk yoktur. Fakat onlarda sadece insanlığa has bir meziyet olan güzelliğin elde edilmiş olmasından gelen bir beşerî aşk vardır ki, sanatta asıl istenen de odur.”22

Ömer Faruk Akün: “Divan şiirinin teşrifatınca aşk şair için dışında kalınmaz, mutlaka benimsenmesi ve terennüm edilmesi mecburî bir duygudur. Şairin aşk duygusunu şiirine mihver yapması, kendini muhakkak âşık pozisyonunda göstermesi bu edebiyatın uyulması şart olan âdâbındandır. Divan şairliğinin yolu, en başta âşıklık rol ve hüviyetini kabullenişten geçmektedir. Şair isterse başka duygu ve konulardan söz açmayabilir, hayatın başka tezahürlerine ilgisiz kalabilir; fakat şiirlerinde aşkın semtinden, aşkı kendi macerası olarak anlatmadan, devamlı surette âşık pozisyonunda görünmeden şair sayılmak, şair sırasına girmek, divan şiiri teşrifatında düşünülebilecek bir şey değildir. Gerçek hayatta bir aşk macerası yaşamamış, hayatına henüz aşk denilen hadise girmemiş olsa da divan şiirinin dünyasına adımını atan kimse, daha başından, bütün diğer şairler gibi aşkı ve aşkın ıstıraplarını dile getirmek, kendisinden devamlı söz edeceği bir sevgilisi olmak durumundadır. Bütün divan şiiri, işlediği duygu ve konulara toplu olarak bakılınca görüleceği gibi aşk konusu üzerine kurulmuştur. Merkezde sadece o vardır.”23 “Onda seven ve aşkın ıstırabını çeken yalnız âşıktır. Sevgili ise âşığının duygularına karşı seyirci tavrı takınan, ilgisini ondan esirgeyen bir tutum içinde görünür. Moral yapısı âşığına ıstırap çektirmekten hoşlanan, ona yüzünü göstermekte nazlanmak olan sevgilinin onunla kendisi arasında daima bir mesafe koyması; dolayısıyla ayrılık ve hasret, buna eşlik eden şikâyettir bu aşkın özünü teşkil eden.”24

Klasik Türk şiirinde sevgilinin kimliği, daha doğrusu cinsiyeti hep tartışma konusu olmuştur. Sevgilinin çoğu zaman erkek kimliğinde görünmesi tasavvufun aşk anlayışı ile ilgilidir. Çünkü Allah, bu anlayışa göre kendi güzel esmasının tecellilerini güzel insan yüzlerinde göstermiştir. Bu güzelliğe karşı duyulacak bir sevginin saf ve temiz olması, behimî hislerden arınması gerekir. Bu da platonik aşkla mümkündür. Araya cismanî haz ve duyguların karışmayacağı bir aşk ise ancak genç erkeğe yönelik olduğu zaman mümkündür. Bu düşünce Eflatun’dan kaynaklanmıştır. İlahî aşka, cismanî haz ve nesli devam ettirme gibi maddî unsurların karışmadığı bir sevgiyle ulaşılabilir. Ancak başlangıçtaki bu aşk sadece bir köprü, bir geçiş niteliğindedir. Asıl olan mecazî güzelliğin ardındaki hakiki güzelliği keşfetmek, her şeyde Cemil-i Mutlak’ın Esma-i Hüsnasının tecellilerini görebilecek bir kemal düzeyine erişmektir. Bu aşkın amacı kişiyi marifetullaha yükseltmesidir.25

Mehmet Kalpaklı bu aşkı şu cümlelerle anlatır: “Osmanlı şiirinde anlatılan aşk, genellikle ‘gerçek aşk’ yani ‘Tanrısal aşk’tır. Doğu edebiyatının temel unsurlarından biri olan tasavvuf düşüncesinin belirlediği bu nitelik, aşkın dünyevî olanı için de aynı anlatım şekillerinin kullanılmasına izin verir.”26 Bu aşkın kahramanları Tanrı-kul, mâşûk-âşık, padişah-köle olarak karşımıza çıkabilir.

Klasik şiirimizde sevgilinin cinsiyeti elden geldiğince gizlenmiş, sadece mutlak bir güzellik tasviri ile yetinilmiştir, diyebiliriz. Şair, sevgilisini adeta cinsiyetten tecrit ederek bütün güzel sıfatlarla donatır. Öyle ki övülen sevgili Allah mı, Hz. Peygamber mi, padişah mı, gerçek bir kadın ya da erkek sevgili mi, ayırt etmek oldukça zordur. Böyle bir tecridin okur açısından yararı, isteyenin şiirde istediği güzeli bulmasıdır. Ancak unutmamak gerekir ki öne çıkan sıfatlar bir kadın tasviri mahiyetindedir. Övülen fizikî sıfatlar daha çok bir kadına yakışabilenlerdir. Genelde şiir okunduğunda daha çok bir kadın akla gelir.

Atilla Şentürk, bu konuda şu görüşleri ileri sürer: “Osmanlı şiirinin tipik bir özelliği de tek bir beyitte yerine göre; Allah, Peygamber, zamanın padişahı, kendisine değer verilen büyük bir insan yahut karşı cinsten bir sevgiliye varıncaya kadar genişletilebilen hüviyeti meçhul, daha doğrusu herkese ve her meşrebe göre değişebilen bir sevgili yelpazesinin aynı anda oluşturulabilir olmasıdır.”27 Divan şairleri cinsiyeti elden geldiğince müphemleştirilen soyut bir sevgili portresi çizmekle her okuyucuya hitap edebilme gibi bir başarıyı yakalamışlardır. Ancak klasik şiirimizin en güzel aşk şiirlerinin Hz. Muhammed için yazıldıklarını da unutmamak gerekir. Bu şiirlerde Hz. Peygamber bütün güzellikleriyle anlatılır. Yine yiğitlik sembolü Osmanlı padişahları Yavuz, Kanunî, Yıldırım Beyazıt için yazılan şiirler de adeta bir kadına yazılmış gibi övülüp tasvir edilmişlerdir.28

Mustafa Uzun, klasik şiirimizdeki aşk konusunda diğer bilim adamlarıyla paralel görüşlere sahiptir: “…aşk ve muhabbetin işlendiği hemen bütün dinî ve bazı ladinî eserlerde aşk-ı hakiki, mutlak aşk, aşk-ı ilâhî adlarıyla hep Allah aşkı kastedilmiştir… âşığın bütün merhalelerden geçerek sonunda varacağı gerçek aşk budur.”29

Muhammed Nurdoğan, klasik şiirimizdeki aşk temasını şu cümlelerle değerlendirir: “Klasik edebiyatın temelinde bulunan tasavvufî aşkta akıl-aşk çatışması kuvvetli bir şekilde kendini gösterir. Buna göre hakikate akıl (ilim) yolu ile değil; aşk vasıtası ile ulaşılabilir. Mutlak gerçeğe varmada akıl eksik bir vasıta, güvenilmez bir araçtır. Hakikat yolunun yolcusu, aklı terk edip ruhunu ve gönlünü bütünü ile aşka teslim etmelidir. Ancak o zaman kapılar açılacak, vuslat gerçekleşecektir.”30

Osmanlı şairleri örnek aldıkları İran şairleri gibi aşkı birtakım mecazların örtüsüne sararak ifade etmişlerdir. Bilindiği gibi ilk kez XI. yüzyılda Ebu Said Ebulhayr zülf, yanak gibi benzetmeleri tasavvufî anlamda kullanmıştır.31 Attâr, Abdurrahman Câmî ve Mevlanâ gibi bazıları ise ilahî aşkı doğrudan beşerî aşk şeklinde tasvir etmişlerdir.32

Yukarıda aşk kavramının İslâmî edebiyatlardaki seyahatini özetle vermeye çalıştık. Bu konuda yazılanları kısaca sunarak bilim adamlarımızın görüşlerini andık. Ancak asıl üzerinde durulması gereken başkalarının yorum ve değerlendirmeleri değil, bizzat şairlerimizin bu konuda neler söyledikleridir. Çalışmamız asıl bu konuda yoğunlaşacaktır. Bu amaçla divanlardaki “aşk” redifli gazelleri tarayarak inceledik. Çalışmamızın temelini bu gazeller oluşturmaktadır. Otuz kadar divandan seçtiğimiz bu gazellerin incelenmesiyle şairlerimizin aşka dair görüşleri kendi mısralarından ortaya konulmaya çalışılmıştır. Gazelleri tek tek incelemek yerine bazı başlıklar altında değerlendirmeyi yeğledik. Bu yolla daha sistemli bir biçimde şairlerimizin görüşlerinin anlaşılacağını düşündük.

I. Aşk Redifli Gazellerde Aşkın Tanımı

Şairler aşkı çeşitli biçimlerde tanımlamış olmakla birlikte, tanımların neredeyse aynı noktada birleştiği, bütün görüşlerin aynı konuda temerküz ettiği görülür. 15. yüzyıl başlarının ihtiraslı devlet adamı, kadı ve şairi Kadı Burhaneddin (öl.1398) aşkı vefa zemininde tarif eder: ahdine vefa gösteren âşık hastaya şifa, mecliste sevinç, gül bitiren dikendir.33 Şairin özellikle aşkı “gül bitiren diken” olarak tanımlaması, âşığın çektiği ıstırabı göstermesi bakımından önemlidir. Aşk bir gönüle girdi mi, başka her türlü sevgiyi söküp atar. O gönülde sadece aşkın saltanatı hüküm sürer.34 Can ve gönül aşk terazisinin kefeleri olduğundan her an miskin gönüllerin sevdasını tartar.35

Çekdügi sevdâsıdur her lahza miskin dillerüñ
Beñzer olmışdur dil ü cân kefe-i mîzân-ı ışk

D.s. 287

Aşk, İsrafil’in suru gibidir; gönül aşk surunun sesini duyunca, “36nefahtü fihi min rûhî”37 (sure 15/29) ayetindeki mana ile can bulur. Aşk diriltici, hayat verici bir iksirdir. Ölü gönül, aşk iksiriyle can bulur. Gönül Kaf Dağı’na, aşk ise Anka’ya teşbih edilir. Aşkın gönle yerleşmesi şair/âşık için başına devlet kuşunun konmasıdır.38 Aşk bir mimardır; onun ölüme mahkûm insanda yaptığı bina, Kaf Dağı’na bedeldir.39 Aşk için koşulan şart “mâsivâdan geçmek”tir.40

Mâsivâdan geçelüm câm-ı mahabbet içelüm
Varalum menzil-i maksûda olup hem-dem-i ‘ışk

D.s. 410

Aşkın eyvanı dokuz gökten yücedir, diyen muhteşem hükümdar Kanunî Sultan Süleyman (öl. 1566), bu nedenle aşk ehline gökler, ay ve güneş zerre gibi görünür demekten kendini alamamıştır.41 Hayretî (öl. 1534) ise aşkı tanımlamaktan çok güzelliğini şöyle ifade eder: Ben aşkın ne denli güzel olduğunu bilmezdim; aşk bilgini bana bunu öğretti. Herkes aşkın güzelliklerini bilemez; o Allah’ın bir lutfudur. Hayretî, Ey Hakk’ı arayan, eğer aşkı bulayım dersen, aşk hakikat cevherinin madenidir. Dünya aşk ile mamur olmuştur. Aşk, hakikat hazinesinin viranıdır.42 Hasan Ziyâî (öl. 1584), yüzünü sayfa, gözyaşını mürekkep, kirpiklerini kalem yaparak aşkının macerasını yazdığını söylerken yine dikkati aşkın çektirdiği acılara çeker.43

17. yüzyılın Mevlevî şairi Mezakî (öl. 1676), aşkı Fırat suyuna benzetir; öylesine güzel ve tatlıdır. Ancak bu sudan kanmak mümkün değildir. Şair, sermest-i câm-ı aşk olmakla birlikte susamışlığının giderilemeyeceğini ifade eder.44 Aşk madeninin ve aşkın bulunmaz cevherinin kazması göğüs paralayan tırnak ve kavuşma arzusudur, diyen şair aşkın acılarını vurgulamak istemiştir.45

Nâhun-ı sîne-hırâş u ârzû-yı vasl imiş
Tîşe-i kân-ı mahabbet gevher-i nâ-yâb-ı ‘ışk

D.s. 245

17. yüzyılın Şeyhülislam şairi Yahya (öl.1644), aşk incisinin değme denizlerde bulunamayacağını söyler. Gönlün aşka layık olması gereğini vurgular. Aşk bir güneştir; o ışıklarını saçtı mı, zerrede dur durak kalmaz. Her zerre bu güneş karşısında cezbeye gelen Mevlevî gibi sema’a kalkar.46 Aşkı bir mecazla tanımlar Şeyhülislam Yahya: “aşk, keyfiyetsiz keyif”tir. Aşk şerbeti acı şarapla mukayese edilemez.47 Allah ezelde aşkı gönle, gönlü aşka ayna yapmıştır. Ruh ve gönül iki eski arkadaş olduğundan aşkın sırrına, hazinesine vakıf olabilirler.48 Aşk yolculuğu gönül ayağı ile aşılır diyen Edirne Şeyhi Neşatî Ahmed Dede (öl. 1674), bu yolun tehlikelerine dikkati çeker. Bu bir ilkokuldur. Burada teneffüs söz konusu bile edilmez (dinlenme molası verilemez). Aşk azatlığı olmayan bir aynadır.49 Hz. Peygamber aşkının şeydası, na’t ustası Nazîm (öl. 1726), mecaz köprüsünden geçmek için himmet Kays’ı olmayı öğütler, hakikat yolunun ancak aşk silahı ile kat edilebileceğini hatırlatır.50 Cevrî (öl. 1655), zerrenin ve güneşin dönmesinin hikmetini aşka bağlar; aşkın harareti dünyanın kalbine tesir edince zerre ve güneş dönmeye başladı, der ve ekler: “Güzellik gül bahçesi, taze ve neşeli olsa şaşılmaz; zira güzellerin gülümsemesi ve âşıkların gözyaşından feyz alır.”51 Üsküdarlı Fenâyî (öl. 1664), aşkın evreni kuşattığını şu çarpıcı sözlerle dile getirir: Evrene aşk hakimdir.52 Fasih Dede (öl. 1699), gönül sadefinde bulunan aşkın değerli incisi, aşığı iki dünya hazinesinden müstağni eder diyerek aşkın kazandırdığı kanaat hasletine dikkati çeker. Aşk dumanı gönlümden tepeme çıkınca sanki bir aşk gölgeliği oluştu, der.53

Ol dem ki çıkdı farkuma dilden duhân-ı ışk
Gûyâ çekildi üstüme bir sâye-bân-ı ışk

D.s. 382

Aşk kelimelerle anlatılamaz.54 Zaten gerçek âşıkların hedefi sadece ve ancak rü’yet-i cemalullah değil midir? Aşk incisi her denizde bulunmadığı gibi her başa da aşk tacı konmaz. Aşk sert taşı bakır gibi yumuşatır. Aşk güneşi, değersiz bir zerreyi güneş; güneşi de değersiz bir zerre yapma kudretine sahiptir. Aşk her isteği yerine getirir. Aşk ateşi her gönülde yakılmaz, aşk közü her ocağa konulmaz. Aşk gönül ehlini mutlu, ehil olmayanı harap eder.55 Aşkı hüma kuşuna benzeterek makamının yüceliğine dikkati çeken Râmî (öl. 1640), aşk ülkesine girmek için gönlünün masiva kirlerinden arınmasını şart koşar.56 Aşk anasının sütü ateş kıvılcımlarından olduğundan gönül çocuğunun ağlamalarına şaşılmaz. Aşk, her kişinin bizzat tecrübe etmesi gereken bir olgudur. Bu yolda başkalarının ayak izleri takip edilemez.57

18. yüzyılın ve klasik şiirimizin en büyük şairlerinden Şeyh Gâlib (öl. 1799), doğum tarihi olan “eser-i aşk” terkibinin ifade ettiği gibi fıtratı aşkla yoğrulmuş bir Mevlevîdir. Aşk bir bilinmez davâdır onun için. Sevenden sevilenden ötedir bu davâ. Aşkı şöyle tanımlar: Onu ricanın ta kendisi yapıp her şeyden ricayı kesmektir. Yani aşk maksud-ı bizzattır.58 Aşkın cilvesi, âb-ı hayatın zulmette gizlenmesi gibi onu, siyah, anber kokulu saçın altına gizlemiştir. Aşk, mecaz köprüsünden geçilerek asıl menziline varır. Aşkın cilvesi, visal ve ayrılığı, kahır ve lutfu, bir yerde buluşturmasıdır.59 Saç mecaz, ya da kesret olarak da algılanabilir. Şair, hakiki aşka mecaz köprüsünden geçileceğini vurgulamak istemiştir. Tasavvufa göre seven ve sevilen ikilemesi yanlıştır. Tek bir varlık vardır; o da Zat-ı Akdes’tir. Bu bakımdan aşk lütuf ve kahrı, ayrılık ve visali aynı yerde bir araya getirir. Cisim, can ve gönül aslında hepsi birer perdedir. Aşkın manası suret ve mana değildir. Bunların ötesindedir. Bu yüzden aşk güneşi doğunca zühd yarasaları darmadağın oldu. Güzelliğin nüktesi ince manâsı anlaşılınca dünya aşk kavgasının mahşeri oldu.60 Cemalullahın feyzi can sabahının gül saçan yüzü, celâlinin kendisi aşkın anber kokulu perçemi oldu, diyen Esrâr Dede (öl. 1797), cemal ve celâl kelimelerini zengin bir tevriye anlayışı içinde yoğurur.61 Aşkın mekansız meskeni gönüldür. Aşk dünyası düşünce ve vehmin havsalasına sığmaz. Sevgili aşk elinde kadehle gelince aşkın elest meclisi meyhaneye döndü. O, neş’eyi zuhura layık gördüğünden hüsün baştanbaşa bizzat aşk oldu, derken vahdet-i vücûda gönderme yapar.62 Fıtnat Hanım (öl. 1780), hakiki aşka ulaşmanın mecaz denizine dalmaktan geçtiğini söyler: Yürü, var gönül gemisini mecaz denizine sal; aşk kaptanı onu hakikat sahiline ulaştırır:

Bahr-ı mecâza sal yürü keşti-i dili
Sâhil-res-i hakîkat eder nâhudâ-yı aşk63

Adile Sultan (öl. 1899), aşk, gönül karanlığını aydınlatır, der.64 Aşk, gönül dünyasının halini gösteren bir aynadır. Mecazdan hakikate geçilir. Bu aşkın mahiyeti ilâhî yakınlık kuşudur. Aşk, dünya kederini gideren bir dermandır. Aşkın ayetini kalbinde ruh gibi gizle, aşkın sûreti sana Kur’an’ın sırrını açar.65 Aşk güzeli ruhsuz cisme can verir; kavuşma gülşenini gönle hayran eder. Aşkın naz eteği masiva dikeninden korunmuştur. Aşk, gönül ve can menzilini viran eder, kendinden başka her şeyi yıkar. Aşk, kurb-ı ev-ednâya ruhu yaklaştırır. Aşk hem cemil hem celildir; bir devlet, bir bahttır; mutluluğun ta kendisidir. Zahir ehlinin muhabbetsiz ibadeti makbul değildir. En değerli ibadet aşktır.66

Leskofçalı Gâlib’in (öl. 18679 tanımı şöyledir: Gönül ülkesini viran, bazen bayındır eden, her halimi gören sevgili aşktır.67 Yaradılmışların tabiatlarındaki birlik ve imtizaca bak; yer yer güzellik ve aşkın gizli sırları görünür.68

Dikkat edilirse şairlerimizin -burada söz konusu edilen aşk redifli gazelleridir-genel olarak mecaz köprüsünden geçilen bir hakiki aşk tarifi yaptıkları görülür. Bu aşk, kalbi masiva kirlerinden arındırır, sahibini miraca yükseltir, Vedûd olan Allah’ın muhabbetine layık bir kul haline getirir. Mecaz örtüsüne sarınan bu aşkın, her türlü güzelliğin kaynağı olan tecellilerinin bir belirip bir kaybolması âşıkta kabz ve bast halleri dediğimiz ferah ve ıstırap durumlarını meydana getirdiği söylenebilir.

Birçok şair, aşkı ya da aşkını anlatırken belirsiz bir tablo çizer; gerçekle mecaz arasında müphem bir perde gerer. Böyle yaparak aşkının mecazî mi hakiki mi olduğu konusunda okuyucuyu hayrette, tereddütte bırakır. Bir bakıma da geniş bir yorumlama imkânı yaratarak bir anlam zenginliği, bir hayal genişliği kurar. Ancak kimi zaman şair, belirsizliği bir kenara bırakarak aşkının ilâhî boyutlu olduğunu sarih bir biçimde dile getirir. 16. yüzyıl şairi Hayretî, “Aşkın fezâsını seyreden aşığın gözünde cennetin bir çöp kadar değeri yoktur. Ey gönül, on sekiz bin âleme sultan olayım dersen Mevlâ aşkını edinip aşk sahibi ol” derken mutasavvıfların Cennet arzusu ya da cehennem korkusunun ötesindeki ilahî vuslatı ifade ettiğini söylemek mümkündür. Can gözünü aşkı görücü yaptıysan ten gözünün görmemesinden ağlama.” derken, tamamen ilâhî aşkın peşinde olduğunu ilan etmiştir:

On sekiz biñ âleme sultân olayın dir iseñ
‘Işk-ı Mevlâ idinüp ol ey göñül Mevlâ-yı ‘ışk69

Aşktan maksadın ilâhî aşk olduğunu Usulî (öl. 1538) şöyle ilan eder: “Aşkın dünyayı ölçen ayağı, maksut kabesine varmak isteyince bir adımda vahdet semtine varır.”70

Cevrî terennüm ettiği aşkın mahiyetini şöyle ifade eder: Kâküllerin aşk refrefinin kolu kanadı olmasa gönüller melekût göklerine nasıl uçar?71 Bu ifade mecaz köprüsünden hakiki aşka geçişi açık bir biçimde ifade etmektedir. Nazîm, aşkın Hz. Adem’i Cennet’ten çıkardığını şu beyitle dile getirmiştir:

Gönül izârına cân atdı seyr edüp hâlin
Düşürdü gurbete miskini âb u dâne-i aşk72

Şeyh Galib, “Yokluğun sırrı, varlığın sırrı aşktadır. Aşk, sonsuzluktur.” diyerek aşkın çerçevesini çizer.73 Şeyh Galib’in can dostu Esrâr Dede ilâhî aşkı şöyle dillendirir: Aşkın hariminin yakınlığı imkâna sığmaz, sûretler bağı bu yüzden aşka nedîm olmaz.”74 Şair, maddî güzelliğe gönül verenlerin hakiki aşka ulaşamayacağını çarpıcı bir dille ifade etmiştir.

Muvakkit-zâde Pertev (öl. 1807) ilahî aşkı şu ifadelerle anlatır: “aşkın tecellisi neş’esini rindin havsalasına verip şarabı ne küpte, ne kadehte bıraktı.”75 Adile sultan, sevgilinin güzelliğinin gönül aynasını temizlediğinin, aşkın iki dünyada yücelme ve kurtuluş sebebi, mutluluk ve feyiz kaynağı, Allah’ın bizzat âşıklarının mahremi; aşkın sırrı bilinmez bir hikmet perdesi olduğunu,76 tecelli feyzinin neş’esini vererek aşığın gönlünü nurla doldurduğunu söyleyerek ilahî boyutunu ifade eder77 Rahmî-i Harputî (öl. 1884) ilahî aşkı şöyle anlatır: Masivayı terk edip aşka aşina ol. Ezelde âşıka aşk nidası oldu. Aşkın sadası her tarafı kapladı.78

II. Aşkın Özellikleri

a. Aşk-Tecelli

Aşk aslında bir çeşit tecellidir. Dünyayı süsleyen aşk güneşi tecelli edince cismimin toprağı şevkinden zerre zerre raksa geldi.79 Aşkın tecellisi kalem mızrabının ahenginin perdesini artırıp nağmeyi mıstarın iplerinde bıraktı.80 Aşkın cilvesi Ferhad’ı dağda, Kays’ı çölde, beni de bir başka vadide bıraktı. Aşkın tecellisi harabat beyt-i mamurunda ne kâfirde, ne de Müslüman’da huzur bırakmadı.81

b. Aşk-Akıl-Sultan

Klasik şiirimizde seven dilenci, geda; sevilen padişahtır. Şairlerimiz, sosyal mevkileri ne olursa olsun kendilerini sevgili karşısında bir dilenci konumunda görmüşlerdir. Bu konuda söylenenleri kısaca sunmak fikir edinmek için yeterli olacaktır. Mademki aşk geldi; memleketi ona ısmarladım; ülkemin tedbiri, yönetimi aşkın fikrine kaldı.82 Gerçi akıl, bir gece yol kesicisidir, ama aşk mehtabı ona bir şey çaldırtmaz.83 Aşk sultanı gönül ülkesinde sancaklar kaldırıp akıl padişahını aşk fermanının kölesi yapmıştır.84 Âşıkların listesini yapınca beni listenin başına yazsınlar ki okuyanlar aşk serdarı varmış desinler. Aşk sultanı gönül ovasında çadırını kurduğundan sabır, akıl, can ve gönül aşk fermanına uysa kınanmaz.85 Dünyayı süsleyen aşk güneşi âleme ışık saçtı; akıl yarasası bucaktan bucağa kendini vursa ayıp olmaz. Hayretî aşkın eteğini nasıl bıraksın; o, aşk dilencisi olduğundan beri gam ülkesinin sultanıdır. Başını vermeyen aşk ülkesinin önderi olamaz. Aşk sevgi ülkesinin sultanı, meveddet âleminin canıdır.86 Aşk beyinin sancağı kendi ahının dumanıdır. Aşk beyi, padişahça yedi iklimde beş vakit nevbet çaldırarak dokuz kubbeyi yankılandırdı..87 Aşkın sual ve cevabı akıl kitabına sığmaz; onun hesabı kitabı açıklanamaz.88 Aşk istiğnasının sultanı, gök çadırını himmetinin denizinde basit bir kabarcık sayar.89 Aşk sultanı hükmünü icraya başlayınca, gönülde itaat etmemek için güç kalmaz.90 Aşk devletinin şahlar şahının nevbeti sabah akşam çalınır.91 Aşk bir nükteyle yüz Eflatun’a cevap verir.92 Adı aşk olan yüce, alicenab padişah gönlümüze aşinadır.93 Dünya sultanı aşkın eski kölesidir.94

Padişahım, aşk dilencisi âsitanene yerleştiğinden beri Cem’in tahtına tenezzül etmez.95 Aşk, değeri evren rütbesinde olan bir padişahtır.96 Ey akıl gönül asitanesine tereddüt etme, aşk padişahının konağı senin yerin midir?97 Aşk dilencisi iki dünya saltanatına bakmaz.98

c. Aşk-Derya

Aşk kavramının çağrıştırdığı önemli unsurlardan biri denizdir. Şair derya/deniz kelimelerini boğulma kelimesiyle birlikte kullanır. Bu biraz da sonsuzluk ve düşenin kurtulamaması durumu ile ilgilidir. Kadı Burhaneddin, “Gönül çok dar, aşk denizi ise ateştir. Can, aşk havası içinde buna nasıl katlanabilir” diyerek bu denizin ateşten olduğuna dikkati çeker.99 Sultan Cem (öl. 1495), eğer sevgilisine kavuşamazsa aşk denizinin kendisini boğacağından endişe ettiğini dile getirir; çünkü aşk denizinin sahili yoktur.100 Taci-zâde Cafer Çelebi (öl. 1516) şöyle der: Gönül kayığı sevgilinin çene çukuru girdabına düşünce sonsuz aşk denizi dalgalanmaya başladı.101 Kimi zaman da gönül deryaya benzetilir.102 Usulî, aşk deryası üzerinden aşınca Allah’a sığınır.103 Şeyhülislam Yahya ve Adile Sultan104 aşkın katreyi denize çevirdiğini söylerler.105 Gönül yeter ki aşk yolunda olsun sonunda aşk seli gönlü denize ulaştırır.106

d. Aşk-Sonsuzluk

Bâkî (öl. 1600), aşk tekbirinin bütün evreni doldurduğunu, aşk borusunun sesi, davulunun uğultusu dünyayı tuttu, diyerek aşkın sonsuzluğuna işaret eder.107 Bakî’nin arkadaşı ve şehzade hocası Nev’î (öl. 1599) ise şöyle seslenir: Bir nağmesi bu dokuz kubbeden geçer; ey saki aşk rebâbı çalgıcının usulüne uymaz.108 Esrâr Dede’nin bir beytiyle noktalayalım: Aşkın övgüsü için kainat bir sayfadır; aşk destanı gazel ve kasideye sığmaz.109

Âlem kitâb-ı na’tına Esrâr bir varak
Sıgmaz kasîde vü gazele dâstân-ı aşk

e. Aşk İrfan İlişkisi

Aşk ve irfan sebep sonuç gibidir; birbirinden ayrılmaz, biri birisiz olmaz. Usulî bu birlikteliği, “aşk bilgesi, eğer irfan gözünü açarsa katrede denizi, zerrede nurlu güneşi seyreder.”110 Katre, bir damla sudan yaratılan insan; zerre de esma-i ilahiyeye mahzar olan insandır. Hayretî de aşk-irfan münasebetini şu sözlerle açıklar: “Ey gönül, sen hele mahir bir dalgıç ol; aşk deryası irfan incileri ile doludur.”111 Aşkın devleti ancak sürekli bir himmetle devam eder.112

f. Aşk-Kimyâ

Eskilerden bazıları, bazı madenlerden altın ve gümüş elde edeceklerine inanır, bu uğurda servetlerini bile kaybetmeyi göze alırlarmış. Bunun imkânsız olduğunu bilen irfan sahipleri ve şairler, başka madenlerin altına çevrilmesi ilmi olan kimyayı tasavvufî anlamda kullanmış; mürşidin nazır ve terbiyesi ile bakır gibi ruhların altın derecesine çıkarılmasını kastetmişlerdir. Mürşidin nazarı kimya özelliğine sahiptir. Müridi alır, demirden altına çevirir. Aynı husus aşk için de kullanılmıştır. Aşk kimya özelliğini haizdir. Âşık, aşk kimyasıyla adeta yeniden inşa edilir.

Aşk kimyası benim gümüşümü altın eder.113 Burada kastedilen aslında şairin döktüğü gümüş renkli gözyaşlarının, çok ağlamaktan kanlı akmasıdır. Kan kızıldır, yani altın. Göz, ayağı tozu sürmesine bir sürmedandı; aşk üstadı onu za’f ocağında altına çevirdi.114 Mihnet ateşi yumuşatır, âşık yumuşak huylu olur; polat ise de aşk iksiri onu altın eder.115

Nâr-ı mihnet nerm ider âşık mülâyim-tab’ olur
Âhen-i pûlâd ise altun ider iksîr-i aşk

Gönül kemal sınırına ulaşmasa da, bakır gibi kalsa da aşk iksiri onu çerden çöpten arındırıp saf altın eder.116

III. Aşkın Tezahürleri

a. Ateş

Aşk kavramının geçtiği her yerde ateş karşımıza çıkar. Şairler aşkın ıstırabını, üzüntüsünü ateşle ifade ederler. Aşk yanmış gönülleri inletir.117 Adı aşk olan bir parça ateş gönül şehrimi yaktı; aşk üstadı onun yerine bana bir gam evi inşa etti.118 Kimin kalbini ezelde aşk ateşi yaktıysa ahının dumanından aşkını izhar ederse ayıplanmaz. Aşk yağmuru gözlerimden gönül kanını dökmeseydi baştan başa aşk ateşine yanardım.119 Yakıcı ateş ile aşk tufanı olmasaydı can gemisi için kurtuluş mümkün olurdu. Aşk çölünün kumu ah kıvılcımlarındandır. Gönül ateşinden yine alevler çıktı, galiba aşk denizi dalgalanıyor. Gönül gerçi yakıcı korlarla yanmakta ama aşkın gizli ateşi kalbin süveydasındadır. Aşk ehli göğüslerinde aşk yarası dağlar, çünkü her akşam aşk sultanı çerağana meyl eder. Yahya’nın kalbi yakıcı aşkla yanmasaydı soğuk ahlar çekip sıcak yaşlar dökmezdi.120

Dökmez idi eşk-i germ itmez idi âh-ı serd
Sîne-i Yahyâ eger olmasa sûzân-ı ‘aşk

Aşkının feyziyle gönül köpüklü aşk denizi oldu; ateşin cevherini aşkın harareti suya çevirdi.121 Ben ateşim ateş; zulüm ateşiyle can ve gönül dudağını aşk kabarcıkları süsledi.122 Kalbime yine can yakıcı aşk ateşi düştü, gönül mumu meclisi aydınlatsa şaşılmaz. Bu çölün yeli alev toprağı kıvılcımdır; aşk yolu başsız ayaksız aşılır. Ey Nazîm aşk ateşine o derece yandım ki tenimde her kıl ucu bir aşk dili oldu.123 Aşk ateşine yananın semtine uğrayan yanar, çünkü o güneşi basamak yapar.124 Aşkın tecellisi güzelliğin ateşini gönüllere koydu.125 Aşk sevgilisi, ebedî aşktan safa mumunu âşığın kalbinde bulup kalbinin ateşine iman eder.126 Aşkın tecellisi anberi aşk ateşinde yaktı, ama kokusunu anber kokulu saçlarda bıraktı.127 Ruhlar aleminin gelin odasını gezdim, güzellik ve aşkın ateş saçan feryatlarının arşı tuttuğunu gördüm. Güzellik ve aşk gül bahçesinin fidanı alev, kıvılcım saçtıkça güzellik ve aşk dünyası tecelli Tur’unu andırır.128 Gerçi birkaçı Mansur gibi meşhur olmuş ama aşkın ateş renkli kılıcı çoklarının ciğerlerini yakmıştır.129 Emel çölünde iç ateşi ve seherin ah meşalesi bana aşk yolunda yol gösterici oldu.130

Yukarıdaki iktibaslar gösteriyor ki aşk ve ateş ayrılmaz yol arkadaşları olarak âşıklar kervanının yol gösterici meşalesi olarak kıyamete dek devam edecektir. Şairler aşk ateşinden yakınıyor gibi görünseler de aslında o ateşin kömür gibi ruhları yakarak elmas gibi saf aşk cevherine ulaştırdığından dolayı da hoşnutturlar. Gönül aşk ateşiyle yanmadan masiva kirlerinden, hadisat endişelerinden arınmaz, Mahbub-ı Hakikiye layık birer kul olamazlar.

b. Kanla Abdest Almak:

Şairler aşkın gönülde meydana getirdiği titreşimi, gelgitleri, ıstırap ve hüzünleri “gönül kanı” tamlamasıyla anlatmışlardır. Kadı Burhaneddin, “aşk için bir dükkân buluncaya kadar dudakları için kan ile abdest alırım. Aşkın ve la’l dudakların kanımı akıttı, özünü, aşkın kan bahası budur diye arz eder.” ifadesiyle çektiği ıstırabı anlatmaya çalışmıştır.131 16. yüzyılın yüz akı şair Bâkî, “Geceleri yaramızın kanı gül renkli şarabımızdır. Meclisimizde aydınlık mum, aşk kılıcının parıltısıdır.” diyerek aşkın açtığı yarayı anlatır.132 Hayâlî Bey’in aşk ıstırabından çektiği şu sözlerle dile getirilir: Aşk, Cüneyd’in ve Bayezid’in elindeki kandan mercan tespihtir.133 Aşkın ıstırabını bu beyitten daha çarpıcı dile getirecek söz zor bulunur. Hayretî’nin sözleri de aşağı yukarı bu mealdedir: Sürekli kanlı yaş akıtmayanlar dünyada aşkın macerası nedir duymadılar. Ey sûfî, belâ meclisinde şarap yerine kan içmezsen bırak sen aşkın safâsını anlayamazsın.134

Mezakî, “Niyaz ehlinin aşk mihrabına secde etmeleri için kanla abdest almaları lazımdır” sözleriyle aşk acısının gönülde açtığı yaranın ıstırabını anlatır.135 Leylâ Hanım, bir kadın hassasiyeti ile şöyle seslenir: “Buyrun gelin, gönül kanını için; bizim âlemde aşkın âdeti budur.”136

c. Ney gibi inlemek:

Aşk ıstırabı şairi ney gibi inletir. İnsanlar arasında bu ağlama ve inleme âşığın sırrını ifşa eder. Yürek delik delik olarak inler; şimdi aşk neyi benim diye iddia eder.137 Hayretî feryadını şu sözle haykırır: “Dostlar ben bu arzuyla ölürsem, her bir kemiğimden bir aşk neyi olacağını umarım.”138 Kemik içi boş olduğu için neye benzetilmiş. Istırap, şairi o kadar kaplamıştır ki kemikleri birer ney olmuştur. Hayretî, hâl ehlini ok yemiş av gibi aşka gelip coşarak semaa kalkmış hayal eder.139 Usûlî, feleklerin dönmesini elest meclisinde aşk neyinin çalınmasına bağlar: “Ezel meclisinde bir kez aşk neyi üflenince gökler ve eşya dönmeye başladı.”140

d. Sarhoşluk

Şairler, aşkla sarhoşluk arasında bir benzerlik bulmuş, aşkın etkisiyle şarabın etkisini sarhoşluk kelimesiyle karşılamışlardır. Ağzına bir damla içki koymayan şairler bile söz konusu aşk olunca körkütük sarhoş olduklarından dem vurmuşlardır. Aşk ister mecazî, ister hakiki olsun, âşıktaki etkisi bir çeşit sarhoşluktur. Aşkın humarının canımı dudağıma getirdiğini unutma.141 Ey sâkî aşk şarabı aklımı sarhoş etti; aşkın ruh artırıcı içkisinin zevki canıma can kattı. Aşk Cem’i ezelde kime aşk şarabı sunduysa o, ebediyen aşk sarhoşu oldu.142 Ey sufî, bize salihlik kisvesi içinde sararmış yüz gösterme; aşk şarabı riya rengini safi göstermez.143 Aşk Cem’inin kadehi insanı sarhoş eder, aklını başından alır; kişiyi iki cihandan vaz geçirir.144 Arif isen yürü aşk şarabını iç; aşkın bir âlemi iki cihanın zevkine değer. Gerçi Ziyaî şarap içmez derler ama vallahi onu aşk şarabı sarhoş etmiştir.145 Kulağıma aşk kurutuluşuna gelin çağrısı gelinceye dek sabuh kadehini sabah tayını yaptım.146 Burada şair hakiki aşkı kastediyor. Ben de Nazîm gibi muhabbet şarabının sarhoşuyum; ezelde bana aşk içkisi içirildi.147 Şair elest meclisinde payına aşk düştüğünü ifade ediyor.148 Aşk kadehi, mahmurunu ayıltır; aşktan habersiz olan hayret haberinin sahibi olur.149 Aşk şarabı beni öyle sarhoş etti ki yüz kıyamet kopsa ayılmam.150 Kâsesi aşkla kırılan sarhoşa Cem’in kadehi de sunulsa almaz.151

e. Yağma

Aşk, yağmalayıcı bir karaktere sahiptir. Âşık maddî manevi servetinin aşk tarafından yağmalanmasına itiraz etmez. Fettan gözlerini gördüğümden beri ruh ve gönül ülkesini aşka yağmalatırım.152 Gözler yol kesici yağmalayıcıdır. Ancak yağmaladığı âşığın manevî yönüdür. Ruh ve gönül şehrini ezelde aşka yağmalattın, bu sebeple bu alemlere aşk kavgası düştü.153

Cân u dil şehrin ezelden eyledüñ yağma-yı aşk
Ol vecihden düşdi bu âlemlere gavgâ-yı aşk

f. Girdap

Aşk, aşığı içine alarak kapıp götüren bir girdaptır. Bu girdaba düşenin kurtulması düşünülemez; zaten aşığı da böyle bir düşüncesi olamaz. Gönül kayığı aşk girdabına düştü, şaşırdı, zira aşkın sınırsız dalgaları baştan aştı.154 Zikir halkasına girenler kurtuluş umudu beslemezler; aşk girdabı hangi gemiyi yok etmedi ki?155

Meclis-i devre girenler itmez ümmîd-i halâs
Kangı keştîdür ki nâ-bûd itmedi gird-âb-ı ‘aşk

g. Saç-anber-müşk-fitne-tuzak

Klasik şiirimizde sevgilinin en çok işlenen güzellik unsurlarından biri olan saç, aşk kavramı içinde önemli bir yere sahiptir. Tasavvufta kesret anlamına gelen saç kelimesi zengin çağrışımlarla kullanılır. Saç kokusu ve rengi ile de şiire sık sık konu edilir. Kadı Burhaneddin, “anber saçının kıvrımında canım müşg toplar; benden özgeye asla aşk hatası olmadı.”156 derken saç, anber ve müşg ilişkisini dikkatlere sunar. Hata kelimesi de ülke ve yanlış anlamında tevriyeli kullanılmıştır. Bir başka beytinde Kadı Burhaneddin, “aşk, belime kara zünnarı bağladığından beri canımız onun saçının karalığını iman sayar” sözünü tasavvufî manada kullanır.157 Bir başka beytinde Kadı Burhaneddin aşk ayağı ile yürümenin imkansızlığını dile getirir.158 Aşk, gönlü kararsız kılar; sevgilinin rüzgârla savrulan saçları gibi.159 Gönül sevgilinin saçına dolanıp kalmaktan dolayı halkın kınamasına aldırmaz.160 Daha dünya topuna aşk çevganı vurulmadan gönül, saçının kıvrımı ile aşk sarhoşu olmuştu.161 Ey zahid biz aşk ehliyiz, riya tesbihinin tuzağına düşmeyiz; bize tuzak sevgilinin saçıdır.162

Nazîm, dostun suretinin nakışları gönül kıvrımlarına o kadar doldu ki her bir kılım aşk puthanesi oldu, diyerek kalbinde tecelli eden ilahî güzellikleri anlatır.163 Şeyh Galib aşağıdaki beyitte saç aşk ilişkisini çarpıcı bir dille anlatmıştır:

Devr-i zülfünde ferâmûş olunan fitneleri

İntizâr-ı dem-i mahşerde kodu cilve-i aşk

Ş. Galib D. s. 342

Esrar Dede şöyle ifade eder: “Gönülde kâfir saçın kokusu varken aşk fitnesinin kavgası bitmez.”164 Beyitte geçen kâfir sıfatının siyah rengi çağrıştırdığını unutmamak gerekir. Saç kesrettir. Kalpte “kesret” karalığı varken elbette kargaşa bitmez.

h. Gam

Divan şiirinde gam, aşkın tabii neticelerinden addedilir. Aşk gamsız düşünülemez. Şair ister gam çeksin isterse çekmesin, bu şiirin aşk teşrifatı içinde gamdan şikayet etmek durumundadır. Sultan Cem, aşkın gönlüne yüklediği gam yükünden şöyle yakınır: “Aşk diyarından gelen her gam kervanı viran gönlüme gelip yükünü çözer, konar.”165 Ümmî şair Enverî (öl. 1547-8) ise şu sözlerle yakınır: “Aşk ayrılığının kılıcı canıma işledi, bu aşk sultanının beni öldürmesinden korkarım.”166 Şair sürekli ah çeker; ancak bu ahları gamdan çektiği sanılmasın o aşkın sevinç ırmağının ah ve vaveylasıdır:

Gamdan aglar âh ider sanmañ beni olmış durur
Dem-be-dem rûd-ı sürûdum âh u vâveylâ-yı ‘ışk167

Aşk gamı onu dost gibi davranarak âşığı kibarca öldürür.168 Şair “gam”ı kendisi için ezelde takdir edilmiş olarak kabul eder.169 Bundan dolayı aşk erbabının gündüzü gece gibi gamla kararmıştır.170 Âşık, aşkın gamı uğrunda canını feda etmek durumundadır.171 Şair, sürekli sevgiliyi anmaktan dolayı gam içindedir.172 Aşkın gam kemanı binlerce Rüstem’i zebun etmiştir.173 Fıtnat Hanım bazı şairlerin aksine aşk tutkunlarının gamla aşina olmayacağı düşüncesini ileri sürer.174 Ancak bir kadın şairden, Şeref Hanım’dan bir itiraz gelir, “Eğer aşk, kalb kalesine her an yardım göndermeseydi, gamın saldırısından sabrım firar ederdi” diyerek aşkın gücüne dikkati çeker.175

ı. Rüsvalık

Aşk denince akla gelen ilk sonuç dile düşmek, halka rezil olmaktır. Aşk genel geçer kuralların dışına taşma, yerleşik anlayışı sarsma, örseleme fonksiyonuna sahip olduğundan şairler rüsvalığı sıkça işlemek gereği duymuşlardır. Talihsiz şehzade Sultan Cem, gönlüme aşk denizi işlediğinden beri derdin beni aşk rezili etti, diyerek dile düşmekten duyduğu huzursuzluğu anlatır.176 Hayalî Bey’e (öl. 1536-7) göre aşk melamet ülkesinin sultanıdır.

Sa’adet mülkü şâhı bir gedâsı
Melâmet tahtının sultânıdır aşk177

Taşlıcalı Yahya Bey (öl. 1582) ise aşk rüsvasının içinin mamur, dışının viran olduğuna dikkati çeker.178 Usulî, melamet şehrine aşk rüsvasının girişinin, çıkardığı hay huydan belli olacağını söyler.179

i. Derd-Cefa-Zulüm

Divan şairlerinin neredeyse tamamı aşkın dert ve ıstırabından şikayet etmiş, yakınma dolu şiirler söylemişlerdir. Dert, adeta aşkın bir zaruri sonucu gibi görülmüş, şairler sevgililerinin kendilerinde açtıkları dert ve yaralardan, gördükleri eziyetten feryat etmişlerdir. Kadı Burhaneddin, aşktan yanaklarının sarardığını, kendisinden hatıra olarak ıstırapla kopmuş bir feryat kaldığını, aklın bu aşk derdine çare bulamadığını, bu derdin ilacının yine aşk olduğunu söyler.180 Sultan Cem, aşk derdinin kendisi için mağara arkadaşı olduğunu, sevgilinin yüzünü gördüğünden beri aşk kavgasının bülbülü olduğunu söyler.181 Enverî, aşk dikenliği, kış mevsiminde dertliler için sincap kürkünden yataktır diyerek çarpıcı bir tezatla aşkın verdiği acıyı dile getirir. Başka bir beytinde ise vücudunda açılan yaralardan kendisini aşk kaplanına benzetir.182

16. yüzyılın usta şairi Zâtî (öl. 1546), kendisini Ferhat’la kıyaslayarak çektiği acılara katlanması gerektiğini söyler; aşk sırrının sararmış yüz ve gözyaşı ile ortaya çıktığını ifade eder; aşkı düşmanlarına bile tavsiye etmez. Usulî, vücudunun ülkesinin aşk tarafından darmadağın edilmesinden yakınır.

Seylden leşker çeküp kaldırdı âteşden alem
Yakdı vü yıkdı vücûdum âlemin Dârâ-yı aşk 183

Usulî’ye göre aşk derdinin ilacı yine aşk derdidir.184 Hayalî, aşkı ciğer kanı olarak tarif eder. Yani aşk acıdır, ıstıraptır, ciğerleri paralayacak bir hastalıktır. Dert yiğitlerinin gül bahçesidir. Aşkının alevi dert pazarını hararetlendirir. Aşk yükünün ağırlığı, kaşlarını yay gibi bükmüştür. Aşk yaraları tenini süslü bir fidana benzetmiştir.185 Yahya Bey, aşk kavgasının ah u efganla arttığını, ancak aşk gamının gönül eğlencesi olduğunu iddia eder.186 Hayretî, aşkın belasının aşıklara uçmak için kanat olduğunu, gönül derdine ancak aşk tabibinin aşk merheminin deva olacağını söyler.187 Nev’î, gök cisimlerinin aşk derdinden raksa gelip döndüğünü şairane bir ifade ile dile getirir:

İnsâf idince Nev’î-i ser-geşte n’eylesin
Ecrâm-ı çarhı raksa koyar ıztırâb-ı ışk188

Hasan Ziyaî şöyle hitap eder: Ey sevgili, eğer aşkın elemleri boyumu lâm gibi etmeseydi, aşkının yolunda elif gibi dosdoğru olurdum.189 Cevrî, bir gönülde aşk yıldızının eserinin parıltısı olsa haşre kadar yarası aşk gecesinin mumu olur, sözüyle aşk yarasının kapanmayacağını anlatır.190 Şeyhülislam Yahya ise, ey sıkıntılı gönül, aşkın özelliği, âşığın yüzünü sarartarak işini altın etmektir.191

‘Âşıkuñ rûyını zerd ü işin altun eyler
Böyledür ey dil-i mihnet-zede hâsiyet-i ‘aşk

Neşatî, aşk yolunun yolcularına ah ve inlemenin kervan çanı olduğunu söyleyerek âşıkların dert ve acıdan inlemelerine dikkati çeker; âşığın aşk derdinden yakınmaması gerektiğini hatırlatır.192 Fasih Dede, aşkın, gözyaşı ve gönülden yükselen ahları karıştırıp gönül ülkesinin havasını, suyunu değiştirdiğini, yani âşığın mizacını hasta ettiğini söyler. Eziyet edildikçe aşkının arttığını, yatağı Huma kuşunun tüyünden de olsa, aşk hastasının uyuyamayacağını ifade eder.193 Nazîm için aşk derd-i dünyayı gösteren aynadır; bu derdin ilacı İbn Sina’nın Kanun ve Şifa kitaplarında yoktur.194

Fıtnat Hanım da aşk derdinin ilacı olmadığını, aşk macerasının, kalemin diline sığmayacağını; bu yüzden gönül derdi için dilekçe verilemeyeceğini, söyler.195

Kâbil mi arz-ı hâl ile derd-i dili beyân
Sığmaz zebân-ı hâmemize mâcerâ-yı aşk

D.s. 14

Şeyh Gâlib, aşkı bir eziyet, bir hastalık olarak niteler; aşk yolu kedersiz geçilmez, âşık her kapıda bir başka derde uğrar, diyerek çekilen sıkıntılara işaret eder.196 Esrar Dede, aşkın cilvesinin âşıkları eziyet ve keder içinde bıraktığını beyan ederek aşkın cana yüzünü göstermesiyle âşığın gönlünün kanadığını söyler, aşkın inişli çıkışlı yolunun gamsız geçilemeyeceğini hatırlatır.197

Adile Sultan, bir kadın inceliğiyle, ancak can tabibi zuhur ederse aşk sevgilisinin ayrılık hastasına ilaç yapabileceğini söyler:

Ol tabîb-i cân eger etse gam-ı vasla zuhûr
Hasta-i hicrân için dermân eder cânân-ı aşk198

Bir diğer kadın şair Leyla Hanım (öl. 1847) şöyle der aşk derdinden yakınanalara: Ey Leyla, derde tahammül edemedin, sende hiç mi aşkın izzeti yok; bilmiyor musun aşkın şarabı zehir, meclisi külhandır?199 Şeref Hanım, aşkın cevrinden mutlu olduğunu, aşktan hayran olduğunu, sevgili eziyet taşlarıyla bedenini yıktıkça aşkın hatırını mamur ettiğini söyler.200 Muvakkit-zâde Pertev’in şu beytiyle bu kısmı noktalayalım: Aşkın cilvesi derdini gizli yere koydu; güzeli gönül derdine perde etti.

Derdini dilde nihân yerde kodı cilve-i aşk
Dil-beri derd-i dile perde kodı cilve-i aşk201

j. Cünûn-Delilik-Çılgınlık

Aşk ve cünûn divan şiirimizde ayrılmaz ikili, sebep sonuç gibidir. Şairler her fırsatta Mecnun’a göndermelerde bulunur, kendilerini onunla kıyaslarlar. Mesihî (Ö. 1542), aşkın akıllıları, sevgilinin zincir gibi saçlarını görünce kendilerini deliliğe vururlar, sözleriyle bu gerçeği dillendirir.202 Tâci-zâde Cafer Çelebi konuya estetik kaygıyla yaklaşır: Çılgın gönül, sevgilinin yanaklarından saçını, gündüzden geceyi ayırt edemez:

Ruhlaruñdan zülfüñi fark eylemez âşüfte-dil
Subhdan şâmı ne bilsün vâlih ü hayrân-ı ışk203

Zâtî, divanelik yaptığı için kınanmaması gerektiğini hatırlatır, çünkü aşkın sivri uçlu hançeri akıl ve sabır bağıyla ilişkisini kesmiştir:

Nâsıha ‘ayb eyleme dîvânelükler itdügüm
Kesdi benden sabr u ‘aklı hançer-i sertîz-i ışk204

16. yüzyılın büyük şairi Bâkî şöyle der: Öğüt vererek aşk delisine zincir bağlama; bilirsin aşk aslanı bağ ve zincir takmaz. Âlemin uygunsuz durumu, aşkın tedbirsiz işi aklımı perişan, gönlümü harap etti.205

Cevrî, aşk mezhebinin aklı divane, zühdü sarhoş ettiğini; aklını cinnetle yaraladığını söyler.206 Şeyhülislam Yahya, sahrada dönüp duran hortum değil, aşk meydan boş kalmasın diye dönüp duran zavallı Mecnun’un toprağıdır, diyerek kıyamete kadar bu cinnetin süreceğini belirtir:

Hâk-i Mecnûndur dönen sahrâda sanmañ gird-bâd
İstemez bî-çâre hâlî kaldugın meydân-ı ‘aşk207

Üsküdarlı Fenâyî ise aşkı pek çok ârifi mecnuna çevirdiğini söyler.208

Nazîm, daha Kays Leyla’nın güzelliğiyle irşad edilmeden önce ben cünun hazinesinde idim, çılgın gönlün kırıklığının aşk deliliği için yeter delil olduğunu söyler.209 Şeyh Galib, aşkın tecellisinin kendisini Kays’la eşit hâle getirdiğini söyler ve ekler: Aşk mecnunu göğün dokuz kubbesini yıkar, ama zincirlerini kıramaz.210 Esrâr Dede, ezelden aşk çılgını olduğunu iftiharla belirtir:

Tâ ezelden olmuşum şeydâ-yı aşk
Sanma kim oldum bugün rüsvâ-yı aşk211

Sâbir Parsa (öl.1679-80), tasavvuf neş’esiyle, “aşkın çeşitli halleri bir düzende gitmediğinden aşk mecnunu her sefer başka bir şey söyler” diyerek aşkın hareketli psikolojisini dile getirir.212

Sonuç

Klasik şiirimizin, inceleyebildiğimiz aşk redifli gazellerinde, muhatabı kesin çizgilerle belirlenmemiş bir aşk kavramı çizildiği görülür. Şairler, içinden geldikleri medeniyet ve kültür dairesinin şartları içinde ruhlarının ürperişlerini bu şiirlerde ifade etmiş, aşkın kalplerinde meydana getirdiği titreşimleri zengin mecaz, teşbih ve istiarelerle anlatmışlardır. Şairler üzerinde İbn Arabî ve Mevlana Celaleddin’in önemli etkisi olduğunu söylemek gerekir. Mutasavvıf olmasalar bile yetiştikleri çevrenin, medeniyet ve kültür dünyasının birer ferdi olarak başta Kur’an, hadis olmak üzere büyük mutasavvıfların yine İslam’dan kaynaklanan görüşlerinden etkilenerek aşk şiirleri kaleme almışlardır. Bu şiirlerde sevilen açık seçik belirtilmemiş, okuyucunun zihnine hayal dünyasına rahat hareket imkânı tanımışlardır. Ancak dikkatle incelenirse, kâinatın yaratılışının aşka bağlandığı, bundan dolayı asıl sevgilinin bütün esma ve sıfatlarıyla tecelli eden Allah olduğu söylenebilir. Aşkın, ezelde, elest meclisinde bağışlanan bir mevhibe olduğu vurgulanmış; âşıkların aşktan dolayı sıra dışı davranışlarının kınanmaması istenmiştir.

İkinci olarak sevgili, hürmetine evrenin yaratıldığı Hz. Muhammed’dir. Türk edebiyatının en güzel aşk şiirlerinin Hz. Peygamber için söylendiği bilinmektedir. Üçüncü sırada padişah ve nihayet erkek ya da kadın diğer sevgililer… Sevgili tasvirlerine dikkatle bakılırsa genel olarak bir kadın imajı çizildiği görülebilir. Sevgilinin kimliği elden geldiğince gizlenmiştir. Hele aşk redifli gazellerde sevgiliden çok, aşk kavramının tezahürleri üzerinde durulmuştur. Ancak tasavvufun aşk şiirlerinde ağırlıklı bir etkisi bulunduğu söylenebilir. Sevgilinin cinsiyeti konusu aşk redifli gazellerde söz konusu edilmemiş, sadece saç, cemal ve yüz kelimeleri ile güzelliğin tecellisi verilmiştir.

Aşk redifli gazellerde aşkın tarifi yapılırken tecelli kavramı üzerinde durulmuş, aşkın ilahî boyutu ifade edilmiştir. Âşığın sıfatları, aşkın halleri uzun uzun anlatılmıştır. Aşkın akıl üzerindeki etkisine vurgu yapılarak Mecnun’a sık sık atıfta bulunulmuştur. Aşk, ıstırap, kanlı gözyaşı, cünun, zulüm kelimeleri çok sık kullanılmıştır.

Klasik şiirimizde aşk kavramının tam olarak anlaşılabilmesi için başlangıçtan itibaren divanların incelenmesi ve değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Bir iki şiir ya da bilgi kırıntısıyla yapılacak değerlendirmeler sadece birer isnat olarak kalmaya mahkûmdur. Şairlerin hayatları hakkında yeterli bilgi bulunmadığı, şiirlerin yazılış tarihleri de belli olmadığı için tek tek gazelleri değerlendirmek bizi sağlıklı verilere ulaştırmayacaktır.

Özetlemek gerekirse klasik şiirimizde aşk, şairin kalbinin derinliklerinden semaya yükselen ateşten bir ahtır.

Öz

Bu makalede aşk redifli gazeller incelenerek klasik Türk şiirinde aşk kavramı hakkında değerlendirmeler yapılmıştır. Çalışmamızda her yüzyıldan birkaç şair seçilerek şiirleri incelenmiş, bu şairlerin aşk hakkındaki görüşleri tespit edilmeye çalışılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Klasik Türk şiiri, gazel, tasavvuf, aşk, muhabbet, hakiki aşk, mecazi aşk

Abstract

In this article, the author evaluates the concept of love in the classical Turkish poetry analyzing the ghasals with the end rhyme of aşk (love). Some poets from each century are elected and their poems have been analyzed in detail so that their views on love are found out.

Keywords: Classical Turkish poetry, ghasal, mysticism, love, affection, eternal love, metaphorical love

Dipnotlar:

1. Süleyman ULUDAĞ, “Aşk”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C.4, İstanbul 1994, s. 11.

2. ULUDAĞ agm. s.11.

3. ULUDAĞ agm. s.12.

4. ULUDAĞ agm. s.13.

5. İbn Arabî, Füsûsu’l-Hikem, terc. M.N.Gençosman, İstanbul 1964, s.447.

6. A.E. Afifi, İbn Arabi, İslam Düşünce Tarihi C.II, İstanbul 1990, s. 28. Terc. Mustafa Armağan.

7. M. Said Şeyh, Gazalî, İslam Düşünce Tarihi C.II, İstanbul 1990, s.260, Terc. Mustafa Armağan.

8. İlhan KUTLUER, “Aşk”, TDV. İslam Ans. C.4,s. 17.

9. Abdurrahman Bedevî, Miskeveyh, İslam Düşünce Tarihi C. II, s. 95. Terc. Kasım Turhan

10. ULUDAĞ, agm. s. 12.

11. Fahruddin Râzî, Tefsir-i Kebir, terc. Suat Yıldırım, C.4. Ankara 1989, s. 183.

12. Fahruddin Râzî, agm. s. 183

13. Ali Nihat Tarlan, Fuzulî Divanı Şerhi,C. 1. Ankara 1985, s. 12.

14. Tarlan, age. s. 15.

15. Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, C. I, İstanbul 1971, s. 123.

16. A. Atilla Şentürk, “Osmanlı Şiirinde Aşk’a Dair”, Doğu Batı, İstanbul 2004, S. 26, s. 57.

17. Cihan OKUYUCU, Divan Edebiyatı Estetiği, İstanbul 2004, s. 206

18. Cihan OKUYUCU, age. s. 207.

19. E.J.W. Gibb, “Osmanlı Şiirinin Hususiyetleri ve Sahası”, Osmanlı Divan Şiiri Üzerine Metinler, İstanbul 1999, s. 59.

20. GİBB, agm. s. 60.

21. Mustafa İsen, Tezkire-i Şuara’nın Önsözünden, Osmanlı Divan Şiiri Üzerine Metinler s. 3-4.

22. Ahmet Hamdi TANPINAR, “Eski Şiir”, Osmanlı Divan Şiiri Üzerine Metinler, İstanbul 1999, s. 78.

23. Ömer Faruk AKÜN, “Divan Edebiyatı”, TDV. İslam Ansiklopedisi, C. 9, İstanbul 1994, s. 414.

24. Ömer Faruk AKÜN, agm. s. 415.

25. Ömer Faruk AKÜN, agm. s. 419.

26. Mehmet KALPAKLI, “Divan Şiirinde Aşk”, Osmanlı Divan Şiiri Üzerine Metinler, s. 454.

27. A. Atilla Şentürk, Doğu Batı, s. 62

28. A. Atilla Şentürk, agm. s. 63.

29. Mustafa UZUN, TDV İslam Ans.C. 4. İstanbul 1991, s. 18.

30. Muhammed Nur Doğan, “Divan Şiirinde Aşk”, Doğu Batı, yıl 7, S. 26, İstanbul 2004,s.40-41.

31. Cihan OKUYUCU, age. s. 207.

32. Cihan OKUYUCU, age. s. 208.

33. Kadı Burhaneddin Divanı, haz. Muharrem Ergin, İstanbul 1980 s. 2.

34. Kadı Burhaneddin D., s. 2

35. İsmail E. Erünsal, The Life And Works of Tâcî-zâde Ca’fer Çelebi, With a Critical Edition of His Dîvân, İstanbul 1983. s. 287.

36. Usûlî Divanı, haz. Mustafa İsen, Ankara 1990, s. 154.

37. Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman… Hicr 29

38. Usulî D., s. 154.

39. Yahyâ Bey Divanı, haz. Mehmed Çavuşoğlu, İstanbul 1977. s. 408.

40. Yahya Bey D., s. 410.

41. Divan-ı Muhibbî, haz. Vahit Çabuk, İstanbul 1980. s. 217.

42. Hayretî Dîvan, haz. Mehmed Çavuşoğlu-M. Ali Tanyeri, İstanbul 1981. s. 245-246.

43. Hasan Ziyâ’î, Hayatı-Eserleri-Sanatı ve Divanı(İnceleme-Metin), haz. Müberra Gürgendereli, Ankara 2002s.219.

44. Mezâkî Hayatı, Edebî Kişiliği ve Divanının Tenkitli Metni, haz. Ahmet Mermer,Ankara 1991 .s.196.

45. Mezâkî D., s.245.

46. Şeyhülislam Yahya Divanı, haz.Hasan Kavruk, Ankara 2001.s.199.

47. Ş.Yahya D., s.200.

48. Neşatî Divanı, haz. Mahmut kaplan İzmir 1996,.s.125.

49. Neşatî D., s.126.

50. Nazîm Divanı. İstanbul 1258, s.404

51. Cevrî Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri ve Divanının Tenkidli Metni, haz. Hüseyin Ayan, Erzurum 1981.s.231.

52. Abdullah Aydın, Üsküdarlı Fenâyî Cennet Mehmed Efendi ve Divanı, İstanbul 2004 s. 196.

53. Fasîh Divanı, haz. Mustafa Çıpan, İstanbul 2003 s. 382.

54. Fasîh D., s. 382.

55. Fasih D., s. 383.

56. Ramî Dîvânı, haz. Erdal Hamami, Ankara 2001 s. 158.

57. Sâbir Parsâ Divanı,haz. Kâzım Yoldaş, İstanbul 2005. s. 128.

58. Şeyh Gâlib Divanı, haz. M.Muhsin Kalkışım, s. 343.

59. Osman Horata, Esrâr Dede Hayatı-Eserleri Şiir dünyası ve Divanı, Ankara 1998. s. 438

60. Esrâr Dede D., s. 440.

61. Esrâr Dede D., s. 442.

62. Esrâr Dede D., s. 443-444.

63. Fıtnat Hanım Divanı s. 15.

64. Adile Sultan Divanı, haz. Hikmet Özdemir, Ankara 1996 .s. 366-367.

65. Adile sultan D., s. 370-371

66. Adile Sultan D., s. 365-366.

67. Leskofçalı Gâlib Divanı İstanbul 1334, s. 30.

68. Leskofçalı Gâlib D., s. 106

69. Hayretî D., s. 244-245.

70. Usulî D., s. 154.

71. Cevrî D., s. 231.

72. Nazîm Divanı, İstanbul 1257, s. 405.

73. Şeyh Galib D., s. 343.

74. Esrâr Dede D., s. 442.

75. Muvakkit-zâde Pertev Divanı, haz. Ekrem Bektaş, Malatya 2007 s. 302-3003

76. Adile Sultan D., s. 365-366

77. Adile Sultan D., s. 370-371.

78. Rahmî-i Harputî Divanı, haz. Halil Erdoğan Cengiz-Gönül Hatay Eren, Ankara 1996. s.163.

79. Usulî D., s. 154.

80. Ş. Galib D., s. 342.

81. Muvakkit-zâde Pertev D., s. 302-303.

82. Kadı Burhaneddin D., s. 1.

83. Mesihî D., s. 196.

84. Taci-zâde Cafer Çelebi D., s. 287.

85. Muhibbî D., s. 216- 217.

86. Hayretî D., s. 244-246.

87. Bakî D., s. 245-246.

88. Nev’î Divan, haz. Mertol Tulum-M. Ali Tanyeri, İstanbul 1977. s. 360-361.

89. Hayalî Divanı, haz. Ali Nihat Tarlan, Ankara 1992,s. 177. s. 178.

90. Şeyhülislam Yahya Divanı, haz. Hasan Kavruk, Ankara 2001. s. 201.

91. Fasih D., s. 381.

92. Fasih D., s. 383.

93. Ş.Galib D., s. 343

94. Esrar Dede D., s. 442.

95. Fıtnat D., s. 16.

96. Adile D., s. 370-71.

97. Sâbir Parsa D., s. 128.

98. Rahmî-i Harputî D., s. 163.

99. Kadı Burhaneddin D., s. 1.

100. Cem D., s. 169.

101. Tâci-zâde Cafer Çelebi D., s. 287.

102. Hayalî D., s. 78

103. Usulî D., s. 154.

104. Adile Sultan D., s. 365.

105. Ş. Yahya D., s. 201.

106. Ş. Yahya D., s. 199.

107. Bakî D., s. 245-246.

108. Nev’î D., s. 360-361.

109. Esrâr Dede D., s. 443.

110. Usulî D., s. 154.

111. Hayretî D., s.244-245.

112. Ş.Yahya D., s.200.

113. Kadı Burhaneddin D., s. 1.

114. Zâtî Dîvânı, haz.Ali Nihat Tarlan, İstanbul 1970, C.II, s. 163

115. Bakî Dîvânı,haz. Sabahattin Küçük,Ankara 1994,s.245,246.

116. Bâkî D., s.245.

117. Kadı Burhaneddin D., s.1.

118. Zâtî D., C.II, s.163

119. Muhibbî D., s. 217.

120. Ş. Yahya D., s. 202.

121. Cevrî D., s. 231.

122. Neşatî D., s. 126.

123. Nazîm D., s. 404-405

124. Esrar Dede D., s. 443.

125. Şeyh Galib D., s. 342.

126. Adile D., s. 366.

127. Muvakkit-zâde Pertev D., s.302-303.

128. Leskofçalı Galib D., s. 106.

129. Sâbir Pârsâ D., ss. 129-130.

130. Rahmî-i Harputî D., s.163.

131. Kadı Burhaneddin D., s. 1.

132. Bâkî D., s. 246.

133. Hayâlî Bey D., s.177.

134. Hayretî D., s. 245.

135. Mezâkî Hayatı, Edebî Kişiliği ve Divanının Tenkitli Metni, haz. Ahmet Mermer, Ankara 1991

136. Leyla D., s. 66-67.

137. Kadı Burhaneddin D., s. 1.

138. Hayretî D., s. 44-45.

139. Yahya Bey D., s. 408.

140. Usulî D., s. 154.

141. Cem Sultan’ın Türkçe Divanı, haz. Halil Ersoylu, İstanbul 1981 s.168.

142. Hayretî D., s. 244-245.

143. Nev’î D., s. 361.

144. Yahya Bey D., s. 410.

145. Ziyaî D., s. 219.

146. Ş. Yahya D., s. 203.

147. Nazîm D., s. 404.

148. Nazîm D., s. 404.

149. Ş. Galib D., s. 343.

150. Esrâr Dede D., s. 440.

151. Esrar Dede D., s. 443-444.

152. Cem D., s. 169.

153. Üsküdarlı Fenâyî D., s. 196.

154. Muhibbİ D., s. 217.

155. Ş. Yahya D., s. 199

156. Kadı Burhaneddin D., s. 1.

157. Kadı Burhaneddin D., s. 2.

158. Kadı Burhaneddin D., s. 1.

159. Cem Sultan D., s. 168.

160. Cem Sultan D., s. 168.

161. Ş. Yahya D., s. 201.

162. Ziyaî D., s. 219.

163. Nazîm D., s. 405.

164. Esrâr Dede D., s. 440.

165. Cem Sultan D., s. 168.

166. Enverî D., s.117.

167. Hayretî D., ss. 244-245.

168. Hayretî D., ss. 245-246.

169. Cevrî D., s. 231.

170. Mezakî D., s. 245.

171. Nazîm D., s. 404.

172. Zîyaî D., s. 219.

173. Fasîh D., s. 382.

174. Fıtnat D., s. 14.

175. Divan-ı Şeref Hanım, İstanbul 1292, .s. 31-32.

176. Cem Sultan D., s. 168.

177. Hayalî Bey D., s. 177.

178. Yahya Bey D., s. 408.

179. Usulî D., s. 154.

180. Kadı Burhaneddin D.s. 1.

181. Cem Sultan D. 168-169.

182. Enverî D. s. 217.

183. Zâtî Dîvân-ı, haz. Ali Nihat Tarlan, İstanbul 1970. s. 163-164.

184. Usulî d.s. 154.

185. Hayalî Bey D. s. 177-178.

186. Yahya Bey D. s. 408,410.

187. Hayretî D. s. 245-246.

188. Nev’î DE., s. 360-361

189. Hasan Ziyâ’î, Hayatı-Eserleri-Sanatı ve Divanı (İnceleme-Metin), haz. Müberra Gürgendereli, Ankara 2002. s.219.

190. Cevrî D. s. 231.

191. Ş. Yahya D. s. 200.

192. Neşâtî D. s. 126.

193. Fasih d. ss. 381-382.

194. Nazîm D. s. 404.

195. Fıtnat D. s. 14.

196. Ş. Galib D. s. 343.

197. Esrar Dede D. s. 443

198. Adile Sultan d. s.365.

199. Leyla Hanım D. ss.66-67.

200. Şeref Hanım D. ss. 30-32.

201. Muvakkit-zâde Pertev D. s. 302.

202. Mesihî D. s. 196.

203. Taci-zâde Cafer Çelebi D. s. 287.

204. Zatî D. s. 166

205. Bâkî D. ss. 245-246.

206. Cevrî D. s. 231-232.

207. Ş. Yahya D. s. 201.

208. Üsküdarlı Fenâyî D. s. 196.

209. Nazîm D. ss. 404-405.

210. Ş. Galib D. ss.342-343.

211. Esrâr Dede D. s. 440.

212. Sâbir Parsâ D. s. 129.

Yukarı