. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 7113

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2000 
 İnsanlığın En Uzun Yüzyılı
 KÖPRÜ / Güz 95 
 Milliyetçilik


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Güneydoğu'daki Etnik Problemler Ve Çözüm Arayışları
Bahar 2007   [ 98. Sayı ]


Güneydoğu Anadolu'nun Medeniyet Tarihi Açısından Önemi

The Significance of the South-Eastern Anatolia for the History of Civilization

Münir AYKUT

Doç. Dr.

Güneydoğu Anadolu'daki Eğitim Kurumları

a. Urfa Akademisi

Güneydoğu Anadolu Bölgesi medeniyet tarihi açısından önem arz eden önemli bir yerleşim birimidir. Bölgemizdeki antik eğitim kurumları: Edessa, İskenderiye, Harran, Nusaybin, Cunduşapur ve Kinnesrin okullarıdır. Edessa Akademisi Fırat'tan kuzeydoğu Suriye'den gelen yol üzerindeki Edessa (Urfa) şehrinde kurulmuştur. Kent tarih öncesi ve sonrasında önemli bir yerleşim merkezi olarak kullanılmıştır.1 Özellikle Urfa'da Neolitik yerleşim merkezlerinin bulunmuş olması, Peygamberlerle ilgili menkıbelerin, Pagan, Sabiîlik, Hıristiyanlık ve İslam kültürünün bakiyelerinin yer almış olması kenti apayrı bir kategoriye koymaktadır. İslam kültür ve medeniyeti için müstesna şaheserler bırakan ilim adamlarının bölgeden çıkmış olması kentin kültür tarihinin vazgeçilmez bir konumu olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle kent, Yakındoğu medeniyet tarihinde müstesna bir ehemmiyete sahiptir ve eski Suriye medeniyetinin de mühim bir ocağı2 olarak kabul edilmektedir. Büyük İskender'in istilasına uğradıktan sonra kentin kültürel içeriğinde bir takım değişiklikler olmuştur. Bu dönemde kentin felsefî ve teolojik okullarla öne çıktığını görmekteyiz. Bölge Büyük İskender'in istilasından itibaren dış tesirlere kapılarını açmış, akabinde Süryaniler'in edebî ve felsefî ilk çalışmaları, miladi ikinci asırda Urfa'da ön plana çıkmıştır. Fakat Edessa'daki bu okuldan önce Pagan kültürünün teolojisini, ardından Yahudi öğretilerinin eğitimini yapan bir okul da mevcut idi. Hatta Süryani yazısının doğduğu kentte daha Miladi II. asırda mükemmel şekilde Grekçe bilen birçok alim bulunmaktaydı. II. asırdan itibaren kent Hıristiyanlık ve bilhassa Yakubi ve Nasturi mezheplerinin tesiri altında kalmıştır. Bu dönemde kentte gelişen "Süryani edebiyatı" esas bakımdan bir "kilise edebiyatı" olarak kabul edilmektedir. Edessa okulunu sadece bir teoloji ve felsefe okulu olarak da düşünmemek gerekir. Edessa'daki tıp okulunun kökenleri Babilonya, Papan ve Heretik kültüre dayanmakla birlikte özellikle Edessalı bilginlerin çalışmaları Grek filozof ve teologların çalışmalarıyla, tıp yazmalarına dayanmaktadır. Edessa Tıp okulu Hipokrat ve Galen modeli tıp eğitimi yapılanmasını esas aldılar. Aslında 313 yılında Roma imparatoru Konstantin, Hıristiyan mezheplere Halk hastaneleri kurma özgürlüğü tanıdı. Antik hastaneler arasında yer alan Edessa Cüzzam Hastahanesi de St. Ephraim tarafından kuruldu.3

M. II. asırdan başlayarak kentin Müslümanlarca fethedildiği VII. asra kadar Edessa'daki alimler işledikleri antik felsefeyi M.S. 8 ve 10. asırlar arasında ücret mukabilinde Arapça'ya tercüme ettiler ve böylece Müslüman filozoflara da hocalık ettiler.4 Urfa okulunun devamı olan Nusaybin okulu VII. yüzyıla kadar parlak bir devir geçirmiştir. IX. yüzyılda Bağdat'ta yeni bir okul açıldı. Nusaybin Okulu popülaritesini kaybetti.5 Nusaybin medresesinde din ilimlerinin yanında Hipokrat ve Galen'in tıp kitaplarıyla Aristo'nun mantığının bazı bölümleri de okutuluyordu.6 VII. yüzyılla birlikte Edessa (Urfa) okulu İslam'ın hizmetinde yeni bir ivme kazanmıştır. İslami dönemin ilim adamları için Zeyd bin Ebi Üneyse er-Ruhavi, 90-125/709-743,7 Yakup el-Ruhavî (633-708), İshak b. Ali el-Ruhavî, Ahmed bin Süleyman bin Abdülmelik el-Cezeri er-Ruhavî, Ahmed bin Süleyman bin Abdülmelik el-Cezeri er-Ruhavî Ebu'l Huseyn (H. 26I/M. 878), Ebu Muhammed Abdulkadir Bin Abdullah El-Fehmi El-Ruhavî (1142-1215)'yi örnek verebiliriz.8

b. Harran Okulu

Harran ve çevresi MÖ. 2500 yıllarında eski Mezopotamya medeniyetini yaşamış bölgelerden birisidir.9 MÖ. 4. yüzyılda Makedonya kralı Büyük İskender (MÖ. 331-323) Yunan şehir devletleri ve Paris İmparatorluğu'nu fethederek Anadolu ve Mısır'dan Hindistan'a kadar olan bölgeye sahip olduğunda Harran şehri de Yunan egemenliğine girdi. Bu tarihten itibaren Harran'a kültürel açıdan güçlü bir Yunan etkisi yerleşti. Bu dönemde Harran halkı dil olarak Süryanice konuşuyor olsa da pek çok yönden Yunan kültürünün ve Yunancanın etkisi altındaydı. Büyük İskender sonrası dönemde İran, Babil ve Suriye bölgesine Selevkid Hanedanı (MÖ. 312-64) hakim oldu.10

Makedonyalı İskender'in fethi üzerine birçok Yunanlı buraya gelip yerleşti11 ve kendi kültürlerini buraya yaydılar.12 Pisagorculuk ve Yeni Eflatunculuk buradaki en yaygın felsefi düşünceydi. MÖ. III. yüzyıldan itibaren bu felsefi düşüncelere yerel inanç olan Sabiîlik'le karıştı. Böylece bir çeşit Sabiî Hellenistik düşünce oluştu.13

Harran, bilindiği gibi dünyanın en eski üniversitesinin kurulduğu topraklardır. Harran Okulu İslamiyet'ten önce tıp, astronomi, fizik, matematikle, eski Yunan ve Süryani eserleri tercüme etmekle ve diğer müspet ilimlerle ön plana çıkmıştır. Harran, sahabe İyad b. Ganem tarafından H. 181 (M. 639) da fethedildikten bir müddet sonra Harran Okulu, fıkıh, hadis, kelam, tefsir, felsefe, tarih ve edebiyat gibi ilimlerle de tanınmaya başlandı. Emeviler döneminde Halife Ömer b. Abdülaziz Harran'daki eğitim müesseselerini organize etmiş, Yunan tıp geleneklerinin geliştiği İskenderiye'den tıp ekollerini alıp Antakya ve Harran şehirlerine taşımıştır.14 İlk bilimsel faaliyet Halid bin Yezid zamanında Yunancadan Arapçaya yapılan tercümelerle başlamıştır. Bunu Mervan bin Hakem zamanında Süryaniceden Arapçaya yapılan tercümelerle Abdülmelik zamanında Aristo'nun İskender'e gönderdiği kabul edilen tercümeler takip etmiştir. Ömer bin Abdülaziz zamanında Mısır ve Bizans'tan birçok kitaplar getirilerek Şam'da büyük bir kitaplık kurulmuştur. II. Mervan (744-750) döneminde ise Harran en parlak çağlarından birini yaşamıştır. Bu dönemde İskenderiye Okulu'nun hocalarından bir bölümü buraya getirtilmiştir.15

Bölgeyle ilgili Halife Harun Reşid, özellikle Halife el-Me'mun dönemine ait bilgiler daha belirgindir. Halife Harun Reşid bölgeyle ilgilenmiş, Harran'ın su ihtiyacını karşılamak için Cüllab Suyu'ndan şehre gelen kanalı tamir ettirmiştir.16 Şehirdeki eğitim müesseseleri tekrar gözden geçirilmiş, kurumsal anlamda bir eğitim müessesi yaptırılmıştır.17

Me'mun'un antik çağın kültürüne hayran oluşu tercüme devrinin açılmasına neden oldu. Me'mun özellikle felsefî eserlere önem vermiş ve felsefî tercüme dönemini açmıştır. Bu maksatla da Rum diyarına, Kıbrıs adasına ve daha başka yerlere ilim heyetleri göndererek oralardan felsefe kitapları getirmiştir.18 Özellikle Atina okulunun dağıtılıp yıkılması sonucu Yunan felsefesi Atina'dan Rodos ve İskenderiye'ye geçmiş, Rodos'ta Andronikos ile bir okul kurulmuştur. Ayrıca İskenderiye'de de, Ptoleme hanedanı döneminde, Yeni-Eflatuncu okulu meydana getirilmiştir. Bu anlayış, İskenderiye'den Antakya'ya, Antakya'dan Urfa'ya, Urfa'dan Harran'a geçerek Nasturi, Yakubi ve Yahudiler'in yardımı ile Helen felsefesinin bölgeye yayılmasına yardımcı olmuştur. Urfa ekolünde gelişen lehçe zamanla edebi bir dil hüviyeti kazanmıştır.19

Abbasi halifeleri, özellikle Me'mun döneminde, ilim merkezlerine ilim adamları gönderilmiş, bu merkezlerden eserler getirilmiştir. İlim adamlarının yanı sıra Me'mun gibi antik çağın hayranı halifeler de bu merkezlere gelmişlerdi. İbn Nedim'in nakline göre Harran'daki Sabiîler Me'mun devrine (813-833) kadar cizye ödeyerek kendi dinlerinde kalmıştı. Me'mun Bizans'a karşı son seferine çıkarken bunları görüp durumlarını öğrenince kitabi dinlerden birini kabul etmelerini istemiştir. Onlardan bir kısmı Müslüman, bir kısmı da Hıristiyan olmuş ise de, Me'mun'un bu sefer esnasında ölmesi üzerine Hıristiyan olanlar yeniden eski dinlerine dönmüşlerdir. Müslüman olanlar ise mürtetlere verilen ölüm cezasından korktuklarından Müslüman kaldılar. Buradaki putperestler ise kendilerini Sabiî olarak tanıttılar. Daha sonraları, önemli eserlerin birçoğunu Arapçaya tercüme edecek ve daha önce yapılan tercümeleri düzeltecek olan Sabit bin Kurra'nın Harranlı putperestlerden20 olduğu kabul edilir. İlmî organizasyonlarında yer alan ilim adamları arasında Abbasi döneminde meşhur olan tabipler arasında Stefan el-Hamanî adında birini görmekteyiz. Me'mun devri meşhur mütercimlerden biri Haccac b. Matad el-Harranî'dir. Bu ilim adamı Öklid geometrisini, Batlamyus'un el-Mausti'si ile Aristo'nun bir eserini Arapçaya çevirmiştir. Bundan başka, Me'mun Beyt el-Hikme başkanı Salim el-Harranî ile Haccac b. Matar'ı eski Yunanca eserleri toplamaları için Bizans'a göndermiştir. Büyük bir ihtimalle Salim pek çok eser yazmış veya tercüme etmiştir. Fakat, onun eserlerinden günümüze ulaşan bir kaç küçük kimya simya risalesinden başka bir şey bilmiyoruz. Bu dönemde felsefe ile uğraşan Harranlılardan biri ve bu şehrin metropoliti Ebu Kurra'dır (826-910). Aristo'nun Fezail el-Nefs adlı kitabını Tahir b. et-Hüseyin için tercüme etmiştir.21 Harran Okulunun İslam dönemindeki belli başlı ilim adamlarını H. 40/M. 660 doğumlu Cezire muhaddislerden olan Meymun bin Mihran'la başlatabiliriz. Ardından Abdülkerim bin Malik Ebu Said el-Harranî, (öl. H.127/M.745).22 Husayf bin Abdirrahman el-Hıdramî el-Harranî (127/745),23 Yunus el-Harranî (H. 228-273/M. 852-886), Hayat Bin Kays el-Harranî ve Teymiyye ailesinden Fahruddin Muhammed Bin Hıdr Bin Teymiyyet el Harranî (1147-1224)'ye kadar isimleri uzatabiliriz.

İskenderiye medresesi Harran'da yaklaşık yarım yüzyıldan fazla yaşayamadı.24 Fakat bu etkileşim sürecinden sonra Harran okulunun mensuplarından bir kısmı Bağdat'a taşınmıştır. X. yüzyıl ile daha sonraki dönemlerde yaşamış İslam bilginlerinin yararlandıkları kaynaklar, bu okulda yapılan felsefe, gökbilim, tıp, matematik ve din ile ilgili araştırmalara ve çevirilere25 büyük katkısı olmuştur. Bölgenin coğrafi adlandırılmalarından biride el-Cezire kavramıdır. El-Cezire, Dicle ve Fırat nehirleri arasında bulunan ve kuzeye doğru uzanan bölgenin genel adı olmuştur26 İlk üç asırda ilmi açıdan önem ifade eden şehirleri Musul, Rakka, Ruha ve Harran'dır. Bu bölge birçok muhaddis'in yerleştiği yer olması hasebiyle tahsil seyahatine çıkanların,27 tıp, astronomiye ilgi duyanların uğrak yeri olmuştur. Bu merkezlerden Urfa ve Harran'ın ilmi çeşitliliğin olduğu mekanlardan olması eğitim görmek isteyenler için cezb edici bir özellik olarak değerlendirilmiştir. Ortaçağ İslam dünyasında bulunan okullardaki eğitim kadrolarının Abbasi merkezine göçü zamanla diğer okullar gibi Harran okulunun da cazibesini kaybetmesine neden olmuştur.

c. Cundişapur Okulu

Bir diğer eğitim kurumu da Cundişapur okuludur. İran'ın Cundişapur şehrinde Hüsrev Anuşlirvan (521-579) tarafından kurulmuştur. Felsefe ve tıp çalışmalarıyla ünlenen okulun hocaları genelde Nesturî Hıristiyanlardı. Hüsrev aklî ilimlere olan ilgisinden dolayı Nesturîlere karşı tanıdığı müsamahayı Ya'kubîlere de tanıdı. Hıristiyan Süryani tabipleri sarayında özel bir itibar görüyorlardı. 529'da Atina'dan kovulan yedi Yeni Eflatuncu filozof, Hüsrev'in sarayında kendilerine yer buldular. 549'da Bizans-İran arasında yapılan antlaşma metninde İran Kisrasının isteğiyle bu filozofların dinî fikirlerinde hür bırakılması istenmiştir.28

d. Nusaybin Akademisi

Nusaybin her alanda olduğu gibi ilmi ve kültürel alanlarda da önemli bir konuma sahiptir. Mşiha Zha'nın vekayinamesinde, Bilimlerin Kaynağı sıfatını kullandığı bu kentte, söz konusu dönemde hem bir Yahudi akademisi hem de bir Hıristiyan akademisi var olmuş ve şehir tarihin değişik dönemlerde önemli teolojik ve tıbbi okullara ev sahipliği yapmıştır.29 Nusaybin'de, ilmi seviyenin ilk dönemlerden beri ileri düzeyde olduğu, kentin bu dönemde tıp ilmindeki gelişmişliğinden de kolayca anlaşılıyor. Daha 363 senesinde şehrin İranlılara terki ile Urfa'ya göçen Nusaybin'in zengin ve kültürlü halkı, burada teolojinin yanında tıp ilmi ile de ilgilenen bir okul kurdular ve tıp ilmini ileri bir düzeye getirdiler30 MS. 410'da Doğu Mezopotamya'daki kilise ve manastırların kendilerinde bağlı hastaneleri vardı ve Batı Mezopotamya'da durum aynıydı. Nusaybin hastanesinde öğrencilerin eğitimi için yapılmış binalar vardı.31 Fakat kaynaklardan edindiklerimizi dikkate alacak olursak, kentte din adamları ile hekimlerin arasının iyi olduğunu söylemek zordur. Hekimlerin dinsel değil de dünyevi işlerle meşgul olmaları bazı din görevlilerinin onların mesleğine şüphe ile bakmaya götürmüştür. Nusaybin tanrıbilim akademisindeki öğrenicilerin şehirde hekimlerle birlikte oturmalarının yasaklanması bu sürtüşmeyi gösteren en önemli kanıttır.32 Her şeye rağmen, yapılan araştırmalar sonucunda anlaşılan odur ki, gerek Nusaybin'de gerekse Urfa'da kurulan akademilerin bugünkü tıp ilminin ileri seviyelerde bulunmasına katkısı büyük olmuştur.33

Nusaybin'de ilk olarak bir akademinin kurulmasının önünü açan hadise, MS. 325 yılında düzenlenen İznik konsili olmuştur. İznik konsiline öğrencisi Mar Afreim ile katılan Mar Yakub bu konsilin sona ermesinden sonra kendisinin piskoposluk bölgesi olan Nusaybin'de 326 yılında bir akademi kurmuştu.34 Akademinin başına yorumcu ya da yönetici olarak Afreim getirildi. Putperestlikten kalma eski Süryani okulunun enkazı üzerinde kurulan ve bünyesinde 800-1000 kadar öğrencinin yatılı olarak okutulduğu kaynaklarca ifade edilen bu akademi, çok gelişti ve Pers İmparatorluğunun içlerinden gelen Hıristiyan gençlerin yeğlediği bir ruhban okulu olarak 38 yıl boyunca neredeyse Urfa Akademisini gölgede bıraktı. Ama kentin 363 barışıyla Romalılar tarafından Perslere terk edilmesiyle Nusaybin Akademisi yok olmadı ise de üyelerinin çoğunu yitirdi. Halkın büyük kısmı, zengin ve kültürlü sınıfın tümü batıya göçtü ve Roma İmparatorluğunun topraklarına, özellikle Urfa'ya yerleşti.35 Nusaybin'de rakip bir ruhban okulu kuruluncaya dek Urfa Ruhban okulu, Asur ruhbanlarının yetiştirildiği en büyük merkezdi ve tanrıbilim alanında Asur kilisesinin düşüncelerinin oluşmasında bu yüzden büyük paya sahip olmuştu.36

Nusaybin'in zengin ve kültürlü sınıfının Urfa'ya gitmesi bu şehri bilimsel açıdan yüksek bir mevkie taşımıştı. Fakat bu yükseliş uzun sürmemiş, 489 yılında İmparator Zeno döneminde, Urfa akademisi Nasturiliği yaydığı gerekçesiyle piskopos Qiyore tarafından kapatılmıştı. Bu gelişmeyle Nusaybin'deki rakip akademi yeniden bir atılıma geçti ve Monofizitçiliğe karşı doğuda Diyofizitçiliğin büyük bir kalesi haline gelerek ikinci kez kuruldu. Böylece, kovularak Nusaybin'e gelen alimlerden bazısı, İran hiyerarşisinde yüksek mevkiler işgal etmiş, bazı başkaları (özellikle Narsay'ın kendisi) Nusaybin akademisinde ders vermiş ve bu okula İran sınırlarının çok ötesine uzanan bir ün kazandırmıştı. Bundan sonra Nasturilik, İran Hıristiyan kilisesinin resmi doktrini haline geldi. Nusaybin'deki akademinin propagandasını Roma İmparatorluğunun içlerine kadar yaydığına Efesli monofizitçi tarihçi Yuhanna da tanık olmuştur.37 Urfa akademisinin kapatılarak Nusaybin'deki akademinin tekrar yükselişe geçmesi hususu Erbil vakayinamesinde şöyle hikaye edilir:

"Mar Hibay (Urfa piskoposu İbas) Urfa okulunda sürekli olarak doğruyu öğretiyordu. Ölümünden sonra (457) sahtekarın müritleri birleştiler ve bütün Persli öğrencileri kentten dışarı sürdüler. Onlar da yurtlarına döndüler ve şeytanın saldırısı karşısında geri çekilmemek için çok sayıda okul kurdular. Nusaybinli Barşawmo, ünlü öğretmen Narsay'ı evinde misafir etti ve biraderlerin eğitimi için Nusaybin'de büyük bir okul kurdu ve sürekli olarak öğretmenler ve çocuklar burada eğitim gördü."38

Bu metinde de hikaye edildiği gibi, Urfa'daki akademisinden ayrılıp Nusaybin'e giden ve orada Perslerin manastırına yerleşen Mar Narsay, Barşawmo tarafından iyi karşılandı, kendisiyle birkaç gün geçirdikten sonra, ondan Nusaybin'de kendi yanına yerleşmesini ve burada uygun görürse bir akademi kurmasını rica etti, kendisini destekleyeceğine söz verdi. Barşawmo ona şöyle dedi:

"Kardeşim, sanmıyorum ki senin Urfa'dan ayrılman ve kurulun dağılması bir rastlantı olsun; tam tersine bu Tanrı'nın isteğiyle olmuştur. Bana göre, Urfa akademisinin dağılması Havarilerin Kudüs'ten dağılması gibidir. Öğüdüme kulak verip burada yerleşirsen, tüm ülkeye büyük yararın dokunacak; çünkü tüm Pers ülkesinde senin amaçlarına bu kentten daha uygun bir kent bulamazsın. Burası önemli bir kenttir. İki imparatorluğun arasında bulunduğu için buraya her taraftan insan akabilir. İnsanlar burada bir okulun var olduğunu, hele onu senin yönettiğini haber alınca buraya akın edeceklerdir. Barşawmo Narsay'ın zihnini yatıştırdı. Narsay, kendisine öğütlenen şeyi yapmaya (Nusaybin'de bir akademi kurmaya) razı oldu ve hemen bir akademi için gerekli her şeyin hazırlanmasını buyurdu."39

Bar-Habşobo'nun akademinin ikinci kuruluşundan sonraki gözlemleri ise şöyledir:

"Akademi birçok öğrenciyi çekti; buraya Persler, Süryaniler ve çevre ülkelerin insanları gelmekle kalmadı, Urfa akademisi'nin öğrencilerinin çoğu da geldi ve bu, Tanrı'nın şanını yüceltmek için oldu. Bundan dolayı Pers ülkesinde akademiler gelişti ve Urfa akademisi çökerken Nusaybin akademisi yükseldi. Romalıların imparatorluğunu sapkınlık sardı, ama Perslerinki Tanrı korkusuyla doldu.40

Urfa'daki akademinin kapatılmasıyla birlikte Narsay da dahil Süryanilerin bir kısmı Nastur'un felsefesini benimsediler. Bu olay Süryani kilisesinin ikiye bölünmesine yol açtı. Pers imparatorluğunun hudutları içerisinde kalan Süryanilere Doğu Süryanileri ve Roma sınırları içerisinde kalanlara da Batı Süryanileri denildi.41 Erbil vakayinamesi, ikinci kuruluştan sonraki süreç hakkında da bilgi verir. Mopsestiyalı Teodor'un öğretisinden hiç sapmadan bütün tanrısal kitapları yorumlayan Narsay'ın yanına bölgeden çok sayıda öğrenci gider ki Adiyebenos piskoposu olan Yusuf da bu giden öğrenciler arasındadır.42 Vakayiname o dönemdeki Hz. İsa'nın doğası hususunda ortaya çıkan ikiliğe de dikkat çekerek şu bilgileri verir:

"O tarihlerde tanrının kilisesi ikiye ayrılmıştı. Batı kilisesi tek doğayı öğretiyordu ve tanrısallık kavramını, bu kavrama ve doğasına ters gelen şeyler için kullanıyordu. Doğu ise iki doğalı tek bir insan öğretisini kabul etmişti."43

Kutsal kitabın doğru okunmasıyla ilgili Urfa akademisinde keşfedilen sistem Nusaybin akademisinde de Narsay tarafından uygulanmaya sokulmuştu. Bu okulun öğretmenlerinden olan Ahvazlı Yusuf, eski Urfa sistemini biraz değiştirerek yeni noktalar ve aksanlar ekledi. Nusaybin yakınlarındaki Bet Şehak'ta bir akademinin kurucusu olan Sabroway VII. yüzyılda doğunun monofizitçilerine bu sistemi tanıttı. Ayrıca akademide din ilimlerinden başka Hipokrat ve Galen'in tıp kitaplarıyla Aristo mantığının bazı bölümleri de okutuluyordu.44 Bundan başka akademide, bir din çerçevesi içinde, inanç yerine bilgiyi esas alan ve araştırmaya dayalı bilgelik yerine hakikate dayalı bilgeliği geçiren bir görüşü savunan gnostik inanç ve öğretilere ağırlıklı bir şekilde yer veren akımlar mevcuttu.45

VI. yüzyılın başlarında, okulun tefsircisi Quzbolu İlyas (Elisoc) ve yerine Mar Abraham geldi. Mar Abraham öğrencileri büyük bir dikkatle yönetti. Bu arada okulun dilbilgisi ve İncil öğretmenleri toplandılar ve bu toplantıda özellikle ekonomiye ilişkin dinsel yasalar ele alındı.46 Abraham Doğu Hıristiyan dünyasının bu yüksek okulunda 509-569 yılları arasındaki uzun zaman dilimi içerisinde liderlik yaptı.47 Akademinin idari yapısından bahsedecek olursak, Süryanilerin geleneklerine titizlikle bağlı olmaları, özgünlükten yoksun eski örneklere önem vermelerinden yola çıkarak Nusaybin akademisinin yönetmelik ve tüzüklerinin Urfa akademisinin yakın bir taklidi olduğunu söyleyebiliriz. Zaten Nusaybin akademisinin ikinci kurucusu Barşawmo ve kendisinin akademiye ilk müdür olarak atadığı Narsay, Urfa akademisinin eski öğrencilerindendi.48 Nusaybin akademisi, şüphesiz sadece Edessa'daki Hıristiyan akademiyi değil, aynı zamanda Nusaybin'deki Yahudi akademiyi de örnek almaktaydı.49 Öğretmen Narsay ve Nusaybin piskoposu Barsawmo, okula yeni kanunlar getirmişler, MS. 496 yılında Barsawmo'nun yerine geçen II. Mor Huşoh, bu kanunları daha da genişletmiş ve onun döneminde okul yalnız doğuda değil, Roma imparatorluğunda ve Afrika'da bile büyük bir şöhret kazanmıştır. Okulun kanunları yürürlüğe girmesinden ve disiplinli bir şekilde uygulanmasından dolayı herkesin hayranlığını kazandı.50 Daha tatmin edici olarak, Nusaybin Okulu'nun 496'da yayınlanan yönetmeliği elimizde mevcuttur. Söylendiğine göre, bu dönemde okulun öğrenci mevcudu sekiz yüze yaklaşmıştır. İdare ve disiplinle ilgili konular müdür (Rabban) ve onun meslektaşları tarafından okulun vekilharcına (Rabbaita) havale edilmekteydi. Ders veren hocaların ticaretle veya el sanatlarıyla uğraşmalarına ya da hocalık görevlerini aksatmalarına izin yoktu. Öğrenciler bir giriş sınavına girmek zorundaydılar. Öğrenim süresi üç yıldı. Okul yatılıydı ve öğrencilere ancak okulun yurdunda kalma imkanı olmadığı zaman şehirde yaşama izni verilmekteydi. Horozların ötüşüyle başlayan ve akşam şarkılarının söylenmesiyle sona eren derslere devam mecburiydi.

Yıllık tatil Ağustos'tan Ekim'e kadardı ve bu dönem zarfında öğrencilerin şüphesiz şehirde oturanlara rakip olmamaları için ancak Nusaybin dışında ücretli bir işte çalışmalarına müsaade edilirdi. Öğrenciler evli olmamak zorundaydılar. Disiplin katıydı ve ihlaller okuldan atılmakla cezalandırılırdı. Öğrencilerin meyhaneye gitmeleri ve açık havada şarap partilerine katılmaları, dünyevi kitaplar okumaları, dilencilik yapmaları veya görünüşlerinde itinasız olmaları yasaktı. Mümkün olduğunca öğrencilerin Bizans topraklarına geçme konusundaki hevesleri kırılmaya çalışılırdı.51 Öğrencilerin şehirde hekimlerle birlikte oturmaları ve acil durumlar dışında eğitime ara vermeleri yasaktı.52 VII. yüzyıla kadar parlak bir devre geçiren bu akademi, IX. asırda çöktü ve devamı olarak Bağdat'ta yeni bir Nasturi medresesi açıldı.53

İslam öncesi Nusaybin Akademisi'nde görev yapan bilginler başta olmak üzere Nusaybinli Mar Yakub (MS. ?-338), Aziz Afreim (306-373), Narsay (399-502), Barsawmo, Ahvazlı Yusuf ve Hanana'yı sayabiliriz.

Nusaybin'in İslam fatihlerince alınması sonrasında ise ilmi faaliyetler durmamıştır. Nusaybin'in ilim ve kültür alanındaki önü alınmaz hızı, İslam döneminde daha da artarak devam etti. Müslümanlar Mısır, Suriye ve Güneydoğu Anadolu'yu fethettikleri zaman eski kültürlerle karşı karşıya gelmişlerdi. Bu çerçevede Antakya ve Urfa akademilerinde olduğu gibi Nusaybin akademisindeki kültürel kalıntılarla da ilgilendiler.54 Öncelikle, Şam ve İskenderiye'den başka felsefe eğitimi veren Nusaybin medresesi, Emeviler döneminde varlığını aynen korudu ve burada pozitif bilimler eski yöntemlere dayanarak öğretildi.55 Emevilerin son dönemi ile Abbasilerin ilk devirlerine kadarki süreçte, düşünce hayatındaki hürriyet henüz kayıt altına alınmadığından dini ve felsefi fikirlerin beşiği olan Mezopotamya'da metafizik meseleleri serbestçe tartışılabiliyordu.56 Abbasi devleti döneminde de şehzadelerden Vasiki ve diğer bazı şehzadelerin, Nusaybin'de hatiplik yapmış olması Abbasiler'in bir ilim şehri olarak bu kente atfettikleri önemi göstermesi açısından anlamlıdır.57

İslam dönemine gelince, bu dönemde şehirdeki ilim ve eğitim faaliyetleri medreselerin inşasıyla devam etmiş, buradaki eğitimin aksamadan sürdürülmesi için de bu medreselere vakıflar tahsis edilmişti. Kaynaklar, Eyyubiler döneminde de, Nusaybin'de iki medresenin varlığından söz ediyor. Kentte, ünlü devlet adamlarının medreseler inşa ettiğini görüyoruz. Mesela, Nureddin'in ve Selahaddin'in başkadısı olup İbn Kesir'in künyesini, Kemaleddin Muhammed b. Abdullah b. Kasım Ebu'l Fadıl (öl. 572) olarak verdiği kişi Musul ve Nusaybin'de birer medrese inşa ettirmişti.58 İbnu'l Adim'in verdiği bilgiye göre, Zengi Nusaybin kentinde Hanifi öğretisini esas alan bir medrese inşa ettirmiştir.59

XII. yüzyılda şehri gezmiş olan İbn Cübeyr ve XIV. asır seyyahı olan İbn Battuta şehirde iki medresenin varlığından söz eder.60 Osmanlı fethinden sonraki dönemlerde de ilim faaliyetlerine devam edildi. 1549 yılında kentin Beriye ağzı muhafızlığına tayin olunan Hacı Şahkulu Bey burada bir mescid ve medrese yaptırarak buraya evkaf tahsis etti.61 İlme ve ilim adamına verilen bu değer neticesinde, Nusaybin şehrinde İslam döneminde birçok şair, edip ve ilim adamları yetişmiş, bunların bazıları ünlü devlet adamlarının saraylarında ikamet etmişlerdir. Bunlardan en önemlileri arasında şunları sayabiliriz.

1. Selman-i Pak (Selman-i Farisi)

Hz. Muhammed'in berberliğini yaptığı söylenen ve esasen Isfehanlı bir Mecusi olup İran'da iken kiliseye giderek Hıristiyan olan bu kişi, daha sonra Anadolu'ya geçip kiliselerde hizmet etti. Gençlik yıllarının bir bölümünü Nusaybin'de bir kilise papazının yanında geçirdiği söylenmektedir. Daha sonraları Şam'a, oradan da Medine'ye geçti. Rivayete göre, bir Yahudi'nin elinde bir köle bulunduğu sırada Hz. Muhammed ile karşılaşır ve Yahudi'den satın alınarak serbest bırakılır, sonradan da Peygamberimizin berberliğini yapmaya başlar. Resulullah'ın huzurunda ve sohbetinde kemale erer. Hz. Ömer zamanında yüksek makamlara getirilir.62

2. Hibetullah İbn Talha (öl. H. 652)

İbn Kesir'in Ebu Şame'den nakil ile alim ve fazıl bir zat olarak nitelediği Şeyh Kemaleddin adıyla da bilinen bu kişi, bir ara Nusaybin'de kadılık görevini yerine getirdi. Buradan Halep'e gitti ve vefatına kadar orada kaldı.63 Şeyh Kemaleddin'den, Ikdu'l Cum'an'ın müellifi Bedreddin Ayni de bahsediyor ve künyesini Ahmed b. Hibetullah İbn Talha olarak veriyor. Nusaybin kadılığına getirilmeden önce Dımaşk'ta hatiplik yapmıştı.64

3. Şeyh Ebu'l-Yakzan El-Esvedu'l-Cesed el-Ebyadu'l Kebid

XII. asır sonlarında (H. 580/M. 1184) Nusaybin'e gelen ünlü gezgin İbn Cübeyr, bu tarihte Nusaybin'de yaşayan alimlerden Ebu'l Yakzan'dan bahsediyor:

"Caminin kuzeyindeki zaviyelerden birinde, Allah'ın kalplerini imanla aydınlattığı evliyadan ve zamanımızda yaşayan güzelliklerden biri olan, hakkında anlatılanlarla ünlü, keramet sahibi ibadet ve zühtten bir deri bir kemik kalmış, kulluk yolunda yaşlanmış, elinin emeği ile yetinen, bugünkü azığından yarına saklamayan Şeyh Ebu'l-Yakzan El-Esvedu'l-Cesed el-Ebyadu'l Kebid yaşamakta. Rebiülevvel ayının ilk günü Salı akşamı onunla görüşme mutluluğuna kavuştuk. Kendisiyle görüşmeyi nasip ettiği için Allah'a şükrettik. Umarım Allah duasının bereketini gösterir. O işiten ve karşılık verendir. Kendinden başka Tanrı yoktur."65

4. Ebu'l Ferec Abdulvahid b. Nasr b. Muhammed al-Harumi

İbn Hallikan'ın Vefayatu'l Ayan adlı eserinde, Sa'libi'den nakil ile Nusaybinli bir Arap şairi olarak kaydettiği ve kendisinden Bebbeğa olarak bahsedilen bu kişi, Seyfüddevle'nin sarayında ikamet etmiş, onun ölümünden sonra da Musul ve Bağdad'da yaşamıştı. Şairlikte, çağdaşı meşhur Mütenebbi kadar olmasa da Bebbeğa'ya zamanın en parlak zekalarından biri olarak bakılırdı. Methiyelerinde büyük bir muvaffakiyet görülür, şiirlerinde ise daha sönük olmak üzere her neviden şiir yazdı.66

5. İzz ed Darir

Nusaybinli olup felsefe ile uğraşmış olan İzz ed Darir'den de burada söz etmek gerekir. İbn Kesir'in hoş olmayan sözlerle yad ettiği bu kişi, yine onun yazdığına göre, zimmilere diğer başkalarına ders vermekte olup Ebu'l Ala el-Maarri'ye benzemekteydi.67

6. Ali b. Muhammed b. Hasan b. Yusuf b. Yahya

Nusaybin'de doğmuş bir başka şair olan bu kişiden Şakir el-Kutbi'nin, Fevatu'l Vefayat'ında belirttiğine göre, Eyyubi meliki Melik Eşref Musa'nın, bir berad gönderdiği bahsedilir. Bu şairin Divan-ı Sağir diye adlandırılan bir divanı vardı ve Nusaybin şehrinde ikamet ediyordu, hendese ilmi ile de meşgul olan bu zat H. 619 senesinde burada vefat etti.68

7. Bişr b. Yahya b. Ali el-Kayyi en-Nesebi

Yakut, Mu'cemu'l Udeba, İbn Nedim'in de Fihrist adı eserlerinde Nusaybinli olduğunu kaydettikleri bu edipten bahsediyor. Künyesi Bişr b. Yahya b. Ali el-Kayyi en-Nesebi olarak verilen bu kişi, mühim bir şair ve edip idi. Muhammed İbn İshak kitabında ondan bahsediyor.69

8. Hasan b. Muhammed b. Ahmed b. Neca

Ayni'nin Ikdu'l Cum'an'ında kendisinden Sufi diye bahsettiği ve Nusaybinli olduğunu söylediği bu kişi aynı müellifin ifadesine göre, eski ilimlerden birçoğu ile uğraşmıştır.70

9. Ebu Salim Nasibi (Muhammed b. Talha) (1186-1254)

Şafii fıkıh usul ve hadis alimi olup Kemaleddin lakabıyla anılan bu kişinin Nusaybin ile ilgisi burada kadılık yapmasından kaynaklanır. Bilahare, kendisine vezirlik teklif edilmesine rağmen bunu reddedip mazur görülmesini istedi. Çok mal mülk sahibi olmasına rağmen bunlara hiç itibar etmeyip züht yolunu tuttu. Geride bıraktığı eserler şunlardır: el-Ikdu'l Ferdi li'l Melik üs-Said -ed-Dürr'ül Munazzam fi Sirri'l A'zamTahsinu'l Meram - Tahsinü'l Meram fi Tafdil üs Selati ale's Siyam - el-Cifrü'l Cami've Nuru'l Lami' - Nefaisü'l Anasırli Mecalisü'l Melik Nasır fi Ahlak ve's Saltanat ve'ş Şeraiti.71

10. Nesimi

Bazı kaynaklarda, doğruluğu tartışılır olsa da, XIV. yüzyılda yaşamış olup klasik İslam anlayışına aykırı görüşleri ile tanınmış olan insan yüzünün Allah'ın aynası olduğu şeklindeki farklı görüşleri sebebiyle derisi yüzülerek öldürülmüş olan şair Nesimi'nin de Nusaybinli olduğuna dair rivayetler yer alır.72

Sonuç olarak Güneydoğu Anadolu'nun kültürünü meydana getiren ana unsurun ilim ve din olduğu şüphe götürmez bir hakikattir. Bölgedeki binlerce tarihi kalıntı, efsane ve bölgede yetişen ilim adamlarının eserleri bunu ispatlamaktadır. Bölgenin tekrar ayağa kalkması da ancak bu hususların tekrar inşasıyla olabilir.

Öz

Güneydoğu Anadolu Bölgesi medeniyet tarihi açısından önem arz eden bir yerleşim alanıdır. Güneydoğu Anadolu'nun kültürünü meydana getiren ana unsurun ilim ve din olduğu şüphe götürmez bir hakikattir. Bölgedeki binlerce tarihi kalıntı, efsane ve bölgede yetişen ilim adamlarının eserleri bunu ispatlamaktadır. Bölgenin tekrar ayağa kalkması da ancak bu hususların tekrar inşasıyla olabilir. Bu çalışma Güneydoğu Anadolu'nun medeniyet tarihi açısından önemini ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Anahtar Kelimeler: Güneydoğu Anadolu, medeniyet tarihi, kültür, ilim, din, Urfa Akademisi, Harran Okulu, Cundişapur Okulu, Nusaybin Akademisi

Abstract

The South-Eastern Anatolia is a very significant settlement in the history of civilization. It is a doubtless reality that the main elements in the composition of the South-eastern Anatolian culture have been religion and science. Thousands of historical ruins, legends and the works of scholars educated in this region prove this fact. The revical of this regiou could only be possible after the reconstruction of these three qualities. This study aims to emphasize the significance of South-Eastern Anatolia in the history of civilization.

Key Words: South-Eastern Anatolia, history of civilization, culture, science, religion, the Academy of Edessa, the Harran School, the Cundishaper School, the Academy of Nisibi

Dipnotlar:

1. Geniş b,ilgi için bkz. Abdullah Ekinci; Müze Şehir Urfa, Ankara 2006.

2. W. Barthold, İslam Medeniyeti Tarihi, Ankara 1940, s. 10-11.

3. William P. Cheshire, "Twins of Terebinth: The Ethical Orijins of The Hospital in the Juedo-Christian Tradition", Ethics-Medicine, 19:3, 2003, s. 150.

4. Nihat Keklik, Mantık Tarihi ve Farabi Mantığı, I-II, İstanbul 1969, s. 19-20.

5. Mşiha Zha, Erbil Vekayinamesi, s. 138-139,146-148; Hayes, Urfa Akademisi, s. 11,133,152,225-226.

6. Mehmet Bayraktar, s. 39.

7. S. Kemal Sandıkçı, s. 306.

8. S. Kemal Sandıkçı, s. 306.

9. Ahmet Hulusi Köker, "Sabit b. Kurra'nın Hayatı" Gevher Nesibe Sultan Anısına Düzenlenen Harran Üniversitesinin Bilimsel Temelleri, Harranlı Bilim Adamları Kongresi Tebliğleri, Kayseri 1995, s. 37.

10. Şinasi Gündüz, agm, s. 82; Seleucid Hanedanı ve Büyük İskender'in istilası için bkz. Fikret Işıltan, s. 12-21.

11. Mehmet Bayraktar, s. 40.

12. Y. Kumeyr, İslam Felsefesinin Kaynakları, çev. F. Olguner, İstanbul 1976, s. 166.

13. Mehmet Bayraktar, s. 40.

14. Phillip Hitti, II, s. 349; Mehmet Bayraktar, s. 32.

15. Aynur Özfırat, s. 14.

16. Ramazan Şeşen, s. 12; Ahmet Ağırakça, s. 99.

17. Ahmet Hulusi Köker, "Sabit bin Kurra'nın Hayatı" Gevher Nesibe Sultan Anısına düzenlenen Harran Üniversitesi'nin Bilimsel Temelleri, Harranlı Bilim Adamları Kongresi Tebliğleri, Kayseri 1995, s. 37.

18. Cavit Sunar, s. 43.

19. S. Mihail, s. 166; T. J. Boer, s. 12.

20. H. Dursun Yıldız, s. 454-455; Ramazan Şeşen, s. 52-53.

21. Ramazan Şeşen, s. 59.

22. Necati Avcı, s. 109.

23. S. Kemal Sandıkçı, s. 306.

24. Y. Kumeyr, s. 167-169.

25. İsmet Zeki Eyyuboğlu, "Harran Okulu" YA., 10, İstanbul 1984, s. 7433.

26. Corci Zeydan, İslam Medeniyeti Tarihi, II, İstanbul 1971. s. 47; S. Kemal Sandıkçı. İlk Üç Asırda İslam Coğrafyasında Hadis, Ankara 1991. s. 301.

27. S. Kemal Sandıkçı, s. 301.

28. T.J. De Boer, İslam'da Felsefe Tarihi, çev. Yaşar Kutluay, İstanbul 2001, s. 34-35.

29. Mşiha Zha, Erbil Vekayinamesi, s. 148; Dickens, "The Church of The East", Fides et Historia, XXXII, no. 2, s. 109.

30. O'leary, İslam Düşüncesi, s. 17; Segal, Edessa, s. 112.

31. Segal, Edessa, s. 112.

32. Segal, Edessa, s. 187.

33. Bu konuda şu makalelere bakılabilir. Samir Johna, "The Assyrians and Their Role in The History of Medicine", The American Surgeon, Ekim 2002, 68, s. 927; amlf., "The Roots of Modern Medical Schools", s. 627.

34. Mateos, Vekayiname, s. 25, not 73.

35. Hayes, Urfa Akademisi, s. 133, 152; Çevik, "agm", s. 2; Akyüz, Nusaybin Okulu, s. 24-25.

36. Hayes, Urfa Akademisi, s. 11.

37. Hayes, Urfa Akademisi, s. 239; Işıltan, Urfa Bölgesi, s. 27; Segal, Edessa, s. 140; O'leary, İslam Düşüncesi, s. 24; Aydın vd., Mardin, s. 64; Akyüz, Nusaybin Akademisi, s. 27-28; Mehmet Bayraktar, İslam Felsefesine Giriş, Ankara, 1997, s. 34; Çevik, "agm", s. 2.

38. Mşiha Zha, Erbil Vekayinamesi, s.138-139; Hayes, Urfa Akademisi, s. 225-226.

39. Hayes, Urfa Akademisi, s. 225-226; Bayraktar, İslam Felsefesi, s. 34.

40. Hayes, Urfa Akademisi, s. 226.

41. Akyüz, Nusaybin Akademisi, s. 28.

42. Erbil vekayinamesini çeviren Alfons Mingara, Nusaybin'deki akademiye gösterdiği yoğun ilgisinden yola çıkarak Mşiha Zha'nın da bu akademiden mezun olduğu olasılığı üzerinde durur. Bkz. Mşiha Zha, Erbil Vekayinamesi, s. 14, not 59.

43. Mşiha Zha, Erbil Vekayinamesi, s.138-139.

44. Hayes, Urfa Akademisi, s. 161, 252; Bayraktar, İslam Felsefesi, s. 34.

45. Abdullah Ekinci, "Ortadoğu'da Ortaya Çıkan Heterodoks Akımların Tarihsel Arka Planı", TÜRDAV, Sayı 141, Aralık 2002, s. 7-8. Gnostizm hakkında daha fazla bilgi için bkz. Ekinci, Karmatiler, s. 38-41.

46. Mşiha Zha, Erbil Vekayinamesi, s. 146-147.

47. Mşiha Zha, Erbil Vekayinamesi, s. 13.

48. Hayes, Urfa Akademisi, s. 16, 164.

49. Segal, Edessa, s. 201, not 92.

50. Akyüz, Nusaybin Akademisi, s. 29-30.

51. Segal, Edessa, 201; Yamauchi, "God And Shah", s. 92; Akyüz, Nusaybin Okulu, s. 31-32.

52. Segal, Edessa, s. 187; Akyüz, Nusaybin Okulu, s. 32.

53. Bayraktar, İslam Felsefesi, s. 34; Aydın vd., Mardin, s. 64, not. 54.

54. İ. Agah Çubukçu, İslam Düşünürleri, Ankara, 1977, s. 7.

55. O'leary, İslam Düşüncesi, s. 26-27; İrfan Aycan, Mahfuz Söylemez, Ramazan Atınay, Fatih Erkoçoğlu, Nizameddin Parlak, Emeviler Dönemi Bilim Kültür ve Sanat Hayatı, s. 72.

56. Günaltay, "Selçuklular Horasan'a İndiklerinde İslam Dünyası", Belleten, VII, s. 68; Barthold, İslam Medeniyeti, s. 128-129.

57. Mez, İslam Medeniyeti, s. 187-188.

58. İbn Kesir, el-Bidaye, XII, s. 521; Bazı kaynaklara nazaran Nusaybin'de iki medrese inşa ettirdi Krş. Şeşen, Salahaddin ve Devlet, s. 328, 352.

59. İbnu'l Adim, Buğyatu't Taleb, s. 295.

60. İbn Cübeyr, Endülüs'ten Kutsal Topraklara, s. 175; İbn Battuta, Seyehatname, s. 337; Abdülgani Efendi, Mardin Tarihi, s. 171; Aydın vd., Mardin, s. 103; Çevik, "agm", s. 8.

61. Göyünç, Mardin Sancağı, s. 58-59.

62. Tarihin Tanığı Nusaybin, s. 107.

63. İbn Kesir, el-Bidaye, XIII, s. 342-343.

64. Ayni, Ikdu'l Cum'an, I, s. 94.

65. İbn Cübeyr, Endülüs'ten Kutsal Topraklara, s. 175-176.

66. İbn Hallikan, Vefayatu'l Ayan, III, s. 199; J. Hell, "Bebbega", İA., II, Eskişehir, 1997, s. 431.

67. İbn Kesir, el-Bidaye, XIII, s. 411.

68. Şakir el-Kutbi, Fevatu'l Vafayat, III, s. 66.

69. Yakut, Mu'cemu'l Üdeba Fi Aşri Cuzea, (Basım yeri yok), 1980, s. 75; İbn Nedim, Fihrist, Kahire, ts., s. 219.

70. Ayni, Ikdu'l Cum'an, I, s. 338.

71. İslam Alimleri Ansiklopedisi, VIII, s. 246-247.

72. İ. Agah Çubukçu, Türk Düşünce Tarihinde Felsefe Hareketleri, Ankara, 1986, s. 172.

Yukarı