. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6276

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2006 
 Anarşi & Terör
 KÖPRÜ / Kış 2002 
 Küreselleşme Krizi


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Muhafazakârlık
Kış 2007   [ 97. Sayı ]


İslam Açısından Muhafazakâr Teorinin İlkeleri

The Principles of Conservative Theory from the Islamic Point of View

Recep ARDOĞAN

Dr.

Muhafazakârlık, sözcük olarak toplumda yerleşik inanç, gelenek ve düzenin muhafazasından yana olmak demektir. Toplumun inanç ve kültürünü sürdürme anlamıyla kavram, günlük dinde "dindar" manasında da kullanılır olmuştur. Sosyal anlamda o, geleneğin değişime direncini temsil eder. Siyasî anlamda ise toplumun geleneğinin yansıması olduğuna inanılan siyasî sistemin sorunsuz olarak işlediğini düşünür ve köklü reform taleplerine karşı çıkar. Felsefi açıdan da rasyonalizmi temel alan Aydınlanma düşüncesine yöneltilen eleştirilerle belirginleşir.1

Muhafazakârlık, her toplumda var olmuş bir yaklaşımdır. Ancak onun siyasî ve toplumsal temellere dayalı sistemleşmiş bir görüş olarak ortaya çıkışı yenidir. Muhafazakâr teori, sosyolojik bakımdan sanayi devrimiyle ortaya çıkan yeni sosyal şartların geleneksel değerleri yerinden etmesine, sosyal yapıların çözülmesine ve bireyi yalnızlaştırmasına yönelik eleştirilerden beslenmiştir.

Muhafazakârlık "tabiatı icabı" arzu edilmeyen gelişmelere tepki dışında hangi istikamete yönelmemiz gerektiği konusunda bize bir seçenek sunmaz. Bu yönüyle o, yalnızca bir tutum olarak görünse de günümüzde, Liberalizm ve Sosyalizm karşısında kendi bağımsız önerileri bulunan, sosyal bilim ve çağdaş siyasal doktrinler öğretiminin başlı başına bir konusu haline gelmiştir.2

Makalede bir doktrin, sosyal veya siyasal bir teori olarak muhafazakârlık hakkında nihaî bir yargıda bulunmaktan ziyade, muhafazakâr düşüncenin temelleri ve ilkeleri hakkında İslam açısından değerlendirmede bulunulacaktır. Bunun dışında muhafazakârlığın aktüel boyutları ve özellikle reel siyasetteki farklı tezahürleri konu dışında tutulacaktır.

1. Birey

Muhafazakâr teoriye göre, birey, ontolojik açıdan zayıf, sınırlı ve yetersizdir. Bu yüzden de onun aile, din, gelenek gibi kurumlarla desteklenmeye; gelenek ve toplumun tecrübe birikiminin kılavuzluğuna ve güçlü bir otoritenin yönetimine ihtiyaç vardır. Bu nedenle bireylerin, kendi sınırlı bilgi ve anlayışlarıyla toplumun geleceği hakkında yanlı kararlar alması, bir avuç insanın kurguladıkları ütopyaları doğrultusunda, istikrarı bozacak köklü değişimler doğru değildir.

Muhafazakârlıkta, Hıristiyanlığın kusurlu insan anlayışının etkisini izleyebiliriz. O, kilisenin aracılığı ve onun temsil ettiği İsa'nın inayeti olmadan kurtuluşun olmayacağına inanan kurumsal Hıristiyanlık gibi bireylere karşı güvensizdir. Bu yüzden muhafazakârlık, Aydınlanmanın mükemmelleşebilirlik (perfectibility) anlayışının karşısında yer alır. Burada belirtelim ki, Hıristiyan Batı'da ruhban sınıfı dışında, Laik denen sıradan Hıristiyanların İncil'i okuyup anlamaya çalışması, Allah'la doğrudan, aracısız bir iletişim içine girebilmesi, ancak Reform sonucunda olmuştur. Hıristiyan olmayanların din hürriyeti konusunda hiçbir olumlu düşünce içermeyen reformun Hıristiyan düşüncesine temel katkısı, getirdiği bireyci yaklaşım olmuştur. İslam ise, hem başından itibaren bireyi temel almış hem de bireyi sosyal kurumlarla desteklemiş, ayrıca cemaat üzerinde de vurgu yapmıştır. İslam'ın sözünü ettiği kurtuluş, yalnızca vicdanın sınırları içinde bir dindarlık öngörmez. O, adil bir toplum kurmayı da amaçlar ve bunun için de köklü değişiklikler gerekebilir. Ancak, bunlar kişilerin ferdî insiyatifiyle değil, ilkelere göre olmalıdır.

Kur'an, insanın kendini geliştirebileceği fikrini verir. Bireyin zaafları vardır; ancak ilim, akıl ve vahyin kılavuzluğuyla "en iyi" amelini sergileyebilir ve mükemmel olmayan toplum ve geleneksel kurumların ötesine geçebilir. İnsan fıtratı mükerrem olduğundan, kasten hakkı arıyor.3 Diğer yandan insanın kendisini hatasız zannetmesi, en büyük hatadır. Kusurlu bir varlığın kendi/ferdî aklıyla ulaştığı eksik bilgi ve fikirlere göre toplumu yeni baştan şekillendirmek istemesi, toplum mühendisliğine yeltenmesi bir haddini bilmezlik ve çağı tanımamaktır. Bediüzzaman da "Bu zaman, şahs-ı manevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakikatler, fâni ve âciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez."4 derken değişimin kendisine değil, ferdî bir görüş üzerine yapılandırılmasına karşıdır. Çünkü çağımızda bireylerin yetersizliği daha aşikâr hale gelmiştir. Örneğin, geçmişte bilim felsefenin içinde iken, ondan bağımsız hale gelmekle kalmamış, bilimin çeşitli dallara ayrılması da giderek hız kazanmış; eskilerin "İhsâ'ul-Ulûm" dedikleri "bilimlerin tasnifi" de git gide genişlemiş ve güçleşmiştir. Dolayısıyla, çağ değişimi kaçınılmaz kıldığı gibi, toplumun geleceğinin ferdî görüşlere bırakılmaması da kaçınılmazdır.

Elbette, gelenekle yeni, birey ile umum arasında belli bir çelişki vardır. Bu nedenle, İslam bu gerilimin aşılmasında bireysel karar yerine evrensel bir ilke olan şurayı, indî görüş ve içtihat yerine toplumun uzlaşmasını (icma)yı öne çıkartır.5 Yine bir kötülüğün kötülüğünü dile getirmek, ona alternatif daha doğru bir bilgi, görüş ve politikayı açıklamak her bireyin bir hakkı iken, toplumu ilgilendiren bir konuda kendi başına harekete geçmek de İslam'a göre doğru değildir.

Muhafazakârlık, Liberalizmin birey anlayışına, bireyin topluma ve geleneğe rağmen sahip olduğu haklar fikrine ve alternatif hayat tarzlarına gösterdiği hoşgörüyü eleştirir."6 Liberalizmin özgürlük anlayışı, ahlak açısından sorunsuz değildir. "Her şeyin bir râfızîsi var. Hürriyetin râfızîsi de süfehâdır."7 Bunun yanında muhafazakâr yaklaşımın aksine insan hak ve hürriyetlerini de toplumun bir bağışı olarak görmesi de yanlıştır. Bunlar, İslam'a göre, yaratılışta takdir edilmiştir.

2. Akıl

Muhafazakârlık, aklın siyasi sorunların çözümü için kullanımına karşı olmamakla birlikte, bireyin akıl kapasitesinin sınırlılığını vurgular. O, tarihi tecrübenin ve pratik bilginin çok farklı sonuçlara götürebilen soyut akıl yürütmeye tercih edilir olduğu bir epistemolojiye sahiptir. Buna göre akıl, asırların deneyimlerinin süzülerek gelen bir evrimleşme sonucu oluşması gereken toplum düzeni üzerinde bireyin keyfî değişiklikler yapma isteklerine araç olmamalıdır. Başka bir ifadeyle, muhafazakârlık toplumun tümünü etkileyecek planların, çoğunluğun isteğine aykırı olmalarına karşın akılcılık (rasyonalizm) kullanılarak meşrulaştırılmasına, özellikle de "kurucu akılcılık"a veya "rasyonel projecilik"e karşıdır.8

Doğrusu, insanlar ıslahat iddiasıyla yola çıkar. Ancak, çok kez kargaşa ve bozulmaya yol açarlar.9 Onların kimi, doğru bir görüşe sahip olduğuna inanır, kimi de doğruluk imajı oluşturmaya çalışır. Yani, ya suret-i haktan görünür ya da bâtılı hak görür. Peki, eski ya da yeni, bir fikir veya hareket karşısında insanın tavrı ne olmalı?

Mihenge vurmadan almamak...10

Aklın tek başına dünyayı daha iyi hale getirmeyeceğine ilişkin muhafazakâr kanının iki kaynağı vardır. Pratik olan ilki, akla dayalı siyasi projelerin tatbikinin yol açtığı olumsuzluklar ve yıkımlardır. Teorik olan ikincisi ise, insan bilgisinin sınırlarına ilişkin epistemik kuşkular taşıyan felsefî ve dinî dogmalardan gelmektedir.11 Kurumsal Hıristiyanlık, Reform sonrasına kadar kutsal kitabı okuma, anlama ve yorumlama çabasını hoş karşılamayacak kadar bireye güvensizdi. Yine o, Hıristiyan inanç ve dogmalarını akılla temellendirmemesi dolayısıyla, fideist (imancı) yaklaşımı benimsemesi de akla güvensizliğin bir eseridir. Hıristiyanlık imanın akılla kavranamayacağını, kilisenin aracılık ettiği ilahî inayetle idrak edileceğini söyler. Yani akıl, imanı kavramaz, imanla bilir; yani "akletme" değil, "hıfzetme" söz konusudur.

İslam ise akletmeyi insana sunulan ayırt edici bir nimet ve dinen yükümlü olmanın ilk şartı ve dinî bir yükümlülük sayar.12 Yani, İslam aklın tüm sınırlılıkları ve yetersizliklerine karşın, onun üzerinden vesayetin kaldırılmasını amaçlar.

Diğer yandan, insan aklı, Kur'an'da Materyalizm, Pozitivizm ve Sansualizm'in temel aldığı soyut veya pratik ve pragmatik aklı aşmaktadır. Kur'an'daki akl-i selîm ve kalb arasında bu yükselişi sağlayan, gelişen bir bağ vardır. Dolayısıyla İslam akılcılığı, doğrunun yerini faydanın, hakkın yerini gücün, hissiyatın yerini mekaniğin, ruhun yerini organizmanın almasını onaylamaz; Faydayı doğru kıstasıyla kabul eder. Dini özel hayatla, ahlakı sosyal alanla sınırlamaz; insanın kendine yabancılaşmasına karşı ona aşkın değerler ile hayatiyet verir.

İslam akılcılıkta ifrata karşı olduğu gibi görecilik ve şüpheciliği de benimsemez. Çünkü göreli olan, hakikat değil, onun tezahürü ve anlaşılma biçimidir. Aslında insanın akıl ve bilgisinin sınırlılığı fikri, İslam'ın bütünlüğü içinde Hıristiyanlık ve muhafazakârlıktan çok daha farklı bir sonuca gitmektedir: Eğer beşerî akıl ve bilgiler eksik, zaman zaman da göreli ve yanlı olmakla malul ise, hiçbir bireysel proje topluma dikte edilmemelidir. Bunun yanında bireyler kadar umumun da yanılabilirliği göz önüne alındığında toplumda yerleşik kültür ve gelenek de sorgulanamaz görülmemelidir. Birey, yerleşik düzen, inanç, örf ve içtihatlara eleştirel yaklaşabilir, yetkin olmak şartıyla yeni içtihatlarda bulunabilir ve bunu açıklayabilir. Hakikat ve doğru toplumun genelinden farklı olarak bireyde bulunabilir, çoğunluk ve gelenek, hakikatin ölçüsü değildir; ancak, bireyler de kendi sınırlarını görmelidir.

3. Geleneksel Kurumlar

Muhafazakârlık, geleneksel toplumun disiplinli ve dayanışmacı yapısını sürdürmeyi amaçlar. Geleneksel toplum, toplumsal ve ahlaki bağların aile, dini cemaat ve mesleki zümreler gibi "aracı" kuruluşlarla korunduğu, "uyumlu ve düzenli" (disiplinli) bir toplumdur.13

Muhafazakârlık açısından "değişim", bir bilinmeze doğru gidiş olduğundan, siyasi, sosyal ve ekonomik "kurumlar" korunarak bilinmezlik ve belirsizlik endişesi bertaraf edilmeye çalışılır. Bireyin kendini gerçekleştirmesinin araçları olduğuna inanılan aile ve din gibi sosyal kurumların korunması yönünde devlete ve siyasete sınırlı bir rol biçilir. Muhafazakârlar, siyasal kurumların da olayların akışından doğması ve ulusun ihtiyaçlarınca doğal bir biçimde oluşturulması gerektiğine inanırlar. İktidar kurumlarının soyut ilkeler ve teorik bilime göre yeniden inşa edilmesi yerine, sivil toplumun şartlarından doğmasından, onun gelenek ve değerleriyle uyumlu bir biçimde ortaya çıkmasından yanadır.14

a) Din

Geleneği korunmaya yönelik tepki, muhafazakârlığı dine yaklaştırmaktadır. Muhafazakârlığın tüm biçimlerinin üzerinde birleştiği temel bir fikir de toplumu bir arada tutan değerlerin vazgeçilmezliğidir. Toplumu bir arada tutan belli inançlar, dogmalar, idealler ve bunları taşıyan din vardır. Toplum, din ve onun inanç sembolleri ve kurumları aracılığıyla insanlar arasında oluşturduğu manevî bağ olmaksızın varlığını sürdüremez.

Muhafazakârlar, dini yalnızca bireysel bir inanç olarak değil, ama aynı zamanda sosyal işlevleri olan bir kurum olarak da değerine inanır, hatta dinin bu ikinci yönüne daha önem verir. Çünkü onlara göre, hiçbir toplum ve millet dinden bağımsız olarak var olamaz. Din, otoritesi, sembolleri ve kurumları aracılığıyla toplumun birlik ve bütünlüğünü korumaya katkıda bulunur.15 Her din geldiği toplumda bir değişikliğe yol açmakla birlikte, zamanla kültürleşir ve gelenekleşir. Dinin getirdiği değerler dizisi, ilkeler, kurallar ve kurumlar toplumun önceki kültür, inanç ve geleneğinin yerini -aynı zamanda onlardan etkilenerek- aldığında, muhafazakârlık açısından da korunması gereken bir unsur olur. Din de ondan kaynaklanıp toplumda kabul görmüş olan değerler, ilkeler ve âdetlerin korunmasını öngörür. Bu nedenle din muhafazakârlık ile aynı paydada buluşabilir, ancak onunla örtüşmez.

Muhafazakârlık, genelde belli bir anlayış ve tezahür şekliyle -kültürleşme sürecinden geçerek- dini bir öge olarak bünyesine kabul etmiştir. Değişim ve dönüşüme göre sürekli bir anlam değişikliğine uğrasa da din, muhafazakârlık için daima vazgeçilmezdir. Ancak, dinle ilişki biçimi dine teolojik açıdan değil sosyolojik açıdandır; "yarar" ve işlevsellik" temeline dayanır. Bunun çeşitli sonuçları vardır:

İlk olarak, "Din, toplumu bir arada tuttuğu, sıradan insanı bile iyi davranışa ikna ettiği ve aidiyet bilinci sağladığı ölçüde ateist muhafazakârlar için de vazgeçilmez bir toplumsal kurum olarak saygıyı hak etmektedir."16 Bu nedenle, "Dine karşı olan, hatta dini yok etmek isteyen pek çok hareket, "daha yeni" hareketlere karşı muhafazakârlaşabilmiştir. Modern çağda birçok din karşıtı profan yapı her haliyle muhafazakâr olmuştur."17

İkinci olarak, Muhafazakârlığın öngördüğü din, öz ve sahih (otantik) haliyle din değil, topluma yerleşmiş din anlayışı, kültürleşmiş din, örneğin "Wolk Islam (Halk İslam'ı)"dır. Başka bir ifadeyle, tarih, toplum ve siyasetin pragmatik ve tecrübî gereklerine göre içerik olarak sürekli mevcut şartlara uyarlanan veya belirleyici olma özelliği olmayan bir dindir. Örneğin, "Türk Müslümanlığı" iddiasındaki muhafazakâr bakış açısından din, bir tür, parlak geçmiş hatırlatıcısı, estetik duyarlılıkların muharriki, bir minare gölgesi, semboller ve türbeler, varsa sanatıdır. Bu yönüyle din, yaşanan değil yaşatılan bir şeydir."18 Bazen millî kimliğin taşıyıcısı olarak algılanan dinî sembol, kendini otantik veçhesiyle ortaya koyduğunda, muhafazakârlık tarafından "siyasî/ideolojik" bir sembol olarak da algılanabilir.

Üçüncü olarak, muhafazakâr teorinin dine yüklediği anlam ve rol, dinin kendine yüklediği anlam ve role bire bir uygun düşmeyebilir. Sadece dinin değil, bütün değerlerin değiştirilmiş ve sürekli değişecek halini korumaya çalışan Muhafazakârlık, dini otantik yapısından tamamen farklı hale dönüştürürken, bu farklı biçim dinin yerini alarak dinin kendisini gerçek veçhesiyle ortaya koymasının önünde en büyük engelleri oluşturmakta ve dinin karşı olduğu birçok değer, muhafazakârlık tarafından dine karşı korunmaktadır. Muhafazakârlık, dinî teorik doğruluğu, hak ve batıl, dalâlet gibi kavramlarla değil toplum içindeki işlevleri ile düşündüğü için toplumda yaygınlaşmış kimi hurafelerin ve bid'atların bazen koruyuculuğunu da yapar.

İslam'ın, toplumun barış ve birliği, devamlılığı için vazgeçilmez önemi, Müslüman ilim ve fikir adamlarınca da dile getirilir. Ancak, dinin bu önemini onun doğruluğundan ayrı tutan muhafazakâr yaklaşımın aksine, İslam'ın milletimizin varlık ve devamı ve esenliği için önemi aynı zamanda onun "hak din" olmasının sonucudur.

Muhafazakârlık sembollere de büyük önem atfeder. Çünkü semboller yoluyla insanlar "biz" bilincine sahip olurlar veya bu bilinci sembollerle ortaya koyarlar. Bu nedenle her toplum kendine özgü sembollere sahiptir. İnsanlar bir din etrafında cemaatleşirken ve din bir toplumda kültürleşirken, ona ait olanı diğerlerinden ayırt eden bir takım semboller de ortaya çıkar. Dolayısıyla din gibi, ortak inanç ve değerleri anlatan dinî sembollerin de toplumu bir arada tutan bir özelliği vardır.

b) Aile

Muhafazakâr teoride toplumun temel birimi, dolayısıyla toplum düzeninin önemli amili ve ahlakın da koruyucusu olma özelliğinden dolayı aile, vazgeçilmez bir kurumdur. İslam açısından da dini hükümlerin gayelerini oluşturan beş zarurî maslahattan "nesil emniyeti", aile kurumunu güvenceye alır. Çünkü aile, insanın meşrû' yoldan çocuk sahibi olmasını, nesep haklarının sabit olmasını ve onların hukukî bir korumaya da sahip olmasını, ayrıca çocukların insan tabiatının bütün kabiliyet ve üstünlüklerini geliştirerek yetişeceği gerçek bir aile ortamında dünyaya gelmesini, fıtratına uygun bir terbiye görmesini ve değerlerin bilincine varıp benimsemesini sağlar.

c) Milliyet

Geleneklere ve tarihsel tecrübe birikimine, din, töre ve aile gibi toplumsal kurumların değer ve gerekliliğini savunan muhafazakârlığın, bu bakımdan milliyetçilikle de yakın bir ilgisi vardır. O, bir milleti diğer milletlerden ayırt eden özelliklerin, siyasî ve kültürel olarak ayakta tutan değerlerin korunması ve onlara bağlı kalarak dünyadaki gelişimlere uyum sağlanmasını öngörür.19 Batı taklitçiliğiyle uyuşmayan muhafazakârlık, bu noktada Müslüman ilim adamlarının tavrıyla ortak bir paydaya sahiptir. Doğrusu, Batı hayranlığı ve taklidi, gayr-i meşru olup, hayal kırıklığından başka bir netice vermez.20

Muhafazakârlık, millî kimlik ile din arasındaki ilişkiyi teyit eder. Toplumu bir arada tutan geleneksel kurumlar içinde önemli bir rol oynayan, millî değerlere kaynaklık eden ve milletin yükselmesine motiv oluşturan dinin kültürel doku içinde muhafazası bir gerekliliktir. Bu hakikat, dini endişeyi esas alan âlimlerce de hamiyet fikrine sahip diğerlerine karşı bir "müsellem" olarak da dile getirilmiştir. Örneğin, Bediüzzaman, "millet-i İslâmiye'nin sebeb-i saadeti yalnız ve yalnız hakaik-i İslâmiye ile olabilir. Ve hayat-ı içtimayesi ve saadet-i dünyeviyesi şeriat-ı İslâmiye ile olabilir. Yoksa adalet mahvolur."21 demektedir.

Bediüzzaman da millet olarak var olmanın önemiyle birlikte, bunun için dinin elzem oluşuna da dikkat çeker ve İslamiyet'in milliyetimizin esası olduğunu vurgular: "Hürriyet-i şer'iye ile meşveret-i meşrua, hakikî milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyet'tir."22 O, ayrıca milletin İslam'ın birleştirici unsur olduğu Müslüman alemi ile aynı olduğunu ifade eder.23

Muhafazakârlığın tabiatında mündemiç çelişkilerden birinin de onun bir tür "Sosyal Darvinizm" de denilebilecek bir evrimci (tekâmülcü) zihniyetin taşıyıcısı olduğu ileri sürülmektedir. O, güçlünün ayakta kalacağı düşüncesinden hareketle, toplumdaki kurumsal yapı ve değerlerin tarihi geçmişinin onları yeterince kanıtladığı kanaatindedir. Yani, geleneksel kurumlar, süreç içinde deneme yanılma yoluyla, doğal biçimde, kendiliğinden, ayıklanarak ve isabetliliğini göstererek oluşmuş; tarihin sınavından geçmiş, süreç içinde elverişliliğini kanıtlamıştır.24 Aynı tarihin bir uzantısı olarak, bugünden itibaren oluşacak değişimler de tarihî süreç içinde, kendini yenileyerek ve toplumun evrimine paralel olarak gerçekleşmelidir. Ancak, bu argümanın göz ardı ettiği bir gerçek vardır: Süreç içinde, -ancak, uyup uymadığından ayrı olarak- geleneksel kurumlar birey ve toplumu kendine uydurmuştur. Geleneksel toplumlarda örf ve adetler, tarihsel geçmişinin nereye uzandığından bağımsız olarak yanlış ve uyumsuz da olabilir.

4. Otorite

Muhafazakârlığın siyaset anlayışı pragmatiktir, siyasal önerileri geniş kapsamlı ve iddialı olmak yerine kısmîdir. Onun otoriteye bakışı da bu özelliğiyle yakından ilgilidir. O, hiyerarşik toplum düzeni ve geleneksel otorite üzerinde vurgu yapar. O, otoriteyi katı kurallara bağlamak yerine, otoritenin somut şartların gereklerine göre işlemesine izin verilmesinden, onun sınırlandırılması yerine zayıflatılmamasından yanadır.25

Muhafazakârlar için gerçek otorite, ancak insandan üstün bir şeyden, son tahlilde ise Tanrı'dan çıkabilir. Her otorite dini kökenlidir, doğası gereği tek ve bölünmezdir.

İslam siyasî geleneğinde de otorite, devlet başkanının elinde toplanır; onun otoritesi geniş kapsamlı ve güçlüdür. Bu nedenle İslam siyasi kültürünü "otoriter" olarak nitelendirebiliriz. Ancak, İslam Kelâm'ı, (Tanrı dışında) mutlak otoriteye sahip bir kişi ya da kurum tanımaz, otoritenin bir egemenliğe dönüşmesine izin vermez. İslam'da Allah dışında hiçbir varlık, hiçbir beşer ilahî niteliklere sahip olamaz, yanılmazlık, sorgulanamazlık iddiasında bulunamaz. Tevhit inancı, beşerî irade ile ilahî iradeyi kesin bir şekilde ayırır ve beşeri eşit ve özgür kılar. Otorite ne olursa olsun, aşamayacağı ilke ve normlarla sınırlıdır. Bu anlayış da bizi, hukukun egemenliği kavramına götürür. Otorite ise, hukuktan çıkar ve hukukla kayıtlanır.

İslam'ın temel bir özelliği de otorite yerine ilkeselliği benimsemesidir. İslam hiçbir birey, gurup veya kurumu dinî bir otorite olarak kabul etmez. Diğer dinlerin aksine "İslâmiyet, vasıtayı red, delili kabul ve vesileyi nefiy, imamı ispat eder."26 Başka dinlerde ruhbanlarca paylaşılan otorite İslam'da ilahî mesaja aittir. "Biz Kur'ân şakirtleri olan Müslümanlar, burhana tâbi oluyoruz, akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklit için burhanı bırakmıyoruz."27 Kur'an'ı ve Kur'an'ın ilkelerini önceleyen dinî veya siyasi bir makam yoktur. Bu nedenle de kitaplar ve içtihatlar Kur'ân'a ayna ve mercek olmalı, gölge veya onun yerine geçen bir vekil olmamalıdır.28 Günümüzde hürriyet fikri ve hakikati arama eğilimi neticesinde ruhban tahakkümünün ve onları taklitin kalkmaya başlaması29 da İslam açısından ümit vericidir.

5. Tarih, Gelenek ve Gelecek Anlayışı

Muhafazakârlara göre, her toplumun kendine özgü tarihsel tecrübesi, çok uzun bir süreci kapsayan bir evrimi ve bunların sonucunda biriken bir tür "bilgelik" mirası vardır. O milletin toplum düzeni, zihniyeti ve kültüründe kendisini açığa vuran bu "bilgelik" mirası, özenle korunmalıdır. Kültürel devamlılık hem kendi başına "iyi"dir hem de toplumsal ve siyasal istikrarın güvencesidir. Bir milletin kimliği de ona mahsus bu geçmişten bugüne uzanan tecrübeden çıkar. Bu nedenle de tüm uluslar için elverişli evrensel bir model yoktur, her ulusun modeli, kendi milli karakterinden ve tarihsel tecrübesinden çıkar. Bu gerekçeyle muhafazakârlık, bir anda büyük değişiklikler yapmayı, daha doğrusu ithal etmeyi hedefleyen devrimciliğe karşıdır. Muhafazakârlığa göre "şimdi" ve "mevcut" olan belirgin olandır. Değişim ise bir belirsizlik taşımakta olup onun "sonuçsuz" kalması da "aksi tesir" yapması da hatta durumu tehlikeye sokması da olasıdır. Bu nedenle muhafazakârlığın gelecek anlayışı negatiftir.30

Müslümanlar arasında tarih boyunca gözlemlenebilen bazı olumsuz eğilimler varsa da, İslam, rahmet-i İlâhiye'ye ümit beslemeyi ve geleceğe ümitle bakmayı emreder. Bediüzzaman'ın, "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür seda İslâm'ın sedası olacaktır!"31 ifadeleri, gelecek konusunda bu pozitif tutumu ortaya koyar. Gelecek vaat etmek, geleceğe umutla bakmak demektir ki, İslam gelecek vaat eden bir din olarak geçmişe takılıp kalan bir anokranizmi dışlar.

a. Bilgi Alanında İlerleme

Modernizm ve Batı medeniyeti getirdiği tahribatlara karşı- Bediüzzaman'a göre- tarih, bilim ve fikir alanında bazı ilerlemeleri de getirmektedir. Ona göre, zamanın akışında belli bir terakki vardır. Zamanın getirdiği yenilikler, yeni bilgi ve düşünceler, eşsiz hakikatleri ve sayısız hikmeti içinde barındıran Kur'an'ı da tefsir etmekte, onun anlaşılmasına katkıda bulunduğu gibi, İslam'ın pratiğe geçirilmesinde de yol gösterici olmaktadır. Ayrıca zaman ilerledikçe nazarî bilgiler (nazariyat) açıklık kazanmakta, müsellemâta ve git gide a priori bilgilere (bedihiyâta) dönüşmektedir. Artık, "zaruriyât-ı dinî" de nazariyattan çıkıp zaruriyât olmuştur.32

İslam'ın insanlığın bilgi, fikir ve kültür seviyesi geliştikçe daha iyi uygulama biçimleri keşfedilecek hükümleri olduğuna göre; İslam, geleneği aynen sürdürmeyi bir yöntem ve tutum olarak benimsemez. O, yeniliğin delillere göre değerlendirilmesini emreder. Yani yenilik, otoriteye, geleneğe göre değil, akla ve ilme göre değerlendirilmelidir.

b. Hukuk ve Siyaset Alanında İlerleme

Bediüzzaman, tarihte genel itibariyle bir tekâmül olduğunu söyler. "Beşerin başı ihtiyar; edvâr-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlûkiyet, esaret, şimdi dahi ecîrdir, başlamıştır, geçiyor."33 Ancak, bu ilerleme, İslam'a alternatif olacak bir hukuk anlayışının doğması değil, insanlığın anlayış seviyesinin İslam'a yaklaşması şeklindedir.

Üzerinde durulması gereken önemli bir nokta da İslam'ın medeniyet ve ilerlemeye engel değil teşvik kaynağı olmasıdır. Bu İslam'ın insana, din-bilim, iman-akıl ilişkisine bakış açısında ortaya çıkan bir teşviktir. "Hem ne vakit ehl-i İslâm dine ciddî sahip olmuşlarsa, o zamana nisbeten yüksek terakki etmişler. Buna şahit, Avrupa'nın en büyük üstadı Endülüs devlet-i İslâmiye'sidir.34

Bütün müspet ilimlerle, modern çağın fen ve felsefesiyle meşgul olmuş olan Bediüzzaman, skolastisizmi benimsemez.35 O, siyaset alanında insanlığın ulaştığı düzenlemeleri, çeşitli ilim dallarındaki baş döndürücü gelişmeleri, sosyoloji ve Siyasetbilimin verilerini görmezden gelmez, onlara karşı klasik âlimlerin hilafet teorilerini savunmaz. Ancak ahlak ve hukuk alanında İslam'ın değişmezleri yerine Batı'nın ortaya koydukları yenilikleri de taklit etmeye karşı çıkar: "On üç asır evvel şeriat-ı garrâ teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa'ya dilencilik etmek, din-i İslâm'a karşı büyük bir cinayettir."36 O, medeniyetin gereklerini "İyi olanı al, kötü olanı bırak!" kaidesine göre almayı, ancak medeniyeti Batı'nın hukuk, ahlak ve ananesine göre tanımlamamayı öngörmektedir.37 Bu konuda tavır, yeni ve dışardan olanı bütünüyle ve peşinen reddetmek ya da taklitçilik olmamalıdır.

c. Maddî İlerleme

Muhafazakâr yaklaşımın temellerinden biri her değişimin ilerleme anlamına gelmediğidir. Hızlı değişimlerin ardından ilerleme denen şeyin birey ve toplumun selametine olmadığı görüldüğünde, ilerleme denen şey hakkında da şüpheler oluşmuştur. Müslüman ilim adamları ve aydınlar arasında da ilerleme ve Batı'nın ilim ve fennini alma konusunda farklı fikirler görülmektedir. Ancak onların hepsi de ahlak anlayışı ve yaşam tarzında Batı taklitçiliğinden kaynaklanan değişimin bir ilerleme olmadığını vurgularlar. Bediüzzaman, bu fikri dile getirmenin yanında,38 "Her bir mü'min i'lâ-yı kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi maddeten terakki etmektir."39 diyerek bilim ve teknik alanında ilerleme ve kalkınmanın dinî bir sorumluluk olduğunu vurgulamaktadır.

6. Değişim

Muhafazakârlık, beklenmedik sonuçlara yol açabilecek boyuttaki reformlara, devasa toplumsal planlarına, devrimsel ve topyekûn değişimlere ve bu yolla geleneklerden kopmaya karşı çıkar. Ancak, toplum veya milletin varlığını sürdürebilmesi için değişimi içine sindirebilecek bir düzen anlayışına da sahiptir. Bu bakımdan İslam ile muhafazakârlık arasında bir paralellikten söz edilebilir. İslam açısından da olumsuz olan değişim ve yenilik değil, çözülme ve bozulmadır. İslam değişimi belirsizlik endişesiyle değil, kendi ilke ve değerleri ile karşılar.

İslam, tarih boyunca varlığını gösteren bir geleneği temsil eder. Peygamberlerin mücadelesini verdiği öğreti de somut bir toplum için (peygamberin kavmi) radikal bir yenilik ise de insanlık için yeni değildir. Çünkü hepsinin kaynağı da aynı vahyî gelenektir. Ancak bu gelenek her seferinde hızlı bir değişim getirmiştir. Örneğin bu vahyi geleneğin, son tezahürü ve tarihsel açılımı 23 yıllık kısa bir sürede büyük bir devrim gerçekleştirmiştir. Bu devrim sadece belli bir etnisite ile de sınırlı kalmayıp kısa bir sürede kıtalara yayılmıştır. Daha sonra onu Ortaçağda bir dünya medeniyetinin fikrî temellerini ve motivini oluşturmuş olarak bulmaktayız.

İnsanlığın hızlı bir değişim kat ettiği ve tarihin bir dönüm noktasına girdiği zamanlarda katı, kesin ve durağan bir yapının çözülme ve bozulmakla sonuçlanması da kaçınılmazdır. Bediüzzaman'ın ifadesiyle, "Ya yeni hal, ya izmihlal"40 gibi iki seçenek söz konusudur. "Zaten sükûn ve sükûnet, atâlet, yeknesaklık, tevakkuf, bir nevi ademdir, zarardır. Hareket ve tebeddül vücuttur, hayırdır. Hayat, harekâtla kemâlâtını bulur, beliyyat vasıtasıyla terakki eder."41 Bu nedenle İslam, değişimin dinamiklerini ve motivlerini kendi içinde taşır. İslam'da değişmez ilkeler vardır, çünkü insanlık nereye ulaşırsa ulaşsın, insanlığından çıkmadığı sürece her zaman için benimsemesi gereken ilkeler vardır. Bunların özünde değil, açılımında ve pratiğinde değişim olabilir. Yine kuralların öngördüğü biçimsel yapıların ötesinde amaçlanan gayeler vardır. Gayeleri oluşturan ilke ve değerlerdir; bunlar sabittir, ancak zamanın değişmesi, bunları gerçekleştiren bazı kuralları işlevsiz hale getirebilir ve onların değiştirilmesini gerektirebilir. Örneğin fıkhî bir kural olarak örfü dikkate alınır, ama belli bir örf de genelleştirilmez. Bu nedenle de ilke ve değerlerin zamana göre yeni açılımlarla hayata geçirilmesi gerekir. Kısaca, İslam'da gaye olarak değerler ve ilkeler sabit ve değişmezdir, ancak onların vasıtaları ve tezahürleri olarak hükümler ve içtihatlar devirden devire değişir. Bu husus "Teğayyür-i ezmân ile tebeddül-i ahkâm" şeklinde fıkhın genel kaidelerinden biri olmuştur.

Din, dinamik bir olgudur. Elbette, İslam'ı diğer inanç ve yaşam tarzlarından ayıran sabiteleri değişmez. Ancak bu sabitelerin belli bir toplumda somutlaşmış, daha açık bir ifadeyle sevgili Peygamber'in yaşadığı dönemde bir prototip haline gelmiş tezahürleri vardır. Bunlar, sabitelerden köklerini koparmamak kaydıyla değişime açıktır. Bunun yanında Din-şeriat ayrımı da ilahî iradenin devirden devire, toplumdan topluma görülen gelişim ve değişimlerin Allah'ın adalet, hikmet ve rahmetiyle ilahi mesajlara yansımasından kaynaklamaktadır. İslam'a göre Allah'ın gönderdiği din, özünde değişmez. Ancak, onun belli bir toplumda somutlaşması olarak şeriatlar, farklılık arz eder.42 "Allah her topluma kendi şartlarına göre toplum düzenine yön veren farklı emirler ve yasaklar vermiştir. Ayrıca bu emir ve yasaklar kendi içinde de durağan değildir. İslâmiyet'in hakikatleri hem mânen, hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istidada sahiptir."43

İslamî ilkeler, insanlara kılavuzluk eder ve bu özelliğini her çağda gösterir. Örneğin Bediüzzaman, Kur'an medeniyetinin Batı medeniyetinden farklı olan beş ilkesi üzerinde durmaktadır:

i. Kuvvet yerine hak

ii. Menfaat yerine fazilet

iii. Çekişme yerine yardımlaşma

iv. Arzu ve istekler yerine hidayet

v. Irkçılık yerine birlik44

Şura, sabit ilke ve onun değişen hüküm ve tatbikine önemli bir örnektir. İslâm, Müslümanları şura ilkesine bağlamış, ancak şura meclisinin (ehl-i hal ve'l-akd) nasıl oluşacağı, bunların tavsiye ve önerilerini nasıl sunacağı… gibi konularda ayrıntılı hükümler vermemiştir. Bunun nedeni zamanın gerekleri ve insanların yararının gözetildiği ayrıntılı bir siyasal sistem oluşturmaya yer açmaktır. Nitekim Bediüzzaman'ın "O zaman meşrutiyet; şimdi o kelime yerine Cumhuriyet konulmuş."45 ifadesinden de ilkenin zamanla gelişen sistemlere işaret ettiği anlaşılabilir. Belirtelim ki, meşrutiyet ve cumhuriyet anlam bakımında oldukça farklı kavramlar olduğu gibi, oldukça farklı siyasî sistemleri ifade eder. Ancak, burada bir yaklaşımın örneği vardır. Siyaset alanındaki gelişmelerle birlikte, İslam'da temel bir ilke olan şura kavramından meşrutiyet, dine en yakın uygulama biçimi olarak düşünülüyorsa; aynı şekilde insanlığın siyaset alanında kat ettiği ilerlemelerden hareketle cumhuriyet ve demokrasi de şura ilkesinin en iyi uygulanabildiği bir sistem olarak değerlendirilebilecektir.

7. Elitizm Yerine Toplumu Aşağıdan Yukarıya Doğru Şekillendirmek

Muhafazakârlık, entelektüel elitin toplum düzenini bir anda değiştirecek devasa planlarını uygulamaya koymalarına karşıdır. Değişim, toplum ve kültürün içinde geçecek bir süreç içinde olmalıdır. Bu açıdan muhafazakârlığın, elitizme karşı çoğunluktan yana tavır aldığı söylenebilir.

Tarih boyunca tevhid mücadelesinin yöntemi de toplumu, bireylerden başlayarak yeniden şekillendirmek olmuştur. Elitizm, İslam'da şûrâ ilkesinin teyit etmekte olduğu insanların kendi geleceğini belirleme onur ve hakkına sahip olmaları gereğine aykırıdır. İcma ilkesinin bir açılımının da muhafazakâr düşüncenin bu ilkesine destek verdiği söylenebilir.46 İslam, entelektüel elitizmi benimsemez. O, âlimlere toplumu uyarma ve eğitme görevini yüklerken, ilim ve düşüncenin bir kesimde mahsur kalmamasını sağlar.

8. Temkin ve Yapıcı Olmak

Aşırı gelenekçilik, toplumu mazide bırakırken, toplum ve geleneğin tecrübelerini veya değişimin ona nasıl yansıyacağını hesaba katmadan girişilen radikal reformlar da gelecek ümidini yıkar. Gelecek ümidi olmadan gelecek de olmaz. Bu nedenle, İslam âlimleri, hayalî hareketler yerine temkin ve temekkünü benimsemişlerdir, genelde. Bediüzzaman da müspet hareket etmeyi yöntem olarak öğütlemektedir. Çünkü "Tahrip esheldir; zayıf tahripçi olur; Vücud-u cümle ecza, şart-ı vücud-u külldür. Adem ise oluyor bir cüz'ün ademiyle; tahrip eshel oluyor."47

Sonuç

Muhafazakârlığı savunanlar, onun esasında her yeniliğe değil, aşırı, ölçüsüz ve zarar getiren, yerine iyisini inşa edemeyeceği bir yapının bozulmasıyla kalan değişimlere karşı olduğunu ileri sürmektedirler. Başka bir ifadeyle, mevcut olana körü körüne bağlanmak ve nasıl olursa olsun onu korumak değil, korunmaya değer şeylerin korunmasına yönelik bir duyarlılık demektir.

İslam'da yeni ve dışardan olanı bütünüyle ve peşinen reddiyeci bir yaklaşım yoktur; ilke ve değerler korunmalı; ancak onların pratiğe geçirilmesinde çağın gerekleri gözetilmelidir.

Muhafazakârlık değişken ve göreli bir kavramdır. Muhafazakârlık, gelenek ile köklü bir değişim arasında yol ayrımındaki bir toplumda eski ile yeninin ne olduğuna göre anlam kazanır. Her zaman için belli esaslara sahiptir; birey anlayışı, akla ve değişime karşı temkin, tarihsel tecrübeyi sürdürme, toplum, kültür ve geleneğin dokusunu yaralamama gibi. Ancak, bir zaman karşı olduğu köklü değişimler gerçekleşip istikrar kazandığında, onu yeni köklü değişikliklere karşı savunur. İslam açısından ise değişimin boyutundan önce, insanın yaratılışına, gaye ve ideallere uygunluğu, hedeflediği değişimin evrensel değerleri gerçekleştirme açısından eskiye göre daha yeğ olup olmadığı önemlidir.

İslam akılcılıkta ifrat ve tefrite karşı olduğu gibi, gelenekçilik, taklit ve nostaljinin ağırlığı altında kalmayı da gelenekten büsbütün kopup köksüzleşmeyi de tasvip etmez.

Muhafazakârlık, dini doğruluk kıstasına tabi tutmadan, bireysel ve toplumsal yararları açısından korunmaya değer bulur. Din kültürleşmiş ve toplumun töre ve gelenekleriyle iç içe karışmış ve bu arada safiyetini kaybetmiş olabilir. İslam ise, insanların "yarar"dan önce doğru, hak ve iyi kavramlarıyla düşünmelerini emreder.

İslam'a göre, toplumun geniş kesimini veya tamamını etkileyen kararların onlara rağmen seçkin bir azınlık tarafından alınması, hedeflenen köklü değişikliklerin tepeden inmeci bir şekilde uygulanması da haklı gösterilemez. Doğru olan, değişimin değerleri muhafaza ederek, toplumun molekülleri olan bireylerden başlayarak gerçekleşmesidir. Yine, geleceğe umutla bakmak, insana güvenmek, ama geleceği değerler ve ilkesellikle şekillendirmek gerekir. Böylelikle, çağı görmek ve onun gerektirdiklerini gözetmek, ama aynı zamanda çağı etkileyebileceğine de inanmak mümkün olacaktır.

Muhafazakârlık, "hesapsız, öngörüsüz, hayalî özlemlerle toplumu bir alacakaranlık kargaşasına atan değişim" ile "geçmişi idealize eden entegrist tutum" arasında ortada bir yol ise, onun İslam'ın "vasatlık" ilkesine yakın olduğu söylenebilir. Bir teori olarak muhafazakârlık, İslam açısından akıl, ilim ve adalet gibi ilkelerle değerlendirilebilir ve bazı ilkeleri makul karşılanabilir. Ancak, somut bir biçimiyle düşünüldüğünde, İslam'la belli paydalarda buluşsa bile, çok farklı gaye ve ideallerden hareket eder.

Öz

Sözcük olarak muhafazakârlık; toplumda yerleşik inanç, kültür, gelenek ve düzenin muhafazasından yana olmaktır. Ancak o, hangi istikamete yönelmemiz gerektiği konusunda bize bir seçenek sunmaz. İslam ise, değişimin dinamiklerini ve motivlerini kendi içinde taşır. İslam gelecek vaat eden bir din olarak geçmişe takılıp kalan bir anakronizmi dışlar.

Bireyin ve aklın aile, din, gelenek gibi kurumlarla; gelenek ve toplumun tecrübe birikimi ve bilgelik mirası ile desteklenmeye ihtiyacı olduğu konusunda muhafazakârlar ile Müslüman âlimler birleşir

Anahtar Kelimeler: Muhafazakârlık, İslam, akıl, birey, gelenek, din, değişim

Abstract

Conservatism means literally to preserve the established belief, culture, tradition and order in society. However, it does not present us any options for the directions we should follow. But Islam contains the dynamics and motivations of change in-itself. Islam as a future-oriented religion excludes anachronism stuck in the past.

The Muslim scholars and conservatives agree on that the individual and reason need to be supported by the institutions like family, religion and tradition; by the accumulation of social experiences, and by the legacy of wisdom.

Key Words: Conservatism, Islam, reason, individual, tradition, religion, change

Dipnotlar

1. Tunç, Hasan, Keser, Hayri, Muhafazakâr Düşünce, www.root/hukuk/anayasahukuk/muhafazakarlik.htm

2. Erdoğan, Mustafa, Liberal Toplum Liberal Siyaset, Ankara 1998, 57.

3. Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2004, s. 645.

4. Bediüzzaman Said Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 11.

5. Bediüzzaman Said Nursî, Sünuhat, s. 50.

6. Muhafazakârlık, www.turkcebilgi.com/Muhafazakarl%FDk

7. Bediüzzaman Said Nursî, Münazarat, s. 50.

8. Muhafazakârlık, http://tr.wikipedia.org/wiki/Muhafazakarl%C4%B1k

9. Bakara, 2/11-12.

10. Nursî, Münazarat, s. 48.

11. Vural, Mehmet, Siyaset Felsefesi Açısından Muhafazakârlık, Elis Yayınları, Ank. 2003, 56.

12. İslam, makul bir dindir. Akılla anlaşılmayan gizemli dogmalara yer vermez. İslam'da inanç esaslarını akılla kavramak, bunun için de akıl yürütmede bulunmak gerekir. Yine dinî naslarla aklî delil arasında ilk bakışta (zahirî) bir çelişki görüldüğü zaman nassı tevil ile lafızdan anlaşılan ilk manayı terk etmenin gerekli görülmesinin (Bk. Nursî, Muhakemat, s. 10) nedeni, imanın aklî istidlale dayanmasıdır. Çoğu İslam âlimlerince, yükümlüye vacib olan ilk şey aklî inceleme ve istidlaldir. Çünkü Allah'ın varlığını algılayabilmenin yolu akıl yürütmedir (nazar ve istidlal).

13. Erdoğan, a.g.e., 58.

14. Muhafazakârlık, www.iktibas.info/dergi/2003/nisan/kavram.htm; Erdoğan, a.g.e., 60.

15. Erdoğan, a.g.e., 59.

16. Vural, a.g.e., 48.

17. Muhafazakârlık, www.iktibas.info/dergi/2003/nisan/kavram.htm

18. Aktay, Aydın, İslamcılık, Muhafazakârlık ve Türk Müslümanlığı, www.yasinaktay.com/git.asp?nereye=Ayrinti&id=665

19. Tunç, Hasan, Keser, Hayri, a.g.m.

20. Nursî, Sözler, s. 650; Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 195.

21. Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 79.

22. Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 59.

23. Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 79.

24. Erdoğan, a.g.e., 62; Aktay, Aydın, İslamcılık, Muhafazakârlık ve Türk Müslümanlığı, www.yasinaktay.com/git.asp?nereye=Ayrinti&id=665

25. Erdoğan, a.g.e., 60; Vural, a.g.e., 73.

26. Nursî, Sünuhat, s. 37.

27. Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 33.

28. Nursî, Sözler, s. 645.

29. Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 34.

30. Erdoğan, a.g.e., 61; Muhafazakarlık, tr.wikipedia.org/wiki/Muhafazakarl%C4%B1k; Muhafazakârlık, www.iktibas.info/dergi/2003/nisan/kavram.htm

31. Nursî, Sünuhat, s. 62.

32. Nursî, Sözler, s. 672; Muhakemat, s. 58.

33. Nursî, Sözler, s. 650.

34. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubât, s. 313.

35. Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 543.

36. Bediüzzaman Said Nursî, Divan-ı Harb-i Örfi, s. 65.

37. Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, s. 78. Türk aydınları, Batılılaşması esnasında aile ve sosyal hayattaki değişimin getirdiği boşluk hissini fark etmişler, ancak nedenini teşhis edememişlerdir. Oysa Batı'nın ilim ve tekniğini almak ile Batı'dan kültürlenmeyi ayırt eden Bediüzzaman gibi âlimler, sorunun dinden uzaklaşmak olduğunu teşhis eder. Mardin Şerif, Bediüzzaman'ın Cihad Anlayışı Silahlı Mücadele Değildir, www.sorularlarisaleinur.com/moduller.php?modul=makale&op=1&id=5

38. Nursî, Sözler, s. 373, 374.

39. Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, s. 64.

40. Nursî, Münazarat, s. 52.

41. Nursî, Mektubât, s. 49.

42. Ebu Hanife, "el-Fıkhu'l-Ebsat" İmam-ı Azam'ın Beş Eseri, nşr. M. Öz, 2. Bsk., İst. 1992, 17.

43. Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 28.

44. Nursî, Sözler, s. 653; Sünuhat, s. 61.

45. Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 93.

46. Bk. Nursî, Münazarat.

47. Nursî, Sözler, s. 647. Ayrıca bk. Emirdağ Lâhikası, s. 455-460; Münazarat, s. 52.

Yukarı