. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 13394

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2011 
 Said Nursi’nin İslam Dünyası Tasavvuru: Hutbe-i Şamiye
 KÖPRÜ / Kış 2007 
 Muhafazakârlık


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsan Hakları
Güz 2006   [ 96. Sayı ]


Osmanlı Devleti'nde İnsan Hakları

Human Rights in Ottoman Empire

Ziya KAZICI

Prof. Dr., Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi.

Tarihin uzak dönemlerinden beri, insan haklarının farklı topluluklarda farklı şekillerde korunmaya çalışıldığı bilinmektedir. Kendi hakkını koruma hususunda fazla bir şey yapamayan kimselerin haklarını korumaya yönelik faaliyetler, her zaman önemini korumuştur. Bu durum, Osmanlı Devleti döneminde farklı müesseselerce yerine getiriliyordu. Biz, konu ile Osmanlı uygulamasına geçmeden önce, tarihteki uygulamaya kısaca temas etmek istiyoruz.

Bazı devlet görevlilerinin, şu veya bu şekilde halka karşı yaptıkları haksızlıkları ortadan kaldırmaya yönelik faaliyetlerin sonucu ortaya çıkan ve günümüz hukuk anlayışına göre istinaf mahkemesi, istisnaî mahkeme, temyiz, danıştay, ağır ceza mahkemesi veya adalet bakanlığı gibi terimlerin karşılığı olarak kullanabileceğimiz "Mezâlim", insan haklarının korunmasında büyük bir rol oynamıştı. Özellikle halkın şikâyetlerini dinleme ve bir manada onu devlete karşı koruma hususunda küçümsenmeyecek bir hizmet ifa etmişti. Uzun tarihî bir geçmişe sahip olan mezâlimin, Pers (İran) ve hatta Câhiliyye dönemi Araplarına kadar uzandığı belirtilmektedir. Nitekim, "Umre" yapmak üzere Yemen'den Mekke'ye gelen ve zulme uğrayan bir adamın şikâyeti üzerine Mekke ileri gelenleri, Abdullah b. Cud'an'ın evinde, bu neviden haksızlıkları ortadan kaldırmak için bir toplantı yaparlar. Bu toplantıda, o sıralarda henüz yirmi beş yaşında bulunan Hz. Peygamber de vardır. Haksızlıkları önlemek gayesiyle yapılan bu toplantıya "Hilfu'l-Fudûl" adı verilmişti. Mâverdî, fâzıl ve iyi insanların yemini anlamına gelen Hilfu'l-Fudûl'a dayanarak onun Câhiliyye dönemindeki bir çeşit mezâlim olduğuna kanidir.1

Bir beylik olarak ortaya çıkışından itibaren bünyesinin ve şartların gerektirdiği değişiklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanlı Devleti, sağlam temeller üzerine bina edip geliştirdiği ve kemâl mertebesine ulaştırdığı müesseseleri vâsıtasıyla uzunca bir hükümranlık dönemi geçirme imkânını buldu. Devletin hayatiyet sırlarını teşkil eden ve onu, Anadolu'nun diğer beyliklerine göre daha uzun ömürlü yapan unsurlardan biri de şüphesiz ki, insan haklarına riayet ile hoşgörü adını verdiğimiz anlayıştır.

Kuruluşundan itibaren Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Şer'i Hukuku hem nazarî, hem de amelî bir şekilde uygulayan Osmanlı Devleti,2 bu anlayışını devletin bütün sistem ve organlarında da devam ettiriyordu. Zira bu devlette din asıl, devlet ise onun bir fer'i olarak görülüyordu.3 Bu bakımdan Osmanlı Devleti'nin dinî, adlî, ekonomik ve sosyal hayatının buna göre organize edilmiş olması normal karşılanmalıdır.

İslâm'ı kabul etmesiyle yepyeni bir hayat anlayışına intibak ettiğini bildiğimiz Müslüman Türk dünyası, bağlı bulunduğu bu yeni dinin emirlerine uygun olarak insan ve hatta hayvan haklarına riayeti bir emir telakki ediyordu.

İşte böyle bir anlayıştan hareketle Osmanlı Devleti, gerek dindaşı olan Müslüman insanların haklarını, gerekse idareleri altında bulunan gayr-i Müslim vatandaşlarının dinî hak ve hürriyetlerini korumada titizlik gösteriyordu. Bu konuda arşiv belgeleri, şer'iyye sicilleri, piskopos mukataası kalemi defterleri, gayr-i Müslim cemaatlere ait genel defterler ile her gayr-i Müslim topluluğa ait müstakil defterler, Osmanlı yöneticilerinin bu haklara ne denli riayet ettiklerine şahitlik etmektedirler.

Üç kıta üzerinde 10-50 derece kuzey enlemleri ile 10-60 derece doğu boylamları arasında uzanan Osmanlı Devleti, saha ve toprak genişliği itibariyle bir kıta görünümünde olmasına; çeşitli tabiat ve iklim şartlarıyla; tebaasının (vatandaşının) ırk, din, dil, mezhep, kültür gibi çok farklı bünyelere sahip bulunmasına rağmen onları, dünya devletlerinden çok azına nasip olmuş bir adaletle idare edebilmişti.4 Özellikle, ulaşım teknolojisi bakımından günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkânsızlıklar içinde bulunan o asırların dünyasında, bunca farklı sosyal ve kültürel yapıya sahip insanları idare etmek ve tamamının bir arada insanca yaşamasını sağlamak zannedildiği kadar kolay değildi.

Osmanlılar döneminde insan hakları, birbirinden ayrı gibi görünen ve farklı isimlerle anılan müesseselerce korunmakta idi. İster devlet adamları tarafından haksızlığa uğramış olsun, ister ticarî hayatta bir şekilde aldatılmış olsun, insanlar bu neviden sıkıntılarını çeşitli mercilere götürebilirlerdi. Bu merciler arasında Divan-ı Humâyun, Meşihat makamı (Şeyhülislamlık), normal mahkemeler (Şer'î Mahkemeler), ihtisâb ve ahilik gibi teşkilatları zikredebiliriz. Görünüşte resmî hüviyete sahip olan ve böyle bir sıfat taşıyan bu kuruluşlar, aslında konu üzerinde ne denli titizlikle durulduğunun en güzel delillerinden biridir. Önceleri haftada dört gün toplanan ve öncelikle halkın problemlerini görüşen Divân'ın faaliyetlerinden burada bahsedecek değiliz. Bununla beraber "İhtisâb" gibi bazı teşkilatlar ile şahısların bu konulardaki faaliyetlerine kısaca temas etmek istiyoruz.

Yukarıda belirtilen kuruluşların yanında, günümüzün ifadesiyle sivil toplum örgütü diye isimlendirebileceğimiz bir müessese daha vardır ki, o da, sıkıntıya düşen insanların yardımına koşan vakıflardan başkası değildir. Bu kurumlardan başka, topluma dinamik bir ruh aşılayan ve onu kendiliğinden bazı faaliyetlere sevk eden dinî bazı emirlere de burada işaret etmeliyiz. Nitekim İslâm dünyasında ihtisâb teşkilatının kurulmasına vesile olan bu emirler sayesinde toplumun her ferdi, gördüğü kötülük ve haksızlığı ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Çünkü onun inandığı Kitab ve kendisine bu Kitab gönderilen Peygamber, onu böyle bir harekete teşvik ediyordu. Nitekim Kur'an-ı Kerim'in "emr bi'l-ma'rûf ve nehy ani'l-münker",5 başka bir ifade ile iyiliklerin yapılmasını emretmek, kötülüklere de mani olmak diye tercüme edebileceğimiz bu emirden başka, Hz. Peygamber'in "Sizden birisi işlenen bir kötülüğü gördüğü zaman onu eliyle ortadan kaldırsın, buna gücü yetmiyorsa kalbiyle ona buğz etsin…"6 şeklindeki emirlerdir.

Müslümanlar, gerek örnek olarak verdiğimiz bu iki emir, gerekse benzer başka emirlere uygun hareket etmeyi dinî bir vazife telakki ediyorlardı. Bu sebeple gerek fert bazında, gerekse toplum bazında haksızlığa maruz kalan herkese yardım etmeyi ve onların haklarını korumayı dini bir sorumluluk olarak kabul ediyorlardı. Bu ve benzer emirler, toplumda öyle bir dinamizm meydana getirmişti ki, haksızlığa uğrayan herkes, kendine arka çıkacak ve yardım elini uzatacak bir kesim buluyordu.

Türk tarihinin uzun ve uzun olduğu kadar da haşmetli bir dilimini kapsayan Osmanlı Devleti'nde, birbirinden bağımsız pek çok müessese ve bu müesseselerin temsilcileri durumunda bulunan pek çok kişi, insan haklarını koruma hususunda gayret sarf ediyordu. Nitekim Taşköprîzâde İsameddin Ahmed Efendi'nin beyanına göre daha kadılığı zamanında, Yıldırım Bâyezid'in (1389-1402) cemaatle namaza devam etmemesinden dolayı şahitliğini kabul etmeyen Molla Fenârî, ibadetlerinde kusur eden kimsenin insan hukukunun gözetilmesi gereken yerlerde de dikkatsiz olabileceğini düşünerek mahkeme salonunda, Yıldırım Bâyezid'in şahitliğini kabul edemeyeceğini söyler. Böylece Molla Fenârî'nin şahitlik konusunda bile adalet ve dolayısıyla insan haklarını korumaya çalıştığı7 anlaşılmaktadır.

Bilindiği gibi Yavuz Sultan Selim, Osmanlı padişahları içinde en sert olanlardan birisidir. Burada tafsilatına girmeyeceğimiz bir sebepten dolayı, Hazine-i Âmire muhafızlarından 150 kişinin katline karar verir. Bu iradeyi doğru bulmayan Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî Efendi, böyle bir cezanın adalet ve şeriata aykırı olduğunu söylemek suretiyle 150 kişinin idamına engel olur.8

Zaman zaman, bazı hükümdarların fevri düşüncelerinin sonucu olarak gayr-i Müslim tebaaya karşı, dinî baskı temayülleri bizzat Osmanlı din adamları tarafından engellenmeye çalışılmıştır. Böyle bir uygulamanın dinî olmadığı kendilerine hatırlatılmıştır. Nitekim Hammer, şöyle bir olaydan bahseder.

Yavuz Sultan Selim'in bir emrine karşı, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî Efendi'nin Osmanlı topraklarındaki Hıristiyanları kurtarması şöyle olmuştur.

Padişahın, bir gün durup dururken dünyayı fethetmek mi, yoksa bütün milletlere İslâmiyet'i kabul ettirmek mi daha iyi ve hayırlı olacağı şeklindeki sorusuna, Zenbilli Ali Cemalî Efendi, ikinci şıkkın, yani insanları Müslüman yapmanın daha iyi olacağını söyler. Bunun üzerine hükümdar, topraklarındaki kiliselerin câmiye çevrilmesini, Hıristiyan ayinlerinin yasaklanmasını ve Müslüman olmak istemeyenlerin idam edilmelerini emreder. Beklemediği bu sonuç karşısında Şeyhülislâm Ali Cemalî Efendi, dönemin Vezir-i Azam'ı Pirî Mehmed Paşa ile anlaşarak Rum Patriği'nin maiyeti ile birlikte Edirne'de huzura kabul edilmesini sağlar. Bu kabulde Patrik, Fâtih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethettiği zaman Hıristiyanlara serbestiyet tanıdığını ve hiçbir kimsenin zorla Müslüman edilemeyeceği taahhüdünde bulunduğunu ileri sürmüştü. Fakat bu müsaade ve taahhüdü muhtevi ferman, bir yangında yandığından fetihte hazır bulunmuş olan üç ihtiyar yeniçerinin şehâdetine müracaat edildikten sonra Yavuz Sultan Selim bu konudaki emrini geri almak zorunda kalmıştı.9

Osmanlı devlet yapısının insan hak ve hürriyetlerini koruyacak bir özelliğe sahip olduğu daha önce de ifade edilmişti. Gerçekten Osmanlılar, idareleri altında bulunan milletlerin iç yapılarına (din, örf, âdet, gelenek vs.) müdahale etmezlerdi. Bu yüzden azınlıkların muhtariyeti, günümüz dünya ülkelerindeki muhtariyetten daha fazla idi. Herkes, kendi dininin icaplarını en ufak bir engelle karşılaşmadan yerine getirebiliyordu. Şark Ortodoks Mezhebi'ndeki Hıristiyanların can ve mal güvenliği emniyet altında idi. Onlar, her şeyleri ile tamamen Patriğe bağlı idiler. O, piskoposları azledebiliyor, suç işleyen Hıristiyanları cezalandırabiliyordu. Nitekim 14 Cemaziyelahir 1016 (6 Ekim 1607) tarihli İstanbul, Galata, haslar ve Üsküdar kadılarına gönderilen bir hükümden bu husus açıkça anlaşılmaktadır.10 Keza 17 Cemaziyelahir 1222 (22 Ağustos 1807) tarihli başka bir arşiv belgesi11 Tur-i Sina keşiş ve rahiplerinden bahsederek bunların, dindaşlarından sadaka toplayabilmek için memleketi dolaşabileceklerini, kendilerinden bâc, harac vs. gibi isimlerle herhangi bir vergi alınmayacağını, ayrıca hiçbir yetkilinin bunlara müdahalede bulunamayacağını ortaya koyar.

Osmanlı Beyliği, fethettiği yerlerdeki halkla kaynaşarak onların dinî, örfî ve sosyal yapılarına karışmayarak düşünce ve vicdan hürriyetine saygı gösterdiği gibi, ağır vergiler altında ezilmiş bulunan gayr-i Müslim tebaasından belli bir vergi (Cizye)12 almakla yetinerek mevcut kanunlara aykırı olarak keyfî hiçbir muameleye müsaade etmiyordu. Böyle bir uygulamadan dolayı Osmanlı Türklerinin süratle ilerlemeleri ve fethedilen bölge halkının bu yeni idareyi kendi dindaşlarının idarelerine tercih etmelerinin sebebini anlamak kolaylaşır. Bu konuda ilk Osmanlı kaynaklarında (Âşık Paşazâde, Neşrî) epey bilgi bulunmaktadır. Keza 1355 yılında Osmanlılara esir düşmüş olan Selanik Baş Piskoposu Gregory Palamas'ın mektubu da bu durumu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.13

Konuyu daha fazla uzatmamak için Osmanlı ihtisâb teşkilâtının sadece köle ve cariye haklarını koruma hususunda gösterdiği titizliğe kısaca temas etmek istiyoruz. Bilindiği gibi Osmanlı ihtisâb teşkilâtı, insan ve hatta hayvan haklarına gelebilecek her türlü haksızlığa mani olmak ve bunlara sebep olanları cezalandırmak gibi çok geniş bir yetkiye sahipti. Zira Kanunnâmenin dili ile "fi'l-cümle bu zikr olunandan gayrı her ne kim Allahu Teâlâ yaratmıştır mecmuını muhtesib görüp gözetse gerektir"14 denilerek muhtesibin her konuda yetkili olduğuna işaret edilmektedir.

İslâm hukukuna göre köle ve cariyeler, insanî haklarından fazla bir şey kaybetmiş sayılmazlar. Bu sebeple kendilerine her ne şekilde olursa olsun haksızlık yapılamazdı. Köle satın alan bir kimse onu kendi çocukları gibi gözetip terbiye etmek zorunda idi. Bu bakımdan köle ve cariyeyi yiyeceksiz, içeceksiz ve giyeceksiz bırakmak yasak olduğu gibi, onları zor şartlar altında çalıştırmak da yasaktı. Sosyal yapı olarak toplumun en alt seviyesinde olan ve özellikle Batı ülkelerinde hiçbir hakka sahip olmadıkları bilinen kölelerin, Osmanlı toplumunda pek çok hakları ve bu hakları korumakla görevli müesseseler bulunmakta idi. Bunun içindir ki köle, kendisine haksızlık eden veya onu insanî haklarından mahrum eden efendisini muhtesibe şikâyet edebilirdi.15

Muharrem 1220 (3 Nisan 1805) tarihli ve esirci denilen köle satıcılarının hareket ve davranışlarını bir kanuna bağlayan nizamnâmeye (yönetmelik) göre köle alım satımı ile uğraşan esnaf, gerek kendilerine ait olan, gerekse satılmak üzere yanlarına verilen köleleri dövmeyecekler, onlara karşı her türlü şiddet ve sertlikten uzak bulunacaklardı. Ayrıca onları, durumları iyi bilinmeyen ve nasıl insanlar oldukları belli olmayan kimselere de satamayacaklardı.16

İslâm anlayışının hakim bulunduğu Osmanlı cemiyetinde, kölelik müessesesinin bu dinin emir ve yasaklarına göre tanzim edileceği bir gerçektir. Binaenaleyh, Osmanlı Devleti'nde bu müesseseyi dinden ayrı mütalaa etmek mümkün değildir. Nitekim biraz önce sözü edilen nizamnâmeye göre esir pazarı ile esirler (köleler), ehl-i ırzın haremi kabul edilmekte ve ilgililerin buna göre davranması gerektiği belirtilmektedir.

İstanbul'daki esir pazarından bahseden yabancı bir yazar, Osmanlı esir pazarları hakkında genişçe bilgi verdikten sonra, "Yanık direk (Çemberlitaş) yakınında kurulan İstanbul'un esir pazarı, sıkı bir şekilde kontrol edilirdi. Erkeklerin üstü başı temiz tutulup insanca muamele yapılırdı. Kadınlardan sadece kaba işler için satılan zenci köleler açıkça satışa çıkarılır, güzel ve beyaz esireler dikkatle gizlenirdi."17 diyerek Osmanlı esir pazarlarını bir tablo canlılığı ile gözlerimizin önüne sermek ister. Aynı yazar, kaynak belirtmeden köleleri idare eden kanunun onları beş gruba ayırdığını belirttikten sonra "kölelerin çok az hakları olduğu için mes'uliyetleri de azdı, hafif cezaya çarptırılırlardı…." der.

Öz

Tarihin uzak dönemlerinden beri insan haklarının farklı topluluklarda farklı şekillerde korunmaya çalışıldığı bilinmektedir. Kendi hakkını koruma hususunda fazla bir şey yapamayan kimselerin haklarını korumaya yönelik faaliyetler, her zaman önemini korumuşlardır. Bu durum, Osmanlı Devleti döneminde farklı müesseselerce yerine getiriliyordu.

Bu makalede insan haklarını koruma hususunda tarihteki uygulamalara kısaca temas edildikten sonra Osmanlı Devleti'deki uygulamalar gözler önüne serilmekte ve bu bağlamda "İhtisâb" gibi bazı teşkilatlar ile şahısların bu konulardaki faaliyetlerine değinilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Osmanlı, insan hakları, mezalim, ihtisab

Abstract

It is well known that human rights have been protected in different societies in various ways from the ancient times on. For the weak and poor people, who can not protect their rights by themselves, the protection has been fulfilled by state authorities in the past. A number of institutions in the Ottoman period played the same role as protector of human rights.

In this article, the author touches shortly on the historical applications in order to protect human rights. After that, Kazıcı tells us the Ottoman practice with special reference to some institutions as 'İhtisab' and to the activities of different persons in this context.

Key Words: Ottoman, human rights, oppression, ikhtisab

Dipnotlar

1. el-Mâverdî, Ebu'l Hasan Ali b. Muhammed b. Habip, el-ahkâmu's-Sultaniyye, Beyrut 1978, s. 78-79.

2. Ömer Lütfi Barkan, "Osmanlı İmparatorluğu Teşkilât ve Müesseselerinin Şer'îliği Meselesi", İÜHF Dergisi, (1945) XI /3, 209.

3. Hezarfen Hüseyin Efendi, Telhisü'l-Beyân fî Kavanin-i Âl-i Osman, Bibliotheque National (Paris) Ancien Fonds Turc, nr. 40, vr. 134 a.

4. Geniş bilgi için bk. Şinasi Altundağ, Osmanlı İmparatorluğunun Vergi Sistemi Hakkında Kısa Bir Araştırma, Ankara 1947, s. 189.

5. Kur'an, Âl-i İmrân 110, 114; Tevbe, 71.

6. Müslim, Kitabu'l-iman 20; Tirmizî, Fiten 11; Neseî, İman 17.

7. Taşköprizâde İsameddin Ahmed Efendi, eş-Şakaiku'n-Nu'maniyye, Beyrut 1975, s. 19.

8. Geniş bilgi için bk. Taşköprîzâde, age., s. 175; Ziya Kazıcı, İslâm Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi, İstanbul 1999, s. 235.

9. Hammer, Devlet-i Osmaniye Tarihi, trc. M. Ata, İstanbul 1330, IV, s. 255-256.

10. BOA. Mühimme Defteri, nr. 71, s. 9.

11. BOA. C. Adliye, nr. 125.

12. Osmanlılarda Cizye hakkında geniş bilgi için bk. Ziya Kazıcı, "Osmanlı Devletinde Cizye" Kubbealtı Akademi Mecmuası (1987), III.

13. Daha geniş bilgi ve kaynaklar için bk. Kazıcı, İslâm Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi, s. 57-62.

14. Geniş bilgi için bk. Ziya Kazıcı, Osmanlılarda İhtisâb Müessesesi, İstanbul 1998, s. 46-47.

15. Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, İstanbul 1969, IV, 57; Louis Gardet, La Cite Musulmane, Paris 1961, s. 73.

16. BOA. C. Zaptiye, nr. 465.

17. Raphaela Lewis, Osmanlı Türkiyesinde Gündelik Hayat, trc. Mefkure Poroy, İstanbul 1973, s. 73, 77.

Yukarı