. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4728

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2007 
 Muhafazakârlık
 KÖPRÜ / Kış 2003 
 Medeniyet


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsan Hakları
Güz 2006   [ 96. Sayı ]


Avrupa Birliği Yasaları Çerçevesinde İnsan, Ahlak ve Din İlişkisi ya da 'Religio in Europa'

The Relation of Man, Ethics and Religion in the Framework of the Laws of European Union or 'Religio in Europa'

İsmail TAŞPINAR

Yrd. Doç. Dr., Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi.

I. Avrupa'nın Kuruluşu Etik Bir İhtiyaca Dayanmaktadır: Barış

Avrupa Birliği'nin ilk kuruluş serüveni, çok basit gibi görülen bir 'Kömür-Çelik Topluluğu'na (CECA: Communauté Européenne du Charbon et de l'Acier) dayalı bir proje olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu topluluğu kuranlar ve fikirleri incelendiğinde, onların bugünkü Avrupa Birliği'nin de ötesinde bir ideale sahip oldukları görülmektedir. II. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde Almanya'nın önemli devlet adamlarından Almanya Başbakanı Konrad Adenauer'in girişimiyle, 1950'nin Ocak ayında çelik üretimini iki devletin ortaklaşa uluslararası piyasalara sunması gündeme getirilir. Savaştan yeni çıkmış olan iki düşman halk, özellikle de Fransızlar, böyle bir teklife önce büyük tepki göstermiştir.

Buna rağmen, 9 Mart 1950'de Adenauer, yaptığı bir basın toplantısında Fransa'ya tam bir politik birlik önermiştir. Her ne kadar Fransa'nın milli çıkarlarına ilk anda aykırı olarak algılanmış olsa da, iki ulus arasında tesis edilecek ortak barışın ortak ekonomik çıkarların tesisi ile mümkün olabileceğini gören dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman, Jean Monnet'nin ilham kaynağı olduğu usule göre, kömür ve çelik üretiminde ortak sanayileşmeye gidilmesini Almanya'ya teklif eder.

İşte, kısa adı CECA olan Kömür-Çelik Topluluğu, temelde Avrupa kıtasının iki büyük ülkesi arasında barışın tesis edilmesi için üretilmiş bir projedir. Bu projenin mimarlarından Schuman, Adenauer ve Alcide De Gasperi'nin dindar Hıristiyan oldukları, Monnet ve Paul-Henri Spaak'ın ise hümanist bir inanca sahip oldukları bilinmektedir. Barışın her ne pahasına olursa olsun tesis edilebileceğine inanan bu devlet adamlarının başlattığı bu girişim, iki ülke arasındaki karşılıklı ilişkileri o kadar önemli bir boyuta getirmiştir ki, 17 Ekim 2003 tarihinde önemli bir iş nedeniyle ülkesinden ayrılamayan Almanya Şansölyesi Schröder, Brüksel'deki Avrupa Birliği Devlet Başkanları toplantısında Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın kendisini temsil etmesini istemiş; daha sonraları 6 Haziran 2004 tarihinde Normandiya'daki Alman askerlerinin mezarlarını ziyaret etmiştir. Bugün, Balkan savaşlarından çıkmış ülkelerin devlet başkanlarının birbirlerini temsil etmesini düşünmek ne kadar zor ise, o dönemlerde böyle bir şeyin gerçekleşeceğini düşünmek de o kadar afaki kabul edilirdi. Ancak söz konusu devlet adamlarının başlangıçta sahip oldukları iyi niyet ve karşılıklı barışın tesis edilmesine olan inançları, böyle bir sonucun doğmasına ortam hazırlamıştır.

Böyle bir etik ve insani ihtiyaca binaen kurulan Avrupa Birliği, zaman içerisinde bu barışın temelini güçlendirecek iktisadi ve siyasi birtakım oluşumlara gitmiş, bu yönde çeşitli antlaşmalar ve yasalar düzenlemiştir. Ancak ileride de görüleceği üzere, bu antlaşmalar ve yasalar başlangıçta hedeflenen insani değerlerin gerçekleşmesinde ekonomi ve siyasette gösterilen performansın gerisinde kalmıştır. Özellikle, sosyal hakların düzenlenmesi ve birliğin dışındaki ülkelerle olan ilişkilerde ortak kararların alınmasının mümkün olmayışı, insani değerlerin gerçekleşmesinde Avrupa Birliği'nin önündeki en önemli yapısal sorunlardır. İşte, özellikle son 15 yıldır tartışılan Avrupa Birliği Anayasası'dan beklenen, bu aksaklıkları ortadan kaldıracak bir formül sunmasıdır.1

II. Avrupa Birliği Yasaları ve Ahlaki Değerler

Avrupa Birliği'nin temel insani değerlerden 'ahlak'la olan ilişkisi, özellikle birliğin aldığı sosyal içerikli kararlar ve birlik dışındaki ülkelerle olan ilişkisini düzenleyecek kararlarda daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu aşamada, Avrupa Birliği Anayasası'na giden sürecin nasıl gerçekleştiği kısaca özetlenmesi gerekmektedir.

2001 yılının Aralık ayında, Avrupa Birliği dönem başkanlığını yürüten Belçika hükümetinin de girişimiyle Laeken'deki Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği Anayasası'nın hazırlanması kararını almıştır. Daha önceleri, 2000 yılında Nice'de gerçekleştirilen hükümetlerarası Konferans Deklarasyonu olarak kabul edilen Avrupa Birliği Temel İnsan Hakları Şartı (Chartes des Droits Fondamentaux de l'Union Européenne) da böyle bir girişimle hazırlanmıştı. Altı üye ülkenin oluşturduğu Avrupa Topluluğu, 1957 Roma Antlaşması (Traité de Rome) ile kurulmuş; zamanla yeni ülkelerin de katılması ile bu antlaşma 1992 Maastricht Antlaşması (Traité de Maastricht) ile olgunlaştırılmış ve böylece Avrupa Birliği resmen kurulmuştur. Roma Antlaşması, topluluklar düzeyinde iken; Maastricht Antlaşması hükümetlerarası düzeyde bir antlaşmadır ve siyasi yönü ağırlıktadır. Buna göre, Roma Antlaşması'nda topluluğu oluşturan üye ülkelerin ortak (özellikle ekonomideki) çıkarları göz önünde bulundurulmakta iken; Maastricht Antlaşması ile milli (özellikle siyasi) çıkarların karşılıklı pazarlıkları söz konusudur.

Bu iki temel antlaşmaların dışında alınan ek kararlar, Avrupa Birliği'ni gittikçe karmaşıklaştırmakta idi. Bunun dışında, birliğe yeni üye olacak ülkeler göz önüne alındığında, mevcut antlaşmaların bu yükü taşımasının zor olacağı tahmin edilmekte idi. Bu nedenle, hem yeni üyelerin girişi ile meydana gelecek büyümeyi yönetebilecek, hem de birliği oluşturacak ülkelerin vatandaşlarını birbirine yakınlaştıracak ve bir 'Avrupa Birliği Vatandaşlığı' bilincinin oluşmasını sağlayacak bir anayasanın acilen telif edilmesi ve yürürlüğe girmesi gerekmekte idi. İşte, 2001 yılında alınan kararla bu gayeyi gerçekleştirmek üzere bir Konvansiyon (Convention) teşkil edilmiştir. Söz konusu konvansiyonda, üye ülkeler ile aday ülkelerin temsilcileri en geniş ölçüde temsil edilmiştir. Konvansiyonun geniş ölçülü katılımla gerçekleşmesindeki hedef, kendisinden Avrupa'nın demokratikleşme sürecinde önemli bir rol oynamasının istenmesidir. Konvansiyon, hem eski antlaşmaları reforma tabi tutacak hem de Anayasa'yı hazırlayacaktı.

Aslında, Avrupa Birliği bir 'Devlet' olmadığı için bir anayasaya sahip olması hukuken mümkün görünmemektedir. Ancak böyle bir girişimin, hukuki olmaktan çok siyasi anlamı önemlidir. Zira, böylece, Avrupa vatandaşlığı sembolik olarak temsil edilmektedir. Diğer yandan, Avrupa Birliği Temel İnsan Hakları Şartı söz konusu Anayasa'nın İkinci Kısmı'nı teşkil edecek şekilde entegre edilmiştir. Bunun dışında, Avrupa Birliği bu anayasa ile hukuki bir şahsiyet olmuştur. Yani birlik olarak çeşitli uluslararası antlaşmalarda yer alabilecek ve bu antlaşmalar bütün üye ülkeleri bağlayacaktır. Önceleri, yapılan antlaşmaların geçerli olması üye ülkelerin bireysel olarak onayını gerektirmekte idi. Hazırlanan yeni anayasanın diğer bir önemli özelliği ise, 'katılımcı demokrasi' kavramını içermesidir.

Bununla beraber, söz konusu anayasada özellikle sosyal değerlerin güvence altına alınmasında beklenilen adım atılamamıştır. Bu durum, özellikle ekonomik kararların alınması süreçleri ile sosyal kararların alınması süreçlerinde daha belirgindir. Mesela, hazırlanan yeni anayasa, birliğin piyasa ve rekabet konularında alacağı kararlarda üye ülkelerin çoğunluğunun oyunu dikkate almasını belirtirken, sosyal meselelerde Avrupa Birliği'ni bağlayacak kararlarda tüm ülkelerin ortak kararını öngörmektedir. Bu da, ekonomik çıkarlar karşısında Avrupa Birliği'ne üye ülkelerdeki sosyal hakların daima ikinci planda yer almasına neden olacaktır.

Maamafih, bütün bu yasal düzenlemeler istenilen düzeyde olmasa da, insani değerlerin ve sosyal barışın gerçekleşmesinde önemli kazanımlar olarak kabul edilmektedir. Ayrıca, söz konusu yasalar değişmez nitelikte olmadıkları için, zaman içerisinde bunların geliştirilebilmesi mümkündür.

Bu noktada, Avrupa Birliği'ne üye ülkelerin hükümetlerine iki önemli görev düşmektedir. Bunlardan birincisi; hazırlanmış olan anayasanın toplum tarafından kabul edilmesini sağlamak. İkinci önemli görev ise, söz konusu anayasadaki yasaların daha çok sosyal boyutu dikkate alacak şekilde geliştirilmesi yönünde adımlar atmalarıdır ki, bunun, birinci görevin gerçekleşmesinde önemli katkısı olacaktır.

Ahlaki bir değer olan 'barış' üzerine bina edilmiş bir birliğin kurulması için ekonomik ve siyasi birliğin önemi fark edilmişti. Her ne kadar, Avrupa Birliği'nin ortak güvenliği, hukuk ve içişlerini ilgilendiren meseleler güvence altına alınmış olsa bile; özellikle Maastricht Antlaşması ile birlikte gerçekleştirilen siyasi düzenleme ile, birliğin dışındaki ülkelerle olan ilişkilerde çoğunluğa dayalı ortak kararların alınmasının mümkün olmayışı nedeniyle temel insani değerlerin gerçekleştirilmesi konusu Avrupa Birliği'nin önündeki en önemli yapısal sorunlardan birisi durumuna gelmiştir. Zira, özellikle Üçüncü Dünya Ülkeleri'ndeki mevcut insan hakları ihlalleri ve adaletsizlikler karşısında ortak bir tavrın geliştirilmesi, ülkelerin değişik çıkarları söz konusu olduğu için, ortak bir kararın çıkması hemen hemen imkansızlaştırılmıştır. Bu ise, Avrupa Birliği'nin temelini teşkil eden ve 'temel insan hakları ve değerlerinin korunması' şeklinde formüle edilen ahlaki sorumlulukları konusunda samimiyetini tartışmaya açmaktadır.2

Avrupa Birliği yasalarının gelişim süreci incelendiğinde, ülkelerin milli çıkarlarına uygun olmamasına rağmen birliği oluşturan ülkelerin sosyal gelişimini ön planda tutan etik açıdan bazı önemli kararların ve projelerin gerçekleştirildiği burada ayrıca belirtilmelidir.

Ortak tahıl politikası (PAC: Politique Agricole Commune), topluluğun gerçekleştirdiği en büyük ortak politika olmuştur (bütçenin % 80'i tahıl için ayrılmıştır). PAC'ın başlangıçtaki politikaları tamamen sosyo-ekonomikti: Tarımın modernizasyonu, kendi kendine yetecek gıda üretimi, halkın gıda ihtiyacını kolayca karşılamak, köylülerin hayat standartlarının iyileştirilmesi. Ancak bu projenin dikkate değer yönlerinden biri önemli bir hedefi gerçekleştirmeye matuftu: Tahıl üretimi az olan ülkelerle tahıl üretimi yüksek olan ülkeler arasında (Fransa gibi) dayanışmanın geliştirilmesi; sosyal ve mesleki açıdan zayıf konumdaki köylü halkın birbiriyle olan dayanışmasını sağlamak.

Bunun dışında, Avrupa Birliği sürecinde ahlaki özelliği dikkati çeken projelerden bir diğeri, zengin ülkelerden fakir ülkelere (İrlanda, Portekiz, Yunanistan) veya fakir bölgelere (İspanya ve İtalya ile sanayi bakımından zor durumda olan Fransa ve Belçika'nın bazı bölgeleri) doğru maddi zenginliğin aktarılmasıdır. Ancak bu finansal desteklemeler sonuç itibariyle her kesim için ekonomik faydası olan projeler olmuştur.

Avrupa Birliği'nin işçi ve çalışanların çalışma şartları konusunda yaptığı yasal düzenlemeler de bu sosyal etkinlikler arasında sayılabilir. Bu konuda, Maastricht'te kabul edilmiş olan Avrupa Sosyal Protokolü zikredilmelidir. Önceleri İngiltere bu protokolü imzalamaktan kaçınmıştı. Ancak Amsterdam Konferansından sonra, söz konusu protokol Maastricht Antlaşması'nın bir parçası olarak kabul edilmiş ve böylece Avrupa Birliği üye ülkelerin tamamına şamil hale getirilmiştir.

Birliğin etik açıdan önemli girişimlerinden bir diğeri ise; Afrika, Karaibler ve Pasifik (ACP: Afrique, Caraibes et Pacifique) ülkeleri ile yapmış olduğu antlaşmadır. Bu antlaşmanın en önemli özelliği, milli çıkarları aşacak şekilde birtakım yardım fonlarının aktarımı ve ortak faaliyetlerin gerçekleştirilmesine imkan vermesidir. Ancak kısaca Lomé ve Cotonou Konvansiyonu olarak da bilinen bu işbirliği antlaşması, Dünya Ticaret Örgütü'nün (OMC) ortaya koyduğu bazı ilkeler nedeniyle yeteri kadar işletilemediği de burada belirtilmelidir.

İnsan Hakları ve Avrupa Sosyal Şartı'nın korunması konusunda Avrupa Birliği ile Avrupa Konseyi arasındaki ortak irtibatın birliğin alacağı kararlarda referans olarak kullanılması, insan hakları ve değerlerinin korunmasında önemli bir kazanım olmuştur. Bu durum, birliğin finanse edeceği araştırma programlarında Avrupa Konseyi'nin görüşünü belirleyici bir referans olarak kullanması sonucunu doğurmuştur.

İnsani değerlerin korunması hususunda yapılan uluslararası antlaşmaların teşkili ve onaylanmasında, birliğin benimsediği uluslararası siyasetin önemli etkisi vardır. Bunlar içerisinde, çevrenin korunması hususundaki Kyoto antlaşması, daha ucuz ve sağlıklı olan jenerik ilaçların kullanımının yaygınlaştırılması meselesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kabulü, hafif silahların ticareti (hâlâ görüşülme aşamasında) en önemli olanlardır. Bütün bu antlaşmalarda, ekonomik ve ticari meseleler insani ilkeler ve hukukun önceliği prensibine dayalı olarak ele alınmaktadır. Avrupa Birliği'nin taraf olduğu bu antlaşmalar, ekonomik çıkarlarını ön planda tutan Amerika Birleşik Devletleri tarafından kabul edilmemiştir.

Diğer taraftan, dış politika göz önüne alındığında, Amerika'ya nispetle Avrupa Birliği çatışmaların öncelikli olarak diplomatik yöntemle çözülmesi taraftarı olmuştur. Bu durum, birlik üyesi ülkelerin kendi aralarında uzun yıllar yapmış oldukları savaşın sonucunda geliştirilmiş bir politika olarak benimsenmiştir. Ancak daha önce de belirtildiği gibi, uluslararası ilişkilerde birliğin bağlayıcı ortak karar alması Maastricht Antlaşması ile bütün üye ülkelerin onayını gerektirmesi, milli çıkarlarını ön planda tutan üye ülkelerin böyle bir kararın çıkmasına engel teşkil etmektedir. Mesela, İngiltere'nin milli çıkarları sebebiyle Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte diplomatik çözümde ısrar etmeden silahlı müdahaleye öncelik vermesi, birliğin bu konudaki zaafiyetinin bir sonucudur.

Her ne kadar ekonomi, öncelikli belirleyici olarak Avrupa Birliği'ni yönlendirmekte ise de yegane belirleyici olmadığı; istenilen oranda olmasa dahi insani değerler, insan haklarını ön planda tutan özellikteki yapılan düzenlemeler ve antlaşmalar ile alınan kararlar bu eksikliği dengeleme yönündeki çabalar olarak görülebilir. Ayrıca bu düzenlemeler, Avrupa Birliği'nin sadece büyük bir piyasa olduğu fikrinin yerleşmesine karşı önemli kazanımlar olarak değerlendirilmelidir.

Zira, her şeyi alınıp satılabilir bir meta olarak algılayan bir Avrupa Birliği, sonuçları itibariyle başlangıçtaki ahlaki temele aykırı olayların meydana gelmesine sebebiyet verecektir. Böyle bir durum, sosyal adaletsizliğin, dışlamanın ve ayrımcılığın yaygınlaşmasına ve sosyal güvencenin yok olmasına neden olacaktır ki, bu, temeli sosyal barış olan bir birliğin kendi kuruluş gayesi ile çelişmesi anlamına gelecektir. Nitekim, sosyal korumayı hedefleyen deklarasyonlarla pratikte geçerli olan piyasa ekonomisi, bu çelişkinin en açık örneklerini teşkil etmektedir.

Fransız devlet adamı ve eski Avrupa Komisyonu Başkanı Jacques Delors'un şu açıklamaları, Avrupa Birliği'nin ayakta kalmasının ahlaki değerlerden uzak ekonomik veya hukuki düzenlemelerle asla mümkün olmayacağını açıkça belirtmektedir:

'Avrupa projesini sadece birtakım hukuki düzenlemeler veya ekonomik becerilerle yürütmemiz mümkün değildir... Avrupa Birliği'nin inşasının 'anlamı' konusu büyük bir siyasi mesele olarak önümüzde durmaktadır.'

Jacques Delors, her ne kadar bu projenin anlamı konusunda detaylı bir açıklama yapmasa da, bunun Avrupa Birliği'nin üzerine bina edildiği temel değerler olduğu kuşkusuz. Bu değerler kısaca barış, hukuk devleti, demokrasi, insan hakları ve insanlar arası dayanışma şeklinde özetlenebilir. Avrupa Birliği'nin üzerine bina edilmesinin hedeflendiği Avrupa Temel Haklar Şartı, ortak ve bölünemez değerleri birer birer tadad etmektedir. Aynı şekilde, hazırlanan Avrupa Birliği Anayasası'nın Giriş kısmı ile 2. maddesinde, hümanizmin temelini teşkil eden insani değerlere açıkça atıflar yapılmaktadır.

Ancak her toplumsal projenin önemli ahlaki boyutlara sahip olacağı muhakkaktır. Avrupa Birliği çoğulcu bir yapı arz etmektedir ve bu özelliği yeni ülkelerin katılımı veya yeni göçlerle daha da artmaktadır. Bu durum, Avrupa Birliği'ni içerisinde farklılıkları barındıran bir birlik olmaya mecbur kılmaktadır. Bunun başarılması ise, söz konusu yerel farklılıklara saygılı temel insani değerlere dayalı bir sosyal projenin gerçekleştirilmesi ile mümkün olacaktır.

Ancak bu noktada Avrupa Birliği önemli bir handikapla karşı karşıyadır. Zira, her ne kadar temel insani değerler birliği teşkil eden ülkelerin de kabul ettiği deklarasyonlarda veya antlaşmalarda yer alsa dahi, söz konusu maddelerin ülkelerin iç hukuklarındaki yorumlarında veya uygulamalarında ülkelere göre aksaklıklar yaşanmaktadır.

Bütün bunlar, Avrupa Birliği'nin kuruluşunda var olan ahlaki kararlılığın önemli olduğunu, ancak yeterli olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu durumda, söz konusu değerleri yüzyıllarca savunmuş olan dinlere önemli görevler düşmektedir. Bu ise, Avrupa Birliği projesinde söz konusu değerlerin yaygınlaştırılması ve kurumsallaştırılmasında dinlerin ne gibi bir rol üstlenebilecekleri sorusunu gündeme getirmektedir. Özellikle, işsizliğin neden olduğu fakirliğin istenmeyen sonuçlarını göğüslemede, biyoteknolojinin gelişmesi ile birlikte bilimin insan hayatında insanın onurunu dikkate alacak şekilde kullanılmasının sınırının belirlenmesinde (özellikle genler üzerinde yapılan araştırmalarla daha çok gündeme gelen biyoetik meselesi), gelecek nesillerin bugün yaşayanlar üzerindeki haklarına dikkat çekmede, çevrenin korunması konusunda, yarının nesillerini oluşturacak çocukların dünyaya gelmelerini sağlayacak evlilik müessesesinin korunması ve dünyaya gelecek çocuklara sağlıklı bir dünyanın nasıl teslim edileceği konusunun açıklığa kavuşturulmasında din nasıl bir rol oynayabilir?

III. İnsan Merkezli Temel Değerlere Dayalı Bir Avrupa'nın İnşasında Dinin Rolü: Religio in Europa Vizyonu

Avrupa Birliği Yasaları çerçevesinde din konusunda meydana gelen en dikkat çekici tartışmalar, hazırlanan Avrupa Şartı'nda 'dini miras' sözü ile Avrupa Birliği Anayasası'nın Giriş kısmında 'Tanrı' isminin yer alıp alamayacağı konusu çerçevesinde gerçekleşmişti.

Kimileri 'dini miras' ifadesinin yer almasını isterken (Almanya gibi), bazıları buna karşı çıkmışlardır (Fransa gibi). Uzun tartışmalar sonunda bir orta yol bulunmuş ve Avrupa Şartı'nda 'manevi ve ahlaki miras' ifadesi yer almıştır. Buna rağmen, Avrupa Birliği resmi metinleri tercüme tarihinde bir ilke imza atılmıştır: Şart'ın diğer 10 dildeki tercümesinden farklı olarak Almanca tercümesinde 'manevi-dini ve ahlaki miras' ('geistig-religiösen und sittlichen Erbes') ifadesi kullanılmaktadır.

Bu çerçevede, daha ileri bir talep Polonya'dan gelmiştir. Polonya, Avrupa Birliği Anayasası'nın Giriş kısmında değerlerin kaynağı olarak 'Tanrı'nın ve Avrupa kültürünün bir kurucu unsuru olarak da 'Hıristiyanlığın' açıkça zikredilmesini talep etmiştir. Ancak, Avrupa'da halen mevcut olan ve Avrupa Hümanistler Federasyonu'nun sözcülüğünü yaptığı kilise-karşıtlığının bir sonucu olarak, bu talep reddedilmiştir. Öyle ki, Kilise taraftarları ile Hümanistler arasındaki bu gerginlik, her iki tarafın 'din-karşıtı' ve 'dinci' olarak nitelenecek aşırılık göstermesine sebebiyet vermiştir. Anayasanın Giriş kısmındaki ifade konusunda da bir orta yol bulunmuş ve 'Avrupa'nın kültürel, dini ve hümanist mirası' cümlesi kullanılmıştır. Aslında böyle bir ifade, kültürel olarak çoğulcu ve katılımcı bir demokrasiye yönelmiş bir yapıya sahip Avrupa Birliği dikkate alındığında, açıkça bir dine ve sadece onun değerlerine yapılan referansa nispetle daha uygundur.

Avrupa Birliği'nin temel hukuki metni çerçevesinde gerçekleştirilmiş olan bütün bu tartışmalar, aslında dinin Avrupa'da oynayacağı rolü ve dinin Avrupa'daki konumu ve algılanışı ile ilgili de bir fikir vermektedir. Dinin Avrupa Birliği projesindeki yeri konusu her ne kadar tartışmalı olsa da, bir fenomen olarak dinin toplum içerisinde oynadığı rolü kimse inkar etmemektedir. Bu nedenle, yukarıda zikredilen değerlerin gerçekleştirilmesinde ve toplumun huzuru ve barışını temin etmede din müessesesinin üzerine büyük görevler düştüğü -bu görevlerin sınırları konusunda farklı algılamalar olsa da- her iki kesim tarafından da teslim edilmektedir.

Ölmeden iki yıl önce (28 Mayıs 2003) Ecclesia in Europa (Avrupa'da Kilise) adıyla kaleme aldığı irşad mektubunda (exhortation apostolique) Papa II. Jean-Paul, Katolik Kilisesi'nin resmi görüşü olarak Avrupa ile ilgili şöyle bir tespitte bulunmaktadır:

'İçinde yaşadığımız zaman, kendine has birtakım meseleleri ile birlikte, yoldan uzaklaşmış bir çağ gibi görünmekte. Birçok erkek ve kadın sanki yolunu şaşırmış, tereddüt içerisinde, ümitsiz... Ümidin kaybedilmesinin kökeninde ise, Tanrısız ve Mesihsiz bir antropolojinin geçerli kılınması çabası yatmaktadır.'3

Avrupa Birliği Anayasası'nda Hıristiyanlığın açıkça zikredilmesini isteyen Vatikan ve fundamentalist Hıristiyanlar için, Avrupa kültürünün temelinde din olarak sadece Hıristiyanlık vardır. Kimileri ise, biraz daha esnek davranarak Yahudi-Hıristiyan dini mirasından bahsedilmesini istemiştir. Ancak anayasal düzeyde böyle açık bir referansta bulunmak, tarihsel gerçeklere uymamaktadır. Zira, Avrupa tarihi ve kültürü sadece Hıristiyanlık dininin etkisi ve katkısıyla ortaya çıkmış bir birikim değildir. Avrupa Birliği'nin kültür hamulesinde bir gelenek olarak Yahudiliğin; Yunan mirasının nakli, tercümesi ve yorumlanması yoluyla İslam'ın; kültürel katkıları ile Keltlerin ve seküler anlayışın geliştirilmesi ile Aydınlanma'nın rolü nasıl inkar edilebilir?

Diğer yandan, böyle bir iddia mevcut realiteye de uygun değildir. Zira, sadece Hıristiyanlığın zikredilmesi Avrupa Birliği'nde diğer dinlerin aleyhine işleyecek her an açık bir kapı ve diğer dini gelenekleri dışlayıcı bir potansiyeli içinde barındıracaktır. Hatta kimi Hıristiyan eleştirmenler, fundamentalist Hıristiyanların bu kadar yücelttikleri Hıristiyanlık tarihinin hiç de 'imrenilecek örnek bir tarihe' sahip olmadığını belirtmişlerdir. Kaldı ki, Avrupa ülkeleri içerisinde anayasa metinlerinde açıkça Tanrı'nın ismini zikreden ve Hıristiyan kültürüne atıfta bulunan ülkeler (mesela Polonya) ile bulunmayanlar (mesela Fransa) karşılaştırıldığında; atıfta bulunmayanların daha dindar veya daha müreffeh ve sağlıklı bir gelişim gösterdikleri görülmektedir.

Avrupa Birliği Anayasası çerçevesinde yapılan bu polemikler, din fenomeninin varlığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur. Ancak, Avrupa Birliği'nin kuruluş aşamasında kurucularının sahip olduğu kuşatıcı ve insana ve değerlerine saygılı vizyon, sağlıklı ve huzurlu bir gelecek için Avrupa Birliği içerisindeki aktörlerin unutmaması gereken bir pusula görevi görmelidir. Bu nedenle, indirgemeci ve sadece tek bir dini geleneğe dayalı bir Avrupa projesi ve anlayışı olan 'Ecclesia in Europa'dan, daha geniş ve kuşatıcı bir vizyon olan, insana ve müşterek değerlerine sahip çıkan bir anlayışı temsil etmesini ifade etmesi için formüle ettiğimiz 'Religio in Europa'ya geçmek gerekmektedir.

Öz

Avrupa Birliği'nin ilk kuruluş serüveni, çok basit gibi görülen bir 'Kömür-Çelik Topluluğu'na (CECA: Communauté Européenne du Charbon et de l'Acier) dayalı bir proje olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu topluluğu kuranlar ve fikirleri incelendiğinde, onların bugünkü Avrupa Birliği'nin de ötesinde bir ideale sahip oldukları görülmektedir.

Kısa adı CECA olan Kömür-Çelik Topluluğu, temelde Avrupa kıtasının iki büyük ülkesi arasında barışın tesis edilmesi için üretilmiş bir projedir. Böyle bir etik ve insani ihtiyaca binaen kurulan Avrupa Birliği, zaman içerisinde bu barışın temelini güçlendirecek iktisadi ve siyasi birtakım oluşumlara gitmiş, bu yönde çeşitli antlaşmalar ve yasalar düzenlemiştir.

Bu makalede Avrupa Birliği'nin kuruluş süreciyle birlikte, sosyal hakların düzenlenmesi, insani değerlerin gerçekleşmesi gibi hususlarda Avrupa Birliği'nin önündeki en önemli yapısal sorunlara değinilmekte, Avrupa Birliği'nin temel insani değerlerden 'ahlak'la olan ilişkisi irdelenmekte ve din fenomeninin Avrupa Birliği için önemi, Avrupa Birliği Anayasası çerçevesinde yapılana tartışmalar ışığında gözler önüne serilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, din, ahlak, barış, insani değerler, Religio in Europa

Abstract

The first establishment adventure of European Union seems to be a simple project based on a 'Coal and Steel Community' (CECA: Communauté Européenne du Charbo et de l'Acier). But if we look at the founders and their ideas closely, then we can easily see that their ideals and scopes have been beyond the contemporary European Union.

This community (CECA) is a product of a project which has been created in order to establish peace between two big countries of Europe. European Union, which has been founded in order to fulfill such a humane and ethical need, has been gradually developed itself in economical and political matters in order to strengthen the basics of peace. A number of treaties have been signed and new laws have been executed.

This article mentions the most important structural problems of European Union such as the regulation of social rights, the materialization of the human values during the establishment process of European Union. Then it questions the relationship between the European Union and one of the basic human values, 'ethics'. Last but not least, this article clarifies the importance of the phenomena of religion for the European Union from the point of view of discussions around European Constitution.

Key Words: European Union, religion, ethics, peace, human values, Religio in Europe

Seçilmiş Kaynakça:

Jean-Pierre Ricard Card., 'L'embryon humain reduit à un 'moyen', 'grave transgression éthique', Zenit, 30.06.2006.

Ignace Berten, 'La Constitution européenne et les religions', Revue Théologique de Louvain, Louvain-la-Neuve 2004, sayı: 4, s. 474-494.

Ignace Berten, 'Religion et éthique dans la construction européenne', Espaces-Spiritualités, cultures et société en Europe, Roumanie 2004.

Pierre de Charentenay, 'Une Constitution pour les Européens', Etudes, Paris 2005, sayı: 402/4, s. 439-448.

Dipnotlar

1. Ignace Berten, 'La Constitution Européenne et les Religions', Revue Théologique de Louvain, Louvain-la-Neuve 2004, sayı: 4, s. 474-477.

2. Bu durum, Birliğin özellikle geçtiğimiz yıllarda Balkanlar'daki savaşlarda, Irak ile ilgili tutumunda ve özellikle günümüzde İsrail'in Lübnan'ı işgali sırasında insan haklarını koruma noktasında ortak bir tavır geliştirememesinde görülmüştür.

3. Jean Paul II, Ecclesia in Europa, http://www.vatican.va/holy_father/john_paul_ii/apost_exhortations/documents/hf_jpii_exh_20030628_ecclesia-in-europa_fr.html.

Yukarı