. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 9645

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2011 
 Said Nursi’nin İslam Dünyası Tasavvuru: Hutbe-i Şamiye
 KÖPRÜ / Kış 2007 
 Muhafazakârlık


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İsevilik: Hz. İsa İslamı
Kış 2006   [ 93. Sayı ]


İslam'ın Tevrat* ve İncil'e Bakışı

The Torah and Bible Perception of Islam

Lütfullah CEBECİ

Prof. Dr., Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi.

İslam'ın bir konudaki görüşünü belirlemek için, her şeyden önce onun ana kitabı ve anayasası olan Kur'an-ı Kerim'in o hususta ne dediğine bakmak gerek. Bu açıdan Kur'an-ı Kerim'in şu anda insanlığın elinde bulunan iki önemli kitap ve din hakkında ne dediği çok önemlidir.

Allah Teala birçok ayette, Hz. Musa'ya (Hud, 110; İsra, 2; Müminun, 49; Furkan, 35; Kasas, 43 vb.) ve Hz. İsa'ya (Tevbe, 30; Bakara, 87 vb.) "kitab" verdiğini/insanlara iletilmek üzere ilahi mesajını vahyettiğini haber verir. Kur'an-ı Kerim Hz. Musa'ya vahyedilen kitabın isminin, "Tevrat", Hz. İsa'ya vahyedilen kitabın isminin, "İncil" olduğunu bildirir. (Hadid, 27; Maide, 44-46 vb.)

Her iki kitap da öncelikle İsrailoğulları'na (Casiye, 16; Al-i İmran, 49; Mümin, 53 vb.), sonra da ulaşabildiği diğer bütün insanlara iletilmek üzere gönderilmiştir. Mesela Hz. Musa'nın peygamberlik görevi, Tevrat'ı, o günkü Firavun'a ve onun halkı olan Mısırlılara iletmeyi de içermektedir.

Gerek sadece Tevrat'a itibar ettiğini söyleyen Yahudiler, gerekse hem Tevrat'a hem İncil'e itibar ettiğini söyleyen Hıristiyanlar, Kur'an'da "kitap verilenler" (Bakara, 144-145; Al-i İmran, 64,119-120; Nisa, 131 vb.), "kitaptan nasip verilenler" (Al-i İmran, 23) ve "kitaba varis kılınanlar" (40/53) "ehl-i kitap" (Maide, 15,19 Ankebut, 46-47 vb.) diye, yani "Allah teala tarafından kendilerine peygamber ve kitap gönderilen, dolayısıyla semavi kitap bilgisine sahip olan (Ra'd, 43) bunun hem yaşama, hem koruma, hem de diğer insanlara ve sonraki nesillere dosdoğru bir şekilde iletme sorumluluğunu yüklenmiş milletler-ümmetler" olarak anılmışlardır.

Bugünkü haliyle diğer dinlerin ve kitaplarının hemen hemen hiçbiri kendi dışında gerçek kabul etmezken, Kur'an kendisini semavi kitaplar zincirinin bir halkası, fakat en son halkası olduğunu, peygamberinin de peygamberler zincirinin en son halkası olduğunu çeşitli ifadelerle ilan etmektedir. Mesela, Cenab-ı Allah, "Peygamber, Rabbinden ne indirildiyse ona iman etti, müminler de... Hepsi, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve "Peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmayız." diye Allah'ın bütün peygamberlerine inandılar ve: "(Mesajını) İşittik ve boyun eğdik, bağışlamanı dileriz, ey Rabbimiz! Dönüş sanadır!" dediler." (Bakara, 285) ayetiyle, gerçek müminlerin hak peygamberler arasında ayırım yapmadan, hepsinin Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna inandığını söylerken, peygamberine, "Biz, Allah'a, bize indirilene; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene; Musa'ya, İsa'ya ve (diğer) peygamberlere Rablerinden verilene inandık, iman getirdik. Onlardan hiçbiri arasında ayırım yapmayız ve biz, ancak O'na boyun eğen Müslümanlarız! Her kim İslam'dan başka bir din ararsa asla kabul edilmez ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olur." (Al-i İmran, 84-85) demesini emrederken de, Müslümanlar olarak, sadece peygamberler değil onların kitapları arasında da ayırım yapmadığımızı, hepsinin Hak Teala tarafından farklı zamanlarda insanlığa gönderilen temeli İslam olan mesajlar olduğunu bildirir. Keza O, dinde Hz. Nuh'a emrettiği ile Hz. Muhammed'e vahyettiği ve Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa'ya gönderdiği bu İslam'ın özünün "Allah'ın dinini doğru tutup, onda ayrılığa düşmemek." olduğunu (Şura, 13) haber vermektedir. Hatta, "Ey iman edenler, Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba, daha önce indirdiği kitab(lar)a da iman edin! Kim Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanmazsa, pek derin bir sapıklığa saplanıp gitmiştir. İman ettikten sonra kafirliğe gidenleri, sonra yine iman edip tekrar kafirliğe gidenleri, sonra da kafirlikte ileri gidenleri Allah ne affedecek, ne de doğru bir yola çıkaracaktır." (Nisa, 136-137) diyerek müminlere bu imanı emredip, endirekt bir yolla, önceki kitaba inanıp, sonra gelene inanmayanları kâfir ilan etmektedir. Çünkü bu ayetin son kısmı "Tevrat'a inandıktan sonra İncil'i inkar ederek küfre gidenleri, sonra yine İncil'e iman edip Kur'an'ı inkar ederek tekrar küfre gidenleri, sonra da küfürde ileri gidenleri Allah ne affedecek, ne de doğru bir yola çıkaracaktır" anlamını ima etmektedir.

Yahudi ve Hıristiyanlar Kur'an'a ve Hz. Peygamber'e inanmazlarken birbirlerine inanıyorlar mı? Hayır, onlar karşılıklı olarak birbirlerini de kabul etmiyorlar, "Yahudiler: 'Hıristiyanların dayandığı bir şey yoktur.' derken, Hıristiyanlar da: 'Yahudilerin dayandığı bir şey yoktur.' diyorlar. Oysa hepsi de Kitab'ı okuyorlar…" (Bakara, 113) ve ellerindeki kitap söylediklerinin aksini yazıyor.

Ankebut suresinde, "Biz, hem bize indirilene iman ettik, hem size indirilene ve bizim ilahımız ile sizin ilahınız birdir. Ancak biz yalnız O'na teslim olmuşuzdur." (Ankebut, 46) diyerek Yahudi ve Hıristiyanlara bu imanı bildirmemiz emrolunduktan sonra, "İşte sana (önceki kitapları tasdik eden) böyle bir kitap indirdik. O'nun için kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ederler. Şunlardan da ona iman edenler vardır. Bizim ayetlerimizi ancak kafirler inkar eder." (Ankebut, 47) buyurulup, aslında samimi Yahudi ve Hıristiyanların aynı imana sahip olarak Kur'an-ı Kerim'i kabul edecekleri bildiriliyor. Keza, "Kitap verilenlerden de Allah'a, size ve kendilerine indirilene, Allah'a boyun eğerek inananlar ve Allah'ın ayetlerini birkaç paraya satmayanlar vardır. İşte onların, Rablerinin katında mükâfatları vardır..." (Al-i İmran, 199) buyrulurken ehl-i kitap içinde, bir kısmı, Kur'an'ın hak olduğunu anlasalar bile dünya menfaatleri ağır basanlar, diğer kısmı ise kendi kitaplarının direktiflerine uyarak Kur'an'a ve İslam'a gelebilecek samimi müminler olmak üzere iki kısım insan olduğu bildirilmektedir.

Kur'an-ı Kerim'in bize haber verdiğine göre, Allah Teala'nın Kur'an'dan önceki bu mesajlarında son peygamber, son kitap ve son ümmet hakkında önemli bilgiler veya ipuçları bulunmaktadır. Nitekim Ehl-i Kitap'tan iken Hz. Muhammed'e (a.s.m.) inanıp bu yeni dine boyun eğecek bazı insanların var olacağı haber verilirken şöyle buyruluyor: "Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı bulacakları peygambere, o okuyup yazma bilmeyen peygambere uyarlar. O, onlara iyilik emreder ve onları kötülükten alıkoyar, temiz, hoş şeyleri kendileri için helal, murdar şeyleri üzerlerine haram kılar, sırtlarından (önceki dinden kalan) ağır (sorumluluk) yüklerini, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indirir atar. İşte o zaman ona iman eden, ona tam saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun peygamberliği ile birlikte indirilen nuru izleyen bu kimseler var ya, işte o asıl maksada ulaşan kurtulmuşlar onlardır." (A'raf, 157)

Nitekim Hz. İsa da İsrailoğulları'na hitaben, "Ey İsrailoğulları, ben size Allah'ın elçisiyim. Benden önce gelmiş olan Tevrat'ın doğrulayıcısı ve benden sonra gelecek adı Ahmed olan bir peygamberin müjdecisi olarak geldim." demişti." (Saff, 6). Fakat ona inanmadılar. Bu İsrailoğulları'nın ilk ve son itiraz ve inkarları değildi. Arap yarımadasında İslam öncesinde, bir azınlık olarak bulundukları Medine'de Arap kabileleri karşısında mağlup durumuna düşüp iyice bunaldıkları zamanlarda, Süddi'nin rivayetine göre, Tevrat'ı çıkarıp, ellerini Hz. Peygamber'den söz edilen ifadenin üzerine koyuyor ve "Ey Allah'ımız ahir zamanda bize göndereceğini vaat ettiğin şu peygamber hakkı için bugün bizi düşmanlarımıza karşı muzaffer kıl..." diyerek yüzü suyu hürmetine mağlubiyetten kurtuldukları (Alusi, 1/320) ve çok iyi bildikleri o Peygamber (a.s.m.) ile ellerindeki Tevrat'ın o bölümlerini doğrulayan o kitap geldiğinde de aynı itiraz ve inkarla karşılık vermişlerdi. Bu tavır onların ilahi laneti hak etmelerine neden olmuştu. (Bakara, 89).

Bu yüzden onlar şöyle uyarıldılar: "Ey kitap verilenler, Allah yaptıklarınızı görüp duruyorken, niçin Allah'ın ayetlerini inkar ediyorsunuz? Ey kitap verilenler, niçin inananları Allah'ın doğru yolundan engelliyorsunuz? Halbuki siz (onun gerçek olduğunu) görüyorsunuz. O halde niçin onun çarpıklığını istiyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir." (Al-i İmran, 98-99) "Ey kitap verilenler, şimdi size, kitabınızın gizlemekte olduğunuz birçok yerini sizlere açıklayan, birçoğunu da (bildiği halde sizi utandırmamak için açıklamayıp) geçiveren Peygamberimiz geldi. İşte size Allah'tan bir nur, bir parlak kitap geldi. Allah, rızası ardınca gidenleri onunla kurtuluş yollarına yöneltecek ve izni ile onları karanlıklardan aydınlığa çıkarıp doğru bir yola koyacak. Ey kitap verilenler, bakınız size, peygamberlerin gelişinin kesintiye uğradığı bir zamanda: "Bize ne müjdeyle sevindirecek bir müjdeci ne de ihtar ile gocunduracak bir uyarıcı gelmedi!" demeyesiniz diye, tatlı ve acı gerçekleri açıklayan elçimiz geldi! İşte size hem müjdeci hem de uyarıcı bir peygamber geldi! Allah, her şeye gücü yetendir." (Maide, 15-19)

İşte ehl-i Kitab'ın uymaları söylenen bu yeni dinin adı İslam'dır. Aslında gerçek dinin adı dün de İslam idi, bugün de. Hz. Musa'nın getirdiği de Hz. İsa'nın getirdiği de Hz. Muhammed'in getirdiği de özde aynı bu İslam idi. Fakat insanlar ne zaman dinin özünden koptular, Allah'ın gönderdiğini bozdular, dinin adı değişti ve din, İslam olmaktan çıktı. Halbuki, "Her kim İslam'dan başka bir din ararsa asla kabul edilmez ve o, ahirette gerçek zarar uğrayanlardan olur. Kendilerine açık deliller gelmiş ve peygamberin hak olduğuna şahitlik etmişken, inananların arkasından nankörlük edip inkara sapan bir milleti, Allah nasıl başarılı kılar! Oysa Allah, zulmedenler topluluğunu başarılı kılmaz. İşte onların cezaları; Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin üzerlerinde olmasıdır. Sonsuza kadar o lanetin içindedirler, azapları hafifletilmez ve kendilerine mühlet verilmez." (Al-i İmran, 85-88)

Fetih Suresinin son ayetinde, "Muhammed, Allah'ın peygamberidir. Onun beraberindekiler ise, kafirlere karşı çok çetin, kendi aralarında son derece merhametlidirler. Onları cemaatle rüku ve secde ederek, Allah'ın lütfunu ve hoşnutluğunu dilerken görürsün. Yüzlerindeki nişanları/alametleri, secde izinden (olan bir alamet/bir nurdur) Bu onların Tevrat'ta anlatılan örnek (halleridir). İncil'de ise örnek (halleri), kendileriyle kâfirleri öfkelendirmesi için, filizini çıkarmış, onu güçlendirmiş sonra kalınlaşıp sapı üzerine dimdik doğrulmuş, çiftçilerin hoşuna giden bir ekine benzetilmiştir. Onlardan iman edip de iyi işler yapanlara Allah hem bir bağışlama vaad buyurdu, hem de büyük bir mükafat…" (Fetih, 29) buyrulmaktadır. Demek ki, hem Tevrat'ta, hem İncil'de Ümmet-i Muhammed'den söz edilmektedir. Eğer bugün elimizde bulunan Tevrat ve İncillerde, Kur'an'ın oralarda var olduğunu haber verdiği bu gibi şeyleri bulamazsak, bu kitaplara müdahale edilmiş olduğuna inanırız. Çünkü biz müminlere göre, Kur'an yalan söylemez. İşte bu Kur'an, aynı şekilde bu ümmetin hem peygamberi hem de kıblesi konusunda ehl-i Kitab alimlerinin önceden bilgisi olduğuna işaret ederek, şöyle diyor: "Haydi (namaz kılarken) yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir! Siz de ey insanlar, nerede bulunursanız, yüzünüzü o yana doğru çeviriniz. Kendilerine kitap verilmiş olanlar da şüphesiz bu kıble emrinin, Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu kesinlikle bilirler. Kendilerine kitap verdiğimiz toplumların alimleri, peygamberi, oğullarını tanır gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden bir takımı, gerçeği bile bile gizlerler." (Bakara, 144-146)

Son peygamber ve son kitap ve son ümmetle ilgili bilgilere sahip oldukları için Hz. Peygamber'e (a.s.m.) "Kendilerine kitap verdiklerimiz de bilirler ki, o (Kur'an) tamamıyla gerçek olarak Rabb'in tarafından indirilmiştir. Sakın şüphelenenlerden olma." (En'am, 114) ve "Şu sana indirdiğimiz şeylerde faraza şüphe edecek olursan, senden önce kitap okuyanlara sor! Andolsun ki, sana Rabb'inden gerçek geldi, sakın şüphe edenlerden olma!" (Yunus, 94, benzeri ayet: En'am, 114) buyrularak, önceden kitap bilgisine sahip insanlara bu konuları sorabileceği ve onlar bu önemli konuda şahitler konumunda oldukları bildiriliyor. Hatta, "Sen peygamber değilsin." diyen müşriklere karşı, "Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve bir de yanında kitap ilmi bulunan yeter!" (Ra'd, 43) demesi emrediliyor.

Ehl-i kitaptan, Hz. Peygamber zamanında Medine'de bulunan Yahudiler, bu bilgileri ile, herkesten önce iman ederek cahil ve kitap bilgisinden çok uzak Arap müşriklere önder olup imanlarına vesile olacak yerde, bile bile Allah'ın ayetlerini inkar edip, hakkı batılla karıştırıp, gerçeği gizlemekle kalmamış (Al-i İmran, 70-71), bu konumlarını çok yanlış olarak kullanma yolunu tercih etmişler ve "Kitap verilenlerden bir kısmı (çok ahlaksız bir taktik izleyerek) şöyle demişti: "Varın o inananlara indirilene gündüz inanın, yani inandığınızı söyleyin, gün sonunda da dönüp inkar edin, belki o Müslümanlar da (size bakarak/size kanarak) imanlarından dönerler. Ve kendi dininize uyanlardan başkasına aman vermeyin." (Al-i İmran, 73) Dolayısıyla da onların bu gayr-i samimi davranışlarına karşı Arap yarımadası için Müslümanlara iki alternatif gösterilmiştir: "Kendilerine kitap verilenlerden oldukları halde Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Peygamberinin haram ettiğini haram tanımayan ve hak dinini din edinmeyenlere, hor ve hakir oldukları halde kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın!" (Tevbe, 29)

Bu ayet gösteriyor ki, ehl-i Kitap aslında uhrevi olarak, İslam'ı kabul etmek, Hz. Muhammed'e inanmak ve itaat etmekle sorumludurlar. Fakat dinde zorlama olmadığı için de, eğer inanmak istemezlerse, dünyevi hukuk bakımından, en azından mal ve can emniyetlerinin bir vergisi olmak üzere cizye vermek suretiyle istedikleri gibi inanmaya ve yaşamaya devam edebilirler. Yine bu ayet, bazı hocalarımızın, "Şüphe yok ki, iman edenlerden, Yahudi, Hıristiyan ve Sabilerden her kim Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve iyi bir amel işlerse, elbette bunların Rableri yanında mükafatları vardır. Bunlara bir korku yoktur ve bunlar mahzun da olmayacaklardır." (Bakara, 62; benzeri Maide, 69) ayetlerine dayanarak ve bu ayetleri öncesine-sonrasına bakmaksızın yorumlayarak, "Ehl-i Kitap, eğer Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve kitaplarına göre amel ederlerse Cennete girerler." demelerinin hatalı olduğu gösterilmekte, Hz. Peygamber'in şeriatındaki haram ve helallere uymadan ve onun dinini din edinmeden Cennetlik olmayacakları ifade edilmektedir. Nitekim Maide Suresinde bu ayetin hemen öncesinde, "Ey Peygamber de ki: "Ey kitap verilenler, siz Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirilen (bu Kur'an'ı) uygulamadıkça hiçbir şey değilsiniz." Andolsun ki, Rabbinden sana indirilen -bu Kur'an-, onlardan birçoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır. O halde kafirlere acıyacağın tutmasın!" (Maide, 68) buyrulması bunu teyid ediyor.

Fakat ortada bir problem var: Gerek Tevrat, gerek İncil, ilk vahyedildikleri gibi dosdoğru kaldılar mı ki, onları samimi olarak okuyan ve uygulayanlar gerçeğe ulaşabilsinler?

Kur'an-ı Kerim'in bu konuda, tek tek ele alındığında sanki bir çelişki varmış sanılan, fakat birlikte değerlendirildiğinde birbirini tamamladığını söyleyebileceğimiz iki tür açıklaması var. Kur'an bir taraftan Tevrat ve İncil'e atıflarda bulunup, onların da Kur'an-ı Kerim gibi bir takım yüce özelliklere ve sıfatlara sahip olduğunu bildirir; bir taraftan da "tahrif"ten söz eder. Zaten Kur'an ile bugün elimizdeki Tevrat ve İncil arasında karşılaştırmalar yaptığımızda, Kur'an'a uyan, yakın olan ve uymayıp tamamen zıtlık ifade eden kısımlar olduğunu görmekteyiz. Bu da gösterir ki, konu tek yönlü değildir.

Birinci açıdan baktığımızda Kur'an-ı Kerim birçok ayetinde kendisinin ve Hz. Peygamber'in, önceki kitapları, özellikle Tevrat ve İncil'i "musaddık" olduğunu söyler. Bununla da kalmaz, İncil'in de Tevrat'ı "musaddık" olduğunu açıklar. İsrailoğulları'na Peygamber olarak gönderildiğini bildirdiği Hz. İsa'nın (a.s.) "Ben, hem size, Tevrat'tan önümde bulunanı tasdik edici olarak, hem de size haram edilenin bir kısmını helal kılmak için ve Rabb'inizden bir mucize ile size geldim; Artık Allah'tan korkun da bana itaat edin. Şüphe yok ki Allah, benim de Rabb'im, sizin de Rabb'inizdir. Onun için hep O'na kulluk edin! İşte bu doğru yoldur." (Al-i İmran, 48-50/Maide, 46) dediğini nakleder. Hatta bir diğer ayette bunlara ilaveten o, "Önümdeki Tevrat'ın doğrulayıcısı ve benden sonra gelecek, adı Ahmed olan bir peygamberin müjdecisi olarak geldim." (Saff, 6) dediğini haber verir.

Bu ayetlerde Musa ve İsa'nın, Tevrat ve İncil'in, aynı zincirin, yani nübüvvet zincirinin birer halkası olduklarına, dolayısıyla hep birbirlerini doğrulayan ve özde aynı mesajı taşıyan peygamberler ve kitaplar olduklarına; bu kitapların da "Allah'ın kelamı" (Bakara, 75) olduklarına işaret edilmektedir.

Cenab-ı Hak, "O, sana kitabı, önündeki (o kitapları) doğrulayıcı olarak hak ile indirmektedir. Önceden de insanları doğru yola iletmek için Tevrat'ı ve İncil'i indirmişti. Bir de ayırt eden (bu) Furkan'ı indirdi." (Al-İmran, 3) buyururken, Kur'an'ın da aynı zincirin bir halkası olarak, kendinden öncekiler için özellikle Tevrat ve İncil için bir "musaddık" (En'am, 92; Ahkaf, 12; Bakara, 89, 91, 97; Fatır, 31; Ahkaf, 29-31) olduğunu ve onları tasdik ettiğini (Yunus, 37) ifade ediyor. Bu ayette "Furkan" ismiyle Kur'an'a dikkat çekişi, öncekilerin hakemi ve şahidi olarak bu son vahyin özel konumunu göstermektedir.

Maide suresindeki ilgili ayet, Kur'an'ın sadece bir "musaddık" değil, aynı zamanda bir "müheymin" olduğunu bildirerek, bu konuda önemli noktalara işaret ediyor. Bu ayette Hz. Peygamber'e (a.s.m.) hitaben buyruluyor ki: "Sana da önünde bulunan kitapları doğrulayıcı ve onlara bir şahit/müheymin olmak üzere bu hak kitabı indirdik; onun için sen de aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, sana gelen gerçekten ayrılıp da onların arzuları arkasından gitme! Her biriniz için bir kanun ve bir yol tayin ettik. Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat sizi, her birinize verdiği şeylerde imtihan edecek..." (Maide, 48). "Müheymin", "gözetip, muhafaza eden" demektir. (Razi, Tercüme, 9/95-96) Dolayısıyla Kur'an bunların doğrularını söyleyerek bir bakıma onların haklarını ve saygınlıklarını korumaktadır. Bu kitaplar arasında ancak ahkam açısından bazı farklılar olabilir, özde, inanç ve haberlerinde farklı olamazlar. Fakat ayette şu gerçeğe de dikkat çekiliyor ki, yenisi geldikten sonra artık eskisinin hükmü sona ermekte ve artık hüküm yeni ve son şekle göre verilmektedir.

Bu yüzden, Allah Teala ehl-i kitaptan öncelikle Medine'de bulunan Yahudilere "Ey İsrailoğulları, size lütfettiğim nimetimi hatırlayın, Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size olan ahdimi yerine getireyim ve artık Benden korkun Benden. Ve beraberinizdeki kitabı tasdik edici olarak indirdiğim Kur'an'a iman edin, O'na inanmayanların ilki siz olmayın, ayetlerimi de bir kaç paraya değiştirmeyin ve Benden sakının artık Benden! Hakkı batıla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin! Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte siz de rüku edin!" (Bakara, 40-42) diye seslenerek Kur'an'a inanmalarını ve uymalarını emretmektedir. Hatta bir diğer ayette, "Ey kendilerine kitap verilenler, gelin o beraberinizdekini doğrulamak üzere indirdiğimiz bu kitaba, biz bir takım yüzleri silip de enselerine çevirmeden veya onları Cumartesi yasağını çiğneyenleri lanetlediğimiz gibi, lanetlemeden önce iman edin!.." (Nisa, 47) buyurarak onları lanetiyle tehdit etmektedir. Fakat onlardan bir kısmı, hatta çoğu, Allah tarafından yanlarındaki kitabı doğrulayıcı bir peygamber gelince, sanki gerçeği bilmiyorlarmış gibi Allah'ın kitabını, yani ellerindeki şekliyle bile Tevrat'ı arkalarına attılar. (Bakara, 101)

Bütün bu ayetlerde geçen "musaddık" kelimesi, "mükezzib"in zıddıdır. Mükezzib birisini yalanlamak, yalan söylediğini iddia etmektir; musaddık da birisini doğrulamak, doğru söylediğini, haber verdikleri şeylerin doğru olduğunu söylemek, onu desteklemektir. Dolayısıyla Kur'an, Tevrat ve İncil için musaddık ise, "Tevrat ve İncil doğru söylüyor." demektedir. Hatta ilgili ayetlerin çoğunda "yanınızdaki, elinizdeki, beraberinizdeki o kitabı" denilerek, en azından Hz. Peygamber zamanında ehl-i Kitab'ın elinde bulunan Tevrat ve İncil için bu nitelemeyi yapmaktadır. O günden bugüne de bu kitapların değişmediğini yahut tercüme edilirken bazı özel kelimelerin "paraklit" gibi biraz daha kapalı hale geleceği tarzda çevrilmesi dışında çok fazla değişmediğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla bugün elimizdeki şekli ile, Tevrat ve İnciller için, bütün muhtevaları açısından, bazı konularda tamamen farklı şeyler söyleyen Kur'an'ın doğrulayıcı olması mümkün mü?

Kaldı ki, Kur'an-ı Kerim, Tevrat ve İncil için "musaddık" olduğunu söylemekle kalmıyor, onları kendisinin sahip olduğu birçok güzel vasıfla da niteliyor.

Mesela Tevrat hakkında, "Musa'ya, güzelce tatbik edene nimetlerimizi tamamlamak, her şeyi detaylı açıklamak, doğru yolu göstermek ve rahmet olmak üzere o kitabı verdik ki, Rablerine kavuşacaklarına inansınlar... Bu ise indirdiğimiz tam, mübarek bir kitaptır. Bundan böyle buna uyun ve korunun ki, rahmetimize eresiniz." (En'am, 154-155) buyrulmaktadır. Bir başka ayette, bir yoruma göre Tevrat, hak ile batılın arasını ayıran "furkan" olarak niteleniyor (Bakara,53). Yine Tevrat'ın, birçok ayette "nur" ve "hidayet rehberi" olarak (Maide, 44; En'am, 91; Müminun, 49), özellikle de İsrailoğulları için bir hidayet rehberi olarak (Secde, 23; İsra, 2) indirildiği bildiriliyor ve mesela şöyle buyruluyor: "Biz, Musa'ya, güzelce tatbik edene nimetlerimizi tamamlamak, her şeyi detaylı açıklamak, doğru yolu göstermek ve rahmet olmak üzere o kitabı verdik." (En'am, 154) ve "And olsun ki, Biz Musa'ya o hidayeti verdik ve İsrailoğulları'na o kitabı miras kıldık, akl-ı selim sahiplerine bir yol gösterici ve bir ihtar olmak üzere…" (Mümin, 53-54).

Kur'an'a göre Tevrat'ın diğer bir niteliği de "besair"dir. Nitekim "Andolsun ki, Biz Musa'ya o kitabı, ilk nesilleri helak ettikten sonra, besair, yani insanların vicdanlarını aydınlatacak görüşlerle dolu bir kitap ve bir hidayet ve rahmet olmak üzere verdik; belki düşünür, ibret alırlar." (Kasas, 43) buyrulmaktadır. Tevrat bir başka ayette "rahmet"in yanı sıra "imam", yani "yol gösterici-önder" olarak (Hud, 17; Ahkaf, 12); bir diğer ayette de, "her şeyi açıklayan, açıklama ve detaylandırma özelliği ileri derecede olan kitap" anlamında (Alusi, 23/1238) "kitab-ı müstebin" (Saffat, 117) olarak nitelendirilmektedir.

Sadece Tevrat değil, İncil de çeşitli ayetlerde, "nur", "hidayet rehberi" ve "hikmet" olarak nitelendirilmekte (Maide, 110) ve mesela "Meryem'in oğlu İsa'yı, önündeki Tevrat'ı bir doğrulayıcı olarak gönderdik. Ona içinde bir hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat'ı doğrulayıcı ve takva sahipleri için bir hidayet ve öğüt olmak üzere İncil'i verdik." (Maide, 46) buyrulmaktadır. Yine bir çok ayette bu iki kitap, aynen Kur'an-ı Kerim gibi "ilim" ve "beyyinat" (Bakara, 87,92; Al-i İmran, 19; Nisa, 153; Maide, 110; Casiye, 16-17) olarak nitelenmiştir. Çünkü, biraz sonra işaret edeceğimiz şeylere rağmen, bu kitapların hepsi özde aynı hakikatleri ihtiva etmektedir. Bu yüzden Hz. Peygamber'e onlara hitaben "Ey kendilerine kitap verilenler, gelin aramızda ortak bir kelimede birleşelim, Allah'tan başkasına tapmayalım, O'na hiçbir ortak koşmayalım ve Allah'tan başka kimimiz kimimizi Rab edinmesin!" (Al-i İmran, 64) demesi emredilirken hepsinin tevhit temeli üzere (Nisa, 131) olduğu bildiriliyor. Aynı şekilde "Allah mü'minlerden canlarını ve mallarını, Cennet kesinlikle kendilerinin olması pahasına satın aldı. Allah yolunda çarpışacaklar da öldürecekler ve öldürülecekler. Bu Tevrat'ta da, İncil'de de, Kur'an'da da Allah'ın söz verdiği bir vaaddir…" (Tevbe, 111) denilirken, üç kitabın da aslında aynı çizgide olduğuna işaret ediliyor.

Sadece bu üç kitap değil, bunlarla birlikte önceki semavi kitaplar da insanlara hem aynı gerçekleri haykırmışlardı ve mesela şöyle demişlerdi: "Hiçbir günahkar başkasının günahını çekecek değildir. Doğrusu insanın çalıştığından başkası kendinin değildir. Ve elbette çalışması yarın görülecek, sonra ona en değerli mükafat verilecek. Ve elbette sonunda Rabb'ine gidilecektir. Doğrusu güldüren de, ağlatan da O'dur. Doğrusu öldüren de, dirilten de O'dur." (Necm, 36-44 vd.) "Doğrusu felah bulmuştur temizlenen; Rabb'inin adını anıp namaz kılan. Fakat siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır." İşte bütün bu gerçekler (önceki peygamberlere gönderilen) ilk sahifelerde vardı, İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde…" (A'la, 14-19)

Fakat ehl-i Kitap kitaplarındaki ilme ve gerçeklere değil, heva ü heveslerinin peşine düştüler (Kasas, 50; Bakara, 145), dolayısıyla aşırılıklara düştüler (Maide, 77; Nisa, 171) ve kendi uydurdukları aslı-astarı olmayan bir takım kuruntuları esas aldılar. (Al-i İmran, 24) Ehl-i Kitab'ın özellikle okuyup yazma bilmeyen, kitaplarında ne yazdığından haberi olmayan kısmı böyle bir takım kuruntu yığını hayaller kurar ve sadece zan ardında dolaşırlar (Bakara, 78) idi.

Halbuki Allah Teala ehl-i Kitab'a ellerindeki kitaplarla hükmetmelerini emrediyor ve buyuruyor ki: "Gerçekten Biz, içinde bir hidayet, bir nur bulunan Tevrat'ı indirdik. Kendilerini Allah'a teslim etmiş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bir de Allah dostları ve ilim adamları da Allah'ın kitabını muhafaza etmekle görevli olmaları ve üzerine şahit olmaları dolayısıyla onunla hüküm verirlerdi. Artık insanlardan korkmayın, Benden korkun ve Benim ayetlerimi birkaç paraya değişmeyin! Ey hakimler, her kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse, onlar hep kafirlerdir. Biz, o Tevrat'ta onlara şu hükmü yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, dişe diş ve yaralama(lar)da kısas... Kim de bu hakkını sadakasına sayar (bağışlar)sa, o, günahlarının bağışlanmasına vesile olur. Her kim, Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, onlar hep zalimlerdir." (Maide, 44-45)

Sonra Hıristiyanlar için buyruluyor ki: "Ehl-i İncil, yani İncil'e inananlar, Allah'ın onun içinde indirdiği ile hükmetsin. Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, onlar dinden çıkmış günahkarlardır. Sana da önünde bulunan kitapları doğrulayıcı ve onlara bir şahit olmak üzere bu hak kitabı indirdik; onun için sen de aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, sana gelen gerçekten ayrılıp da onların arzuları arkasından gitme!.." (Maide, 47-48) Bu ifadelerden normal olarak, "Herkes elinde hangi kitap varsa ona uysun yeter" anlamı çıkarılır. Eğer devamı olmasa idi, biz de böyle anlardık. Fakat devamında, Hz. Peygambere hitaben, "Aralarında yalnız Allah'ın indirdiği ile hükmet, onların keyiflerine uyma ve Allah'ın indirdiği hükümlerin birinden onların seni şaşırtmalarından sakın! …" (Maide, 49) buyruluyor.

Aynı anlamda Cuma suresinde, Tevrat bilgisine sahip olduğu halde, sanki sahip değilmiş gibi davranan/halklarına bu bilgiyi vermeyen din adamlarının durumu, "ciltlerle kitap taşıyan eşeğin haline" benzetilmiştir. (Cuma, 5) Çünkü ancak eşekler sırtlarında ne kadar kıymetli kitaplar olursa olsun, davranışlarını değiştirmez, o kitaplara göre düzeltmezler. Eğer bu kitapları bilenler, bildiklerine uygun davransalardı, daha önce Cenab-ı Allah'a verdikleri sözü tutup, o son kitap ve son peygambere inanmaları gerekecekti.

Kur'an-ı Kerim'e göre bunun önemli nedenlerinden biri dünyevi menfaatler/dünya hayatını ahiret hayatına tercih etmeleri idi; ehl-i Kitab'ın özellikle bilginleri-din adamları, ahiret mükafatları yanında hep "azıcık" kalmaya mahkum dünya rantını ellerinden kaçırmamak için gerçekleri gizlediler. Hatta bu yüzden daha önce kendi peygamberlerinin de bir kısmını yalanladı, bir kısmını öldürdüler. (Bakara, 86-87; 174-175) Bu tutarsızlık, bazıları için, o peygamberlere ve kitaplarına inandıklarını söyledikten sonra da devam etti; işlerine gelmediği zaman o kitaplarının da bir kısmına inanıp gereğini yaptılar, bir kısmını görmezden gelip gereğini yapmadılar. (Bakara, 85)

Elbette sayıları az da olsa içlerinde, elindeki kitabı içtenlikle okuyup, gereğini yapan, Allah korkusu ve saygısı ile dopdolu olduğu için Allah'ın ayetlerini az bir dünyalık uğrunda satmayan kimseler de oldu (Al-i İmran, 199) ve olacak. Fakat bu milletlerin halefleri de bu değersiz dünya hayatını tercih ettiler. (A'raf, 169)

Bu yüzden Allah Teala onlara, "Ey İsrailoğulları, size lütfettiğim nimetimi hatırlayın, Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size olan ahdimi yerine getireyim ve artık Benden korkun Benden. Ve beraberinizdekini tasdik edici olarak indirdiğim Kur'an'a iman edin, O'na inanmayanların ilki siz olmayın, ayetlerimi de bir kaç paraya değiştirmeyin ve Benden sakının artık Benden! Hakkı batıla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin!" (Bakara, 40-42)

Ama onlar ne yapıyorlar, özellikle bilgilileri birbirleriyle baş başa kaldıklarında da: "Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil olarak kullansınlar diye mi tutup Allah'ın size açıkladığı hakikati o müminlere söylüyorsunuz? Aklınız yok mu be!" deyip (Bakara, 76), Allah'a açıklama sözü verdikleri bu gerçekleri, kendi dinlerinden olmayanlardan bile saklamaya çalışıyorlar.

Fakat Kur'an-ı Kerim'in bildirdiğine göre, "Allah'a verdikleri söze ve kendi yeminlerine bir kaç para uğruna hainlik edenlerin ahirette hiçbir nasibi yoktur. Allah, onlarla konuşmayacak, kıyamet gününde onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onların hakkı elim bir azaptır. Bir de onlardan bir grup vardır ki, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba bakarak eğip büğerler. Oysa o (söyledikleri şeyler), kitaptan değildir. Yine: "O, Allah tarafındandır." derler, oysa Allah tarafından değildir. Ama, bile bile Allah adına yalan söylerler." (Al-i İmran, 77-78)

Bu insanlar önce bir şey uydurur, sonra ona kendileri de inanmaya başlarlar; böylece uydurdukları şeyler din konusunda kendilerinin şaşırıp yanılmasına neden olur. Mesela, "Hz. Peygamber ile kendileri arasında veya içlerinden İslam'ı kabul edenlerle etmeyenler arasında, Hz. İbrahim konusunda, yahut recm konusunda, yahut İslam'ın hak din olduğu konusunda, gerçek ile yalanı ortaya koysun diye hakem olması için Allah'ın kitabına, yani ellerinde bulunan Tevrat'a" (Alusi, 3/110-111) başvurmaya davet olunduklarında, içlerinden bir kısmı, uydurdukları bir yalana tutunarak "Sadece sayılı bir kaç gün dışında asla bize ateş dokunmaz." diyerek, (yanlış davranmakla fazla bir ceza çekmeyeceklerini umarlar) yüz çevirerek dönüp giderler. (Al-i İmran, 23-24)

Bunlar sadece sözlü olarak değil, yazarak da Allah adına yalanlar uydururlar. İçlerinden bir kısmı, biraz para almak için kendi elleriyle kitap yazarlar ve sonra: "Bu Allah tarafındandır." derler. ( Bakara, 79) Bu bir yalanı Allah adına iftira etmek, Hak Teala'nın buyurmadığı bir şeyi O'na nisbet etmektir. Halbuki Allah'a bir yalanı isnad edip, Allah'a iftira edenden daha zalim kimse yoktur. (Saff, 7; Al-i İmran, 93-94)

Ehl-i Kitap, daha önce samimi müminlerken/Tevrat ve İncil'i duyunca kalpleri titrerken, peygamberlerinden sonra üzerlerinden uzun bir zaman geçince (Alusi, 27/181) kalpleri katılaştı, çoğu günaha dalmış kimseler oldu. (Hadid, 16)

Cenab-ı Allah önce onlara hitaben, "Bunun arkasından kalpleriniz katılaştı. Şimdi onlar taşlar gibi, hatta daha duygusuz; çünkü taşların öylesi var ki içinden nehirler kaynıyor, öylesi var ki çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor ve öylesi de var ki Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor." (Bakara, 74) buyuruyor, sonra da müminlere diyor ki: "Şimdi bunların size iman edeceklerini ümit mi ediyorsunuz? Halbuki bunlardan bir zümre vardır ki, Allah'ın kelamını dinlerlerdi de akılları aldıktan sonra onu bile bile tahrif ederlerdi." (Bakara, 75) Dolayısıyla bunlar sırf bu dine ve Hz. Muhammed'e inanmamak için onunla ilgili bölümleri bile bile değiştirirlerdi. (Alusi, 1/298)

Halbuki Allah Teala onlarla, "Eğer siz namazı kılar, zekatı verir, bütün peygamberlerime inanır, kendilerine kuvvetle yardım eder ve Allah'a gönülden ödünç verirseniz, kesinlikle günahlarınızı silerim ve sizi altından ırmaklar akan Cennetlere koyarım…" diye bir sözleşme yapmıştı. (Maide, 12)

Bu sözleşmelerini bozmaları yüzünden, Allah onları lanetledi ve kalplerini kaskatı etti. Kalpleri o kadar katılaştı ki, Allah'ın ayetlerindeki kelimeleri yerlerinden oynatarak değiştirir oldular. (Maide, 12; 41-42) Bir rivayette İbn Abbas'a göre bu tahrif, yani değiştirme, kendi kötü niyetlerine uygun olarak ayetleri yalan-yanlış yorumlamak suretiyle oluyordu. Fakat çoğu alime göre, -ki yine bu çoğunluğa diğer rivayette İbn Abbas da dahildir- tahrif, ayetin zahirinden de ilk anda anlaşıldığı gibi, Tevrat ayetlerindeki asıl kelimelerin yerine tamamen zıddı kelimeler koymak suretiyle yapılıyordu. (Alusi, 1/298; 5/46)

Bunlardan hem Tevrat'ın kelimelerini, hem de konuşurken kendi kullandıkları kelimeleri tahrif ediyor, dillerini eğip bükerek, İslam ile alay ederek, sanki güzel şeyler söylüyorlarmış gibi yapıp, onlar yerine el-çabukluğu-dil çabukluğu ile, "Dinledik, isyan ettik.", "Dinle dinlenilmez olsaydın." ve "Bizi güt." gibi ifadeler kullanıyorlardı. Bu ifadelerin Arapçaları, tamamen zıddı anlamlara gelen kelimelere çok yakın olduğu için muhatab, dikkat etmezse kendisine iltifat edildiğini sanıyordu. Böyle diyeceklerine "Dinledik, itaat ettik.", "Dinle ve bizi gözet." deselerdi elbette haklarında daha hayırlı ve daha dürüst olurdu. Fakat inkarları yüzünden Allah kendilerini lanetlemiştir. Onun için pek azı dışında imana gelmezler. (Nisa, 46) Bunların çoğu, dünya menfaatini elden kaçırmama niyeti yanında, azgınlıklarından ve çekememezliklerinden dolayı, gerçekleri bildikleri halde, son kitaba ve peygambere inanmıyor (Al-i İmran, 19-20; Şura, 13-14; Casiye, 17) böylece ilahi lanet ve gazabı hak ediyordu.

Kur'an-ı Kerim'in bir taraftan Tevrat ve İncil'i öven, hatta ehl-i Kitab'ın ellerinde bulunan Tevrat ve İncil'i öven, bir taraftan da müntesibi din adamlarınca tahrif edildiklerini, bunlardan bazıları tarafından yazılıp, bilgisiz insanlara Allah katındanmış gibi sunulduklarını gösteren ifadeleri bizi şu sonuca götürebilir: Hz. Peygamber zamanındaki Tevrat ve İncil, tercüme yoluyla ufak tefek değişikliklere uğratılmış olsalar da bugün elimizde bulunan Kitab-ı Mukaddes ile hemen hemen aynıdır. Çünkü tarihi olarak Hz. Peygamber zamanına, hatta daha öncesine ait nüshalar bugün mevcut. Dolayısıyla Kur'an'ın bu iki uçlu ifadesini bugünkü Tevrat ve İncil için söylenmiş kabul edip diyoruz ki: Bu Tevrat ve İncil, bir takım tahriflere maruz kalmış. Fakat bu baştan sona kitapların bütününü kapsayan bir tahrif değildir. Bu kitapların bozulmayan, ilk şekline uygun olarak, ahlaki-ahkami-itikadi gerçekleri ifade eden kısımları da çoktur. Bu halleriyle bile doğru okunduğu zaman insanı Tevhid'e, Kur'an'a, İslam'a ve Hz. Muhammed'e ulaştırabilecek özelliğe sahiptir. Bu yüzden Kur'an ehl-i Kitab'a, ısrarla ellerindeki kitaba, peşinden de Kur'an'a uyma çağrısı yapıyor.

Kur'an'ın Tevrat ve İncil hakkındaki bu tür övücü ifadeleri o kadar dikkat çekicidir ki, "Çağımızdaki Tevrat, Zebur ve İncil güvenilir kitaplar mıdır, yoksa değiştirilmiş midir?" sorusuna, güya, kulaktan dolma sözlere ve söylentilere değil, bilimsel gerçeklere dayanarak, tatmin edici delilleri ile cevap verme iddiasında olan asker kökenli bir Hıristiyan yazar ve ilahiyatçı "Yahudi, Hıristiyan ve İslam Kaynaklarına Göre Kutsal Kitabın Değişmezliği" isimli kitabında "Kur'an-ı Kerim'in Tanıklığı" (s. 79-111; 156-199) başlığı altında, -biraz da saptırarak- delil olarak bu ifadeleri kullanabiliyor. (Daniel Wickwire, Lütuf Yayıncılık, İstanbul, 1999) Fakat Kur'an, diğer taraftan, mezkur yazar yorumlarla ve özellikle Prof. Dr. Süleyman Ateş ve Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk gibi ilahiyatçılardan alıntılar yaparak aksini iddia etse de, bu kitaplara müntesip olduğunu iddia eden kimseler tarafından bir tahrife uğratıldığına da ısrarlı bir şekilde işaret etmektedir.

Aynı yazar, bu konuda, söylediği birçok şeyle çelişkiye düşme pahasına, Prof. W. Montgomery Watt'a dayanarak şu iddialara yer verir: "Genellikle kabul edilir ki, Hz. Muhammed Kutsal Kitap hakkında bilgisini Mekke'deki bilginlerden topladı." (Watt, Muhammed, Prophet and Statesman, s.41, Londan, 1961) Herhalde Mekke halkı de o dönemde Kutsal Kitap ve Kur'an-ı Kerim arasında bir fark olmadığını düşünüyordu. Sanki bu iki kitap arasında tek bir fark vardı, o da, Kur'an-ı Kerim'in Arapça olarak indirilmesiydi… "Hz. Muhammed'in ölümünden sonra on-on iki yıl içinde Araplar Irak, Suriye ve Mısır'ı fethettiler, doğu ve batı yönünde yayılmalarını da sürdürdüler. Fetihler, onları iyi eğitim görmüş çok sayıda Hıristiyan'la ilişkiye soktu ve daha ileri düzeyde bir "savunma" gereği doğdu. Bu durum, aşırı titizlik gösterme çabasını, Yahudi ve Hıristiyan kutsal metinlerin bozulduğu tarzında bir akideye dönüştürdü…." (Watt, Günümüzde İslam ve Hıristiyanlık, s. 18-19, İz Yay., İstanbul, 1983)

Bu iddialar, Hz. Muhammed'i, vahiy alan bir peygamber değil, bilgilerini toplumundan alan ve bilgileri değiştikçe iddiaları da değişen bir insan ve sanki Kur'an, Tevrat ve İncil gibi, Hz. Peygamber'den sonra üzerinde oynanmış bir kitap gibi göstermektedir. Bu Batılılar, bir taraftan Kur'an'ı da kabul eder görünüp, ayetlerini delil olarak kullanıyorlar, diğer taraftan, onun insan eseri olduğunu ileri sürüyorlar ve kitaplarında apaçık çelişkileri görmeyip, haşa peygamberin çelişkiler içinde olduğunu ima ediyorlar.

Aynı yazar hiç utanmadan şunları ileri sürebilmektedir: "Zaman geçtikçe Müslüman bilginler kutsal kitabı incelemeye başladıklarında hayal kırıklığına uğramışlardır. Kutsal Kitab'ın İslam Peygamber'i ve İslam inançlarına destek vereceğine, onun ana öğretileri ile çeliştiğini görmüşlerdi. Tevrat, Zebur ve İncil birbirleriyle tam bir uyum içinde oldukları halde, Kur'an'dan çok farklıydılar. Kur'an'la Tevrat arasında inanç farklılıkları ve ayrılıkları vardı. Ama sanki iş işten geçmişti, çünkü Kur'an'a göre Kutsal Kitap doğru ve güvenilirdi. Kur'an'ın, Kutsal Kitab'ı doğru bir kitap olarak kabul edip, onu hemen hemen aynen tekrarladıktan sonra Tevrat ve İncil'in tahrif edilmiş olduğunu bildirmesi aklın kabul edeceği bir şey değildir. Onun için İslamiyet'i korumak amacıyla Kutsal Kitab'ın sonradan değiştirildiği gibi bilime ve tarihe dayanmayan söylentiler yaymaya başlamışlardı. "Kutsal Kitab'ın değiştirildiğini iddia eden hiçbir Müslüman bu konuda sağlam bir kanıt getirememiştir. Bu iddiayı ortaya atanlar, Kutsal Kitab'ın ne zaman değiştirildiğini, kim tarafından değiştirildiğini ve ne kadarının değiştirildiğini açıklayamamaktadırlar. Onların bu tavrı Kur'an ve Kutsal Kitab'ın farklılığını haklı çıkarmak için sahip oldukları önyargıdan kaynaklanmaktadır. Bu tavrın bilimsel ve tarihi bir dayanağı yoktur." (Gilchrist, The Christian Witness to the Muslims.., s. 270, 1988'den naklen) (Wickwire, 340-343)

Halbuki tarihte ve günümüzde hem de Batıda/kendileri tarafından yapılan bir çok araştırma gerçeğin Kur'an'da yazıldığı gibi olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla yeni bilgiler sonucu görüş değiştirme söz konusu olmayıp, bilakis gerçek iki yönlüdür ve Kur'an her ikisine de işaret etmiştir: Evet Tevrat ve İncil, hem tahrife uğramış bölümler, hem de Kur'an ile paralel gerçekler ihtiva eden bölümler ihtiva etmektedir. Kitab-ı Mukaddes'teki tahrif aksi iddia edilemeyecek kadar açıktır. Bu konuda, Delhili Rahmetullah Efendi'nin, Batı'nın kendi kaynaklarını da sık sık kullanarak yazmış olduğu İzharu'l-Hak isimli eseri başka söze hacet bırakmayacak derecede yeterli delil sunmaktadır (Sönmez Yayınları, İstanbul, 1972)

Biz de bugün Batı dünyasının elindeki Kitab-ı Mukaddes'e, yani Tevrat ve İncil'e baktığımızda Kur'an ile ve Hz. Peygamber'in (a.s.) hadisleri ile paralellik arz eden birçok cümle görüyoruz. Mesela, Kur'an'da, Tevrat'ta yazılı olduğunu haber verdiği şeylerin bazısını aynen, bazısını kısmen buluyoruz, fakat bazılarını hiç bulamıyoruz. Bundan anlaşılıyor ki, tahrife uğramamış olanları aynen, kısmen tahrif edilmişleri kısmen buluyoruz, diğerlerini bulamıyoruz.

Öyle ise Kur'an-ı Kerim, bugün elimizde bulunan, başlarından birçok macera geçmiş olan Tevrat ve İncil'e karşı, ne kabul ne ret açısından toptancı bir tavır sergilemeyip, adil ve gerçekçi bir yaklaşımla, hem artılarına hem eksilerine dikkat çekiyor, hatta kısmen de olsa onlardan yararlanabileceğimizi, bizim için bazı konularda bilgi kaynağı olabileceklerini söylüyor.

Öz

Bugünkü haliyle diğer dinlerden ve diğer din kitaplarından hemen hemen hepsi kendi dışında hiçbir gerçek kabul etmezken, Kur'an kendisini semavi kitaplar zincirinin bir halkası, fakat en son halkası olduğunu, peygamberinin de peygamberler zincirinin en son halkası olduğunu çeşitli ifadelerle ilan etmektedir.

Fakat ortada bir problem var: Gerek Tevrat, gerek İncil, ilk vahyedildikleri gibi dosdoğru kaldılar mı?

Bu konuda Kur'an'ın, tek tek ele alındığında çelişki, birlikte değerlendirildiğinde biribirini tamamladığını söyleyebileceğimiz iki tür açıklaması var. Kur'an bir taraftan Tevrat ve İncil'e atıflarda bulunup, onların da Kur'an-ı Kerim gibi yüce özelliklere ve sıfatlara sahip olduğunu bildirirken, bir taraftan da bu kitaplara müntesip olduğunu iddia eden kimseler tarafından bir tahrife uğradığını ima etmektedir. Keza aynı şekilde Kur'an ile bu kitaplar arasında karşılaştırmalar yaptığımızda uyan, yakın olan ve tamamen uymayıp zıtlık ifade eden kısımlar olduğunu görmekteyiz.

İşte bu üzerinde durulması ve çözülmesi gereken bir konudur.

Anahtar Kelimeler: Kur'an, Tevrat, İncil, musaddık, tahrif, ehl-i kitap

Abstract

Although, almost all of other religions and their books in their recent form do not accept any other truth apart from themselves, Qur'an announces itself in various forms as a ring of the chain of holy books, but as the last hoop, and His Prophet as the last prophet of the long chain of prophets.

But there is a problem: Is it possible to claim that whether Torah or Bible remained in the same form as they have been revealed by God?

On this subject, we see two kinds of explanation in Qur'an, which seems to be contradictory if considered separately, but complementary if reflected together. On the one hand, Qur'an refers to Torah and Bible assigning them sublime features and attributes; on the other hand implies that these two books have been distorted by their believers. And if we compare Qur'an and these books, we notice that there are some parts which correspond fully, some have similar meanings but in some parts we see clear contradictions.

Exactly this is a point which should be analyzed and solved.

Key Words: Qur'an, Torah, Bible, confirming, distortion, people of book

Dipnotlar

* Tevrat ve İncil ile birlikte Zebur'u zikretmek gerekirdi. Fakat Zebur, bugün eli-mizde bulunan Tevrat'ta "Mezmurlar" yahut "Davud'un Mezmurları" adıyla bir bölümü olarak yer aldığı için, onu ayrıca zikretmedik. Dolayısıyla bu iki kitap için söylediklerimiz Zebur için de geçerlidir.

Yukarı