. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 7458

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2009 
 Küresel Kriz ve Said Nursi'nin İktisat Görüşü - I
 KÖPRÜ / Kış 2005 
 Bilim ve Din


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İsevilik: Hz. İsa İslamı
Kış 2006   [ 93. Sayı ]


Özgürlükçü Teoloji: "Protestanlık"

The Libertarian Theology: "Protestantism"

Ramazan ALTINTAŞ

Prof. Dr., C.Ü. İlahiyat Fakültesi, Öğretim Üyesi.

Tarihsel süreçte Katoliklik Hıristiyanlık'ın temsil ettiği kemikleşmiş ve yozlaşmış geleneğe karşı, yeniden kaynağa dönüş hareketini, toplumdan soyutlanma ile özdeş takva anlayışını sorgulayan, üretmeyi teşvik edici meslek ahlâkını temel başat sayan, bireysel bilinci öne çıkararak sorumluluk duygusunu kuvvetli bir şekilde vurgulayan protest söylemle doğrudan reformasyon sürecine girilmiştir. Eğer bu süreci kavramsal olarak ifade etmek gerekirse bunun adı, Protestanlaşmadır.

O halde Protestanlaşma ne demektir?

Protestanlık, tarihin belli döneminde ve belirli bir alanda, Orta ve Kuzey Avrupa'da ortaya çıkmış yeni tür bir Hıristiyanlık yorumu ve öğretisidir. Bu öğreti, çeşitli ülkelerde çeşitli kişiler tarafından ortaya atılırken, varolan toplumsal ilişkiler sistemine alternatif ilişkiler ve değerler getirerek Hıristiyanlık'ın o zamana kadar yapılmamış bir yorumunu tarih sahnesine çıkarmıştır. Protestanlık Avrupa'nın her yerinde ve her Hıristiyan ülkede ortaya çıkmamıştır. Örneğin, İtalya, İspanya, Portekiz gibi Güney Avrupa toplumları ya da Doğu Avrupa'nın Hıristiyan toplumları Protestanlık çıkışına sahne olmamışlardır.1

Özellikle Anglo/Sakson ülkelerinde Hıristiyanlık'ta reform sürecinin başlamasının gerekçeleri; dinin asıldan ziyade şekle yönelmiş olduğu, özü terk edip kabuk ile uğraştığı, ruhlar ile değil, bedenler ile ilgilenmeyi tercih ettiği, papalık ve ruhbanlık kurumunun dejenere olması gibi nedenlerdir.2 Burada Almanya ile Roma arasındaki ezelî siyasî rekâbeti de hesap dışı saymamak gerekir.

Diğer yandan Hıristiyanlık'ın inançlarını bir felsefe sistemi haline getirerek Hıristiyanlık'ın Aristo'su unvanını alan püriten ahlâkın önde gelen temsilcilerinden başta Aziz Augustine (M.S. 354-430) gibi ahlâkçılar, sanatın her şeyden önce duyular yoluyla insanı baştan çıkardığı yargısına varmışlardı. Çünkü 'güzellik bilimi/estetik' bir duyular ilmidir. Aziz Augustine'in belirttiği gibi estetik, insanlara Tanrı'nın ihtişamını hatırlatacak yerde, onları dünyanın göz alıcı görüntüsüne dalmaya sürüklüyordu. Bu bir hazcılıktı. Dolayısıyla duygusal güzellik, insan rûhunu yıkıntıya sürükleyen tatlı yoldan başka bir şey değildi.3 Aziz Augustine'nin ahlâk felsefesinde bizâtihi dünyanın kendisine ve onda tecellî eden doğal güzellik yapısına hoşgörü ile bakılmamasının yegâne nedeni, insanı imandan alıkoymada bir engel olarak görülmesidir ki, bu inancın temeli Yuhanna İncili'ne dayanır. Bu İncil, kâinatı sevmeyi yasaklar, hele hele bedeni hazlara hiç izin vermez. Örneğin, eşler arasında cinsi münasebet sadece, üreme içindir, aksine, haz almak niyetiyle olursa küfürdür. Bu inanca göre bir defa dünya kavramı, güzellikten haz almayı değil; atılmışlığı, günahı ve göz yaşı vadisini hatırlatır.4 İşte Katolik Hıristiyanlık içerisinde aşırı sayılan bu ve benzeri dini asketizm örnekleri, özgürlükçü bir teoloji akımının doğmasına yol açmıştır. Bunun sonucu olarak kimi Hıristiyan din adamları eliyle dine yeni bir şekil vermek amacıyla dinin kaynağına yeniden dönüş hareketine (fundamentalist) güç verilmiştir.

Dini literatürde Protestan kelimesi, başkaldıran, itiraz eden anlamına gelir. XVI. yüzyılda Martin Luther, (1485-1546), Roma Katolik Kilisesi'nin günahları bağışlaması, bunu mâlî bir kaynak haline getirmesi, Kutsal Kitap yorumu ve hüküm çıkarmayı kendi inhisarında tutması, âyîn dilinin Latince olması gibi hususlara karşı çıkarak ilk itirazı başlattı. Bu itirazlar, büyük bir genişlik kazandı. İş sadece itirazda kalmadı. İtirazcılar, kendi görüşlerini de açıkladı. Böylece reformasyon süreci başlamış oldu.5

Martin Luther, 1517 yılı sonlarına doğru Wittenberg'de bir kilisenin kapısına asmış olduğu meşhur doksan beş (95) maddelik tezi ile Protestan hareketini başlatmış oldu. Doksan beş maddeden oluştuğu için bu ismi alan manifestonun, konumuz açısından önemli olan bazı maddeleri şunlardır:

1. Dinî konularda başvurulacak tek kaynak İncil'dir; konsil kararları ve Kilise dogmaları değildir. İncil'i yorumlamak ise Kilise'nin tekelinde olmayıp bunu akıl bâliğ olan, yani ergenlik çağına ulaşan ve okuyabilen herkes yapabilir. Bu amaçla Luther, o güne kadar Almanca çevirisi bulunmayan İncil'i Latince'den Almanca'ya çevirmiştir.

2. Tanrı'nın ruhaniyetinde herkes eşittir. Bu nedenle lâikle ruhban arasında hiçbir fark ve ruhbanın laiğe üstünlüğü yoktur. Lâikler, papazlık yapabilecekleri gibi, râhipler de evlenebilirler.

3. Kilisede hiyerarşi olamaz. Papanın ve piskoposların Hıristiyanlara hizmetten başka bir varlık sebebi yoktur.

4. Ayrı bir Kilise hukuku olamaz. Hıristiyanlık'ta cemaat bir hukuk kişisi değil, ancak bir inananlar topluluğudur.

5. Cemaat papaz olarak kimi seçerse bu görevi ve kutsama (vaftiz gibi kutsal görevler) işini o yapar.

6. Ruhanî İmparatorluğunda Tanrı bizzat hüküm sürer. Bu nedenle günahları ancak o bağışlayabilir. Tanrı dışında kimsenin, papa ya da piskoposun böyle bir yetkisi yoktur.

7. Dünyevî iktidar Tanrı tarafından verilmiştir. Bu sebeple "dünyevî iktidar sahibi", Tanrı'nın görevlisidir. Bu sıfatla o kötüleri cezalandırmak, dindarları korumak ve Hıristiyanlık öğretisinin benimsetilmesini denetlemekle görevlidir. Devlete zorlayıcı güç bu nedenle, günahlara engel olması için verilmiştir.

8. Yeryüzündeki tek otorite "dünyevî iktidar"dır. Papanın dünyevî hiçbir yetkisi yoktur ve İmparatora üstün değildir. Ancak dünyevî iktidar da rûhânî hususlarda yasa koyamaz.6

Yukarıdaki maddelerden de anlaşılabileceği gibi, Martin Luther, kurmuş olduğu kilisesi ile papalığın bütün üstünlüklerini ilga etmektedir. Katolik Kilisesi'nin erişilmez, eleştirilmez, insan-üstü konumu yok edilmiştir. Dünyevî iktidar papalık kurumundan alınarak ruhban olmayanlara verilmiştir. Bu nedenledir ki, papa tarafından aforoz, İmparator tarafından da aforoza uygun olarak yasadışı ilan edilmesine karşın kendisini destekleyen ve kilisenin servetini ele geçirmeyi bekleyen prenslerce korundu. Nitekim Protestanlık'ı benimseyen yörelerde, prensler bu servete el koydular ve çoğu, aynı zamanda prenslik bölgesinin piskoposluğunu da kendi üzerlerine alarak kilise üzerinde tam bir denetim kurdular. Luther'de mistik bir niteliğe bürünen "devlete koşulsuz itaat" fikri, onun İncil'i Almanca'ya çevirerek dilin yaygınlaşmasını sağlaması Alman milliyetçiliğinin doğuşunda en büyük etken oldu.7 Kitab-ı Mukaddes'in Almanca diline çevrilmesi Alman yazı dilinin gelişmesine de tesir etmiştir. Luther, bazen İbranice bir kelimenin Almanca'daki karşılığını senelerce aramıştır. Dolayısıyla, Luther'in tercümesi olmadan bugünkü Almanca düşünülemez. 1517-1520 yılları arasında, yaklaşık 30 bin civarında Kitab-ı Mukaddes satıldığı tahmin edilmektedir. Bu zamanda tanesi 1,5 Gulden, yani bir at fiyatında idi. Yine, Luther'in "İlâhiler Kitabı" ile Protesten Kilisesi, müzikli kilise olmuştur. Luther'in korosunda inanç, dua ve methiye kuvvetli kelime ve melodilerle birleşerek özel bir bütünlük meydana getirmiştir. Luther'in büyük ve küçük ilmihalleri ise, yeni bir metotla yazılmış iyi bir eğitim aracı olmuştur.8

Günahkar insanın rahmet sahibi bir Tanrı'yı nasıl bulabileceği, kurtuluşa nasıl erişebileceği sorusu ile meşgul olan Martin Luther yanında, Zürichli reformcu Huldirich Zwingli de (1484-1531) aynı problemle ilgilenmiş ve daha ahenkli bir çözüm yolu bulmuştur. O, meseleleri Luther'den daha pratik ve daha akılcı bir şekilde çözüme kavuşturma yoluna gitmiştir. Örneğin Zwingli'ye göre, komünyon ayininde Mesih fiziki değil, ruhen bulunur. Ayin bir hatıra ve simgedir. Bu konuda, Zwingli ve Luther 1529'daki Marburg dini görüşmesinde uzlaşmak istedilerse de, kendilerine engel olunması sebebiyle, başarı gösterememişlerdir.9

Protestanlık'ın, Luther ve Zwingli dışındaki üçüncü büyük adı olan Calvin ikinci neslin reformcusudur. O Cenevre'de, burjuva ahlâkını ve kapitalizmin ilkelerini ideoloji haline getirdiği bir cumhuriyet kurdu. Son derece katı bir uygulama ile "sapkın"ları ölümle cezalandırdı. Luther kiliseyi devletin eline vermişti. Calvin ise, ondan farklı bir tutumla devleti kilisenin yönetmesi gerektiğine inanıyordu. Bu nedenle kurduğu devlet, bir teokratik cumhuriyettir. Faiz yasağını kaldırarak bugünkü İsviçre bankacılığının gelişmesine de büyük katkısı olan Calvin'in öğretisi, kapitalizm ideolojisinin öncüsü sayılmaktadır.10

Protestanların mücadelesi uzun ve çileli yılları kapsamış, şiddetli çatışmalar ve 30 yıl süren din harpleri meydana gelmiştir. 1555 senesinde imzalanan Augsburg Din Barışı ehven-i şer sayılabilecek, nispeten önemli bir aşama olmuştur. Bu maddeye göre prens Katoliklik veya Protestanlık'tan hangisini seçerse tebaası da onun mezhebini (dinini) seçmek durumunda kalmaktaydı.11 Augsburg Din Barışı, "kimin toprağı, onun (mezhebi) dini" ilkesinin uygulamasının 1624 yılına kadar tamamlanmasını öngördüğünden, o yıla değin prensliklerin egemenlik alanları içinde din birliği sağlanmıştı.12 Uzun mücadele yıllarından sonra, dört yılı kapsayan görüşmelerin nihayetinde (1644-48) Westfalya Anlaşması imzalandı. Bu antlaşma metninde ilk defa olarak din ve devlet ilişkilerinin birbirinden ayrılması anlamında, sekülerizasyon ifadesi kullanıldı. Böylece sekülerizm, özellikle Almanya'da başlayan Protestan hareketinin kaçınılmaz bir neticesi olarak tarih sahnesine çıkmış oldu. Başlangıçta esas itibariyle mistisizme, Hıristiyanlık'ın aslına dönmek gibi "Hıristiyanî Selefiyeci" tezlere dayanan ve bir "dinî hareket" niteliğinde olan bu akım, zamanla millî asabiyelerin de gelişmesinin verdiği motivasyonla, evrensel kilise otoritesine karşı dikilmeye, sonradan bir adım daha atarak en genel anlamıyla her türlü rûhânî güce karşı vaziyet almaya başlayan ve gitgide orijini ile olan alakasını en alt düzeye indirerek, bizzat ve bizâtihî dünyevîliği savunmaya başlayan siyasi ve dünyevî bir hareket halini aldı.13

Protestanlık'ın hâkim olduğu bütün modern toplumlarda sekülerizm de birlikte varolmuştur. Bunun sonucu olarak din kamu hayatından giderek ayrıştırılmış, bireyselliğe, yani kişiye özel hale getirilerek manevî dünyanın inşâsına kaydırılmış, böylece din sosyal önemini de yitirmiştir. Günümüzün çağdaş Batı toplumlarında Hıristiyanlık'ın geçirdiği bu aşamaya baktığımız zaman şunu söylemek mümkündür. Burada kurumsal dine olan itibarın düşüş göstermesi (kiliseye gidenlerin sayısının istatistiksel olarak azalması) insanların dine olan meyillerinin azaldığının bir işareti sayılmamalıdır.14 Hıristiyanlık'ın geçirdiği dönüşüm konusunda ileri sürülen nedenlerden dolayı, Batı toplumlarında insanlar "kurumlaşmış din" anlayışından kaçarak 'bireysel din' anlayışına yönelmişlerdir. Bir çeşit bunun adı, 'dinin yok oluşu' değil, 'yer değiştirme' olarak izah edilebilir. Yer değiştirme iki şekilde anlaşılmalıdır. İlki, kilisenin din anlayışından uzaklaşıp bireysel dindarlığın tercih edilmesi, ikincisi ise, ihtida etmek suretiyle İslam dinine girmektir. Böyle bir değişim, Protestanlık'ın yol açtığı gayet doğal bir aşamadır. Özellikle Kuzey-Batı Avrupa ülkelerinde meydana gelen sekülerleşme, doğal bir sekülerleşmedir. Sekülerleşmenin taşıyıcılarının başında Hıristiyanlık'ın geçirdiği dönüşüm ve modern ekonomik süreç gelmektedir. Protestanlık'ın doğuşuna yol açan temel etmen 'kapitalist' dönüşümdür. Bu sebeple Weber, kapitalizm ile Protestan ahlâkı arasında nedensellik ilişkisine dayalı bir çözümleme yoluna gider. Onun düşüncesine göre, "endüstriyel kapitalizm arttıkça asketizim önemini yitirecektir." Bu görüşün tefsiri; "sermaye dini cemaatleri sekülerize eder." Protestan ahlâkı yoluyla modern kapitalist ekonominin gelişimi motive edilmiştir. Bu motivasyonların başında dinin çalışmaya, vazifeyi savsaklamadan bihakkın yerine getirmeye ve tutumluluğa verdiği önem gelir. Bu ahlâk sisteminde iman-amel bütünlüğü esastır. Maddi üretime ve kapitali biriktirmeye katkı sağlamak, imanın bir parçası olarak görülmüştür.

Katolik Hıristiyanlık'ın din anlayışı ile Protestan Hıristiyanlık'ın din anlayışı hakkında şöyle bir karşılaştırma yapacak olursak, Protestanlık'ın, geleneksel (Katolik) Hıristiyan yaşamında nasıl bir köklü ve etkili bir sarsıntı meydana getirdiğini daha açık ve net bir şekilde anlamış oluruz. Katolik bir dindar Hıristiyan, içerisinde aşkın olanla kendi arasında birçok kanaldan bağ kurulan; Kilise âyinleri, azizlerin aracılığı, tabiat-üstünün mucizelerle durmadan püskürmesi gibi görünenle görünmeyen arasında geniş bir varlık sürekliliğinin bulunduğu bir dünyada yaşar. Protestan Hıristiyan bir dindar ise, bu aracıların çoğunu ortadan kaldırmıştır. Berger'in yerinde deyimiyle Protestanlık aşkın bir Tanrı'nın korkunç yüceliğini (tenzih/soyutlamacılık) vurgulamak isterken ulûhiyet dünyasını soyup soğana çevirmiştir. Dolayısıyla Hıristiyan dünyada Protestan söylem, sekülerizmin önündeki setleri bir bir açma ameliyesi görmüştür.15 Bu yönüyle Protestanlık, sekülerleşme tarihi açısından bir başlangıç, bir milad sayılabilir.16 Çünkü bütün tarihi ve epistemolojik materyaller doğrudan Protestanlık ile sekülerleşme arasında çok yakın bir ilişki ağının mevcut olduğunu kanıtlamaktadır. Eğer Protestanlık adı verilen dinî hareket sekülerleşmenin doğuşuna rahimlik görevi yapmıştır, şeklinde bir tez ileri sürülürse, bunda yadırganacak bir şey olmamalıdır. Çünkü Protestanlık ibadete ilişkin aygıtları olabildiğince asgari düzeye çekmiş, adeta ibadeti, meslek ahlâkı ile sınırlandırmış/dondurmuştur. İnsan, rûhânî dünyasını zenginleştiren ritüellerden tecrit edilmiştir.

Sonuç olarak Hıristiyan kitlenin mucize diye kabul ettiği dinî hayat için bir motivasyon işlevi gören manevi güdüleme unsurları manasını kaybetmiş, hatta Protestanlık ölü bir kimse için dua etmeyi, dinî merasim düzenlemeyi bile kaldırmıştır. Biraz basite irca etme tehlikesine rağmen Protestanlık'ın, kutsalın en eski ve en güçlü bileşeni olan sır, mucize ve büyüden kendini alabildiğine tecrit ettiği söylenebilir. Bu süreç, dünyanın "büyüsünün bozulması" ifadesinde uygun bir biçimde dile getirilmiştir. Protestan mümin artık kutsal varlıklar ve güçlerin sürekli nüfuz ettiği bir dünyada yaşamıyor.17 Her şeyi tabîi illet çerçevesinde yorumlayan Protestanlık, Kilise ve ayinlerin yardımıyla kurtuluşa ulaşmayı dışarıda bırakmış, bu sebeple gerçek püritenler bile, mezarda dini törenle ilgili her işareti reddederek, bâtıl inanç, büyü ve âyin ile kurtuluşa ulaşılacağı inancının ortaya çıkmaması için en yakınlarını şarkısız ve ilahisiz gömmüşlerdir.18 Hiç şüphesiz böyle bir girişim, insanın iç dünyasını manevî dayanaklardan soyutlayarak çölleştirmedir. Geriye insanın tek bir boyutu kalıyor ki, o da bedensel yapı ve onun ihtiyaçlarıdır. Böyle bir psikolojik ortam ise ancak insanın yoğun bir şekilde dünyevîleşmeye olan eğilimini besler. Zira, modernitenin bir kazanımı olan sekülerizm, Aydınlanma düşüncesinin de bir aktarım nesnesi ve tasavvuru olmuştur.

Öz

Hıristiyan Protestan hareketlerinin yoğunlaşması, 16. yüzyıldan sonra başlar. Bu dini hareketin etkisiyle cismânî ve rûhanî iktidar birbirinden ayrılarak, cismanî iktidar Sezar'ın eline geçer. Özellikle Anglo/Sakson ülkelerinde gelişme gösteren Protestan Hıristiyanlık "meslek ahlâkı"nı yücelterek kalkınma ideolojisi haline dönüşür. Gitgide endüstriyel kapitalizm geliştikçe kendini ilahî amaçlara vakfetme anlamına gelen dini asketizm önemini yitirir. Dinin toplumsal ve kamusal alanda görünürlüğünü zayıflatan Hıristiyanlık'ın Protestan yorumu, deizme kayar. Artık bir Protestan'ın dünyasında edilgen Tanrı, etken ise, insan olur. Neticede Protestan Hıristiyanlık'ın dili, sekülerizmin önündeki engelleri kaldırmada taşıyıcılık görevini üslenir. Belli bir süreçten sonra Protestan ahlâkı, kapitalizmi meşrulaştırmada önderlik rolünü de yerine getirir. Çünkü Protestan Hıristiyanlık'ta din, tasarrufu zorlamak ve servet birikimini artırmak adına bir araç olarak devreye sokulmuştur. Halbuki İslam da çalışmayı emreder, ama İslam servetin belirli ellerde tekelleşmesine karşıdır. İslam, bu tekelleşmeyi önlemek için mevcut sermaye birikimini ya üretime dönüştürür ya da zekat vermek ve infakta bulunmak gibi, toplumsal hayatta ihtiyaç sahiplerinin iktisadi durumunu düzeltmeye yönelik teşvikte bulunur.

Anahtar Kelimeler: M. Luther, Calvinizm, Hıristiyanlık, Protestanlık, Sekülerleşme, Kapitalizm, Asketizm.

Abstract

The Protestantism movements began after the 16th century. As a consequence of these movements, the material and spiritual power have been separated from each other, and the material power was transferred to Caesar. The Protestant Christianity which has appeared in the Anglo-Saxon countries became a development ideology by exalting 'job ethics'. The progress of the industrial capitalism made the religious asceticism that denotes dedication of the self for divine concerns unimportant. The Protestant understanding of the Christianity which disregards the appearance of the religion in the social and public spheres has been transformed to deism. The active actor in the world of any Protestant was the individual, instead of God, who turned to a passive being. At this point, the language of the Protestant Christianity played the prominent role to destruct barriers on secularism. After a definite process, the Protestant ethics became also the main actor for the legitimacy of the capitalism, for the religion has been activated as an intermediate factor to reinforce saving and wealth accumulation. Nevertheless, the teaching of Islam orders also working, but it opposes at the same time monopolization of the wealth. In order to prevent any kind of monopolization, Islam either transforms the accumulated capital into production, or promotes activities to better off the financial situation of the poor people such as obligatory alms or dispensing.

Key Words: Martin Luther, Calvinism, Christianity, Protestantism, secularization, capitalism, asceticism

Dipnotlar

1. Şaylan, Gencay, İslamiyet ve Siyaset, Ankara, 1987, s. 9.

2. Hocaoğlu, Durmuş, Laisizmden Millî Sekülerizme, Ankara, 1995, s. 142.

3. Edman, Irwın, Sanat ve İnsan, (çev. T. Oğuzkan), İstanbul, 1977, s. 23.

4. bkz. Yeni Ahit, Yuhanna, 15/17-19.

5. Tümer, Günay-A. Küçük, Dinler Tarihi, Ankara, 2002, s. 301-302.

6. bkz. Yazıcıoğlu, Hulusi, Bir Din Politikası Laiklik, İstanbul, 1993, s. 107-108; Hocaoğlu, Laisizimden Millî Sekülerizme, Ankara, 1995, s. 143.

7. Yazıcıoğlu, Lâiklik, s. 108.

8. Sarıkçıoğlu, Ekrem, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, Isparta, 2002, s. 368.

9. Sarıkçıoğlu, Dinler Tarihi, s. 368-69.

10. Yazıcıoğlu, Lâiklik, s. 108-109; krş. See, Henri, Modern Kapitalizmin Oluşumu, (çev. S. Özmen), İstanbul, 1972, s. 37-38.

11. Yazıcıoğlu, a.g.e, s.110; Hocaoğlu, Millî Sekülerizm, s. 143-144.

12. Yazıcıoğlu, Laiklik, s. 111.

13. Hocaoğlu, a.g.e., s. 144

14. Bkz. Köse, Ali, "Sekülerden Kutsala Yolculuk", (Sekülerizm Sorgulanıyor adlı eser içinde), İstanbul, 2002, s. 217.

15. Geniş bilgi için bakınız. Altıntaş, Ramazan, Din ve Sekülerleşme, İstanbul, 2005.

16. Berger, Peter L., Kutsal Şemsiye, (çev. Ali Coşkun), İstanbul, 2000, s. 174-175.

17. Berger, Peter L., Dinin Sosyal Gerçekliği, (çev. Ali Coşkun), İstanbul, 1993, s. 167.

18. Weber, Max, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Rûhu, (çev. Zeynep Arıoba), İstanbul, 1985, s. 83.

Yukarı