. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 40352

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2007 
 İlme, İrfana, Ümrana KÖPRÜ
 KÖPRÜ / Yaz 2003 
 Genetik Bilimi Nereye Gidiyor?


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İsevilik: Hz. İsa İslamı
Kış 2006   [ 93. Sayı ]


Fátima, Papa ve Mehmet Ali Ağca

Fátima, Papa and Mehmet Ali Ağca

Ali Murat YEL

Yrd. Doç. Dr., Fatih Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi.

Başlığı okuduktan sonra neler düşündüğünüzü hissedebiliyorum: "13 Mayıs 1981'de Roma'daki St. Peter Meydanı'nda Mehmet Ali Ağca'nın Papa II. John Paul'e bir suikast girişiminde bulunduğunu biliyoruz; ama bu girişimin Fátima ile ne gibi bir ilişkisi bulunabilir?" diyeceksiniz. Bu makale böylesine bir soruya cevap aramak için kaleme alındı. Hemen başlangıçta şunu itiraf etmeliyim ki, Mehmet Ali Ağca'nın siyasi geçmişini detaylı olarak bilmiyorum; ama bununla beraber, Türkiye'de yaşayan herkes gibi onun radikal sağ kuruluşlara aktif bir üye olduğunu basın ve yayın araçlarından duydum ve okudum. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, aralarında sol görüşe sahip ünlü bir gazetecinin de bulunduğu bir çok kişiyi öldürme ve yaralama suçlarından tutuklanarak askeri mahkemelerde yargılanmıştı. Sonuçta ömür boyu hapse mahkum edilerek Kartal Askeri Cezaevi'ne gönderilmişti. Ama birkaç ay sonra buradan kaçarak, sonraki iddialara göre, önce Sofya daha sonra da Roma'ya geçerek, 13 Mayıs 1981 günü St. Peter Meydanı'ndaki binlerce ve televizyon ekranları başındaki milyonlarca insanı dehşete düşüren suikast girişiminde bulunmuştu. Hemen orada tutuklanmış ve İtalyan mahkemelerinde yargılanarak, Papa'nın affetmesine rağmen, yine de 1982 yılında ömür boyu hapse mahkum edilmişti. Yaklaşık 19 yıl bu suikast girişimi sebebiyle Roma'da bulunan Rebbibia cezaevinde tutulduktan sonra 2000 yılında Cumhurbaşkanı Carlo Azeglio Ciampi tarafından (aslında Papa ile görüştükten ve onun Katolik takviminde 25 senede bir yıl genel günahlardan af yılı 'Jubilee Year' olması ve bunun da önemli bir hadise ile öne çıkarılması isteği göz önüne alınarak) affedilmesinden sonra diğer suçları için cezasını çekmek üzere Türkiye'ye iade edilmişti.

Mehmet Ali Ağca'nın o kadar yakın mesafeden Papa'yı öldürememiş olması bugün bile gizemini koruyan bir olaydır. Bazı görgü tanıklarına göre yanında bulunan bir rahibe, silahını Papa'ya nişan aldığı sırada ceketinden çekiştirerek Mehmet Ali Ağca'nın dikkatini dağıtmış ve bu sebeple Ağca suikastı gerçekleştirememişti. Ama diğer görgü tanıkları ise; ilk ateş sırasında Papa II. Jean Paul yakasında Fátima'da (Portekiz'de küçük bir kasaba) görünen Meryem Ana resmini taşıyan küçük bir kız çocuğunu kucaklamak istediği için öne eğilmiş ve böylece Ağca hedefini vuramamıştı.

Bu noktaya kadar tarihte gerçekleşmiş pek çok başarısız suikast teşebbüslerinden birisi olmaya aday bu olay, sonraki gelişmelerle ilginç bir hal almaya başlamıştı. Mesela, yaralı Papa hemen yakındaki Policlinico Gemelli hastanesine kaldırıldıktan sonra dört gün yoğun bakımda tutulmuş, fakat zaman zaman sebebi bilinmeyen enfeksiyonlar görülmeye başlamıştı. Aynı belirtiler vurulan diğer iki Amerikalı hacıda da ortaya çıkmış ve akıllara Bulgar gizli servisinin bir süre önce Londra'da kendi vatandaşlarından birisini ucu zehirli bir şemsiye ile öldürdüğü olayları gelmiş ve Papa'ya sıkılan kurşunun zehirli olmasından şüphelenilmişti.

Henüz hastanedeyken suikast girişiminin tarihi ile Fátima'da 1917 senesinde geçen olaylar arasında bir ilişki olduğunu düşünen Papa, konuyla ilgili tüm belgeleri ve o güne kadar açıklanmamış "Üçüncü Sır"ı okumuştur. Papa II. Jean Paul, Katolik Kilisesi'nin takviminde Fátima günü olarak yer alan suikast gününde kendisinin Fátima'da olmaması yüzünden bu olayın meydana geldiğine ve çok küçük yaşta annesini kaybettiğinden beri Meryem Ana'yı annesi olarak gördüğünden, ondan gelen bir uyarı olduğuna inanarak ertesi sene 13 Mayıs 1982'de Fátima'yı ziyaret eder ve vücudundan çıkarılan kurşunu Fátima'daki küçük şapelde yer alan Meryem Ana heykelinin tacında saklanmak üzere mabede hediye eder.

Mehmet Ali Ağca'nın bu eylemi neden gerçekleştirdiği hakkında pek çok komplo teorisi üretilmiş, ama ortaya somut bir sebep çıkarılamamıştır. Gerçi 2000 yılında yaptığı bir açıklamada Ağca hapisten çıktıktan sonra olayların iç yüzünü anlatacağını bildirmiş; ama yine de her şeyi açıklayacağını beklemek sanırım biraz saflık olur. Ancak zaman zaman kendisini ilahi bir planın parçası olarak görmüş ve masum olduğunu iddia etmiştir. Ağca'nın sözünü ettiği ilahi plan ise Fátima'da 1917 senesinde Meryem Ana tarafından üç küçük çocuğa verildiği iddia edilen üç sırla ilgiliydi.

Ann Matter, Fransa'nın Lourdes kasabasındaki hac merkezini ziyaretini anlattığı çalışmasında grubun lideri Peder Don Sergio'nun Haç Yolu'nda kendilerine Lourdes hakkında ve Meryem Ana'nın neden 1858 tarihini ve spesifik olarak o noktayı seçtiğine dair bilgi verirken şunları anlattığını nakleder (Matter 2003: 69):

"Kutsal Annemizin işlerinin tesadüfi olduğunu düşünmüyorsunuz değil mi? Aziz Yusuf'la aralarında bir tartışma geçtikten sonra dışarı çıkıp bir yürüyüş yapmak amacıyla dünyaya gelmemiştir. Hayır, 1858'de burada görünmesinin çok iyi bir sebebi -hatta üç sebebi- vardır."

Bu üç sebep ise Charles Darwin'in Türlerin Kökeni, Karl Marx'ın Das Kapital'i ve John Stuart Mill'in Özgürlük Üzerine Deneme'sidir. Yani, 1858 yılında yayılmaya başlayan evrim, materyalizm ve hürriyet gibi tehlikeli düşüncelerdir. Hatta bunların arkasında Jean-Jacques Rousseau ve onun insanlığın aslında iyi ve günahsız olduğu fikri de vardır. İşte bu sebeplerden dolayı Meryem Ana 1858'de Lourdes'a gelmiştir.

Aslında Meryem Ana'nın yeryüzüne bu ne ilk gelişi ne de son gelişiydi. Kendisi yüzlerce yıl önce vefat etmiş olmasına rağmen zaman zaman annelik hislerine yenik düşerek dünyadaki "çocukları"nın zor anlarında ve bazen de ortaya yeni çıkan, özellikle de Kilise'ye zarar verebilecek fikir akımları, düşünceler ve ideolojiler karşısında onlara yardım etmek veya en azından onlara yol göstermek için tekrar tekrar ziyaret etmiş ve etmektedir. Ya da Hıristiyanlık'ın bir kolu olan Katoliklik din adamları hiyerarşisi öyle olduğuna inanmakta ve kendisini müdafaa etmekte, yeni bir güç kazanmaktadır.

Dini açıdan bakıldığında her ne kadar Roma Katolik Kilisesi Meryem Ana'nın göründüğü ve mesaj verdiği iddia edilen olayları kendisince çok iyi araştırdıktan sonra bazılarını resmen kabul etmiş olsa bile; bu kabul asla bir dogma, yani inanılması zorunlu bir inanç olmayıp, sadece "inanılmaya layık" statüsünde inananlara bir tavsiyeden öteye gitmemektedir. Kilise bu tür iddiaları araştırırken verilen mesajın dinin özüne uygun olup olmadığına göre karar verdiğini iddia etse de her nedense resmi kabul gören mesajlar hep Kilise'nin o anda ihtiyaç duyduğu konu ve görüşleri destekler mahiyettedir.

Özellikle Aydınlanma felsefesinin ağır tahribatı karşısında günümüze kadar sürekli kan kaybeden Kilise hep "gökler"den gelen mesajlarla bir nebze olsun rahatlamıştır. Mesela, objektif bilime ve bilgiye daha fazla önem verildiği günlerde Meryem Ana hep bilgisiz, cahil ve okul nedir hiç bilmeyen insanları, daha doğrusu masum olduklarına inanılan çocukları ziyaret ederek mesajını onlara iletmiştir. Nitekim 1858 yılında Fransa'nın güneyinde bulunan Lourdes'a geldiğinde de o zamanlar 14 yaşında olan ve okuması-yazması olmayan Bernadette Soubirous'yu seçmiş ve ona kendisini yerel dilde "Que soy era Immaculada Councepciou" olarak tanıtmıştır. "Ben lekesiz gebe kalınanım" anlamındaki bu ifade, Kilise için bulunmaz bir hazinedir. Zira bu cümle Kilise'yi yüzlerce yıldır meşgul eden tartışmalar sonucu inananlardan mutlak kabulü istenilen bir dogma olarak nihayet 1854 senesinde kabul edilmişti. O dönemde Kilise bu dogmayı açıklayıp açıklamamakta tereddüt ediyordu ve Lourdes görünümleri imdadına yetişmişti. Böylece Kilise'nin son zamanlarda ilan ettiği iki dogmadan birisi Meryem Ana'ya hamile kalındığı andan itibaren günahsız olması, yani onun diğer insanlardan farklı olarak doğuştan gelen asli günahtan arındırılmış olması ilahi olarak tasdik edilmiş oluyordu. Bu onayın ardından Kilise bu sefer de başka bir dogma, yani Papa'nın dini konulardaki yanılmazlığı dogmasını 1870 yılında toplanan I. Vatikan Konseyi'nde ilan etti.

Fátima ise, Portekiz'in Santarém eyaletinde Ourém iline bağlı ve Lizbon'un yaklaşık 140 km. kuzeyinde bulunan küçük bir ilçedir. Tarihi ise İberya yarımadasına Müslümanların egemen olduğu zamanlara kadar uzanıyor. Ülkenin tarihi ve adının nereden geldiğine dair Chanoine Barhas ve G. da Fonseca şöyle bir tarihi hadiseden bahsediyorlar (1947; 3):

"1158 yılında Portekiz'in yarısı hala Müslümanların hakimiyeti altındayken, kadınlı erkekli bir Müslüman genç grubu Alcacer do Sal kalesinden çıkarak Sado nehrine doğru bir yürüyüş yaparlar. Fakat farkında olmayarak korkusuz lider Gonçalo Hermingues'in hazırladığı bir pusuya düşerler. Savaşta Müslüman gençlerin çoğu cesurca ölür ve bayanlar Müslümanlara karşı savaşan kral Don Alfonso [sic.] Henriques'e takdim edilmek üzere Santarém'e götürülür.

"Şövalyelerinin cesaretinden memnun olan kral, liderlerine ne mükafat istediğini sorar.

"Cevap ise, 'size hizmet etmenin şerefine ve bugünün anısına Fátima'yı istiyorum'dur.

"Fátima, Alcacer valisinin kızı ve esirlerin içinde en güzelidir.

"Kral 'eğer genç prenses kendi isteği ile mukaddes dinimizi ve senin eşin olmayı kabul ederse' diyerek bu isteği hoşgörür.

"Fátima kabul eder ve Katolisizmin dogmalarını öğrendikten sonra Ouréana ismiyle vaftiz edilir. Düğün hediyesi olarak kral Don Gonçalo'ya Abdegas isimli şehri verir. Bu tarihten sonra şehir Ouréana olarak anılır (bugün Ourém).

"Güzel prenses ömrünün baharında ölür. Buna çok üzülen Gonçalo kendini Tanrı'ya adar ve Alcobaço'daki Cisterian manastırına girer. Birkaç yıl sonra da yakındaki bir dağ kasabasında yeni inşa edilen manastırın kilisesine rahip olarak tayin edilir. İnşaat tamamlandıktan sonra Peder Gonçalo, Ouréana'nın cesedini oraya gömer. Yeri kesin olarak bilinmemesine rağmen mezarın hâlâ burada olduğu tahmin ediliyor. Bugün kasaba hâlâ onun adını taşır: Fátima. Kilise ise bazı tamir ve değişikliklerle asırlardır kasabalıların hizmetindedir."

Bugün Fátima'nın dünyanın dört köşesindeki Katoliklerin kalbinde özel bir yere sahip olması ise 1916 ve 1917 yıllarında burada geçtiğine inanılan olaylardan kaynaklanıyor. Bu hadiselere ilişkin geniş ve dindar (devotional) kişilerce yazılan literatür bu satırların yazarı tarafından başka bir yerde geniş olarak incelendi (Yel, 1995). Burada ise çok kısa bir özetle yetinmek istiyorum.

Dinî kaynaklara (bunları 'dinî' [devotinal] olarak adlandırmamın sebebi hemen hemen hepsinin dinî otoritelerce [rahip, papaz veya piskopos gibi] bu hadiselerin doğruluğunu okuyucuya kabul ettirme isteğiyle [hakikat olduğunu müdafaa eden, [apologetic] yazılmış olmalarından ileri geliyor) göre 1916 yılının bir ilkbahar sabahı Lúcía dos Santos (9), kuzenleri Francisco (8) ve kız kardeşi Jacinta Marto (6) ailelerinin koyun sürüsünü Fátima'nın hemen dışındaki bir meraya otlatmak üzere götürürler. Yağmur yağmaya başlayınca yakındaki bir mağaraya sığınırlar. Mağaranın girişinde aniden bir ışık belirir. Dikkatlice bakınca ışığın ortasında beyazlar giymiş bir genç erkek görürler. Lúcía, Anılar'ının ikinci kısmında aralarında şöyle bir konuşma geçtiğini yazar: Genç erkek onlara korkmamalarını, çünkü kendisinin "Barış Meleği" olduğunu söyledikten sonra secde vaziyetindeyken bir dua öğretir; "Meu Deus! Eu creio, adoro, espero e amo-Vos. Peço-Vos perdão para os que n‹o crêem, não adoram, não esperam e Vos não amam" [Tanrım! Sana inanıyor, perestiş ediyor, ümit bağlıyor ve seviyorum. Senden sana inanmayan, perestiş etmeyen, senden ümidini kesen ve seni sevmeyenleri affetmeni diliyorum] (Kondor, 1990; 62).

Birkaç ay sonra melek yine gelir ve şunları söyler: "Çok dua edin. İsa ve Meryem'in mukaddes kalpleri sizin için merhamet planlarıyla dolu. 'En Yüce' için devamlı olarak dua edin ve fedakarlıkta bulunun." (ibid.) Portekiz'in Muhafız Meleği olduğunu iddia ettikten sonra Tanrı'nın (burada İsa) kendilerine göndereceği zorluklara karşı onları uyarır.

Melek şeklindeki genç adam üçüncü defa ise (aynı yıl, sonbahar) bir elinde kadeh (ayin sırasında kullanılan) ötekisinde ise takdis edilmiş ekmek olduğu halde gelir ve dua edip 'Mukaddes Komünyon' verdikten sonra ayrılır.

Sonraki yıl çocuklar Fátima'nın yaklaşık 2 km. dışında yer alan ve Cova da İria (St. İrena'nın Kovası) denilen bölgede koyunlarını otlatırlarken 13 Mayıs 1917 ve Ağustos hariç (çünkü 13 Ağustos 1917'de Villa Nova de Ourém'in yöneticisi onları Ourém'e kaçırarak hapseder) Ekim'e kadar her ayın 13'ünde 'güneşten daha parlak' (mais brilhante que sol) olan genç bir bayanı 6 defa görüp, onunla konuştuklarını iddia ederler.

Çocuklara göründüğüne inanılan genç bayanın kendisi hiç bir zaman öyle bir şey söylemediği halde, 'Bakire Meryem' olduğu yorumlanır. Hatta kendisini gördüğünü iddia eden ve bugün 96 yaşında Coimbra'da bir Carmelite manastırında yaşayan rahibe Lúcía bile ondan (eu nunca disse que era Nossa Senhora, mas uma mulherzinha bonita) "asla onun Meryem Ana olduğunu söylemedim, sadece güzel, küçük bir bayan" (D'Armada, 1988; 16'dan alıntı) olarak bahsettiği halde milyonlarca Katolik onun Meryem Ana olduğu görüşünde birleşerek Fátima'yı ziyaret ederler. Genç bayan çocuklara Cehennem'den bazı sahneler gösterir ve tespihle dua etmelerini ve Rusya'nın Papa'nın liderliğinde dünyadaki tüm piskoposların katılımıyla kendi 'Lekesiz Kalbi' (İmaculado Coração)'ne takdis edilmesini ister. Eğer bu adama işlemi yapılırsa dünyaya barışın geleceğini, aksi takdirde Rusya'nın hatalarını yayarak savaşlara sebep olacağını ve Kilise'nin baskı altında tahrip edileceğini söyler. Genç bayanın çocuklara üç tane sır verdiğine de inanılır. Bu sırların ikisi 1941 yılında açıklanır. Birinci sır, yukarıda da değinildiği gibi, Rusya'da Bolşevik İhtilali'nin olacağı, ikincisi; o zamanlar devam etmekte olan I. Dünya Savaşı'nın yakında sona ereceği fakat insanların günah işlemeğe devam etmeleri halinde daha büyüğünün (II. Dünya Savaşı) çıkacağına dairdir. Genç bayan dünyadaki bu ceza ve ahiretteki Cehennemden kurtulmak için insanların kendi Lekesiz Kalbi'ne özel bir bağlılıkla kendilerini vakfetmelerinin gerekli olduğunu belirtir. Üçüncü sır ise Lúcía tarafından 1944 yılında yazılır ve bir zarfın içinde 1958 yılında Vatikan'a gönderilir. Papa XXIII. John (bu sırla ilgili olarak sonraki yıl 'benim zamanıma tekabül etmiyor' demiştir) ve ondan sonrakiler ve bazı kardinaller bu sırrı bildikleri halde 13 Mayıs 2000'e kadar bir açıklamada bulunmadılar.

Dikkat edilirse sırlar bahsedilen hadiseler vuku bulduktan sonra açıklanıyor. Birinci Dünya Savaşı 1918 yılında sona erdi, Rusya'da Bolşevik İhtilali 1918'de gerçekleşerek dine karşı Marksist ateist bir rejim işbaşına geldi. İkinci Dünya Savaşı 1939 yılında başladı. 22 Haziran 1941 günü Nazi'ler Rusya'yı işgal etmeye başladılar ve Lúcía bunların olacağını 1917 yılında genç bir bayanın kendisine söylediğini ancak 31 Ağustos 1941'de Leíria piskoposuna yazdığı bir mektupta açıkladı. Bu sırrın Papa XII. Pius tarafından böylesine ilginç bir zamanda ilan edilmesinin gerek Alman ordusunu gerekse işgal edilen yerlerdeki 'inanmayanları' hidayete erdirmek için bekleyen Polonyalı ve Alman Cizvitlerini teşvik mahiyetinde olup olmadığını bilmiyorum. Ancak şurası bir gerçek ki, yakın zamana kadar bazı fanatik Katolikler üçüncü sırrı öğrenmek için açlık grevlerinden İrlanda'da bir uçak kaçırma eylemine kadar ellerinden geleni yaptılar.

En son görünüşünde (13 Ekim 1917) genç bayan, bir de inanmayanlar için mucize gerçekleştirir: Güneş gökyüzünden ayrılarak insanların (yaklaşık 70.000 kişi) üzerine düşecekmiş gibi olduktan sonra zikzaklar yaparak eski halini alır. Şahitler daha sonra 'güneş gökyüzünde dans etti' diye hadiseyi anlatırlar. Bu 'sözde' mucize Portekiz'de meydana geldikten çok sonra 1950 yılında Monsignor Pacelli (XII. Pius ve Fátima'nın Papası) Vatikan bahçelerinde gezerken ve tarihteki en son Katolik dogmasını (Meryem'in öldükten sonra Cennete yükselmesi-Assumption) kafasında formüle ederken güneşle ilgili Fátima'dakine benzer hadiselere şahit olduğunu iddia eder. (Perry & Echverría, 1988; 243)

Bu kısa ve özet mahiyetindeki bilgiden şu sonuç çıkarılabilir: Fátima'da verilen mesajın temel karakteristiği; dua, fedakarlık ve özellikle tespihle yapılan dua (çünkü genç bayan her görünüşünde tespihin önemini vurgular) olduğudur. Şurası da gözden uzak tutulmamalıdır ki, bu hadiseler, birçok Avrupa ülkesinin Birinci Dünya Savaşı'na iştirak ettiği, Rusya'daki Bolşevik İhtilali'nin planlarının yapıldığı ve daha da önemlisi özgürlük ve Aydınlanma Çağı fikirlerinin bütün dünyaya yayıldığı ve özellikle Portekiz'de bazı devlet adamlarının ülkedeki Katolisizmin bir veya iki nesil sonra yok olacağına inandıkları bir zamanda meydana geldi. Bu sosyo-tarihi gerçekten hareketle, İncil'de yer alan "düşmanlarını sev ve sana eziyet edenler için dua et" (Matta, 5:44) şeklinde ifadesini bulan ve dua ile fedakarlığın vurgulandığı ilahi bir mesajın insanlığa iletilmesi tabii olarak görülebilir.

Ama 'aşk ve sevgi' dini denilen ve taraftarlarınca 'komşunu seveceksin' (On Emir'den birisi) şeklinde özetlenen Hıristiyanlık'ta tespih biraz değişik bir özellik taşır. Bilindiği gibi tespih veya bir takım boncukların dizildiği zincirin anavatanı Doğu, özellikle de Brahman dinine mensup Hindistan'dır. Marina Warner (1990; 305) tespihin tarihini şöyle veriyor:

"[Tespihin] kullanımı Hinduizm yoluyla önce Budizm'e daha sonra da İslam'a geçti. İslami kaynaklar 9. yüzyılda Müslümanlarca kullanıldığını kaydederler. Sigara gibi sinirleri yatıştırmak için Yunanistan, Anadolu ve Kuzey Afrika'daki kıraathanelerde erkekler püsküllü kehribar tespihlerini [herhangi bir dua etmeksizin] çekerler. Bununla beraber sözü edilen ülkelerde seküler bir karakter kazanan tespih Batı'da sadece dini bir özellik taşır."

Tespihin Hıristiyanlık'a geçişi pek bilinmemekle beraber, (teknolojik icatlar başta olmak üzere) diğer pek çok şey gibi Haçlı askerleri savaştıkları Müslümanlardan bu adeti almış olmaları ihtimali oldukça yüksektir. Sahasında otorite olan bir kaynağa göre ise tespih "1470 yılında Alain de le Roche isimli bir Dominik keşişe [Meryem tarafından] öğretilmiştir" (P. Pourrat, Christian Spirituality, The Devotion of the Middle Ages, Londra, 1924; c. II; 330; Perry & Echverr'a, 1988; 26'dan alıntı). Hıristiyanlık'taki aslı ne olursa olsun, tespih özellikle Kilise'nin kendisi ve tebaasının ilahi bir yardıma ihtiyacı olduğu zamanlarda kullanıldı ve kullanılmaya devam ediyor. Kilise zayıf ve güvensiz olduğu her zaman tespihi teşvik etmiştir: On beşinci yüzyılda Osmanlıların Avrupa içlerine kadar ilerlemesinden endişe duyan zamanın papaları tespihten pek ayırt edilmeyen Meryem'e bağlılığı (Marian devotion) teşvik ederler.

1571 yılında Vatikan'daki St. Peter's Meydanı'nda, İspanya kralı II. Philip'in kardeşi Avusturya kralı Don Juan'ın başkanlığında "Mukaddes Birlik" ilan edilir ve İnebahtı savaşından önce askerlere tespih dağıtılır. Angelo Beno (1988; 61) bu hadiseden şöyle bahseder.1

"Bazı Katolik Avrupa [sic.] devletlerine (Venedik. İspanya, Malta Şövalyeleri ve İtalyan prenslikleri) ait gemiler ünlü İnebahtı deniz savaşında Türkleri yendiler. (7 Ekim 1571) Bu savaşta Türk [sic.] donanması büyük bir bozguna uğratıldı ve bu zafer Meryem Ana'nın kendilerine bir ihsanı olarak yorumlandı... O savaş Avrupa tarihinde önemli bir yer işgal eder çünkü Akdeniz'de Türk [sic.] deniz hakimiyetini ve de dolayısıyla İslami genişlemeyi sona erdirdi. Fakat zamanın devlet adamları bu gerçeği göremediler."

İnebahtı Zaferi miti hâlâ Hıristiyanlık'ta canlı tutulur ve zor zamanlarda inananlarına hatırlatılır. 1683'de Viyana'nın Türk kuşatmasından kurtulmasından sonra "Meryem'in Kutsal İsmi" olarak bilinen dini bayram Kilise'nin hakim olduğu her yerde kutlanmaya başlar. Warner'e (1990; 313) göre:

"İnebahtı savaşından beri Meryem ile onun özel duası, Kilise'nin düşmanlarına karşı verdiği mücadele ile bir tutulmuştur. 1717 yılında (bugün Yugoslavya sınırları içinde yer alan) Petrovaradin'de Türklerin yine Katolik orduları tarafından yenilgiye uğratılmasından sonra Tespih bayramının kutlanması genişletilir."

Yine Kilise'nin tarihine bakacak olursak, 19. yüzyılın sonlarında şartlar Kilise için pek elverişli değildir: 1871'de İtalya'da "Garantiler Kanunu" (Law of Guarantees)'nun yürürlüğe girmesiyle Papa IX. Pius papalığa ait tüm ülkeleri dolayısıyla siyasi gücünü yitirir ve hayatının sonuna kadar elinde kalan son devlet olan Vatikan'da bir hapis hayatı geçirir. Pio Nono'dan sonra Giovanni Pecci tutuklu iken Papa seçilir (kaynaklar kendisinden XIII. Leo [1878-1903] veya 'Tespihci Papa' diye söz ederler). Böylesine zor şartlar altında XIII. Leo Meryem'e bağlılığı (ve onun göründüğü iddia edilen hadiseleri) etkin bir şekilde teşvik eder. Bu şekilde papalığın siyasi gücünün tekrar elde edileceğine inanır.2 Çünkü Meryem'in göründüğü iddiası kolay bir şekilde Kilise'nin uzun zamandır içinde bulunduğu hem dışarıdan (Müslümanlardan ve özellikle o zamanlar dünyadaki en önemli askeri ve ekonomik güce sahip olan Osmanlı İmparatorluğu) ve içeriden gelen saldırılara karşı, Pope (1987; 195)'un da belirttiği gibi, bir zafere kolaylıkla dönüştürülebilirdi:

"16. yüzyılda Türklere ve 19. yüzyılda din aleyhtarlarına karşı [bir tedbir olarak] tespih duası yapıldı. 1950'lerde ise radyodan aynı dua, Rusya'nın dine dönüşü için yayınlandı."

Ve günümüzde hala Radio Renascença her gün Santuário de Nossa Senhora de Fátima daki Capelinha das Aparições'den canlı olarak aynı amaç için tespih duasını yayınlıyor.

Tespihin dini karakteri nedir? Teolojik açıdan bakıldığında, Cebrail [Ave Maria (veya Hail Mary), full of grace, the Lord is with thee] (Seni selamlıyorum Meryem, sen kerem sahibisin ve Rabbimiz de seninledir)3 ile Elisabeth'in (Zekeriyya (as)'ın hanımı, Yahya (as)'ın annesi ve Hz. Meryem'in kuzeni) [Blessed arth thou amongst women and blessed is the fruit of thy womb] [kadınlar arasında sen mübarek kılındın ve senin rahminin meyvesi de mübarek kılındı)4 selamlarının birleşimi ve sonunda da inananların kendisinden isteği olan [Pray for us sinners, now and at the hour of our death] [biz günahkarlar için şimdi ve ölüm zamanımızda dua et) şeklindeki bir duanın tekrar edilmesi olarak görülür. Katoliklerce "Ave Maria" olarak bilinen bu dua altı yüzyıldır Meryem'in ihsanı ve korumasına layık olabilmek için söylenegelmiştir (Warner, 1990; 306). Pratikte bu dua şu şekilde yapılır: Bir defa 'Babamız' (Paternoster) söylendikten sonra üç defa 'Ave Maria' tekrar edilir. 'Medih Baba'ya olsun' duası yapıldıktan sonra 150 kez 'Ave Maria' okunur. Her elli Ave Maria söylenirken Kederli, Neşeli ve Muhteşem hikmetler düşünülür. Her on Ave Maria'dan sonra Medih Baba'ya olsun duası okunur (Carpenter, 1972 ve Gannon, 1991).

Bu kısa teolojik açıklamadan da açıkça görüleceği gibi, dua Bakire Meryem ile ilgilidir. Gezegenimizde her görüldüğünde (gerçi hâlâ Hırvatistan, Medjugorje'de 1981'den beri hemen hemen her gün altı kişiye 2.000'den fazla kere görüldüğü iddia ediliyor) kendisi için bu duanın edilmesini istemiştir. Günümüzde ona vakfedilen mabetlerde inananlar bu isteği yerine getirmektedir: 9 Ocak 1993 günü Fátima'daki Basilika'da özel bir tespih duası yapıldı. Bu duanın özelliği ise, 500 kadar inançlı insan aynı anda (İtalya'nın Assis şehrinde bulunan) Papa, bazı Müslüman ve Yahudi dini liderlerle birlikte eski Yugoslavya'ya barışın gelmesi için dua ediyorlardı. (Bilindiği gibi Fátima'da Bakire Meryem Lúcía'dan tespih duasının gerek tüm dünyada barış ve esenlik için gerekse komünizmin yenilgiye uğratılması için yapılmasını istediğine inanılır.)

Makalenin esas konusuna dönecek olursak, Bakire Meryem'in Fátima'da ilk defa görülmesinden tam 64 yıl sonra bir Türk 13 Mayıs 1981'de Papa'ya suikast girişiminde bulundu. Papa bunu bir tesadüften ziyade kendisi için özel bir ilahi uyarı olarak tefsir etti. Henüz hastanede iken bir Slovak piskopos olan Pavel Hnilica'dan gerek Fátima, gerekse diğer Meryem'in görüldüğü iddia edilen hadiseler hakkında tüm belgeleri göndermesini istedi ve hasta yatağında bu belgeleri dikkatlice inceledi. İyileştikten sonra Mehmet Ali Ağca'yı hapishanede ziyaret etti. Aralarında şöyle bir konuşma geçtiği daha sonra Vatikan basınında yer aldı:

"-Neden ölmedin? Çünkü çok iyi hedef almıştım ve biliyorum ki, kurşun güçlü ve öldürücü idi... O halde neden ölmedin?

-Elin birisi ateş etti, ötekisi ise kurşunu yönlendirdi" (Tindal-Robertson,1992;7)."

Birkaç ay sonra, suikast girişiminin yıldönümünde (13 Mayıs 1982), Papa Fátima'ya hayatını koruduğu için Meryem Ana'ya teşekkür etmek üzere geldi. Fátima'daki konuşmasında önceki yıl 13 Mayıs günü burada bulunmamakla hata ettiğini itiraf etti (Papa'nın bu ziyareti ile ilgili daha geniş bilgi için bkz. Freire, 1983). 'Fertlerin ve halkların Annesi'ne yakarışta bulunarak Meryem'in annelik sıfatını İncil'den "İsa haça gerilmişken dedi ki, 'kadın! İşte senin oğlun'" (Yuhanna, 19:26) ve "İsa Yuhanna'ya şöyle dedi: 'İşte senin annen' ve bundan sonra havari onu kendi evine götürdü" (Yuhanna, 19:27) gibi referanslar vererek vurguladı. Annesini çok küçük yaşta kaybetmiş komünist bir ülkenin çocuğu olan Karol Woyjtla'nın bu çeşit hislere kapılmasını çok normal olarak görmek gerekir. Gerek şahsi olarak annesini, gerekse politik olarak ülkesini yitirmesi (ana ve anavatan) onu sadece kendi ülkesindeki Czestochawa (Polonya) değil, aynı zamanda Fátima (Portekiz), Lourdes (Fransa), Knock (İrlanda), Guadalupe (Meksika), Apericida (Brezilya) ve Luján (Arjantin) gibi Meryem'e ithaf edilen mabetleri ziyareti gayretli bir şekilde teşvik etmesine sebep oldu. "Tanrı'nın, fertlerin ve halkların annesi" olarak hitap ettiği Meryem'de kendi annesi için duyduğu psikolojik ihtiyacı ve sevgiyi açığa vuruyordu.

Papa'nın Fátima'yı ziyaret edeceği haberi Portekiz'de büyük bir sevinçle karşılandı ve insanlara Santuário'ya gidebilme imkanı verilmesi için 13 Mayıs 1982 günü genel tatil olarak ilan edildi, Fátima'ya giden (Papa'nın geçeceği) yollar tamir edilip genişletildi. Bazı kaynaklara göre o gün Fátima'da tüm devlet erkanının da aralarında bulunduğu (mübalağa edilerek) bir milyon kişinin Papa'nın huzurunda bulunduğunu naklederler. (Rinschede, 1988)

Bir kaç yıl sonra, kendisine yapılan suikast girişiminin onuncu yıldönümünde (13 Mayıs 1991), Papa II. John Paul ikinci defa Fátima'ya hacı olarak geldi. Aslında II. John Paul Fátima'yı ziyaret eden ilk papa değildi, ondan önce 1917'de meydana geldiği iddia edilen hadiselerin ellinci yıldönümünde (13 Mayıs 1967) Papa VI. Paul Fátima'ya gelmişti, ama yakın zamanda özellikle Rusya'daki son gelişmeler, hele hele II. John Paul'ün 25 Ağustos 1984'de Fátima'da verilen mesaja uygun olarak gezegenin ve özellikle Rusya'nın Meryem'in Lekesiz Kalbi'ne vakfetmesinin ardından Fátima'ya gelen ziyaretçi sayısında gözle görülür bir artış olur. Şimdi okuyucuya Fátima'ya gelen ziyaretçi sayısı ile ilgili bazı rakamlar vermek istiyorum.5

Tablo I: Organize gruplarla Fátima'ya gelen ziyaretçi sayısı

SEPE İstatistiklerine göre 1971'den beri Santuário'da yapılan ayinlerde dağıtılan komünyon sayısı ise şöyle:

Tablo II: Fátima'da dağıtılan komünyon sayısı

Bu örneklerden sonra SEPE yetkililerinin tahminlerine göre Papa'nın 1982'deki ziyareti hariç (4 milyon civarında) yılda ortalama en az 3 milyon kişi Fátima'ya gelmektedir ki, bu rakam TIME dergisinin 30 Ağustos 1982'de yayınlanan Hac için Mekke'ye giden Müslümanların sayısına dair tahminine göre (2 milyon) çok yüksektir.

Üçüncü sırla alakalı olarak da Mehmet Ali Ağca'nın sık sık Kardinal Joseph Ratzinger'e (şimdiki Papa XVI. Benedikt) hapishaneden mektuplar yazarak suikast girişiminin neden başarılı olmadığını sorduğunu da biliyoruz, ama aslında Ağca sadece 13 Mayıs tarihinin Fátima ile bir ilgisinin olacağını tahminden öteye başka bir bilgisinin olabileceği imkan dahilinde değildir. 3 Ocak 1944'te Meryem Ana'yı gördüğü ve konuştuğu iddia edilen Rahibe Lúcia tarafından yazılmış ve Vatikan'a gönderilen 3. sırrın 1960 yılında açıklanması bekleniyordu ama 2000 yılına kadar papalar ve bazı yakın kardinallerin bildiği bu sır halka açıklanmamıştı. 13 Mayıs 2000 günü yine Papa II. Jean Paul'ün Fátima'ya yaptığı ziyarette Kardinal Angelo Sodano kalabalığın beklemediği bir şekilde sırrı tüm dünyaya duyurmuştu. Hakkında yüzlerce spekülasyon yapılan, uğrunda açlık grevleri ve hatta uçak kaçırma girişimleri olan ve genel olarak dünyanın sonu ve Katolik Kilisesi'ne Şeytan'ın sızması gibi beklentiler olan sır böylece açığa çıkmış oluyordu. Gerçi farklı beklentileri olan milyonlarca Katolik hâlâ sırrın açıklanmadığına inansalar da Vatikan aynı yılın Haziran ayında yapmış olduğu bir basın toplantısıyla sırra dair yorumlarını açıklayarak konuya son noktayı koymuş oluyordu. Rahibe Lúcia'nın el yazısının fotokopileri basın mensuplarına dağıtılmış ve Portekizce'den çeşitli dillere tercümesi de ilave edilmiş olan bu sır da yine bir görüntü içermekteydi:

"Ve çok parlak bir ışık gördük, yani Tanrı'yı: 'Tıpkı aynanın önünden geçen bir insanın yansıması gibi'. Beyazlar giyinmiş bir piskopos 'Papa olduğunu düşündük.' Diğer piskoposlar, rahipler, din adamı erkekler ve kadınlar tepesinde sanki bir çınar ağacının dallarından yapılmış büyük bir haç olan dağın dik yamacında yukarı çıkmaya çalışıyorlardı. Yolda Papa yarısı yıkılmış diğer yarısı da yıkılmakta olan büyük bir şehrin içinden geçti ve acılı ve üzüntülü bir şekilde yol üzerinde gördüğü cesetler için dua etti. Dağın tepesine ulaştığında dizlerinin üzerine çöktü ve bu sırada bir grup askerin açtığı ateş ve oklarla öldürüldü. Aynı şekilde diğer piskoposlar, rahipler ve kadın-erkek din adamları ile çeşitli kademelere yükselmiş halktan insanlar da birer birer öldürüldüler. Haçın iki kanadının altında ellerinde kiliselerde kutsal su serpmeye yarayan aspersiyumlar bulunan iki melek vardı. Bunlarla şehitlerin kanlarını toplayarak Tanrı'ya ulaşan cesetlerin üzerlerine serpiyorlardı."

Bu açıklamadan yaklaşık bir ay sonra (26 Haziran 2000) Kardinal Ratzinger konuyla ilgili olarak yayınladığı bir açıklamada Fátima'da verilen sırrın doğrudan Papa II. Jean Paul ile ilgili olduğunu belirterek "13 Mayıs 1981 günkü suikast girişiminden sonra Papa'nın üçüncü sırrın yazılı olduğu zarfı hastaneye getirtmesi onun bu olayda kendi kaderini görmesi anlamına gelmez mi?" diye ilave etmişti.

Gerçi sırlar muhtevaları açıklandıktan sonra bile yoruma açık pek çok mecazi açıklamaları da içerdiklerinden sır olarak kalmaya devam ederler. Ancak, II. Jean Paul sırrın sadece kendisiyle ilgili olduğuna inanmıştır ve böylece kendisinden önce 33 günlüğüne papa olan I. Jean Paul'den sonra Kilise tarihinin en uzun ikinci papalık dönemini yaşayan ve zaman zaman yaşlılığından dolayı istifa etmesi beklenen II. Jean Paul'ün ölümün eşiğinden kurtularak bu görev için yegane seçilmiş insan olduğu fikri Vatikan'da daha fazla kabul görmeye başlamıştır.

Gerçi yukarıda verdiğimiz 3. sır açıklamasında "beyazlar giyinmiş bir piskopos"un askerler tarafından öldürüldüğüne dair sözler papanın, Mehmet Ali Ağca'nın tek başına gerçekleştireceği başarısız bir suikast girişimine maruz kalacağı hakkında ne kadar fikir verir konusu uzun zaman tartışmalara açık kalacaktır.

Aslında bu yazıda şimdiye kadar ele alınan konu, Hıristiyan dünyasındaki dini yeniden canlanışın bir örnekle gösterilmeye çalışılmasıdır. Özellikle Türkiye'de dini canlanış hareketlerine hemen "irtica hortluyor!", "fundamentalist hareketler yeniden canlandı" veya bilinen bazı sol görüşe mensup ve İslam ile Müslümanlar aleyhinde yazılar yazan, beyanatlar veren yazarların suikastleri hakkında, ellerinde yeterli delil olmamasına rağmen, suçun medya tarafınca sözde "mürteciler", sözde "fundamentalistler" üzerine atılmasına bir reaksiyon olarak bu yazı kaleme alındı. Dini canlanış sadece Doğu veya Müslüman ülkelerine mensup bir kavram olmayıp, Türkiye'de bazı çevrelerin taklit etmeye çalıştıkları Batı'da da mevcuttur. Hatta bazı siyasi liderler, başbakanlar tarafından bile desteklendiğini, Katolik Kilisesi'nin ve ona bağlı Batı'nın Orta Doğu'daki dini canlanmadan ürktükleri halde, kendi ülkelerinde meydana gelen bu hadiseler hakkında ne kadar farklı bir yaklaşımda bulundukları neden bizim ülkemizde görmezlikten gelinmektedir? Neden Cezayir'deki hadiseler de Batılıların ağzıyla, "radikal İslamcı güçlerin çıkarttığı olaylarda ... kişi öldü" şeklinde haber veriliyor? Eğer bir ülke halkı yapılan seçimlerde tercihini İslamî bir yönetimden yana kullanıyorsa, demokrasinin tellallığını yapan Batı ve onun ülkemizdeki yandaşları bunu neden saygı ile karşılayamıyorlar? Batı'nın bu çifte standardı artık halkımızdan gizlenmemelidir.

Sonuç olarak şunu tekrar etmek istiyorum ki, yaklaşık dört asır önce Kilise tehlikeli bir durumla karşılaştığı zaman (mesela veba salgını veya daha da önemlisi Türk ordusu) Meryem Ana'nın yardımına koşmuştur. Bugün ise benim Fátima'da bulunmam, mabet yöneticileri ve diğer din adamlarına Papa'ya suikast girişiminde bulunan bir başka Türk'ü hatırlatıyor. Benim milliyetimi öğrenir öğrenmez hemen bu konu açılıyor ve bana "biliyor musun o Türk katolik oldu?" diyorlar. Böylece Kilise'nin bir düşmanı, bir tehlikeyi daha atlattığını vurgulamak istiyorlar. Mehmet Ali Ağca'nın din değiştirip değiştirmediğini bilmiyorum ama şurası bir gerçek ki, Ağca yüzyıllardır süren dış tehditlere karşı tespihle yapılan duayı, bu defa Kilise'nin başına karşı olan tehlike için yeniden canlandırdı.

Kaynaklar

Barthas, C. & G. da Fonseca 1949. World-wide Message of Fatima: Our Lady of Light, The Bruce Publishing Co., Dublin.

Bena, Angelo 1988. The Events of Medjugorje, Editrice Velas, Bergamo (İtalya).

Carpenter,Hilary J. 1972. The Doctrinal Basis of the Rosary, A leaflet of the Dominican Sisters of S. Sisto Vecchio, Roma.

Carroll, Michael P. 1989. Catholic Cults and Devotions: A Psychological Inquiry, McGill-Queen's University Press, Montreal.

Dahlberg, Andrea 1987. Transcendence of bodily suffering: An anthropological study of English Catholics at Lourdes, basılmamış doktora tezi, London School of Economics, University of London.

-------- 1991. "The body as a principle of holism: three pilgrimages to Lourdes" J. Eade & M. Sallnow (Ed.) Contesting the Sacred: The Anthropology of Christian Pilgrimage, içinde, s. 30-50, Routledge, Londra.

D'Armada, Fina 1980. Fátima: O que se passou em 1917, Livraria Bertrand, Amadora.

Freire, J.G. 1983. João Paulo II, Peregrino de Fátima. Documentário descritivo, Santuário de Fátima, Fátima.

Gannon, Mark [imp] 1991. How to Say the Rosary, (leaflet) Tan Books & Publishers, Rockford (IL).

Kondor, Luis (Ed.) 1990. Memórias da Irmã Lúcía, Vice-Postulação, Fátima.

Matter, E. Anne 2003. Lourdes: A Pilgrim After All, Spiritus, cilt 3, ss. 68-85.

Perry, N. & L. Echverría 1988. Under the Heel of Mary, Routledge, Londra.

Pope, Barbara Corrado [1985] 1987. "Immaculate and Powerful: The Marian Revival in the Nineteenth Century", Clarissa W. Atkinson, Constance H. Buchanan & Margaret R. Miles (Eds.) Immaculate and Powerful: The Female in Sacred Image and Social Reality, içinde, s. 173-200, The Aquarian Press.

Rinschede, Gisbert 1988. "The Pilgrimage Centre of Fatima/Portugal" in S.M. Bhardwaj & G. Rinschede (Ed.) Geographia Religionum "Pilgrimage in World Religions", 4:65-98, Dietrich Reimer Verlag, Berlin.

Tindal-Robertson, Timothy 1992. Fatima, Russia & Pope John Paul II: How Mary intervened to deliver Russia from Marxist atheism, 13 May 1981-25 December 1992, Augustine Publ. Co., Devon.

Warner, Marina [1976] 1990. Alone of all her sex: The myth and the cult of the Virgin Mary, Picador (Pan Books), Londra.

Yel, Ali Murat 1995. An Anthropological Study of the Catholic Pilgrimage to Fátima (Portugal), basılmamış doktora tezi, London School of Economics, University of London.

Öz

The article depends mostly on the author's personal experiences during the fieldwork that he had done in Fátima, Portugal. This article intends to establish a relationship between a local religious pilgrimage performed by the troubled Catholics and the rising of religious fundamentalism both in the Islamic and Christian world. Here the term of "troubled Catholics" refers to individuals who had had a personal problem, may it be a health, financial, or any other problem that affected a member of the family. These people make a promise to visit the Fátima shrine on condition that the Virgin Mary solves their problem. Such a practice might seem somewhat an expression of popular religion yet, the Roman Catholic Church supports it and more interestingly encourages these practices in order to attract people to the Church. Apart from the Church, the politicians also make use of these popular religious feelings to increase their votes. On the other hand, in Turkey such practices -both popular and official religious expressions- are not only discouraged but also portrayed as dangerous without any scientific base

Anahtar Kelimeler: Fatima, Papa, Mehmet Ali Ağca, Meryem Ana, Kilise, tespih, dua

Abstract

The article depends mostly on the author's personal experiences during the fieldwork that he had done in Fátima, Portugal. This article intends to establish a relationship between a local religious pilgrimage performed by the troubled Catholics and the rising of religious fundamentalism both in the Islamic and Christian world. Here the term of "troubled Catholics" refers to individuals who had had a personal problem, may it be a health, financial, or any other problem that affected a member of the family. These people make a promise to visit the Fátima shrine on condition that the Virgin Mary solves their problem. Such a practice might seem somewhat an expression of popular religion yet, the Roman Catholic Church supports it and more interestingly encourages these practices in order to attract people to the Church. Apart from the Church, the politicians also make use of these popular religious feelings to increase their votes. On the other hand, in Turkey such practices -both popular and official religious expressions- are not only discouraged but also portrayed as dangerous without any scientific base

Key Words: Fatima, Papa, Mehmet Ali Ağca, Virgin Maria, Church, worry-beads, worship

Yukarı