. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 9609

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2009 
 Küresel Kriz ve Said Nursi'nin İktisat Görüşü - I
 KÖPRÜ / Kış 2005 
 Bilim ve Din


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Adalet
Güz 2005   [ 92. Sayı ]


Adalet Üzerine

On Justice

Ali BULAÇ

Arapça bir kelime olan "adalet" adl kökünden türemiş olup bir şeyi yerli yerine koyma anlamına gelir. Adalet, zulmün karşıtı bir kelime olarak çoğunlukla "Hak" ile eşanlamlı olarak kullanılır. Bir şeyin yerli yerinde olmaması anlamında zulüm, doğası gereği "gadr ve insafsızlık" demektir. Her şeyin yerli yerinde olması adalettir; bu açıdan adalet, taşın tam gediğine konulması veya gediğinde olması halidir. Varlık, fıtrat ve beşeri/toplumsal hayatın temeli olan adaletin diğer anlamları düzen, ölçü, tamı tamına karşılık-fidye, dengeli davranış, denklik, hakikate uygun hüküm, dürüstlük, tarafsızlık, her hak sahibine hakkının verilmesi, haksızlığın hukukla ortadan kaldırılmasıdır.

Adalet, "İsm-i Adl" ile bağlantılı olarak bir kemal sıfatıdır. Eğer "İsm-i Adl" olmasaydı varlıkta ve beşeri/toplumsal hayatta adalet olmayacağı gibi -ki bu durumda beşeri hayatın tesisi ve devamı da mümkün olmazdı- zihnimizde adalet kavramı teşekkül etmezdi. Yüksek bir ahlaki erdem olarak adalet, varlık hiyerarşisinde her şeye, durumuna göre tamlık ve mükemmellik kazandırır. Kendisinde adalete ilişkin hususiyetler olmayan insan eksik ve noksandır. Çünkü hem olması gereken durumda ve konumda değildir, hem de ahlaki ve ruhsal olgunlaşmasını tamamlamamış, reel durumu ile ideal durumu arasında kat edilmesi gereken mesafeyi kat etmemiştir. Adalet fikrinden ve erdeminden yoksun kişi, "Dilsiz, aciz ve aslında hiçbir işe yaramayan köle" (16/Nahl, 76.) gibidir. Burada söz konusu olan bir kişilik profilidir. Adalet vasfına sahip kişi ise öyle değildir ve kuşkusuz bu iki insan profili "eşit" değildirler. Takvanın ölçülerinden biri, kişinin adil olması, haktan şaşmamasıdır. (5/Maide, 8) "Denklik" anlamında adalet 6/En'am, 1, 150; 27/Neml, 60. ayetlerde kullanılmıştır. Allah'a başka varlıkları "denk" tutan müşriklerin bu tutumları "ya'dilun" muzari fiiliyle ifade edilmektedir. Adalet, insanla ilişkili olarak "fizyonomik ve estetik biçim" anlamında şu ayette kullanılmıştır: "Ki O, seni yarattı, 'sana bir düzen içinde biçim verdi' ve seni bir itidal üzere kıldı." (82/İnfitar, 7.) Bu ayette "adalet"le aynı kökten gelen "adeleke" kelimesi "ölçü", denge, her şeyi yerli yerinde olan biçim; diğer varlıklara göre üstün özellikler; bel doğrultma vb. anlamlara gelmektedir.

Kur'an-ı Kerim'de kelimenin başka kullanımı şöyledir: "Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının." (2/Bakara, 48, 123.) "Her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz." (6/En'am, 70.) Bu ayetlerde de adalet "fidye, tamı tamına karşılık" anlamında kullanılmıştır. Kişisel çıkar, akrabalık bağı, özel husumet, soyluluk, sınıf farkı, bedensel veya ruhsal kusur (özür) adaletin tesisine engel teşkil etmez. (3/Al-i İmran, 75; 4/Nisa, 3; 5/Maide, 8.) Sosyal düzeni keyfilikten çıkarmanın tek yolu adaletin gözetilmesidir. (23/Mü'minun, 71.) Bu dünyada adalet tecelli etmese de, ahirette mutlaka tecelli edecektir. (10/Yunus, 54-55; 21/Enbiya, 47; 39/Zümer, 69.) Fıtrat olarak sahip olduğumuz adalet duygusu ve adaletin her ne olursa olsun, günün birinde ve burada, yani dünyada değilse bile bir yerlerde tecelli edeceği fikri ahiretin varlığına önemli bir delildir.

En genel anlamda adaleti, her hak sahibine hakkının verilmesini öngören ahlaki ilke olarak tanımlayabiliriz. Bu ilke, hukukun teşekkül sebebi ve nihai amacıdır. Toplum örgütlenmesinde malların, hakların ve görevlerin veya şereflerin (insanın onuru ve insanlık değeri) bölüşülmesi işlemine adaletin yerine getirilmesi veya adaletin tesisi denir. Adalet, eşitlikle ilgili olsa da, mutlak anlamda eşitlik değildir. Bir rivayette de ifade edildiği üzere "insanların hukuk karşısında tarak dişleri gibi eşit olması" adalettir. Başka bir ifadeyle, insanların soy sop, (etnik köken, ırk, aile, aşiret-kabile) sosyal sınıf-tabaka, renk, din, dil, coğrafi vb. özelliklerine, yani birincil veya ikincil kimliklerine bakılmaksızın hukuki şahsiyet kabul edilmesi, gerektiğinde sahip oldukları güç ve kuvvetin işe yaramayacağını veya aksine güçsüzlüklerinin, zayıflıklarının haklarını almalarına engel teşkil etmeyeceklerinden emin olmaları anlamında eşitlik adaletin tesisi ve tecellisi için gereklidir. Yoksa iki saatlik çaba ile denizin ortasından inci çıkaran bir insan ile gün boyu ormanda odun kesen insana aynı ücreti takdir etmek her ne kadar eşitlik ise de adalet değildir. Bu örnekte adalet, eşitlikten önemlidir. Şu halde adalet herkesin yeteneğine, harcadığı emeğe ve toplumda oynadığı role uygun olarak dağıtıldığı zaman doğru dağıtılmış olur. Eşitliği içermekle beraber tam olarak eşitlik değildir; yani her adil karar ve tutum eşitlikle elde edilmek istenen sonucu veya maksadı hasıl eder; ama her eşitlik adalet değildir. Bazen salt eşitlik adaletsizliğe yol açabilir. İnci toplayıcısı ile oduncu örneğinde eşitlik, zulümdür.

Hz. Ebu Bekir'in (r.a) hilafete seçildikten sonra yaptığı ilk konuşmada dile getirdiği hususlar güç-hukuk ilişkisinin doğru, adil ve hakkaniyete uygun çerçevesini çizmektedir: "Güçsüz olanınız (haklı ise) hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçlüdür. Güçlü olanınız (haksız ise) kendisinden hak sahibinin hakkını alıncaya kadar benim katımda güçsüzdür." Gücün sözünü geçirdiği yerde hukuk işlemez, adalet de tesis edilmez. Gücün hukuka göre düzenlendiği yerde adalet tek ölçüdür. Güç ve hukuk ilişkisinin doğru tayinini sağlayan sembolik davranışlar olmuştur. Sözgelimi padişah olmasına rağmen Fatih Sultan Mehmet'in sıradan bir teb'a ile aynı safta muhakeme olmayı kabul etmesi, ülkede sadece ve sadece hukuk ve adaletin sözünün geçtiğini gösteren ilginç bir örnektir.

Şu veya bu davada, insanlar arasında vuku bulan ihtilaflarda neyin doğru, neyin yanlış (ya da haklı veya haksız) olduğunu karara bağlamak da adalet olarak adlandırılır. Bu, ya haksızlığa uğrayanın (mağdur) zararını telafi etmek, ya da haksızlık yapanı cezalandırmak suretiyle yerine getirilir. Bu anlamda adalet mağdura maddi veya manevi "te'diye/ödeme", hak ve hukuk ihlal edene de yine maddi veya manevi "ceza" takdir etmekle tahakkuk eder.

Genel anlamda "adalet", hükümran devletin kendi uyrukları arasındaki uyuşmazlıkları veya anlaşmazlıkları kanuna göre -hukukun ruhuna uygun olarak yapılan kanunlar- bir hükme bağlama işiyle ve toplum aleyhine tutumları olan insanları kanun temelinde engelliyici tedbirler alma işiyle uğraşan belli bir güvenilir organa bırakma fonksiyonu olarak anlaşılır. Bu anlamda adalet terimi, "yargı gücü"nü ifade eden diğer kelimelerle karıştırılır. Çünkü modern toplumlarda adalet hem bir faaliyet (adalet dağıtma faaliyeti), hem bir teşkilat (bir ülkedeki mahkemeler ve yargı görevlileri) olarak algılanır.

Bunun yanında "siyasi adalet"ten de bahsetmek mümkündür. Bir anlamda adalet bütünüyle siyasidir. Çünkü siyaset iktidar ilişkisini düzenler. İktidar ise gücün temerküzü, dağıtımı ve kullanımıyla ilgilidir. Hukukun siyasetle ilişkisi, yargının siyasetle olan ilişkisinden farklıdır. İnsanlar sorunlarını, arzu ve taleplerini meşru/yasal siyaset yoluyla dile getirir ve karşılanmasını isterler ki, buna "pozitif siyaset" denir. Pozitif siyasetin olmadığı yerde, yöntemi şiddet, baskı, zorbalık ve terör demek olan "negatif siyaset" iktidar ilişkisini belirlemeye başlar. Meşru siyaset, taleplerin hukuki nitelik ve değer kazanmasını sağlayan en önemli ve gerekli alandır. Bu çerçevede hukuk siyasetle doğrudan ilgilidir. Hukukun amacı olan adaleti dağıtan veya tahakkuk ettiren yargıdır. Yargının adaleti tahakkuk ettirmesi anlamında fonksiyonlarını yerine getirmesi için siyasetten uzak ve korunmuş olması lazımdır. Yani siyasetten uzak olması gereken hukuk değil, yargıdır.

Adalet ister istemez toplumun örgütlenme biçimiyle ilgilidir, her nasıl işliyor ve iş görüyorsa toplumun hukuk anlayışını yansıtır. Nihayetinde en gelişmiş ve üst bir aygıt olarak devlet bir örgütlenme biçimidir; hukuk da örgütlenmiş bulunan insanların ve sosyal grupların yaşama biçimlerini düzenleyen, kendi çerçevesi içine alan bir tekniktir. Fakat terimin özel anlamı bunun dışında şekillenmiştir. Bir ülkenin siyasi iktidarına verilecek zararları karara bağlayacak şekilde adli organların uzmanlaşması şeklinde anlaşılmaktadır. Siyasi adalet, siyasi kişiliklere karşı olduğu kadar siyasi rejime ve onun unsurlarına karşı işlenen suçlara da yönelmiştir.

Adalete İlişkin Zihni Spekülasyonlar

Adalet kavramı tarih boyunca farklı şekillerde tanımlanmış olup, filozoflar ve düşünce adamları konu hakkında değişik fikirler ileri sürmüşlerdir. Adaletin yerine getirilmesi ancak adaletsizliğin ortaya çıkmasının sonucudur. Ancak bu adaletin varlık aleminde bozulmadan (fesad) sonra geldiği anlamına gelmez. Aksine varlık, ilk varoluş biçimleri itibariyle adalet üzere olmuş ve son deme kadar var oluşunu bu şekilde devam ettirmek üzere emir almıştır. Bu Emr-i İlahi'dir ki, insan hakkıyla tefekkür edecek olsa, filhakika kendisinin de haksızlık ve zulüm olmadan da adalet üzere hareket edebileceğini ve esasında öyle hareket etmesi gerektiğini anlar.

İlk anlamında adalet, insanların birbirlerine nasıl davranacaklarını öngören hukuk kurallarını göz önüne almayı ve uygulamayı, yani 'haklar' ve 'görevler'i kapsar. Bu iki kavram Aristo tarafından sistematik bir biçimde ele alınmıştır.

Platon tarafından açıklıkla, Aristo tarafından da belirsiz bir biçimde gösterildiği gibi (örfü de içine alacak şekilde geniş tutulduğunda) kanun, olduğu şekliyle ve nasıl olması gerektiğiyle anlaşılmalıdır. Platon kanun yönetiminden çok bilgelerin (filozoflar) yönetiminden yana olduğunu belirtir. Çünkü kanun herkes için en soylu ve en adil olanı anlayamaz ve böylelikle en iyiyi uygulayamaz. Platon, Devlet'te insanın tabiatına mükemmelen uygulanabilen bir adalet kavramı geliştirir. Bu adalet, aklın kullanılmasıyla keşfedilebilir. Aristo da doğal ve uzlaşımsal (itibari) adalet ayrımını yapar; birincisi evrensel, ikincisi ferdi durumlara mahsustur. Bu ikisi çatışınca doğal adalete müsaade etmek itibari adalete düşer.

Devlet'te Platon, adaleti itidal, bilgelik ve cesaretle birlikte dört asli erdemden biri olarak zikreder. Adalet denetleyici ve düzenleyici erdemdir. Adil kişi, ihtirasları akılla denetlenen, kendisini disipline edebilmiş kişidir. Platon'un bu varsayımında aklın bağımsız ve her durumda kendi başına karar verebileceği düşünülmüştür ki, bunun böyle olmadığını deneysel olarak biliyoruz. Akıl harici güç ve faktörlerin etkisinde kalmadığında doğruyu bulabilir. Nitekim, eğer insan bu istikamette "akledebilir"se, Allah'ın vahyini anlar, hakikati içselleştirir ve hatta ruhen de ona iştirak eder. Ama biliyoruz ki, akıl çoğu zaman ve neredeyse halkın çoğunluğunun hayatında nefsin derin etkisi altında bulunmakta, kendi adına hareket ettiği izlenimini verirken, hakikatte nefsin istek ve tutkularını aklileştirmekte, yani rasyonalize etmektedir. Bu açıdan Platon'un kuramı zaaflarla malul görünmektedir.

Stoacılara göre de, Platon için olduğu gibi adalet akılla bulunabilen ve yürürlükteki kanun ve örfün üzerinde bir şeydir. Akıl sahibi bir varlık olarak insan, kendi tabiatı hakkında düşünmekle nasıl davranacağını anlayabilir. Platon'dan farklı olarak Stoacılar her insanın tabii kanunun farkına varıp, ona uyma konusunda eşit oldukları görüşündedir. Roma kanun koyucuları bu görüşten etkilenmişler ve kölelik kurumunun tabii kanunla ve tabii adaletle çeliştiği görüşünü belirtmişlerdir. Bu görüş Kilise Babaları tarafından benimsenip miras olarak devralınmıştır.

Hobbes ise farklı bir adalet kavramı öne sürmüştür: "Bir akit, bir sözleşme yapılmışsa onu bozmak adalet dışı bir şeydir." Adaletsizlik söz verip yapmamaktır ve adaletsiz olmayan her şey adildir. Böylece yeni dünyada tabii adalet kavramı sarsılır. Hume adaleti, "suni erdem" olarak adlandırır.

Ne insan tabiatında ne de sözleşmede adaleti ihdas edecek kurallar bulamayız. Faydacılar adalet kelimesini aynı anlamda, yani adaletin insanların uzlaşmasından doğduğu anlamında kullanmışlardır. Adalet bugün de "herkese hakkını vermek ve doğru ile yanlışı birbirinden ayırmak" anlamlarında kullanılmakla birlikte, devletin bu görevini yerine getirecek kamu teşkilatları farklı biçimlerde olmaktadır. Genelde adalet hizmetleri siyasi ve idari otoritenin kumanda alanının dışında bağımsız kurumlar şeklinde düşünülmektedir. Bu da modern zamanlarda "kuvvetler ayrılığı" ilkesiyle temel bir çerçeve içine alınmıştır.

Devlet ve birey açısından adalet farklı anlamlar taşımaktadır. Devlet için adalet, kanunların yapımında hak ve görevlerin dağıtılmasında belli kişileri veya zümreleri ötekilere üstün tutmadan yurttaşlara aynı hakları vermesini ve aynı görevleri yüklemesini ifade eder. Birey için ise yurttaşların mümkün olduğu kadar birbirinin hakkına uymaya mecbur bırakılmasını ifade eder.

Burada bir noktanın altını çizmekte yarar var: Modern zamanlarda ve özellikle 1789 Fransız İhtilaliyle eşitliğin siyasi ve hukuki literatüre girip her olgunun anahtar terimi haline gelmesi, adaletin lehine olmamış, tam aksine adaletin geri plana itilmesine sebep olmuştur. Genel olarak "eşit yurttaşlık" kavramının devleti bireyler karşısında adil bir pozisyonda tuttuğu varsayılır. Devletin yurttaşlarına karşı nimet ve külfetlerin dağıtımında eşit mesafede durması, insanları hukuk karşısında eşit konumda görmesi ile herkesi tornadan çıkmış gibi ortak standartlar çerçevesinde tektipleştirmesi; eğitimi ve resmi kurumları emredici araçlar şeklinde kullanması aynı şeyler değildir. "Eşitlik" büyük ölçüde her şeyi, cinsleri, statüleri eşitleştirmeye dayalı bir fikir olarak Fransız İhtilalinden kalma bir değerdir. Kulağa hoş gelse de özünde adaletsizlikler içermekte, hem varlık dünyasında hem sosyal/beşeri hayatta farklılıkları ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Tek tip insan, homojen toplum, monolotik ulus ve gizli totaliter siyaset eşitlik ilkesinin aşırılaştırılmasıyla mümkün olmuştur.

"Eşit yurttaşlık", bireyler arasındaki temel, tabii ve doğru farklılıkları giderme yönünde gelişmiş bir politik ideoloji olduğundan büyük haksızlıklara, adaletsizliklere sebep olmaktadır. Doğru ve adil olan "farklılaşmış yurttaş" veya herkesin kendi konumunda ve kendi beyanıyla hukuk karşısında bir değer kabul edildiği tabiiyet fikridir. Özel, sivil ve politik alanların farklılıkları ve birbirlerine karşı görece özerk yapıları hayatın çeşitliliği için gereklidir.

Etnik özelliklerin, dillerin, renklerin -ki aslında her biri Allah'ın birer ayeti olarak varlıktaki birliğe işaret etmektedirler- birbirine eşitlendiği bir dünya son derece yeknesak, can sıkıcı bir dünyadır. Yasalar, kurallar ve ortaklaşa rol oynayan modern kurumlar, yerküresinde yaşayan beşeriyeti homojenleştirmekte, her şeyi ve herkesi diğer şey veya kimseyle eşitleştirmektedir.

Adaletin Üç Boyutu

İslam'da adalet terimi, insanın Allah, canlı varlıklar, maddi tabiat ve diğer insanlarla (öteki) ilişkilerinin mahiyetini ve dayanacağı temel ilkelerin doğru tespiti için belirleyici bir kriter olarak tanımlanır. "Hukuk" kelimesinin tekil hali olan Hak'la yakın ilişkisi, insan ve toplum hayatını düzenleyecek temel kuralların doğru tespitiyle ilgilidir. Bu etimolojik ve ıstılahi tanım, adalet kavramının çeşitli din ve hukuk sistemlerine göre izafi (görece) bir anlama sahip olabileceğini gösterir. Yukarıda da değinildiği üzere, Kur'anî terminolojide adalet salt hukuki olmaktan öte, daha geniş anlamlarda kullanılmıştır. Sözgelimi, eksiklik ve fazlalık bakımından aşırılığa karşı "orta yol"u tutup korumak; hakka niyet etmek, doğruluk ve aşırılaştırılmamış şekliyle eşitlik gibi.

Kur'an-ı Kerim, adalete ve adil tutuma tevhid, iman, takva, salih amel ve ibadet kadar önem verir. Hatta Kur'an'a göre bütün ilahi öğretiler son tahlilde insanlar arası ilişkilerde adaleti tesis etmeye matuf olarak formüle edilmiş ve tebliğ edilmişlerdir. Adil olmayan bir ilişki ve tutum, tanım gereği Allah'ın rızasına ve İslam'a uygun değildir. Çünkü Allah her şeyden evvel, bir şeye hüküm verildiği zaman adaletle hükmedilmesini ister. (16/Nahl, 90) Kararın isabeti, değeri ve üstünlüğü adalete uygunluğu ile ölçülür. Anlaşmazlığa düşen iki topluluk (49/Hucurat, 9) ve insanlar arasında vuku bulacak anlaşmazlıkların giderilmesinde (4/Nisa, 58), her türlü borç vade alış veriş, ticaret ve şahitlikte (2/Bakara, 282), kadınlara karşı takınılacak tutumun belirlenmesinde (4/Nisa, 129) adalet, hukukun korunması ve hayata geçirilmesi için vazgeçilmez bir ilkedir.

Yine İslam'a göre kişiyi ve grupları adaletten saptıran ana faktör, kişi veya grubun kendi istek ve tutkusunu ön plana geçirmesi (2/Nisa, 135) ve Allah'ın gösterdiği şekilde karar vermeyi ihmal etmesidir. Adaletli hüküm, "Allah'ın indirdikleri"ne uygun olan hükümdür. Aksi halde "küfür", "zulüm" veya "fısk" olur. (5/Maide, 44, 45, 48) İlahi Hukuk'un öngördüğü ilke, kural ve hükümlere riayet, adaletin tecellisinin mümkün olan tek yolu ve teminatıdır. Bu anlamda diğer hukuk sistemlerinden çok daha fazla olarak İslam hukukunda adaletin anahtar bir terim ve asli bir amaç olduğunu söyleyebiliriz.

İslam nokta-i nazarından adalet soyut bir kavram veya kendi alanı dışındaki dünyaya somut etkisi olmayan salt bir ahlaki erdem değildir. Hukuk ve sosyal hayat bu yüksek ahlaki erdem üzerine teşekkül etmelidir. Bu açıdan adaletin üç ayrı boyutu olduğunu söylemek mümkündür ki, her üç boyut arasında dolaylı bir ilişki söz konusudur. İsm-i Adl'in bir tecellisi olarak adalet varlıkta, fıtratta ve beşeri/toplumsal hayatta tezahür eder.

1) Varlıkta Adalet: Buna yerli yerindelik diyebiliriz. Adalet varlık aleminde tam olarak tecelli etmiş bulunmaktadır ki, bunun aksini hiç kimse ispatlayamaz. Bu anlamdaki adalet her şeyin yerli yerinde olmasıdır. Yani hangi varlık mertebesi olursa olsun, taş tam gediğindedir. Bu muhteşem kombinezonda ne eksiklik vardır ne fazlalık. Hesap, takdir, düzen ve estetik iç içedir: "Güneş ve ay (belli) bir hesap iledir" (55/Rahman, 5.) Mülk Allah'ındır, yerde ve göklerde ve bunların arasında olan her şey Allah'ındır, Allah'ın kudret eli altındadır. Ve her şey belli bir hesap, takdir ve düzen üzere varlığını sürdürmektedir: "O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahmân (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tevafüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir hâlde bitkin olarak sana dönecektir." (67/Mülk, 3-4.) Allah'ın el-Adl ismi, el-Hakem ismiyle ilgilidir ki, bu, varlıktaki adaletin doğru bir hüküm ve hikmet üzere olduğunun çarpıcı ifadelerinden biridir. Bizim gözümüze kusur, eksiklik, yanlışlık olarak çarpan nice olayın gerisinde belli bir hikmet vardır. Belki de "adaletsizlik"miş gibi görünen çirkinlikler, kusurlar, eksiklikler, özürler olmasaydı mahiyetler arasında mukayese yapmamız; doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden, hayrı şerden, hakkı batıldan ayırmamız mümkün olmazdı.

2) Fıtratta Adalet: Buna doğru ve doğruluk diyebiliriz. Allah varlığı hangi temeller üzerinde kurduysa, insan fıtratı da aynı temeller üzerindedir. Halk, hukuk ve ahlak birbiriyle ilişkilidir. Adaletin fıtrattaki tezahürü "doğruluk"tur. Doğrulukla (sıdk) beraber adalet (adl) İlahi kelamın niteliğidir: "Rabbi'nin sözü (kelime) doğruluk bakımından da, adalet (adl) bakımından da tamamlanmıştır." (6/En'am, 115.) Demek ki, hem doğruluk, hem itmam noktasında bir form olarak "Allah'ın sözü"nü aşacak başka bir söz veya ahlaki form yoktur. Bu söz, fıtratı kendine çeker, yönünü tayin eder, selim bir şekilde kendi kıvamını bulmasını temin eder. Fıtratımız bizi doğruya ve doğruluğa meylettirir. Bu onun temel ve doğru yönelimidir. Söz konusu meyil sayesinde kendimizi olgunlaştırır, kemal yolunda mesafeler kat ederiz. Adalet bu meyil sayesinde kristalize olur. Ancak fıtratta bunu besleyen başka hasletlerin de olması gerekir. Allah korkusu, hikmet sevgisi, bilgiye vukufiyet, etraflı tefekkür, insanların ve canlı hayatın maslahatına olan bağlılık, cömertlik, "yaratılmışları Yaratan'dan dolayı sevmek", merhamet, sıkıntılara tahammül, insaf, şaşmayan bir vicdan, hak ve hukuka saygı, cesaret, algı/idrak gücü, basiret, feraset vs. Bu özellikler insanlara eşit olarak dağıtılmış değildirler; bu yüzden herkeste adalet, hak ve hukuk sevgisi de aynı değildir. Beşeri zaaflar adaleti zedeleyen belli başlı hususiyetler arasında yer alır. Fiillerde ve davranışlarda olduğu gibi söz ve kavilde de adalet vardır. "Sözde adalet" fıtri olarak doğruya ve doğruluğa olan bağlılığımızın temel ölçülerinden biridir. Ve bu da sanıldığı kadar her zaman kolay gerçekleşmez: "Yetimin malına, o erginlik çağına erişinceye kadar -o en güzel (şeklin) dışında- yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı doğru olarak yapın. Hiçbir nefse, gücünün kaldırabileceği dışında bir şey yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman -yakınınız dahi olsa- adil olun. Allah'ın ahdine vefa gösterin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki öğüt, alıp-düşünürsünüz." (6/En'am, 152.) Kur'an-ı Kerim ve Hz. Peygamber (s.a.v.); adaleti, adil tutumu emrettikleri halde, adaletin ne olduğunu belirtmezler. Çünkü adalet hiçbir tanımsal çerçeveye sığmaz, sınırlandırılmaz. Olayların veya ihtilafların vukuunda bunlara karşı alacağımız tutumda, vereceğimiz hükümde ortaya çıkar. Yukarıdaki ayette belirtildiği üzere, yetime hakkı olan malını vermek, ölçüyü ve tartıyı doğru yapmak -ki bu sıradan bir alış verişten, bir ülkedeki gelir bölüşümünün düzenlenmesine kadar bir çok alan için söz konusudur- adil tutumdur. Ama hepsinden daha önemlisi, yakın akraba dahi olsa, sözün doğru ve adaletle söylenmesi, hakikatin her ne ise açıkça dile getirilmesidir. İşte bu sözde adalettir.

3) Hakkaniyet: Buna hukuk yoluyla tahakkuk eden adalet diyebiliriz. Bu çerçevedeki adalet hukuki bir işlemdir ve izafidir. Mutlak adalet Allah'a mahsustur. İnsan sonlu, sınırlı, aciz ve zaaf sahibidir. İnsana çok sayıda illet musallat olur. Bu beşeri özellikleri dolayısıyla ne kadar arzu etse de insanın tesis edebileceği adalet izafidir. Adaletin kemal yolunda bir ilerleme ve yücelme olması, insanın izafi olandan mutlaka doğru yönelimini, arzusunu ve iştiyakını ifade eder. Ancak öyle de olsa, adaleti tesis eden insanların olması beşeri/toplumsal hayatın güvencesidir: "Musa'nın kavminden hakka ileten ve onunla adalet yapan bir topluluk vardır." (7/A'raf, 159.) "Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip-ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır." (7/A'raf, 181.) "Ey imân edenler, adil şahitler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvâya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır." (5/Maide, 8.)

"Kıst" Olarak Adalet

Kur'an-ı Kerim'de adaleti ifade eden diğer bir terim de "Kıst"tır: "Ey imân edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) İster zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (4/Nisa, 135.) Ayet, en yüksek derecede ahlaki bir tutuma işaret eder. Bu da, hak söz konusu olduğunda kişinin hem kendi, hem en yakınları aleyhine şahitlikte bulunabileceğini belirtir. Bir insanın kendi aleyhinde şahitliği, başkasının üzerinde hakkı olduğunu kabul edip itiraf etmesi, hakkı teslim etmesidir. Bu hiç de kolay değildir. İnsan bunu yaparken nefsine ağır gelen bir şeyi yapar; ancak bunu "Allah için" yapar. Bu yüksek ahlaki ilke çerçevesinde gerektiğinde çocuk, anne-babası ve en yakınlarının aleyhinde de şahitlik yapmak durumundadır.

İsmail Hakkı Bursevi, burada çocuğun ebeveyni aleyhinde şahitlik etmesinin, onlara itaatsizlik ve isyan manasına gelmediğini söyler. Hatta çocuğun ebeveyni aleyhinde şahitlik etmekten kaçınması helal değildir. Bu hassas bir konudur; genel kabul gören görüşe göre, çocuğun ebeveynin lehine veya anne babanın çocuğun lehine şahitlikte bulunmaları kabul edilmez. Çünkü aralarında çıkar birliği söz konusudur. Bunlardan birinin lehte şahitliği, sanki kendi lehine şahitlik gibidir. Önce kendi, sonra anne-babası ve en yakınları aleyhinde şahitlik yapma cesaretini gösteren bir insan başkaları aleyhinde de şahitlik yapmaktan çekinmez. Tarafların zengin veya yoksul olması hiçbir şeyi değiştirmez. Ne zengin servetinden dolayı özel bir imtiyaza sahiptir; ne yoksul, sırf yoksul olduğu için başkasına haksızlık yapma hakkını elinde bulundurmaktadır. Ancak genelde insanlar ya korktukları için mütegalibe güçlerden veya maddi beklentileri olduğu için zenginlerden, iktidar ve statü sahiplerinden yana eğilim gösterirler. Bu eğilim adaletsizliğe, hak ve hukuk ihlallerine kapı açtığından, Allah her ne olursa olsun, her hak sahibine hakkının teslim edilmesi gerektiğini vurgular. Bu çerçevede şahitlik sadece hakka hizmet etmek üzere yapılmalıdır. Adalet, hak ve doğruluk adına yapılan şahitlik, ahlak açısından yüksek bir meziyet, hukuk açısından bir görevdir. Allah katında övülen insanların önemli özelliklerinden biri "Şahitliklerinde dosdoğru davrananlardır." (70/Mearic, 33) Yalancı şahitlik ise ahlak açısından karakter zaafı ve düşkünlük, hukuk açısından suçtur. İbn Hazm "Kötü bir kadın, önce onunla düşüp kalkanın, bir yalancı şahit de lehinde şahitlik ettiği kimsenin gözünden düşer" demiştir.

Aslında adaletin yerini bulması, gerçeğin ortaya çıkması ve hak sahibinin hakkını elde etmesi için yapılan şahitlik, bazı kişilerin aleyhinde olsa bile, sonuç itibariyle lehlerindedir. Çünkü bir Müslüman'ı haksızlıktan, zulüm yapmaktan vazgeçirmek veya ona engel olmak onun lehinedir. Nitekim Allah'ın elçisi (s.a.v.) "Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et" buyurmuştur. Orada bulunanların "Ey Allah'ın elçisi, kişi zalime nasıl yardım eder?" diye sorunca, "Onu zulmünden alıkoyarsın, böylece ona yardım etmiş olursun" diye buyurmuştur (Buhari, İkrah, 7; Müslim, Birr, 62; Şahitlik ve kadının şahitliği için bkz. 2/Bakara, 282-283. ayetlerin açıklaması.)

Bütün bu anlatılanlardan anlaşılıyor ki, adalet, yerine getirilmesi gereken ahlaki bir görevdir. Ancak bu görev soyut değildir; bu görevin hukuki ve sosyal boyutları vardır: "Ancak adaleti yerine getirmeyeceğinizden korkarsanız." (4/Nisa, 3.) Bazen arzu edilse de, adaletin tesisi "yerine getirilmesi zordur." (4/Nisa, 129.) Bu ifade biçimleri, ahlaki görev olan adaletin, ulaşılması gereken bir ideal, mükemmel bir durum olduğunu ima etmektedir. "Şu hâlde, sen bundan dolayı davet et ve emrolunduğun gibi doğru bir istikamet tuttur. Onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Ve de ki: Allah'ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adaletli davranmakla emrolundum. Allah, bizim de Rabb'imiz, sizin de Rabb'inizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle aranızda 'deliller getirerek tartışma (ya, huccete gerek)' yoktur. Allah bizi bir araya getirip-toplayacaktır. Dönüş O'nadır." (42/Şura, 15.)

Adalet, övülen ahlaki bir görev olduğu gibi emredilen hukuki bir tutumdur. Bu çerçevede ahlak ile hukuk ve dolayısıyla ahlak, hukuk ve din arasında ayırımlar yapılamaz; bunlar üç ayrı özerk veya bağımsız alanlarmış gibi tasvir edilemez: "Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir." (4/Nisa, 58.) "Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz." (16/Nahl, 90.)

Öz

Bu makalede zulmün karşıtı olarak "adalet" kavramının hangi anlamlarda kullanıldığı gösterildikten sonra; adaletin "İsm-i adl" ile bağlantılı olarak bir kemal sıfatı olduğu vurgulanmakta ve yüksek bir ahlaki erdem olarak adaletin, varlık hiyerarşisinde her şeye, durumuna göre tamlık ve mükemmellik kazandırdığı çeşitli ayetlerle gözler önüne serilmektedir.

Devamında adaletin tesisi için "eşitlik" kavramı irdelenirken bazen salt eşitliğin adaletsizliğe yol açabileceği örneklerle ifade edilmekte ve "siyasi adalet" kavramı üzerinde durulmaktadır.

Tarih boyunca farklı şekillerde tanımlanan adalet kavramı üzerinde çeşitli filozofların ve düşünce adamlarının konu hakkındaki değişik fikirleri irdelendikten sonra adaletin üç boyutu olarak "varlıkta adalet, fıtratta adalet ve hakkaniyet" üzerinde durulmaktadır. Son olarak da Kur'an-ı Kerim'de adaleti ifade eden bir terim olarak kullanılan "kıst" kavramı incelenmektedir.

Anahtar Kelimeler: Adalet, İsm-i Adl, hukuk, eşitlik, kıst

Abstract

The author tries to indicate the usage of the concept of "justice" as an opposite of atrocity and to explain various meanings of justice. Then, he emphasizes that justice in relation with God's name of "the Just" is an epithet of perfection. Justice as a high ethical virtue makes every being in the hierarchy of existence to attain accuracy and perfection. This last issue is explained by the help of various verses.

Furthermore, the concept of "equity" and its role in the preservation of justice are analyzed. The mere concept of equality may sometimes bring up injustice which has been explained by many examples. Then, the concept of "political justice" is clarified.

Justice as a concept has been defined in different forms by philosophers and thinkers throughout centuries. After the analysis of these various thoughts, the three dimensions of justice as 'justice in existence, justice in creation and righteousness' are mentioned. Lastly, the concept of "kıst" which is used in the Qur'an as a term denoting justice has been explained.

Key Words: Justice, Name of the Just, law, equity, kıst

Yukarı