. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 10788

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2012 
 İnsanlığın Kurtuluş Reçetesi: Kur’ân Medeniyeti
 KÖPRÜ / Bahar 2008 
 Bir Medeniyet Dili Olarak Risale-i Nur


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Adalet
Güz 2005   [ 92. Sayı ]


Herkes İçin Adalet

Justice for Everybody

Metin KARABAŞOĞLU

Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde, dadısı Ümmü Eymen döktüğü gözyaşlarının sebebini şu şekilde açıklar: "Ben onun vefatına ağlamıyorum; fakat ben, onunla gelen vahyin artık kesilmiş olmasına ağlıyorum."

Hz. Peygamber'in vefatı üzerine söylenmiş sözlerin belki de en derini ve en hikmetlisi, Ümmü Eymen'in bu sözleridir.

Bu sözün dikkat çektiği üzere, aralarında Ümmü Eymen'in de bulunduğu Sahabiler, Resûlullah hayatta iken her an vahiyle yüz yüze olmanın huzuruyla yaşamışlardır. Nitekim, tereddüt ettikleri durumlar olmuş; ama gelen vahyin yol göstericiliğiyle netliğe kavuşmuşlardır. Yanıldıkları noktalar olmuş; ama gelen vahiy onlara doğru şıkkı sunmuştur. İhtilafa düştükleri noktalar olmuş, gelen vahiy onları ortak bir çizgide buluşturmuştur.

Ama artık aralarında Resûlullah yoktur. Dolayısıyla, tereddüt ettikleri noktada aydınlatıcı, yanıldıkları noktada düzeltici yeni bir âyetin gelmesiyle birlikte netliğe ve rahatlığa ulaşma gibi bir imkân da ortadan kalkmıştır artık. Deyim yerindeyse, bundan böyle, artık iş başa kalmıştır. Yine, bundan böyle, aralarındaki bir ihtilafın ittifaka dönüşmesi zorlaşacak; zira, ihtilaf ettikleri hususta "İsabetli görüş şudur" şeklinde yeni bir vahyin gelmesi söz konusu olmayacaktır.

Ki, Peygamber aleyhissalâtu vesselâmın, vefatından sonra çıkacak ihtilaf ve fitnelere karşı Ashabını tekrar tekrar uyarması da, muhtemelen bu yüzdendir.

Ancak, hadiseler Resûlullah'ın henüz hayatta iken mucizevî surette haber verdiği şekilde gelişecek; onun vefatından sonra, Sahabiler neyin kesinkes doğru, neyin kesinkes yanlış olduğunda bir türlü karar kılamadıkları bir dizi sınanmayla yüz yüze gelecektir.

Yaşanan bu sınanmaların en büyüğü ise, üçüncü halife Hz. Osman'ın katledilmesiyle başlayan olaylar zinciri olsa gerektir.

Bu olaylar esnasında, Hz. Peygamber'in hayatta kalmış Sahabileriyle birlikte bütün bir ümmet müthiş bir ikilemle karşılaşır. Artık Allah'ın elçisi yanlarında bulunmadığı ve onun elçiliğiyle yeni bir vahyin gelmesi de söz konusu olmadığı için, Sahabiler ciddi bir tereddüt ve ihtilafa düşerler. Zira, ortada çözülmesi son derece zor bir olay vardır. Asi bir güruhun mensubu olan kırk kişilik bir grup, Resûlullah'ın iki kızını kendisiyle evlendirdiği, bu yüzden 'Zinnureyn' (İki Nurun Sahibi) diye anılan en güzide Sahabilerinden biri olan üçüncü halife Hz. Osman'ın evine saldırmış ve içlerinden biri onu öldürmüştür. Cinayeti işleyen kişi, bu kırk asiden biridir. Fakat, cinayeti bu kırk kişiden hangisinin işlediği bilinememektedir.

Ümmü Eymen'in ağlama gerekçesinin ne derece isabetli olduğunu bize öğreten müthiş ikilem, işte bu noktada başlar. Cinayete teşebbüs eden kırk kişiye mukabil, bilfiil cinayeti işleyen bir kişi vardır. Dolayısıyla, Cenab-ı Hakk'ın cana kastetmeye dair kısas emri, fiiliyatta ancak bu bir kişi için uygulanabilir durumdadır. O bir kişi ise henüz tespit edilememiştir. Ve, seçilen yeni halife Hz. Ali, ortalık yatışıp katil tespit olunana kadar bekleme kararındadır. Hz. Ali gibi Resûlullah tarafından henüz hayatta iken Cennetle müjdelenenler arasında yer alan Zübeyr b. Avvam, Talha b. Ubeydullah gibi Sahabiler ise, 'geciken adalet'in yeni cinayet ve zulümlere kapı aralamasından endişe etmektedirler.

Böylece, birbiriyle ciddi şekilde çatışan iki zıt yaklaşım ortaya çıkar. Bir tarafta, 'bir kişinin işlediği bir cinayetin cezasının başkalarına yüklenemeyeceği'ni düşünen, bundan dolayı temkinli olma ve bekleme yanlısı olan Hz. Ali vardır. O, kırk kişinin tamamına kısas uygulamayı, "Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez" mealindeki ilâhî emre aykırı görmektedir. Öte yandan, Hz. Zübeyr, Hz. Talha ve Hz. Âişe gibi Sahabiler, cinayetin yapanın yanına kâr kaldığı bir görüntünün başkaca cinayetlere davetiye çıkaracağını düşünmektedir. Dolayısıyla, onlara göre, adaletin tatbiki gecikmemelidir. Muhtemel cinayetleri engellemek için, madem ki cinayeti işleme eğiliminde idiler, cinayetin cezası bu olaya karışan kişilerin hepsine birden yüklenmelidir.

Araya başkaca unsurların da girmesiyle Sahabilerin iki gruba bölünmesine yol açan bu ikilem, gerçekte, İslâm tarihinin en büyük dönemeçlerinden birini temsil eder. Bu olaylar esnasında, İslâm'ın sonraki bütün asırlarını etkileyecek bir dizi kritik soru gündeme gelir ve bir dizi hayatî cevabın izi sürülür: Gelmesi muhtemel bir zararı önlemek için şahsî hukuklar feda edilebilir mi? Kamu yararı mı daha önceliklidir, bireysel haklar mı? Toplum mu asıldır, fert mi?

İki grup arasındaki mücadelenin bir içtihad mücadelesi olduğunu bilerek her iki tarafın hürmet hakkını zayi etmemesi gereken bütün bir ümmet, öte yandan, bu zor sınanmada sergilediği dirayetle böylesi soruların doğru cevabına ulaşılmasını mümkün kılan 'ilim şehrinin kapısı' Hz. Ali'ye teşekkür borçlu olsa gerektir. Zira, İslâm tarihini bir kırılma noktasına getirmesi muhtemel bir dönemeç, onun sergilediği dirayetle aşılmış durumdadır.

Her iki grupta yer alan güzide Sahabilerin bu büyük içtihad savaşında sergilediği argümanlar, İslâm ümmetinin sonraki kuşakları tarafından, 'adalet-i mahzâ' ve 'adalet-i izâfiye' diye kavramlaştırılmıştır. Bu kavramlaştırmanın izini sürersek; Hz. Ali'nin bayraktarı olduğu 'adalet-i mahzâ' yaklaşımına göre; hak haktır, büyüğüne küçüğüne bakılmaz. Bir fert, umumun selameti için dahi feda edilmez. Toplumun selameti için-kendi rızası olmaksızın- ferdin hayatı veya hakkı feda edilemez. Hem, bir masumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Adalet adalettir; adaletin uygulanması 'duruma göre' değişemez.

Buna karşı geliştirilen 'adalet-i izâfiye' yaklaşımına göre ise, değişen şartlarda adalet farkı şekillerde uygulanabilir. Meselâ, daha büyük bir zararı engellemek için daha küçük bir zarara razı olunabilir. Toplumun selameti söz konusuysa, ferdin hakkı feda edilebilir.

Hz. Zübeyr, Hz. Talha, Hz. Âişe gibi Sahabiler, söz konusu olayda kendileri açısından haklı gerekçelerle işte böylesi bir yaklaşım sergilemişlerdir. Hz. Ali'nin sergilediği yaklaşım ise, bu gerekçeleri de aşan bir derinlik ve incelik içermektedir. Evet, bir ferdin hakkını zayi etmemenin bedeli, daha büyük zararlara yol açılması olabilir; ne ki, 'vaki olan' ile 'muhtemel olan,' eşit şeyler değildir. Bütün bir toplumun zarar görmesi yönündeki bir ihtimal, bir bireyin vâki olan hakkının zayi olmasından daha büyük bir durum değildir; zira muhtemel olan, nitelik itibarıyla, vaki olandan küçük durumdadır. Bu bakımdan, umumu ilgilendiren bir zararın gerçekleşmemesi adına, kişiye hak etmediği bir ceza verilemez. Muhtemel olan, vâki olanın; mümkin olan muhakkak olanın önüne geçirilemez. Kaldı ki, bir kere muhtemel olanın vaki olanın önüne geçmesine kapı aralandığında, ihtimallerin devreye sokulduğu akıl yürütmelerin eşliğinde, çok zulümlere meşruiyet kılıfı uydurmanın yolu açılacaktır. Dolayısıyla, aksi takdirde zarar ihtimali gözükse bile, mümkün ve muhtemel olan, vâki ve muhakkak olanın önüne geçirilmemelidir.

Açığa çıkması için Sahabilerin bir büyük içtihad savaşına razı olduğu bu ölçü, selef-i sâlihîn çizgisinin sonraki mümessillerince de korunmuş ve formüle edilmiştir; ve en temel dayanağı "Birinin hatasıyla başkası mes'ul olmaz" anlamını taşıyan "Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez" âyeti (bkz. İsrâ, 15; Necm, 38 vd.) olan bu ölçü sayesindedir ki, İslâm tarihi bir adalet ve itidal tarihi olagelmiştir. İslâm tarihi, herkes için her hal ve şartta adaleti gözeten bu ölçüden dolayı, 'kamu yararı' adına kişisel hakları çiğnemenin meşrulaştırıldığı bir tarih olmaktan uzak kalmıştır. İslâm tarihi, yine bundan dolayı, muhtemel zararlara binaen mevcut hakların hiçe sayıldığı bir tarih de değildir.

Maamafih, İslâm tarihinde haksızlığa, eziyete ve zulme yeltenen insanlar da vardır. Ama, adalet-i mahzâ ölçüsünün sıkıca formüle edilmiş olması sayesindedir ki, yapılan haksızlık yapanın hesabına yazılmıştır; İslâm'ın hesabına değil. Meselâ, Emevî sultanlarının sergilediği zulmün din namına meşrulaştırılması asla mümkün ve vaki olmamıştır; bunun için devlet gücüyle muazzam bir gayret sarf edilmiş olsa bile. Hem, İslâm tarihi, uyguladıkları şiddete dinî kılıf giydirmeye çalışanların 'Haricî' tanımıyla dışlandığı bir tarihtir; 'Haçlı' gibi ünvanlarla okşandığı bir tarih değil!

Gelin görün ki, İslâm tarihinin sergilediği bu tabloyu bugünün Müslümanları olarak bugünün dünyasına yansıtmayı başardığımız da pek söylenemez. Eğri oturup doğru konuşalım; bugünün dünyasında birçok mü'minin zihnini, söz konusu tabloyu mümkün kılan ince içtihadlardan ziyade, maalesef, kalın ve temelsiz hükümler dolduruyor. Ne yazık ki, birçok Müslüman, kılı kırk yaran hassas İslâmî adalet mirasını yansıtmaktan ziyade, geçmişi Haçlı savaşları gibi zulüm dosyaları içeren bir iklimde doğan modern medeniyetin ürettiği paradigmalarla olaylara ve olgulara bakıyor.

Meselâ, ehl-i din arasında bugünün dünyasındaki silahlı mücadelelere dair ciddi bir sorgulama göremiyoruz. "Birinin hatasıyla başkası mes'ul olmaz" gibi Kur'ânî bir adalet ölçüsü ortada iken; üstelik, bu ölçünün bir pratik tezahürü olarak Resûl-i Ekrem'in savaşlarda çocuklara, kadınlara, yaşlılara, mabedinde ibadetle meşgul olan din adamlarına, tarlasında işiyle meşgul olanlara, ekinlere, ağaçlara ve hayvanlara zarar vermeyi yasaklamış olmasına rağmen, İslâm ümmetinin üyesi olan kimi fertlerden 'masumları ateşe atan' şiddet gösterileri sâdır olabiliyor. İslâm adına, İslâmî ölçülerle izahı imkânsız şiddet eylemleri düzenlenebiliyor.

Bu bâbda, modern medeniyetin sergilediği 'topyekün savaş' mantığının -Kur'ânî ve nebevî ölçülere sığdırmak asla mümkün değilken- ehl-i din nezdinde yeterince irdelenmediği pekâlâ görülebiliyor.

Meselâ, yalnızca doğrudan savaşa dahil olan kişi veya kurumları (meselâ orduyu, hükûmeti) değil, onların içinde yaşadığı ülkeyi ve toplumu toptan düşman gören topyekün savaş mantığının en zalim göstergelerinden biri olarak şehirlere atılan 'bomba'nın ne demeye geldiğinin İslâmî ölçüler açısından yeterince tartışıldığını gördünüz mü hiç? Sözgelimi atom bombası, sahibi kim olursa olsun, sanık sandalyesine oturtulabiliyor mu? Hiroşima ve Nagazaki'de doğrudan savaşın tarafı olmadıkları halde yüz binlerce çocuk, kadın, yaşlı, hasta ve sair sivilin feci şekilde ölümüne yol açan zulümlü bir 'topyekün savaş' âleti olarak atom bombası, bir İslâm ülkesi olarak meselâ Pakistan imal eder hale geldiğinde de kötü görülebiliyor mu hâlâ? Yoksa, Pakistan veya İran'ın bu bombayı üretme aşamasına gelmesi, senelerce 'İslâm bombası' şeklinde mi yansıdı ehl-i dinin sözlerine ve yazılarına?

Keza, bir devletle veya bir hükûmetle olan sorununu o devletin sınırları içinde bulunan veya o devletin kimliğini taşıyan insanlara ödetme gibi bir haksızlığın ismi olan terörizm, girişenlerin kimliğinden bağımsız olarak, her hal ve şartta lânetlenebildi mi?

Yoksa, gerçekte modern medeniyetin zihnî-fikrî-fiilî kalıpları içerisinde sergilenen bu kabil düşünce yahut eylemler, bazı dindarlar tarafından yapanın kimliğine ve kime karşı yapıldığına göre mi değerlendirildi? Yapan Müslüman olduğunda yapılanı da 'İslâmî' görme gibi bir çifte standarttan her hal ve şartta uzak durmayı başardığımız söylenebilir mi?

Bütün bu soruları ortaya atarken, son asırlar boyu İslâm dünyasının -yani, Müslümanların- uğradığı sürekli haksızlığı görmezden geliyor değiliz elbette. Sömürgeleştirilen, çoğunlukla ancak ulusal kurtuluş savaşlarından sonra bağımsızlığına tekrar kavuşan, ama bu defa ya yerli bir zorbanın pençesine teslim edilen ve iktisadî açıdan hâlâ sömürülen bir coğrafyaya sahip olmak, ehl-i İslâm'da büyük bir öfke ve hiddet beslemiş bulunuyor; bunun elbette farkındayız. Dahası, Keşmir, Filistin, Bosna, Çeçenistan gibi parçaları dolayısıyla tecrübe ettiği iki yüzlü Batılı tavır, İslâm dünyasında bu öfkeyi sürekli canlı tutuyor ve büyütüyor; bu da apaçık görülüyor.

Ama, bunların hiçbiri, uğradığı bir haksızlığın cezasını haksızlığı yapanların milletdaşına, yurttaşına, doğrudan o haksızlığın icracısı olmayan insanlara kesmeyi haklı ve meşru kılmıyor. Birinin hatasıyla başkasını cezalandırmayı meşrulaştırmıyor.

Dolayısıyla, ilgili Kur'ân âyetinden ve zor bir sınanma esnasında Hz. Ali'nin o âyetin ışığında çıkardığı 'adalet-i mahzâ' dersinden hareketle, İslâmî bir dava adına da olsa, masumları hedef alan herhangi bir teşebbüse karşı gizli-açık sempati beslemenin uzağında olmak; bilakis, keyfîlik, haksızlık ve zulüm kokan böylesi tavırlara, kimden gelirse gelsin, karşı olmak gerekiyor. Kendimiz için istediğimiz adaleti herkes için istemek; kendimiz için adalet isterken başkalarına karşı zulüm işlenmesine asla razı olmamak gerekiyor.

1400 yıllık İslâmî mirasın ve İslâm'la kıvamını bulan şefkat ve rahmet gibi insanî değerlerin eşliğinde pek çok mü'minin bu hassasiyete zaten sahip olduğunu biliyor; yine de, bir bütün olarak mü'minleri, şu âyeti tekrar tekrar düşünmeye davet ediyoruz:

"Ey iman edenler! Allah için duran hâkimler, adalet nümunesi şahitler olun. Sakın bir topluma kızmanız sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; takvaya en yakın olan budur!" (Kur'ân, 5:8)

Öz

'Adalet-i mahzâ' yaklaşımına göre; hak haktır, büyüğüne küçüğüne bakılmaz. Bir fert, umumun selameti için dahi feda edilmez. Toplumun selameti için -kendi rızası olmaksızın- ferdin hayatı veya hakkı feda edilemez. Hem bir masumun hakkı, bütün halk için dahi iptal edilmez. Adalet adalettir; adaletin uygulanması 'duruma göre' değişemez.

Açığa çıkması için Sahabilerin bir büyük içtihad savaşına razı olduğu bu ölçü, selef-i sâlihîn çizgisinin sonraki mümessillerince de korunmuş ve formüle edilmiştir. Bu Kur'ânî ölçü sayesindedir ki, İslâm tarihi bir adalet ve itidal tarihi olagelmiştir. İslâm tarihi, herkes için her hal ve şartta adaleti gözeten bu ölçüden dolayı, 'kamu yararı' adına kişisel hakları çiğnemenin meşrulaştırıldığı bir tarih olmaktan uzak kalmıştır.

Ancak, İslâm tarihinin sergilediği bu tabloyu bugünün Müslümanları olarak bugünün dünyasına yansıtmayı başardığımız da pek söylenemez. Ne yazık ki, birçok Müslüman, kılı kırk yaran hassas İslâmî adalet mirasını yansıtmaktan ziyade, geçmişi Haçlı savaşları gibi zulüm dosyaları içeren bir iklimde doğan modern medeniyetin ürettiği paradigmalarla olaylara ve olgulara bakmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Adalet-i mahzâ, adalet-i izafiye, içtihad, cihad, topyekün savaş, insan hakları, kamu yararı, terör, zulüm

Abstract

According to the principle of the 'ultimate justice', every right, even a small portion or a large one, is important. Without the consent of a person, the life or right of an individual can not be sacrificed for the benefit of society. Also, the right of an innocent can not be ignored even for the sake of the whole population. Justice should function every time; it can not be changed according to different conditions.

This norm for the clarification of which the companions of the prophet agreed upon a dynamic legal struggle of exertions has been also protected and formulated by the later representatives of this first generation. It is clear that the history of Islam becomes a history of justice and modesty because of this Qur'anic norm. Islamic history remains always away from the legitimacy of the violation of the personal rights for the sake of 'common good' due to this principle, which seeks for justice under every condition.

However, we can not easily say that the contemporary Muslims are successful in the reflection of this historical picture to the contemporary world. Unfortunately, most of the Muslims are looking at the events and phenomena through the paradigms of the modern civilization which was born out of an atmosphere containing many files of oppression such as Crusaders, instead of trying to realize the legacy of the very tender Islamic justice in the modern world.

Key Words: Ultimate justice, relative justice, legal opinions, holy war, general war, human rights, common good, terror, oppression

Yukarı