. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 9323

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2010 
 Üçüncü Said
 KÖPRÜ / Yaz 2006 
 Ahlak


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Sivil Toplum & İletişim
Bahar 2005   [ 90. Sayı ]


I. Masa: Birey ve Toplum

I. Research Conference - "Civil Society" [Final Declarations]

[Sonuç Bildirisi]

I. Arama Konferansı
“Sivil Toplum ve Bediüzzaman'ın Yaklaşımı”
Risale-i Nur Enstitüsü Ankara Şubesi
19-20 Mart 2005 / Ankara

1. Tarihsel Gelişimi İçerisinde Sivil Toplum Kavramı

Sivil toplum kavramı, bir yönüyle ve yaygın olarak "askeri olmayan toplum" şeklinde algılanmakla birlikte, daha çok "kendi medenî işlerini yapıp yürüten toplumsal yapılanma" şeklinde anlaşılması daha doğru bir yaklaşımdır.

Tarihe bakıldığında merkezî siyasî otoritenin dışında gelişen bir özgürlükler alanı olduğu görülmektedir. Batıda feodal dönemde, siyasi otoriteler ve tarihi gelişimi içinde cismani iktidara dönüşen kilisenin baskısı karşısında kendisine bir çıkış yolu arayan insanlar, ödedikleri vergilerin toplanması ve harcanması konusunda yönetimi zorladılar ve bunun sonucunda feodaliteden merkezi krallıklara gidiş ve ardından parlamentonun ortaya çıkışı ve kurumlaşması süreci yaşandı. Buradan "vatandaşlık" esasına dayanan siyasal yönetimlere doğru bir gidiş gözlendi.

Osmanlı toplumunda ise, bireyin ortaya çıkışı ve medenî hakların tanınması Batıdakinden farklı bir seyir izlemiştir. Ferdi haklar, kanlı siyasi mücadeleler yaşanmadan siyasi iktidar tarafından tanınmıştır. 1876'da Anayasa kabul edilerek meşruti sisteme geçilmiş ve ilk parlamento kurulmuştur. Bediüzzaman, 1908'de ikinci defa ilan edilen meşrutiyeti adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvet şeklinde tarif ederek, din namına desteklemiş, bu sistemin dine uygun olduğunu delilleriyle ortaya koymuştur.

2. İnsanın Mahiyeti

Sivil Toplum kavramının gelişmesinde önemli bir etken olan fert-toplum-devlet ilişkisi ve ferdiyet (bireysellik) kavramının açıklanması faydalı olacaktır. Bunun için de fert ve toplum olgularının kaynağını oluşturan insanın mahiyetinin açıklanmasına ihtiyaç vardır.

Risale-i Nur'un birçok yerinde insanın mahiyeti, değeri ve diğer canlılardan farkı üzerinde durulmaktadır. İnsan öncelikle bir fert olarak ele alınmaktadır. Yani her bir insana irade ve hürriyet sahibi olarak ayrı bir ferdiyet verilmiştir. Bu yönüyle insan bütün diğer yaratıklardan farklı bir mahiyete sahiptir. Nitekim, Bediüzzaman'a göre insanın bir ferdi, yani bir tek insan, diğer mahlukların bir nevi (türü) gibidir. Yani her bir insanın bir ferdiyeti (bireyselliği) vardır. Hatta başka bir ifadeyle insan, küçük bir kainat olarak tanımlanır.

"İnsanın bu önemi ve değeri nereden anlaşılmaktadır?" sorusu cevaplandırılırken, konu başka bir açıdan şöyle açıklanmaktadır:

Gökler ve yer insanın istifadesine sunulmuştur. Allah insanı yeryüzünün halifesi kılmış, ona yüksek bir istidat, ulvi bir vicdan vermiş ve her şeyi kuşatan duygularla donatmıştır. Bu duyguları ve cihazatıyla insan, hem mesuliyeti geniş, hem de değeri yüksek bir mahiyet kazanmaktadır.

Nitekim bu bağlamda sosyal, ikdisadi ve siyasi konularda da Bediüzzaman toplumsal kurumlar karşısındaki, özellikle devlet ve yöneticiler karşısındaki durumunu belirlemeye çalışırken, insanın bir fert olarak alması gereken pozisyon konusunda da aynı yönde vurgu yapmaktadır. Mesela, Meşrutiyetin ilanıyla ilgili olarak; "din elden gidiyor." diyenlere; "din herkesin malıdır, siz de kendiniz sahip çıkın" diyerek, onlara birey (fert) olarak davranma bilinci kazandırmaya çalışıyor. Hem de bunu avama (halka) söylüyor. Bugün bile hâlâ halkın kendi kararlarını özgür ve kendi iradesiyle veremediğine inanan aydın-seçkinlerin olduğu düşünülürse, Bediüzzaman'ın bu konudaki yaklaşımının önemi daha da iyi anlaşılabilir.

Bu çerçevede hürriyet-iman ilişkisine de değinmekte yarar vardır. Bediüzzaman Allah'a inanan ve kulluğu kabul eden insanın hakiki hürriyete kavuştuğunu savunmaktadır. Bu düşüncesiyle, Batı toplum felsefecilerinin, bireyselliği ve özgürlüğü, dinden uzaklaşmakta ve kopmakta gören yaklaşımını da reddetmektedir.

Acaba insanı yaratıcısıyla bağlayan ve Allah'a kulluğa dayanan bir hürriyet anlayışı bireyi nasıl özgürleştirmektedir? Bediüzzaman bu konuyu şöyle açıklar: "Nasıl hürriyet imanın hassasıdır? Zira, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz."

Bir başka ifadeyle, "Hürriyet budur ki: kanun-u adalet ve tedipten başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şâhâne serbest olsun" sözleriyle insanın iman bağı ile Allah'tan aldığı cesaretle, başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeyeceği gibi, Allah'a inancından gelen merhamet duygusunun etkisiyle başkasının hürriyet ve hukukuna da tecavüz etmeyecektir. Nitekim insanlık tarihi içerisinde Asr-ı saadet bunun eşsiz örnekleriyle doludur.

3. Fert ve Toplum Dengesi

Bediüzzaman eserlerinde ferdiyete bu kadar önem vermektedir. Ancak bunun yanında insanın ontolojik (varlıksal) olarak, toplumsal bir varlık olduğunu da ihmal etmez: "İnsan fıtraten medeni yaratılmıştır" diyerek insanın bir toplumsal varlık oluşunu dile getirmektedir. İşte bu nedenle insan kendisine verilen bazı duyguların sınırı aşmaması ve başkasının özgürlüğünü kısıtlamaması için, fıtraten toplumsal kontrole ihtiyaç duyar.

Allah'ın insana verdiği üç temel duygu vardır ki, bunlar akıl, gazap ve şehvet kuvvetleridir. Bu kuvvetlere yaratılış itibariyle sınır konmamış olup, bunların ifrat, tefrit ve vasat olmak üzere üç mertebesi vardır. Bu kuvvetlerin ifrat ve tefriti halinde insanın hem kendisi, hem de başkaları zarar göreceği gibi, sosyal hayatın düzeni de bozulur. Bu durumda başkalarına karşı sınırı aşmayı önlemek için, topluma (yani cemaat-i insaniye) ihtiyaç vardır. Ancak burada "kanun-u adalet ve tedip" ifadesinden, bireyin kendi özgürlüğünün sınırını aşarak başkalarına zarar vermesi halinde, Allah katında işlediği günah sebebiyle manevi azap ve ahirette cezalandırılması yanında, devletin de dünyevi manada bireyi cezalandırabileceği anlaşılmaktadır. Toplum halinde yaşayan insanların en üst düzeyde örgütlenmesi demek olan devlet teşkilatı, çeşitli kanunlarla düzenli işleyen ve temelde bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunduğu, güvenli bir sosyal ortamın sağlanmasına hizmet etmektedir.

Düzenli işleyen özgürlükçü sosyal ortamda, birey kendi varlığını geliştirirken, müspet anlamda toplumsal değişim ve gelişimin yolu da açık tutulmaktadır. Her şeyi arzu ettiği halde, onları kendi gücüyle elde etmesi mümkün değildir. Sevdiklerini kaybetmekte, elemlere ızdıraplara maruz kalmaktadır. Yapısı itibariyle aciz ve zayıftır. Bu nedenle gücü her şeye yeten, ona ihtiyaçlarını verebilecek, her şeyin hazinesi, dizgini elinde olan bir yaratıcıya inanmak, ona dayanmak, ondan medet ummak zorundadır. Böylece hayatın zorluklarına karşı dayanma gücü bulacak ve ihtiyaçlarını karşılayabilecektir.

İnsan en güzel şeylere meyleder, insaniyete lâyık bir şerefle yaşamak ister. Bu ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çok san'atlara ihtiyacı vardır. Bir insanın bütün sanatları bilmesi, icra etmesi mümkün olmadığından, diğer insanlarla teşrik-i mesai etmeye mecburdur. Böylece çalışmalarıyla elde ettiği şeyleri mübadele eder ve sosyal hayat sayesinde ihtiyaçlarını karşılayabilir.

Bu nedenle çalışmalarının semerelerini mübadele ederken, tecavüzlerin önlenmesi için adalete ihtiyaç vardır. İslam dininin kaynakları içerisinde adaletin sağlanması için insanlığa yol gösterecek temel kurallar vazedilmiştir. Allah'ın emir ve yasaklarından ibaret olan bu kurallar, iman ve ibadetle uygulanabilir. İnsan bir yandan Allah'a kullukta bulunurken, diğer yandan başkalarının haklarını gözetmekte ve böylece sosyal barış ve düzen de sağlanmaktadır.

4. İnsanlararası İlişki ve İletişim

Aciz, fakir ve çaresiz olan insan, yalnızlıktan kurtularak hayatından memnun ve mutlu olması için cemaatleşmeye muhtaçtır. Bediüzzaman, kalben, ruhen aynı duyguyu paylaşan insanların, bir kardeşlik bağı içerisinde, meşru, denenmiş ve güvenilirliği olan ortamlarda bir araya gelmelerini tavsiye etmektedir. Sosyal düzeni bozmayan, emniyet ve asayişi ihlal etmeyen, her boyutta ortaya çıkabilecek bu birlikteliklerin, bireyin mutluluğuna, hayatın kolaylaşmasına ve toplumun gelişmesine çok olumlu katkı sağlayacağı inkar edilemez bir gerçektir. Bireyin bu birlikteliklerin içinde yer almama hakkı vardır. Ancak kendisi içlerinde olmasa bile, diğer bireylerin yukarıda belirtilen çerçevede bir araya gelmelerini engelleme hakkı yoktur. Sosyal ortamda birlikte yaşamak zorunda olan bireyler, farklılıklara katlanmak durumundadır.

Bir şeyi kabul etmemek veya yapmamak, onu reddetmekle aynı değildir. Demokratik toplumda fikir ve düşünce özgürlüğünün bir sonucu olarak bireyin bir şeyi benimsememeye, ilmen, fikren ona karşı olmaya ya da muhalefet etmeye hakkı vardır. Ancak şiddet içeren, bozan, tahribe yol açan muhalefete hakkı yoktur. Bediüzzaman'ın hayatında ve eserlerinde terörün, anarşinin hiçbir çeşidini onaylamadığı ve talebelerini bu hususta ısrarla uyardığı görülür. Çünkü bireyin sosyal bir ortam içinde yaşamasının en temel şartlarından birisi budur.

Topluluk içinde yer alan bir kimse suç işlediğinde, sorumluk, suçu işleyene aittir. O suça iştiraki olmayan diğerleri sorumlu tutulamaz. Suçun ve cezanın şahsiliği prensibi toplum hayatının en temel kurallardan birisidir. Birisinin suçundan dolayı başkasını sorumlu tutmak, toplum hayatını yok etmekten farksızdır. Aynı şekilde temel hakları koruma altında olan bireyin kendi rızası olmazsa toplum için feda edilemez. Birey kendi hakkından vazgeçebilir ise de, başkalarının hakları ile ilgili olarak feragatta bulunamaz.

Bediüzzaman, topluma bakan beş esas üzerinde durmaktadır: Hürmet, merhamet, emniyet, itaat, haramı haram helali helal bilmek (yani yasaklanmış şeye karşı duyarlı olmak). Bunlar sağlanmadan sağlıklı bir toplum yapısına ulaşılamaz.

Toplum hayatında ve özellikle toplumun temelini teşkil eden ailede mutluluk, bireylerin birbirlerine hürmet, merhamet ve şefkat göstermeleriyle mümkün olabilir. Çünkü insanın kalbinden hürmet ve merhamet çıksa; akıl o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir, artık siyasetle de idare edilmesi zorlaşır.

Emniyetin olmadığı yerde teşebbüs hürriyetinin bir anlamı kalmaz, iktisadi hayat canlanamaz.

Zengin ve fakirlerin bir arada yaşadığı sosyal ortamda düzeni ve barışı bozan ihtilâller, isyanlar ve kötü ahlâk şu iki anlayıştan kaynaklanmaktadır: "Ben tok olayım da, başkası açlığından ölürse ölsün bana ne!"

Diğeri: "Sen zahmetler içinde boğul ki, ben nimetler ve lezzetler içinde rahat edeyim." Başka bir deyimle; "Sen çalış ben yiyeyim." İşte Müslümanların yardımlaşma yollarından olan zekat ve sadaka sayesinde sosyal tabakalar arasında boşluk kaldırılmakta ve bu felaketlerin önüne geçilebilmektedir. Çünkü bu yolla, aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtilâl ve hased sadalarıyla, kin ve nefret yerine; saygı, itaat, muhabbet yükselir. Yüksek tabakadan aşağı tabakaya da zulüm ateşleri, tahakkümler, tahkirler yerine merhamet, ihsan, taltif iner.

5. Birey Olma Bilincini Kazandıran Eğitim

Birey, kişiliğini çocukluktan ergenliğe ve olgunluğa geçerken çeşitli grupların içinde kazanmaktadır. Yani insan, sosyal çevrede bir grup içinde kişiliğini kazanır ve sosyalleşir. Bireyin beklentileri, dini, kültürü ve toplumun diğer değerleri ile her zaman uyuşmayabilir. Birey toplumun değerlerine tepki gösterebilir ve sorgulayıcı davranabilir. Aslında bu normal bir durum olup, değişimin ve gelişimin zorunlu ve vazgeçilmez bir ögesini oluşturmaktadır.

İşte burada eğitimin işlevi; bireyin potansiyelini, kabiliyetlerini ortadan kaldırmadan onları olumlu ve yararlı bir sonuca yöneltmek olmalıdır. Eğitimde kriter, fıtratı değiştirmek, kabiliyetleri köreltmek ve yok etmek olmamalıdır. Bediüzzaman'ın bu konuya yaklaşımı da çağdaş eğitim felsefesi ile benzerlik taşımaktadır. Eğitim, yasaklamalara dayalı değil, insanın önüne yeni ve farklı alternatifler sunarak, kabiliyetine göre yönelmesine izin verecek bir şekilde kurumlaşmalıdır. Siyasi baskılarla ilmi istibdadın birbiriyle yakın ilişkisini kurarken, yani başka bir deyişle, hocaların ilmi baskıları ile siyasetçilerin siyasi baskısı arasında varolan ilişkiden söz ederek, "İlmi istibdadın siyasi istibdattan kaynaklandığını" söyler.

Bediüzzaman'a göre, bütün bir toplumun ilmi ve siyasi baskılardan uzak kalması ve insanın Allah karşısındaki konumunu belirleyebilmesi için eğitim vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. İnsan bu dünyaya ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. İlme muhtaçtır. Bireyin haklarını bilmesi ve baskı ve dayatmalara karşı hukukunu koruması için eğitim zorunludur. Katılımcı demokrasinin işlemesi de eğitilmiş, kişiliğini kazanmış, hakkını hukukunu bilen, onu koruyabilen bireylere bağlıdır.

Bediüzzaman, meşrutiyetle ilgili olarak, halka ve askerlere bir bilinç kazandırmaya, İstanbul'da hamallara ve Doğuda aşiretlere hürriyetin önemini ve bireysel hakların kazanılmasının yollarını öğretmeye çalışırken, Cumhuriyet döneminde bütün insanlığın ve özellikle Müslümanların Cumhuriyete sahip çıkmalarını tavsiye etmiştir.

Sonraki hayatında da, eserleriyle günümüzdeki sivil toplum hareketlerine "özgün bir örnek" oluşturacak eğitim hareketi başlatmıştır. Aynı zamanda onun başlatmış olduğu bu hareket, zamanının bütün ilmi ve teknik imkanlarını kullanarak ve gönüllü talebelerini eğiterek, demokratik ve bireysel bilincin uyanmasında ve gelişmesinde önemli bir rehber niteliğindedir. Onun bu görüşlerinden yararlanılması gerektiği görüşündeyiz. Bu çalışmaların da bu yönde katkıda bulunmasını ümit ederiz.

 

Yukarı