. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 7519

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2001 
 İslam’ın Yeniden Yorumlanması
 KÖPRÜ / Yaz 96 
 İslam ve Sanat


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Sivil Toplum & İletişim
Bahar 2005   [ 90. Sayı ]


Bohr-Einstein Kavgasında Bediüzzaman'ın Yeri

Position of Bediuzzaman in the Quarrel Between Bohr and Einstein

Rıdvan Ziyaoğlu

Dr.

Tefekkür için her türlü mahlûk iyi bir objedir. Çünkü her biri tek tek ve sınıf olarak mükemmel yaratılmışlardır, abes ve israf hiçbir yerde yoktur. Kur'ân-ı Kerim'de bu mealde birçok ayet vardır. Tefsirlerde, hususan Risale-i Nur'da bu konu en ince detaylarına kadar işlenmiştir.

Tefekküre mevzu olan herbir mahlûk, Allah'ın isimlerinin birçoğunun tecellisini taşır. Esma-i Hüsna'dan birkaçı bir mahlûkta belirginken, diğeri başka bir mahlûkta öne çıkabilir. Tefekkürün konusunun bir mahlûk mu, yoksa bir özellik mi olduğu önemlidir. Tefekkürün konusu bir özellikse; öncelik bu belirgin hassayı taşıyan mahlûktadır. Güç ve kuvvet için aslan misal verilirken; güzellik ve narinlikte çiçek ve kelebek misal verilebilir. Tefekkürün konusu bir mahlûk ise birçok özellik az ya da çok onda vardır. Bu noktada kelebeğin zerafeti ve güzelliği yanında kendini düşmanlarından koruyacak derecede kuvveti, aslanın da gücü kuvveti yanında kendine has bir zerafeti ve güzelliği vardır. Risale-i Nur’daki tefekkür mesleği Asa-yı Musa (as) gibi heryerde mârifet-i İlâhiye kapı açıyor. Bu sayede herbir mahlûk Rahim-i Mutlak'ı tanıtan bir mektup oluyor. Bu dahi Kur'ân-ı Kerim'de "düşünmez misiniz, akletmez misiniz" gibi ayetleriyle ısrarla tavsiye ettiği 'tefekkür mesleği'ne uygunluğuyla Risale-i Nur'un mesleğinin Sahabe mesleği olmasına kuvvetle işaret ediyor.

Tefekkürde obje gibi mütefekkirin kimliği de önemlidir. Bir fizikçinin, bir biyoloğun veya bir matematikçinin bakış açısı farklıdır; birinin gördüğünü diğeri görmeyebilir, birinin anladığını diğeri anlamayabilir. Çünkü hakikatlar herbirinin kendi aynasında aldığı şekil kadar anlaşılabilir. Fizikçinin aynasında fiziksel, biyoloğun aynasında biyolojik, ressamın aynasında ise renklerin uyum ve güzelliği gibi manalar yansır ve hakeza... Bu aynaların hiçbiri tek başına örneğimizdeki kelebeğin hakiki mahiyetini açıklayamaz. Hakikat hazinesinin hepsine sahip olmak için bütün gavvas dalgıçların topladığı bilgilerin biraraya getirilmesi de yetmeyecektir. Çözüm ancak, bu uzmanların ya dindar olması ya da aralarında en azından bir maneviyat uzmanının bulunmasıyla sağlanabilir. Aksi takdirde, o güzelim kelebek üzerindeki muhteşem sanatlar israfata, lüzumsuzluğa ve abesiyete dönüşür. Bu ise kâinatta cari olan, Kur'ân-ı Kerim'de izah edilen, fiziğin de en temel kuralı olan 'en iktisatlı yolu' tercih kanununa muhaliftir. Böyle bir girişten sonra, biz de şimdi mana denizine dalıp fizikle ilgili bazı hakikat elmaslarını çıkarmaya çalışacağız, veminallahi tevfik.

Fizik Bilimi

Fizik; atomdan yıldızlara, esirden galaksilere ve bütün evrene kadar geniş bir dairedeki maddeleri, bunların arasındaki münasebet ve hareket kanunlarını inceleyen bir ilimdir. Diğer bütün beşeri bilimler gibi fizik de zamanla kayıtlıdır. İnsanlığın gelişimiyle birlikte tabiatta cari olan kanunlar hakkındaki bilgisi de gelişmiştir. Suyun kaldırma kuvveti Archmides'den önce, yerçekimi kuvveti Newton'dan önce de vardı. Onlar ise bu kanunları 'algılayabildikleri ölçüde' formülleştirip insanlığın hizmetine sunmuşlardır. Algılama; gerek deneysel, gerekse düşünce bazında ilerledikçe insanların bilgisi de ilerlemiş, konular daha çok vuzuha kavuşmuştur. Ancak insanın firavunlaşmış nefsi kendi algıladığını kâinatta cari olan kanunun kendisi zannederek 'kanun' ismini vermiştir. Daha sonra ise tekrar tekrar düzeltmek zorunda kalmıştır. Bu acı tecrübeler ışığında firavniyet bir derece kırılmış, öyle ki; önceki kavram 'Newton Kanunu'1 olarak adlandırılırken, sonrakiler 'Görelilik Kuramı', 'Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi' şeklinde adlandırılmıştır.

İnsanların kanunlar hakkındaki bilgisi, yani bilim zaman içinde mükemmelleştiği halde, tabiattaki kanunlar değişmeyip sabit kalırlar ve kalacaklardır. Kanun ve ruh, her ikisi de Rahmanürrahim'in "Ol!" emriyle yaratılmışlardır, zamanın tiktakları bunları değiştiremez, öldüremez. Ancak Allah tarafından bizzat idamlarıyla mümkündür. (İdamdan kasıt vücudunu ortadan kaldırmaktır, öldürmek değildir. Çünkü, ölüm de bir yaratılıştır, ruhun kıyafet değiştirmesidir. R.Z.)

Cennet Bahsi'nden çıkardığımız sonuca göre: Madem insan, bitki, hayvan ve taş cennette dünyadakinden farklı bir hayat tarzında yaratılacaklar, hem madem insanın 33 (otuz üç) yaşında sabit kalması için gereken; 'hücrelerin sabit kalarak yenilenmemesi veya hücrelerdeki (ve atomlar dahil bütün sistemlerdeki) girdi-çıktıların eşit olması' gösteriyor ki, ahiretteki hareket kanunları dünyadakinden çok farklıdır. Buna bir de 'sonsuzluk-zaman' açmazını eklersek durum vuzuha kavuşur. Çünkü bizim dünyamızda maddenin bilinen en sağlam yapı taşlarından proton da dahil herşey zamanla bağımlıdır, sonsuza dek yaşayamaz. O halde, içinde sonsuzluğu barındıran ahiretteki zaman kavramı, elbette bu evrendekinden farklı olacaktır.2

Öyleyse, bugünün fizik araç-gereçleri ve teorileriyle, zamandan bağımsız olan ezel ve ebed sultanı Alimü'l-Hakîm'in kâinata yerleştirdiği Adetullah kanunlarının künhüne vâkıf olduğumuzu, bugünkü gelinen ilmi noktanın son basamak olduğunu kabul edemeyiz. Son basamakmışcasına 'kâinattaki hadiseler falanca fizik kuralına göre oluyor' diyenlere Bediüzzaman Said Nursi'nin Mü'minun Suresi'nin (23:71) tefsirindeki ikàzını hatırlatırız: "...ferdin hilâf-ı hevesini iktiza eden, nizam-ı alemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irza etmekte, o bin hikmetin iğdabı vardır. Bir ferdi razı etmek için bin hikmet feda edilemez. Ey müteşekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz'i hevesini külliyât-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannettiğin nimet nikmet olmasın?!"

Determinizm

Determinizmin tarifi, bir sebebin sadece ve sadece belirli bir neticeye vesile olması şeklindedir. Bu tanım haddizatında sadece ve sadece maddi alemdeki gözlemleri içeren bir resimdir. İşin manevi boyutunu dahil ettiğimizde determinizm ile indeterminizmi içeren Newton Mekaniği ve Kuantum Fiziği3 arasında tefekkür açısından fark yok denecek kadar azdır. Çünkü asıl olan; her ne mekaniği veya fiziği olursa olsun kanunların ardında Kàdir-i Hakîm'in kudret elini görmektir. Ancak determinizm konusu din-dinsizlik çerçevesinde çokça istimal edildiği için imkân nisbetinde bir-iki kelam serdetmeyi bir fizikçi olarak biz de arzu ettik.

Determinizmin tarifinde zaman açısından sebebin önceliği, sonucun sonralığı vardır. Ancak hakikat-ı halde sebep ve sonuç yapışık ikizlerdir, ikisi sürekli beraberdirler ki, buna 'iktiran' denir. 'İktiran'ın gözünde hiçbir kanunun farkı yoktur, hepsinde de sebep ve sonucu beraberce yaratan Allah'tır, buna tabii ki, Klasikle beraber Kuantum Fiziği de dahildir.

Bu ikisi sürekli beraber olduklarına göre, 'sebep varsa sonuç da olacaktır' hükmü pek de yanlış olmayacaktır. Bu hüküm Newton mekaniğinin ilgilendiği alan olan yerçekimi konusunda daima geçerlidir. Bu birlikteliğin olmadığı nadir durumlar mucize veya keramet eseri olabilir. Meselâ, Hz. Muhammed (asm) namaz kılarken bir müşrik başının üzerinde büyük bir kayayı bıraktığı halde kayanın düşememesi gibi.

Kàdir-i Mutlak'ın mûteber bir kulu için tabiatta câri olan kanunların hükmünü geçici süreyle iptaline, bu kanunlara aykırı bir fiili yaratmasına mucize veya kerâmet denir. Şu halde özü kanundışılık olan mucize ve keramet bahane edilerek herhangi bir kanunun hükümlerinin kesinliğine ilişilemez. Bu gibi istisnai durumları indeterminizm başlığında biraz daha açacağız.

Yerçekimi kanununu koyan ve bizzat işlettiren Hâkim-i Hakîm-i Zülcelâldir, Newton ise iyi bir gözlemci olup, bu kanunu keşfetmiş ve isim vermiştir. Yaptığı deneylerde olayın sadece maddi boyutunu gözönüne aldığı için 'yukardan serbest bırakılan taş yerçekimi etkisiyle her zaman yere düşer' diyerek mucize ve keramet gibi istisnai durumları dikkate almamıştır.

Olayın felsefi yorumlarında sebeplere bizatihi güç atfedilmesi tabiatperestliği doğururken; din adına felsefi yorum yapanlarda ise sebeplere kısmen muhtariyet verildiği için -her ne kadar aksi iddia edilse de- yorumları semavi değil arzî yapmıştır.

Eski 'Hristiyan Mükemmeliyetçileri' ve eski 'İslâm felsefecileri' sebeplerin herbirini yekdiğerinin faili şeklinde zincirleme bağlamak suretiyle 'gizli şirk'e düştükten sonra, nihayetinde ilk muharrik (hareket ettirici) olarak Allah fikrini kabul etmişlerdir. Bu kabul İbn-i Sina ve Farabi gibi dahileri dinsizlik karanlığının sınırından kurtarmıştır.4 Bu teolog ve felsefecilere göre; Allah Newton'un meşhur saatini bir kere kurup kendi haline işlemeye bırakmıştı.

İslâmiyete göre ise, kâinat saatini hem kuran (kanunları yerleştiren) hem de herbir çarkı herdaim işleten, gözetip kollayan Kayyûm-u Bâki'dir düşüncesi, saati parçalamayı gerektirmiyor. Hem esbab perdesinin ardında Müsebbibü'l-Esbab'ı gördükten sonra, benim attığım taşın yere düşmesini gerektiren determinizm de zararsızlaşıyor. Fakat determinizm adı altında sebeplere yaratıcılık vasfı verilirse o zararlıdır. Hem bu noktada değil yalnız determinizm adı altındaki Klasik Mekanik, indeterminizm adı altındaki Kuantum Fiziği ve bütün diğer kanunlar/teoriler de yaratıcılık vasfından eşit derecede uzaktır.

Determinizmin tehlikeli bir sonucu ise; Cenab-ı Hakk'ı mûcib-i bizzat acizliğine -haşa!- düşürmektir. Sanki Kàdir-i Zülcelâl kendi koyduğu kanunların hükmüne uymak mecburiyetinde imişcesine inanmaktır. Yani herbir sebebin mutlaka ve mutlaka aynı sonucu vermesi gerekliliği, Allah'a -haşa!- seçim hakkı bırakmayıp zoraki o neticeyi yarattırmak (!) gibi dindışılığı içermektedir. Hâkim-i Hakîm-i Kadîr-i Mutlak'ın kendi muhtariyetini yarattığı mahlûklardan olan ve fâil de olamayan âciz kanunlarla paylaşması akıl ve mantık dışıdır. Elbette ki; bu akıldışılık Kuantum Fiziği de dahil her türlü sebep-sonuç ilişkisini içerir, çünkü bütün bilimlerdeki bütün kanunlar mahlûkiyet noktasında eşittirler.

İndeterminizm

İndeterminizm; tanım olarak determinizmin karşıtı olup, sebeplerin sonuçta belirleyici olmaması anlamına geliyor. Bu açıdan baktığımızda mucizeler ve kerametler kast ediliyor olsa gerektir. Ancak indeterminizmin Kuantum Fiziğiyle beraber iyice boy attığı görülüyor. Herhalde bu enterasan düşünce tarzından dolayıdır ki, indeterminizm gibi görünen Kuantum Fiziği sanki bir 'dini gerçek' gibi algılanır olmuş bazılarınca, Bediüzzaman'ın ikàzının rağmına... Halbuki, olaylara Allah'ın koyduğu fıtri kanunlar olarak bakabilirsek, bazı olayların determinist, bazılarının ise indeterminist olduğunu göreceğiz.

Newton Mekaniğiyle Kuantum Fiziği arasında bir görev dağılımı vardır. İlki insan, yıldızlar, gezegenler gibi büyük ölçekteki etkileşimleri açıklarken, ikincisi atom ve atomaltı alemin etkileşimlerini açıklamaktadır. Bu sınırlar bu kadar net değildir. Klasik Mekanik boyutunda kaos (sınırları belirli karmaşa), yani bir nevi indeterminizm olduğu gibi; Kuantum Fiziğinin ilgilendiği küçükler dünyasının da determinizmle (kuantum dolanıklık gibi) ilgisi vardır.

Kader nokta-i nazarında Newton Mekaniği ile Kuantum Fiziği arasında fark yoktur. Kader hem sebep hem de sonuca birlikte bakar, sonuca sebepten ayrı bakmaz. Sebep tek başına sonuca illet olmasa bile sonucu gerektiren binlerce şarttan biridir. Binden dokuzyüz doksan dokuz şartın hazır olduğu bir ortamda bininci şartı yerine getirmekle bütün sonuç sahiplenilemez. Newton Mekaniği veya Kuantum Fiziği işte bu son sebebin sonucu hakkında konuşur. Bu son sebebin sonuçla bağlantısı Klasik Mekanikte net şekilde görülürken, Kuantum Fiziğinde bulanık olarak gözlemlenebilmiştir. İlki determinizme yol açarken, ikincisi halen de devam eden Bohr-Einstein kavgasına yol açmıştır.

Tefekkür açısından birini diğerine tercih edemiyoruz. Determinizm, kâinatta aşina olduğumuz maddi düzeni açıklarken; indeterminizm de bizi gafletten uyandıran kanundan şüzûz etmiş hadiselerle birlikte mucize ve kerametleri açıklıyor. Bunlara mucize ve keramet gibi kulun müdahil olduğu hadiseler ile; iki başlı, üç kollu insan gibi farklı tarzdaki yaratılışlar da dahildir. Evvelki hadiseler; müdahil şahısların Allah katında makbûliyetlerinin mührüyken, ikincisi de; alışageldiğimiz nizamın koyucusu ve yürütücüsünün bizzat Hâkimü'l-Hakîmü'l-Mutlak olduğunu, dilerse farklı da yaratabileceğini insanlara ihtar içindir.

Sürekli bir determinizm sebeplerin perde olduğu hakikatini kavramayı zorlaştırırken (iman etmek ayrıdır, anlamak ayrıdır), sürekli bir indeterminizm kanunsuzluğa, keşmekeşe yol açacak; mucize gibi olağanüstü hadiselerin kıymeti de anlaşılamayacaktır. Determinizmin olmadığı bir dünyayı düşünelim. Meselâ, arabanın gaz pedalına bastığınızda -eğer basabilirseniz!- bazen gaz, bazen fren, bazen debriyaj pedalı gibi davrandığını; yemek pişirmek için tencereyi ocağa koyduğunuzda ateşin kimi zaman ısıttığını, kimi zaman da dondurduğunu (entropinin zamanda yolunu kaybettiği durum), hatta zamanın kendisinin değişken olduğu, bir ileri bir geri gittiği, siz henüz ilkokula başlamışken torununuzun torununun parkta dolaşırken kendisini biranda uçakta bulduğu, hem zaman hem de mekânın kördüğüm olduğu gariplikler dünyasında yaşamaya çalışmak masal kahramanlarının bile akledemeyeceği bir keşmekeş yumağıdır. Herşeyin birbirine karıştığı böyle bir ortamda hayat mümkün olmayacağından, determinizm bir zorunluluktur.

Reaksiyon ve Aksiyon

Maddiden maneviye bütün mahlûkatın arasındaki münasebetleri, işleyiş tarzlarını düzenleyen kurallar vardır. Hàlık-ı Kâinat bu iki farklı alemin kendi içindeki ve aralarındaki etkileşme kurallarını, kanunlarını yerleştirmiştir. Madde alemindeki kanunlar fizik, kimya, biyoloji, tıp, matematik gibi bilimlerle incelenirken; mana alemindeki kurallar din ve felsefenin konusu olmuştur. Maahaza, materyalist felsefe gibi bazı felsefeler mana aleminin varlığını hepten reddetmiştir. Bediüzzaman ise madde ile maddi olmayan arasındaki ilişkileri gayet net açıklamıştır. Fizikçilerin yarı dalga-yarı madde olarak tanımladığı ışığı; Bediüzzaman yarı nurani, fizikçilerin etrafında dolaştığı ancak henüz keşfedemedikleri esir maddesini ise herşeye nüfûz eden çok ince madde olarak tasvir eder. Esir maddesi ve hava zerrelerinin nurani ve ruhani mahlûklarla ilişkisini açıklar.

Sırf aklıyla giden insanların çabası Roma dehası (kuralcılığını) ve Yunan mitolojisini (efsanelerini) doğurmuştur. İlki tamamen enaniyete dayalı firavunluk, megalomanlık ve narsizm gibi fikirleri doğururken, diğeri her kanuna ayrı bir ilâhlık veren şirk mesleğini doğurmuştur. Heriki meslek de aynı kökenli olmasına rağmen asırlardır birleştirme çabaları sonuçsuz kalmıştır (bkz. Sünûhât). İkisinden de etkilenen Hıristiyan ilâhiyatı halen bu konuda kafa patlatmakta, ancak işin içinden çıkamamaktadır.5

Kaynak olarak sırf akıl değil, vahiy ve aklın ortaklığını alan semavi dinler de maddi-manevi alemler arası ilişkiyi düzenlemiş, açıklamışlardır. Bütün semavi dinlerde bu mevcut olmasına karşılık, İslâm en son din olması hasebiyle, Kur'ân-ı Kerim'de en ince detaylarına kadar çekirdek nüvesi şeklinde açıklanmış, Hz. Muhammed'in (asm) yaşayışıyla misallenmiştir. Risale-i Nur’daki tefekkür de bu alemleri ve aralarındaki bağı inceler. Çünkü Hàlık-ı Mülk ve’l-Melekût alemlerarası münasebetleri de kurallara oturtmuştur. Nitekim ruh ile vücud, madde ile mana arasında bir nisbet, bir münasebet, bir uygunluk vardır. Bu konu çok geniş olmakla beraber burda şu kadar deriz ki: Ruh ile kanun birbirlerinin çok benzeridirler. Ruhun kanundan farkı; şuur sahibi olması ve kendine uygun kılıfı (elbisesi), sınırı bulunmasıdır. Bununla beraber, maddeyi ilgilendiren kanunlar ilim adamlarınca tam olarak anlaşılamamışken, nerde kaldı ki, ruhla ilgili kanunlar vahiy içermeyen sırf be sırf akılla anlaşılsın! Bu da madde-mana arasındaki ilişkilerin anlaşılmasında Allahtanımazların en büyük handikapıdır.

Akıl yoluyla giden Roma dehasının karşısına çıkıveren belirsizlik prensibi, megaloman bilim adamlarını kalbinden vurdu. İster-istemez madde dışı, tabiatdışı, sebepler haricinde Müsebbibü'l-Esbâp, Kàdir-i Mutlak, Hakîm-i Mutlak, Kayyûm-u Bâki olan Vahid-i Ehad'i gündeme getirdi. Esasen Allah'ı tanımak için Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi şart değildir, herbir kanun doğru bir bakış açısıyla Allah'a götürür. Ancak klasik mekanikle birlikte belirli kanunların sebep-sonuç zincirleriyle kâinatı yönetmesi şirkine (bilerek; tabiatperestler gibi veya bilmeyerek; dindar felsefeciler gibi) inanılıyordu. Bu gözlükle Heisenberg'in Belirsizlik İlkesine bakınca bu prensibin özünde bir bozukluk(!) bir anlaşılmazlık(!) görünüyor. İşte bu olay akılları gözlerine inmiş bilim adamlarını sebep-sonuç halkasındaki bulanıklığını çözen bir İlâh anlayışına zoraki yaklaştırmıştır. Dikkat edilirse görülür ki, belirsizlik fenomeni insanları öylesine sarsmıştır ki, kendi kafalarındaki düzen anlayışına uymadığı için kanun sınıfına bile alınmayıp 'prensip, ilke' olarak adlandırılmıştır ('Heisenberg's uncertainity principle', 'Heisenberg's uncertainity law' değil).

Kuantum Fiziği hakkında aşırı medih ve muhabbet besleyenlerin temelinde işte bu 'yanlışlama metodu'nun getirdiği inanmakta zorlanma hadisesi yatmaktadır. Bunun tam karşılığı 'zoraki sevgi'dir. Fırsatını bulduğu an sevdiğinin gözyaşlarına aldırmadan tekmeler onu! Maalesef Hawking tam da bu pozisyondadır. Hawking, Büyük Patlamanın (Big-bang) başlangıcı için geçerli olabilecek bir teori peşinde. Eğer sıfır zamanı diye bir zamanı tanımlayabilirse evreni osilasyon yapar şekilde tasavvur edebilecek ve böylece evren sonsuza dek sebeplerin ilâhlığında tekrar tekrar doğup ölecektir! Çünkü tanrı artık ilk sebep bile olamayacaktır!

Demek ki, yeni bir aksiyonu içermeyen reaksiyon, reaksiyona sebep olan aksiyonun hatalarını taşır. O halde takip edilmesi gereken yol; reaksiyonun getirdiği heyecanla hareket eden yabancılar veya onları tercüme ederek taklit edenler değil; gerçek aksiyon ve bilgi sahibi Kur'ân-ı Kerim'i anlamaktır.

Aksiyonsuz reaksiyona bir örnek: Muhterem papazlar Batının sefihane hayatına sebep olarak teknolojiyi gördüklerinden teknolojiye küsmüşler. Mantık basit; Mercedes fabrikasında çalışan işçi dinlenmek için diskoya gider, diskoda her türlü ahlaksızlık var, o halde kahrolsun teknoloji! Aynı düz mantığın bizdeki tezahürü "sizi gidi Batı kulüpçüleri sizi!" tarzındaki reaksiyoner Müslümanlardır. Halbuki bu problem Risale-i Nur'da halledilmiştir:

Avrupa ikidir; biri semavi dinlerden kuvvet alan teknoloji, diğeri nefis ve şeytanın yol açtığı sefih, rezil hayat. Enteresandır, Avrupanın böylesi bir hastalıkla muzdarip olduğunu, Bediüzzaman'ın sadece tek bir eserini okuyup hayretini benimle paylaşan ateist bir Alman matematik profesöründen öğrendim. Demek Risaleler öyle evrensel ilaçlar taşıyor ki, bazılarını tam olarak hissedebilmek için Avrupalı olmak gerek. Diğer bir kısım Müslümanlardaki dünyevileşme hastalığının da yine aynı tarz bir aksiyon eksikliğinden kaynaklandığı kanaatindeyiz. Yalnız bu sefer muhterem papazların aksine; disko varsa, teknoloji de olacaktır; öyleyse Batının her türlü dansı, kıyafeti, opera vs. taklit edilmelidir! Denge tutturulamayınca birinde tefrit yönünde, diğerinde ise ifrat yönünde aşırılık. Aksiyon eksikliği birilerine teknolojiye sırt çevirttirirken, diğerlerinde; modanın, sefahatin, kahvehanelerin başörtülü müdavimlerini sonuç verince, kendini entelektüel diye tanımlayan bazı köşe yazarları bunu modernizmin başarısı olarak sunup alkışlayabiliyorlar.

Hulâsa, tepkisel hareket yeni bir açılım olmadığı takdirde tepkiye konu olan hareketi ya bizzat ya da zımnen içeriyor. Yukardaki örneği Klasik Mekanik merkezli ele aldığımızda, karşıtlık mahareti ya aşırı Kuantum Fizikçiliği (indeterminizm aşığı) ya da indeterminizm düşmanlığı şeklinde kendini gösteriyor. Tepkisel hareketin fikir hayatında komünizm-kapitalizm ve tutuculuk-anarşistlik (kanuntanımazlık) gibi çok farklı uç yansımaları olduğu halde burada bu kadarla kifayet ediyoruz.

Kuantum Fiziği-Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi

O halde Kuantum Fiziğinin özü sayılan Heisenberg'in Belirsizlik İlkesini ve bir takım ihtimal hesaplarını nasıl yorumlayacağız? Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi bize atom ve atomaltı parçacıklar dünyasında yapılan deneyin sonuçlarında belirsizlik, bulanıklık olduğunu söyler. Bir parçacığın hızı (veya momentumu) ne denli kesin olarak biliniyorsa, onun konumu da o denli belirsizleşiyor, yani net olarak ölçülemiyor demektir. Aynı şekilde konumu ne denli kesin olarak biliniyorsa, hızı o denli belirsizleşir. Benzeri bir ilişki parçacığın enerjisi ve zaman arasında da vardır. Birlikte ölçülemeyen bu özelliklerin herbir çiftine 'yer değiştiremeyen' (noncommuting) denir. Buna göre mesela; bir parçacığın önce konumunu sonra momentumunu ölçmekle, önce momentumunu sonra konumunu ölçmek farklı sonuçlar verir. Heisenberg'in Belirsizlik İlkesinin tabii neticesi olarak Kuantum Fiziği ihtimal hesaplarını içerir. Artık hızı bilinen parçacığın konumunun belirli bir aralıkta olma ihtimâlinden bahsedilir.

Bu ve karşıtı EPR (Einstein-Podolsky-Rosen) paradoksunun yorumlanmasında fizikçiler Bohr ile Einstein merkezli iki gruba ayrılmışlardır. Einstein'a göre; Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi'nde, gerçeğin dalga fonksiyonu ve Kuantum Fiziği ile açıklanmasında eksiklik vardır. Kuantum Fiziğiini olduğu şekliyle savunan Niels Bohr'a göre; birbirini tamamlayıcı olan özelliklere karşılık gelen fiziksel miktarlar (konum ve hız gibi) aynı anda gerçekliğe sahip olamazlar, yani biri gerçekse diğeri gerçek olamaz.

Telepati mi-Gizli Değişkenler Kuramı mı?

Einstein ile Bohr arasındaki temel fark esasen Heisenberg'in Belirsizlik İlkesine inanıp-inanmamakta yatmaktadır. Bohr, deney sonuçlarının Heisenberg'in Belirsizlik İlkesiyle açıklanabileceğine inanırken, Einstein inanmamış ve bunu "Allah zar atmaz" sözüyle ifade etmiştir. Einstein, Kuantum Fiziğindeki 'yerel olmama' (nonlocality) özelliğinin getirdiği eksikliklerden yararlanarak, Heisenberg'in Belirsizlik İlkesinde bir terslik olduğunu ispatlamak ister. Bunun için arkadaşları Boris Podelsky ve Nathan Rosen ile birlikte 'EPR açmazı'nı 1935'te ortaya atar.6

Bu düşünce deneyine (gedanken experiment) göre; kuantum dolanık parçacıklar (EPR parçacıkları da denir) dolanıklıkları bozulmayacak şekilde birbirlerinden ışıkyılı mesafesinde uzaklaştırılırlar. Bunlardan biri üzerinde ölçüm (mesela momentum) yapıldığında 'kuantum durum çökmesi' gerçekleşir. Diğer parçacık bu çökmeden anında (zamansız, telepatik olarak) etkilenir ve kendisi de buna uygun diğer bir kuantum durumuna çöker, artık bunun yer değiştiremeyen eşinin ölçümü (mesela konum) yapılamaz. Halbuki 'özel görelilik kuramına' göre ışık hızından yüksek bir hız olamaz, dolayısıyla telepati kabul edilemez. Açmazın diğer tarafı ise: Parçacıkların özel görelilik kuramına göre hareket ettiğini varsayarsak, parçacıklardan birinin momentumunu, diğerinin konumunu ölçebiliriz, çünkü aradaki mesafeden dolayı birbirlerinden habersizdirler. Böylece Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi'nin zıddına her iki yer değiştiremeyen özelliği, her iki parçacık için ölçmüş oluruz. Bu açmazın neticesi olarak Einstein, Podelsky ve Rosen; "öyleyse Kuantum Fiziği gerçeği tam olarak açıklayamamaktadır, bizim bilmediğimiz 'gizli değişkenler' vardır" sonucuna varmışlardır.

1970'lerde Kuantum Teorisi ve gizli değişkenler kuramını test etmek için S.J. Freedman ve J.F. Clauser tarafından 'Kuantum Dolanıklık' (Quantum Entanglement, aynı sistemdeki parçacıkların spinlerinin birbiriyle bağlantılı hareket etmesi) deneyleri yapılır. Sonuçta Kuantum Teorisinin kazandığı ilân edilir. Böylece, kuantumculara göre dolanık parçacıklar birbirleriyle sonsuz hızda haberleşiyorlar, yani telepati yapıyorlar(!)7

Telepati kelimesi artık işlerin ne denli sarpa sardığını anlatmaya fazlasıyla yeter. Siz her ne kadar 'zırva tevil kaldırmaz' deseniz de, telepatinin fiziğini(?) açıklamaya çalışanlar bile var. Yarayı kaşımak istemeyen birçok fizikçiye8 ve A. Shimony'nin9 'barışçıl uzlaşı' olarak adlandırdığı yorumuna göre; parçacıklar telepatiyle haberleşiyorlarmış, ancak bu bilgiler bize ışık hızında veya daha düşük hızda klasik yollarla ulaştığı için 'nedensellik ilkesi' bozulmadığından fiziksel olarak mümkünmüş. İyi de, spinlerin birbirinden haberdar olması fiziksel bir olay değil midir ki, sonsuz hız gibi fizikdışı bir kavramla açıklanmaya çalışılıyor? Halbuki EPR'ın gizli değişkenler kuramı; gözlemleyemediğimiz bir takım değişkenler olmalı deyip eksikliği Kuantum Teorisinde aramamız gerektiğini söyleyerek gayet akıllıca ve mahviyetkarane bir tarzı tercih eder.

Gizli Değişkenler Kuramı: Tevafuk

Einstein ve arkadaşlarının yorum tarzı Risale-i Nur okuyucularına hiç de yabancı değildir. Einstein'ın temel felsefesi "Allah zar atmaz", öyleyse bizim gözlemleyemediğimiz eksik birşeyler olmalı şeklindedir. Bu mütevazi yaklaşım, Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi'nin eksikliği, belki de yanlışlığı anlamına geldiği için kuantumcularca reddedilmiştir.

Einstein'ın çağdaşı Bediüzzaman, "kâinatta tesadüfe tesadüf edilemez" diyerek bunu ayrıntılarıyla açıklıyor. Mu'cizât-ı Ahmediye Risalesi'ndeki bir hadis konuya ışık tutuyor. Mürşid-i Mutlak Hz. Muhammed (asm) Hz. Enes'e (ra) buyuruyor: "Filân, filânı çağır. Hem, kime tesadüf etsen davet et." Hz. Enes de dışarı çıkar ve kime rastgeldiyse çağırır.10 Kâinatta tesadüfe tesadüf edilemeyeceğinden, demek ki bu kelimenin yoruma ihtiyacı var.

Herşeyde hem mülk, hem de melekût ciheti vardır. Biz insanlar eşyanın mülk cihetine vâkıfken, Hakîmü'l-Hâkimü'l-Mülk ve'l-Melekût melekût cihetini bizlere bazen hadisenin vukuundan hemen sonra açar, bazen bir müddet sonra anlaşılır, geri kalanı da ahireti bekler. Mülk cihetinde Hz. Enes için tesadüf olan şey, hakikat-ı halde yani melekût cihetinde tevafuktur, denk getirilmektir, uygunluktur. Gerçekten de Hz. Enes (ra) oradan kimlerin geçip-geçmeyeceğini bilmediği için tesadüf ettiğini yemeğe davet etmiştir. Ancak insanların hangi sebeple oradan geçtiğini Alîmü'l-Basîr Hakîm-i Mutlak bilmekte, hatta o insanları bir takım vesileleri bahane yaparak yollarını değiştirtmekte, o yoldan geçirmekte, rastgetirmektedir (bkz. ilgili hadis). Demek ki tesadüf dediğimiz şey, cehaletimize verdiğimiz isimdir, hakikati ise hikmet-i İlâhiyedir, tevafuktur.11

Einstein ve arkadaşları 'gizli değişkenler kuramı' ile Heisenberg'in Belirsizlik İlkesindeki belirsizlik zannedilen şeyin aslında bizim cehaletimizden kaynaklandığını söyleyerek Bediüzzaman'ın fikirleriyle esasda uyum sergilemiştir. Einstein, Kuantum Fiziğinin gelişiminde katkısı olduğu halde, belirsizlik ilkesini bütün ömrünce reddetmiş, ona karşı bir nevi savaş açmıştır. Bütün ömrünce bahsettiği gizli değişkenleri bulmaya çalışmış, fakat başaramamıştır. Ancak iki arkadaşıyla (Podelski ve Rosen) birlikte EPR paradoksunu öne sürmüş ve bununla belirsizlik ilkesini halen de tartışılır bir konuma getirmeyi başarmıştır.12

1993'te Bennett ve arkadaşları13 bilinmeyen bir kuantum seviyesini bileşenlerine ayırıp, tekrar başka bir yerde aynen birleştirmenin mümkün olduğunu teorik olarak ispatladılar ve bu işlemi de 'kuantum ışınlaması'14 (quantum teleportation) olarak adlandırdılar. Günümüze değin birçok deney yapıldı, ama artık kimse Freedman ve Clauser gibi aculluk yapıp zafer ilan etmiyor. Çünkü deneysel hassasiyet henüz EPR-Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi kavgasını noktalayacak seviyeye ulaşamadı veya uygun deneysel düzenek geliştirilemedi.15

Kuantum Fiziğindeki iki eksikten bahseden Gregor Weihs ve arkadaşları; "bu deneyler insanları yeniden determinizme dönüşü düşündürmeye başladı" derler, 1998 yılının Phys. Rev. Lett.16 adlı dergideki makalelerinde.

Bediüzzaman Kimle Beraber?

Gelelim makaleye ismini veren soruya. Bediüzzaman kimle beraberdir, Newton ile mi, Einstein ile mi, yoksa Bohr ile mi? Biraz fikir jimnastiği yapalım.

Newton Mekaniği ve Kuantum Fiziği de dahil her türlü sebep, yaratıcılık vasfından eşit derecede uzaktır. Kuantum Fiziğine aşırı iltifat edenleri dürten şey; Newton Mekaniğinde birebir sebep-sonuç ilişkisine karşılık Kuantum Fiziğinde bir sebepe birçok sonuç ihtimalidir. Bu kadar ihtimallerin birleşiminden halâ düzenli bir sistemin çıkıyor olması, o küçücük mahlûkların (atom ve atomaltı parçacıkların) yaratmada müdahalelerinin imkânsızlığını aşikârâne göstermesinden dolayı bir Hayy-ı Kayyûm-u Kàdîr-i Mutlak'a imana zorlamasıdır. İyi, güzel de; Newton Mekaniğinin konusu olan kütleler arası yerçekimini gözönüne alırsak, atom aptal da güneş akıllı mıdır? Atom Allah'ın kudretinde de Güneş bir Hâkim-i Hakîm-i Kàdir-i Zülcelâl'in elinde değil midir ki, determinizm karşıtlığında ölçü kaçırılıyor?

Newton, Bohr ve Einstein'ın dindar olduklarını biliyoruz. Hepsinin de çıkış noktası ve fikir arkaplanında bu inançları açıkca görünmekle beraber, olaylara farklı açılardan bakmışlardır. Newton’da 'düzen'e atfen düzenleyenin Allah olduğu, Bohr'da ise 'ihtimal'lerin arasından uygun olanı seçenin Allah olduğu fikridir. Einstein ise olayların melekûtiyet cihetine hasr-ı nazarla tesadüfü tamamen reddederek herbir parçacığın (mahlûkun) Allah'ın kontrolünde olduğunu "Allah zar atmaz" sözüyle ilan eder, yani bir nevi Ehadiyete işaret eder. Bohr gerçeğin gözlemlerin ta kendisi olduğunu kabullenerek Belirsizlik İlkesini savunurken: "Einstein, Allah'a ne yapacağını söylemeyi bırak!" der. Demek ki, Bohr'un düşünce dünyasında mülk-melekût ayrımı, Einstein'ın düşünce dünyasında ise tesadüf-tevafuk farkını bilmemek yatmaktadır. Einstein sürekli 'tevafuk' penceresinden bakarken, Bohr 'mülk'ü melekût zannetmektedir. Einstein'ın bir farkı da, bilemediği bazı değişkenleri öne sürerek açık gedikleri bununla kapatmasındaki insanın acizliğine vurgu yapan alçak gönüllü tavrıdır.

Olayın fiziksel boyutuna gelince; Einstein kendisini ışık hızıyla sınırlarken, Kuantum Fiziği de sonsuz hız kavramını içerdiği için her ikisi de eksiktir. Keza, evrenin yüzde doksanını oluşturduğu hesaplanan 'karanlık madde' aday(lar)ı da teorilerde yer almamıştır. Eksikler listesine tartışması halen devam eden esir maddesini17 içermemelerini de ilave edebiliriz.

Gelecek hangi keşiflere gebe bilemeyiz. Yapan bilir, öyleyse bilen konuşur. Kur'ân bütün ilimleri içerdiği halde, zamanla kayıtlı bilim adamlarının bu ilimlerin künhüne vâkıf olduğunu şeytan bile savunamaz. O halde Müslümana düşen Kur'ân mantığıyla; "Âlimü'l Hakîm kendine Newton'u mühendis tutmadığı gibi Bohr'u da Einstein'ı da mühendis tutmamıştır" demektir, vesselâm...

Öz

Newton Mekaniği ve Kuantum Fiziği de dahil her türlü sebep, yaratıcılık vasfından eşit derecede uzaktır. Kuantum Fiziğine aşırı iltifat edenleri dürten şey; Newton Mekaniğinde birebir sebep-sonuç ilişkisine karşılık Kuantum Fiziğinde bir sebebe birçok sonuç ihtimalidir.

Newton, Bohr ve Einstein'ın dindar olduklarını biliyoruz. Hepsinin de çıkış noktası ve fikir arkaplanında bu inançları açıkça görünmekle beraber, olaylara farklı açılardan bakmışlardır. Newton'da 'düzen'e atfen düzenleyenin Allah olduğu, Bohr'da ise 'ihtimal'lerin arasından uygun olanı seçenin Allah olduğu fikri vardır. Einstein ise olayların melekûtiyet cihetine hasr-ı nazarla tesadüfü tamamen reddederek her bir parçacığın (mahlûkun) Allah'ın kontrolünde olduğunu "Allah zar atmaz" sözüyle ilan eder, yani bir nevi Ehadiyete işaret eder. Bohr'un düşünce dünyasında mülk-melekût ayrımı, Einstein'ın düşünce dünyasında ise tesadüf-tevafuk farkını bilmemek yatmaktadır. Einstein sürekli 'tevafuk' penceresinden bakarken, Bohr 'mülk'ü melekût zannetmektedir. Einstein'ın bir farkı da, bilemediği bazı değişkenleri öne sürerek açık gedikleri bununla kapatmasındaki insanın acizliğine vurgu yapan alçak gönüllü tavrıdır.

Olayın fiziksel boyutuna gelince; Einstein kendisini ışık hızıyla sınırlarken, Kuantum Fiziği de sonsuz hız kavramını içerdiği için her ikisi de eksiktir. Keza, evrenin yüzde doksanını oluşturduğu hesaplanan 'karanlık madde' aday(lar)ı da teorilerde yer almamıştır. Eksikler listesine tartışması halen devam eden esir maddesini içermemelerini de ilave edebiliriz.

Anahtar Kelimeler: Newton Kanunu, Görelilik Kuramı, Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi, Determinizm, İndeterminizm, Kuantum Fiziği, Tevafuk

Abstract

Any kind of cause, including Newton Mechanics and Quantum Physics, is away from the attribute of creation with the same distance. The motive of the admirers of Newton Mechanics is the one-to-one cause and effect relationship in Newton Mechanics compared to Quantum Physics which suggests the possibility of several effects to one cause.

We know that Newton, Bohr and Einstein were pious. Although their belief can be clearly seen in their starting points and thought backgrounds of all, they observed incidents from different points. The maker of the "harmony" is God in Newton, and the selector of the appropriate "possibility" out of many is God in Bohr. On the other hand, Einstein focuses on the dominion side of the incidents with a complete rejection of coincidence, and declares that every single piece (creature) is under the control of God by saying "God does not play dice", that is to say, points out that there is a Unity in the universe in a way. In their system of thought, Bohr has the problem of separation of the power of God in the domain and the creatures, and Einstein has the problem of ignorance of the difference between coincidence and accordance in the universe. Einstein always observes from the point of accordance, though Bohr thinks that the dominion and the creation (the universe) are the same. Another difference of Einstein is his humble attitude emphasising the weakness of man in his filling the gaps by bringing forward some variables unknown to him.

From the point of physics, Einstein limits himself with the speed of light, and Quantum Physics includes the notion of eternal speed, therefore, the both are incomplete. Likewise, nominee(s) of "dark material" which is considered to constitude 90% of the universe was not included in the theories. We can add the missing controversial matter of "ether" to the absence list.

Key Words: Newton's Law, Relativity, Heisenberg's Uncertainty Principle, Determinism, Indeterminism, Quantum Physics, Accordance

Dipnotlar

1. Bu yazıda, Newton Kanunu, Newton Mekaniği ve Klasik Mekanik aynı anlamda kullanılmıştır.

2. "Ahiretteki bir senenin bu alemdeki bin seneye eşit olması"na işaret eden ayet ve hadislerdeki bir seneyi aynen bin sene anlayabildiğimiz gibi; bin rakamını İslami literatürdeki çokluktan kinaye olarak ele alıp yüzmilyonlarca dünya yılına eşit olan galaksi senesi olarak da anlayabiliriz. Lâ ya'lemul gaybe illallah (gaybı ancak Allah bilir).

3. Kuantum Fiziğinin anlamına ters olmasına rağmen Klasik Mekanikten gelen alışkanlıkla Kuantum Mekaniği tamlaması da kullanılmaktadır.

4. Sözler, s. 500.

5. G. Löhr, Vorlesungen, Kurt Hübner, Glaube und Denken, Mohr Siebeck, 2001.

6. A. Einstein, B. Podelsky and N. Rosen, Phys. Rev. 47, 777(1935).

7. Bilim Teknik, sayı 395, Ekim 2000.

8. Buna Nasreddin Hoca yaklaşımı diyebiliriz. Malûmdur, kadı Nasreddin hem davalıya, hem davacıya dönerek der ki: "Sen de haklısın, sen de!"

9. A. Shimony, in Foundation of Quantum Mechanics in the Light of New Technology, edited by S. Kamefuchi Physical Society of Japan, Tokyo, 1983.

10. Mektûbat, s. 114.

11. bilmana: Sözler, 24. Pencere.

12. a.g.d.

13. C. H. Bennett, G. Brassard, C. Crépeau, R. Jozsa, A, Peres ve W. K. Wootters, Phys. Rev. Lett. 70, 1895 (1993).

14. Burada ışınlanan şey parçacığın kendisi DEĞİL, kuantum özellikleridir.

15. Einstein ve arkadaşları makalelerinde, birbirine ışıkyılı mesafesindeki (yaklaşık 10 milyar km) kuantum dolanık parçacıklardan bahsederken, bugün için deneylerde ulaşılabilen en büyük uzaklık 10,9 km'dir (W. Tittel et. all., Phys. Rev. Lett. 81, 3563 (1998).

16. Physical Review Letters dergisi milletlerarası yayın yapan A sınıfı ciddi, bilimsel bir fizik dergisidir. Phyics Today ve American Scientist gibi popüler bilim magazini dergileriyle karıştırılmamalıdır.

17. Michelson-Morley deneyinde (1887'de ve yakın zamandaki tekrarlarında) esir maddesi görülemeyince, bunu yorumlayan bazıları görünmüyorsa yoktur derken; insaf sahibi fizikçiler ise görememenin yokluğa isbat olamayacağını söylüyorlar.

Yukarı