. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 17974

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 96 
 Çağdaş Kur’an Yorumu
 KÖPRÜ / Bahar 2011 
 Said Nursi’nin İslam Dünyası Tasavvuru: Hutbe-i Şamiye


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Seslerin Estetiği: Müzik
Yaz 2002   [ 79. Sayı ]


"Ey Kopuz ile Çeşte! Aslın Ne Dürür (Nedir) İşte?"

Hüsrev Hatemi

Prof. Dr., İÜ, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi

Yunus Emre, iki müzik âletine müziğin ne olduğunu soruyor: "Ey kopuz ile çeşte, aslın ne dürür (nedir) işte?"

Bu yazıda ana konumuz bu soru olacak. Kopuz ile Çeştenin, yâni musikinin aslı nedir?

Biyolojik kökenimizde var mıdır? İnsan bilincinin mi ürünüdür? Muhakkak ki, diğer canlılar dünyasında da müziğin yeri vardır. İsterse üreme iç güdüsüyle olsun, kuşlar dünyâsında musikinin yerini biliyoruz. Kedilerin serenadlarını veya iki erkek kedi karşılaştığında karşılıklı savaş öncesi korkutucu şarkılarını da biliyoruz.

Mistisizm ve Müzik

Mistisizm ve ezoterizm (batınilik, içreksellik) musiki ile iç içedir. Bu da şimdiki bilgilerimize göre (veya şimdilik bilgilere göre) Eski Mısır'a kadar gitmektedir.

Eski Yunan'ın Dionisos âyinleri dağ ve tepelerde gece karanlığında başlardı. Meşalelerin belirsiz aydınlığı altında, yüksek tonda bir musiki duyulurdu. Büyük davulların gök gürültüsü sesine flütlerin "çılgınlığa davet eden" sesi katılırdı. Bu müzik ile birlikte söz ve şarkı duyulmadan, çılgınca bir dans başlardı.1

Akdeniz Medeniyetinde her konu için, Eski Mısır Medeniyetinin Greko-Romen medeniyetine göre çok daha eski yıllara gittiği kesin olduğundan, eski Mısır ile ilgilenmemiz de doğaldır. Eski Mısır atasözü "Kim müziği anlarsa Evreni (kozmosu) anlar" demektedir.2

Mısırlı besteci Hani Shinouda'ya göre, elektronik müzik aletleri dışında birçok modern müzik âleti, eski Mısır'da da vardı. Ud, keman, harp, simsimiya, ney (kinara) ve mizmar gibi âletlerin varlığını biliyoruz. Firavun mezarlarından çıkarılan âletleri inceleyen bazı Fransız müzikçilere göre klarnet, mizmar adlı çalgının gelişmiş şeklidir. Eski Mısırlılara göre Evren'de, yıldızların hareketinde bir müzik vardı.3 Bu görüş Yunanlılara ve İslâm dininden sonra da İhvan-ı Safâ filozoflarına geçecekti. Filozoflar da müzikten bahsetmişlerdir. Eflâtun (Plato) müzikten pek hoşlanmamıştır.

Gençleri baştan çıkarıcı müzik tonlarının yasaklanması gereğini ilk Platon ileri sürmüştü.4 Bu görüş, ilerde İslâm dininin müziği hoş görmeyen bazı mensuplarına kaynaklık etmiş olabilir.

Müzik Kelimesi

Eski Yunanca'da mousike, (ilham perilerinin "Musa, Müz" sanatı olarak türemiş bir kelimedir) Latince'ye geçmiş ve sonra da Arapça'ya geçerek musiki olmuştur. Farsça ve Sanskritçe Avrupa dilleriyle akraba olduğundan Yunanca'daki "Musa"lar yani ilham perileriyle eski Farsça'da mevcut bir tür "cin" demek olan Mus kelimesinin ve yine bir kuş adı olan Musiçe kelimesinin "Musa"lar ve musiki ile ilişkisini, ilerde araştırmak üzere şimdilik bırakıyorum.5

"Ey kopuz ile çeşte, aslın ne dürür işte?" diyor Yunus. Türk halkı bu iki adı Osmanlı devirlerinde de bırakmamıştı. Cem Dilçin'in Yeni Tarama sözlüğüne de, bu iki kelime girmiştir.6 Fatih ve Beyazıt devri müderrislerinden olan, haksız bir suçlama ile idam edilen Tokatlı Molla Lütfi,

"Aşkın kopuzun yine çalayım mı ne dersin?

Âlemlere âvâze salayım mı ne dersin?" demekle Türk halkının başlıca çalgısının hâlâ kopuz olduğunu göstermiştir. Akdeniz Medeniyetinin en kıdemli üyelerinden olan Eski Mısır'da musikinin durumunu, Prof. Dr. Âfet İnan'dan özetleyerek buraya almakta fayda görüyorum.7 "Eski Mısır tarihinde musiki ile ilgili kabartmalar ve resimler pek çoktur. Bu vesikalar, dördüncü sülâle devrinden bu yana başlar. Bu vesikalardan anlaşıldığına göre eski Mısırlılar sesleri, hem insanlarda hem âletlerde âhenkli bir şekilde tanzim etmişlerdir. Bu resimler bize harp çalanlarla, flüt üfleyenlerle beraber şarkı söyleyen grupları göstermektedir.

"M.Ö. 4. bin yıllarına ait vesikalarda, şarkı söyleme ile el çırpmanın uyumlu olarak bir arada gittiğini gösteren resimler vardır. Eski Mısır dilinde şarkı söylemek, el ile musiki yapmak manasına gelmektedir.

"Musiki âletleri üç esas üzerinedir. Telli sazlar, üfleme ile çıkarılan sesler, vurma ile çıkan sesler. En eski musiki aleti "harp"tır. Lir âleti doğudan gelen göçebelerin delaletiyle Mısır'a girmiştir. Üfleme ile ses çıkaran âletlerin başında flüt gelir. Bu nevi flütler bugün dahi Mısır'da Kopt çobanları tarafından kullanılmaktadır."8

Sumeroloji bilginlerimizden Muazzez İlmiye Çığ'da Mısırlılar kadar eski uygarlık olan Sumerlerde de müzik aletlerinin çeşitliliğini bildiriyor.9 "Harp, lir gibi kazılarda çıkarılan flüt, kaval, dümbelek, davul gibi kabartmalarda görülen ve yazılarda geçen müzik aletleri hâlâ kullanılmaktadır. Tabletlerde ses tonunu ifade eden, nota şeklinde işaretler bulundu. Bunlara dayanarak çıkarılan bir melodi, bizim klasik müziğimizi andırmaktadır. Bu bir Ugarit melodisi olarak elde edilmişse de, kökünün Sumerlilerde olduğu şüphe götürmez.10 Ayrıca, aynı eserinde Muazzez İlmiye Çığ, bu melodinin bandının Missouri Üniversitesi Profesörü Michael Fuller tarafından kendisine hediye edildiğini bildiriyor. Musevi ve Hıristiyan dini musikisinin Ortadoğu'da, Sumer-Mısır-Hitit-Yunan ve Roma gelenekleri üzerinde gelişeceği tabii idi. Bu da böyle oldu. Musevilerin ilk şarkıları, sürüleri için sulak yer arayan yarı göçebe bir kavmin şarkılarıdır. Tevrat'ta, (21.17-18) Rabb'in Musa'ya "kavmimi topla, onlara su vereceğim" dediği kuyu budur. O zaman İsrail bu şiiri terennüm etti. "Ey kuyu fışkır, siz de Ona terennüm edin. Kuyuyu reisler kazdılar. Onu, kavmin ileri gelenleri, asa ve değnekleriyle kazdılar."

Ayrıca sınır anlaşmazlıkları ve diğer kavimlerle savaşlar da, savaş türkülerinin konusu oluyordu. (Tekvin-Genesis 4:23-24) Lamek'in kan davasına çağıran bir şarkısı vardır. "Ve Lamek, karılarına dedi ki: Ey Ada ve Tsilla! sesimi dinleyin. Ey Lamek'in karıları! sözüme kulak verin. Çünkü, beni yaraladığı için bir adamı ve beni berelediği için bir genci öldürdüm. Eğer Kain'in öcü alınacaksa, Lamek'in de yetmiş yedi kere alınacaktır."11

Yine Tevrat'ın Tekvin bölümüne göre (Genesis 4:21-22) Lamek'in oğlu Yubal, bütün çeng (telli çalgı) ve boru çalanların atası idi.

Tevrat'ın çıkış (Exodus) bölümünde, Kızıl Deniz ortasında onlar için açılan kuru bölümden Yahudi kavmi geçerek kurtulduktan sonra, Harun'un kız kardeşi Miryam eline def aldı. Onun arkasından da bütün İsrail kadınları, ellerinde deflerle ve raksederek çıktılar (Exodus 15:21).

Monarşik periyod adı verilen Yahudi Krallar döneminde Süleyman Mabedi'nin inşa edilmesi, Musevi dini müziğine daha neşeli, coşkulu, Tanrı'yı öven bir ilahi tipini getirdi. Davud'un mezmurları (Psalms) bunlara örnek olarak verilebilir.

Türk-İslâm uygarlığında peygamber, Musevi ve Hıristiyanlarca "kral" sayılan Hz. Davud (David) klasik edebiyatımızda güzel sesi ile ünlüdür (Davûdi ses). Baki, "Avâzeni bu âleme Davut gibi sal, Baki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş" diyor. Yahya Kemâl Beyatlı ise "Kemâl, âvaz-i lahutiyle naklet kıssa-i aşkı, Hüda Davud'u bâlâdan negamkar etti sansınlar" diyerek Hazret-i Davud'u anar. Musevi-Hıristiyan dini musikisinde mersiyelere (ağlama şiirleri, ağıtlar) örnek olarak da Jeremiah (Yremya) peygamberin mersiyeleri verilebilir. Fransızca'da fazla sızlayıp yakınanlar için "Jeremiade yapıyor" deyimi kullanılır. Kitab-ı Mukaddes, Batı Müziğinde birkaç şekilde kullanılmıştır:12

1- Âyinlerde Hıristiyan ve Musevilerin Kitab-ı Mukaddes pasajlarını, mezmur veya ilahiler şeklinde okumaları,

2- Yine âyinlerde Kitab-ı Mukaddes bölümlerinin, müzikçiler tarafından yorumlanması ve bestelenmesi,

3- Kitab-ı Mukaddes konularının dini âyinler için değil, konser salonları ve opera eserleri için bestelenip çalınması.

İlk dönem Hıristiyanları Eski Ahit ve Yeni Ahit'ten parçalar söylüyorlardı. "Kyrie Elesion" ve "Gedo" gibi dini parçalar, Eski Ahit'ten alınmıştı.

Yeni Ahit'ten alınan parçalar ise Gloria (Luka İncili 2.14) ve Agnus Dei (Yohanna 1.29) gibi ilahiler idi. Orta Çağ Kilise Müziğinin en büyük ismi Papa I. Greguar'dır. Kilise müziğini sistematik bir bütün haline getirdiği için, onun topladığı kilise müziği eserlerine "Greguar Melodileri-Gregorian chant" adı verilir. Ortaçağ Kilise müziğinden amaçlanan, yürekleri dini duygulara, imana hazır hâle getirmekti. 13. yüzyıla kadar kilise müziğinde sadece insan sesi söz konusuydu. 13. yüzyılda org, kilise müziğine girdi. Hemen sonra polifoni (çok seslilik) dönemi başladı. 13. yüzyılda Notre Dame okulu adı verilen bir polifoni okulu ortaya çıktı. Polifonik müzik, önceleri halka uzaktı. Reform hareketinden sonra Luther kilisesi koroları da polifonik müziği tercih etti.13

Bizde Neler Oldu?

Malum olduğu üzere bizim iki yönümüz vardır. Biri, Akdeniz Medeniyeti üyesi olduğumuz 8. yüzyıldan sonraki yönümüz, diğer yön ise Şaman ve Budist yönümüz. Aslında Şamanizm ile Budizm birbirlerinden çok farklı olmaları sebebiyle bunları iki ayrı kültür ve iki ayrı müzik sayar, buna İran Müziğinin ve Hazar Türklerinin Museviliğini eklersek, beş yönümüz var demektir. Akdeniz Medeniyeti, Eski İran etkileri, İslamlık öncesi Şaman kültürü etkileri, Budizm etkileri, Hazar Hanlığı çevresinin Musevi dini etkileri.

Türk Medeniyeti Avrupa birliğine İslâm dinini kabul etmekle girdi. Daha önce Öklides'ten haberleri olmayan Türkler, mesela Yusuf Hashâcip, 11. yüzyılda "hendese öğrenmek istiyorsan Öklides'in kapısını çal" diyorlardı. Türkler Eflatun adı ile Platon'dan, hekim Rastû adı ile Aristoteles'den, Bukrat olarak Hippokrates'den, Câlinus olarak Galenos'dan söz etmeğe İslam aracılığıyla başladılar.

13. yüzyıl mutasavvıflarından Taptuk Emre'nin Şeştar (şeşta, çeşte) yani altı telli saz çaldığı Vakıat-i Üftade'de tasrih edilmektedir.14

Anadolu Türkleri arasında ilk dini bestekâr, Hacı Bayram-ı Veli kabul edilmektedir. Fakat bu konudaki menkıbeler çok sonraya, 18. yüzyıldaki kayıtlara dayandığından bunların kesin olduğundan emin değiliz.15

16. yüzyıla gelince Üsküplü Niyazi, Trabzonlu Tabi gibi musikişinasların adı geçmektedir. Yine 16. yüzyılda sâdece dini eserler veren Sinaneddin Yusuf vardır. Dini musikimizin gelişimini öğrenmek isteyenler için iyi bir kaynak, Sadettin Nüzhet Ergun Bey'in eseridir.16

İran Dini Musikisi

İran'da İslami Musiki:

a- Aşura törenlerinde okunan Hazret-i Hüseyin mersiyeleri (ağıtları),

b- Taziye törenleri,

c- Dua musikisi,

d- Tekke ve tarikat (hankâh) musikisi.

İran'da dini musiki büyük bir çeşitlilik gösterir. Şiilerin ve Sünnilerin kendilerine özgü dini musiki örnekleri vardır. Hıristiyan azınlıklardan Ermeniler ve Asurîlerin müzikleri vardır. İslam öncesi inançlardan Mazdeizm dini mensupları ve Zerdüştiler de kendi ayinlerinde kendi müziklerini icra ederler.17

İslam Dininde Musikiye İzin Var mıdır?

31. sûrenin 6. âyeti kanıt gösterilerek, burada musikinin kastedildiği yorumu yapılmıştır.

"İnsanlardan öyleleri vardır ki, herhangi bir delile dayanmadan, Allah yolundan saptırmak, sonra da onlarla alay etmek için boş lâf (hoşa giden boş sözler) satın alırlar. İşte bunlar aşağılayıcı bir cezayı hakkediyorlar." (Lokman Sûresi, âyet 6)

Halbuki burada musikinin kastedilmediği açıktır. Burada Kur'an karşısına çıkarılan eski efsaneler amaçlanmaktadır.

İslâm dininde müzik âleti ile icrâ edilen musikiye mâbetlerde yer verilmemiştir. Fakat bu dini bir tercih meselesidir. Hıristiyan dini de aynı tercihi yapmış, uzun yıllar müzik âleti kullanmadan sâdece insan sesi tercih edilmiş, orgun kiliselere girmesi için uzun zaman geçmesi gerekmiştir.

A cappella (A kapella) müzik, mabet müziği demektir. Batı Ortaçağında insan sesine dayanan müzik için kullanılır.

İslâm dininde Şii mezhebinin musikiye bakışı, oldukça serttir. İran'ın dini çevrelerinde musikiye nerdeyse "haram" gibi bakılırken, Sünni halifelerin musikiye daha hoşgörü ile baktıklarını görüyoruz. Ne olursa olsun, hiçbir din kendi kurallarından saptırıcı vasıtaları hoş görmez. Bu sebeple tekkelerden musikiyi kaldırma faaliyetine girişmek nasıl yersiz bir faaliyet ise, camilere âletli müzik sokma faaliyeti de o kadar yersiz ve boş işle uğraşmak demek olur. Sünni olsun Şii olsun camilere enstrümantal müzik sokmak gereksizdir.

Bazı tarikatlerin âyinlerinde müzik aleti kullanılmıyor diyerek, Mevlevilere öğüt vermek de aynı şekilde gereksizdir. Mevleviler de camiye gittiklerinde hiçbir zaman müzik âleti aramamışlardır.

Alevilerin Cem Evlerinden Samah törenini ve sazı kaldırmak girişimi nasıl yersiz ise, onların da "camide Samah yapabilmeliyim" isteği o kadar yersiz ve garip istektir. Yunus Emre bu konuyu da gayet güzel yorumlamış;


"Yunus imdi Sübhân'ı vasf eylegil gönülde
Ayrı değil âriften bu kopuz ile çeşte"

Yunus, sen Allah'ı gönlünde duy ve yaşat, ârif olan kişiden bu müzik aletleri ayrı değildir. Yani, müzik aletleri Tanrı'yı insan gönlü Tanrı'yı duyuyor ve anlatıyorsa kopuz ile çeştenin haramlığı kalır mı? İnsan gönlü ile kopuzun ne farkı kalır. Yunus, yine aynı şiirinde kopuzun dilinden diyor ki;


"Çünkü aslım mismildir, ne var imiş kirişte?
Bana kiriş dediler aşka giriş dediler, Benim adım aşk verdi ben durmazam kolmaşda"

Bugünün diliyle kopuz diyor ki; "Benim özüm temiz olduğuna göre benim telimde ne varmış ki. Benim telimin adına kiriş dediler, aşka giriş dediler, benim adımı aşk verdi. Ben şüpheli bir halde kalamam."

Edebiyatımız ve Musiki

Mevlânâ ve Yunus Emre'yi daha önce andığımız için aşarsak, Selçuklular devrinde de yoğun bir edebiyat ve musiki ilişkisine tanık oluruz.

Meselâ Sivas ve Kayseri'de hüküm süren devlet reisi Kadı Burhanettin, 14. yüzyıl sonunda şunları söylüyordu:


"Sencileyin dünyâda hûb az imiş
Nağmeni rast anladım şehnâz imiş
Gönüller kekliğine bu dünyâda
İllâ şâhin gözlerin şehbaz imiş"

(Senin gibi güzel, bu dünyâda az imiş. Ben senin tavırlarını rast makamında sanmıştım [rast: doğru dürüst demektir] Şehnaz makamından imiş [yani dürüst değilmişsin, herkese naz yapıyorsun]. Gönlümüz keklik imiş bu dünyâda, senin şahin gözlerin ise avcı bir kuşmuş, o keklik gönülleri avlarmış.)

Kadı Burhaneddin'in şiirlerinde musiki terimlerine çok sık rastlanır. Musiki âlemlerine anlayarak katılan bir hükümdar olduğu bence kesindir.

Yine aynı dönemin şairlerinden Nesimi çok güzel bir şiiriyle yaradılışı anlatır.


"Külli yer ü gök Hak oldu mutlak
Söyler def ü çeng ü ney Enelhak"

(Bütün yer ve gökler Tanrı ile doldu. Def, çeng ve ney [müzik âletleri] ben Tanrı'danım demeye koyuldular)

Selçuklu Devleti’nin ortadan kalkmasıyla Anadolu'da ve İran'da ortaya çıkan feodal devletlerin kültürel gelişimleri bir süre paralel gitti. Osmanlı Beyliği Anadolu'da, Safeviler ise İran'da monarşiyi güçlendirdikten sonra, iki coğrafyadaki İslâm kültürü, farklılıklar göstermeye başladı. Kadı Burhaneddin ve Nesimi, İran ve Türk musikinin ortak büyüğü olan Meragalı Abdülkadir (Hâce Abdülkadir-i Meragî) ile çağdaş şairlerdir.

Türk ve İran musikisinin ilk devirlerinde beste şeklinde eser verme geleneği o kadar yaygın değildir. Edebi bir ürün, meselâ Hafız-ı Şîrazi'nin bir gazeli bir müzik makamına uydurularak doğaçlama (irticalen) yoluyla okunabilir. Şu anda da Türkiye'de meselâ "Hicaz makamında gazel okudu" denen bir müezzin, tesbit edilmiş kağıda dökülmüş bir ezan bestesini okumuyor, doğaçlama okuyor. Bundan birkaç yıl önce TRT'den verilen bir Mevlid yayınında, hafızlardan biri, Âkif'in Çanakkale Şehitlerine hitaben söylediği;

"Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber / Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber" şiirini irticalen, bestelenmiş bir gazel gibi okudu. İran Azerbaycan'ında doğmuş olan babam da, "İran'da sevilen bir gazeli, hanendeler, bestelenmemiş de olsa okurlar" diyerek bana "Dil heves-i sebze vü sahrâ ne dâred" mısrasını örnek vermişti (Gönlümde sahra ve yeşillik görme hevesi yok). M. Hakkı Türkekul, 1954'de yayınladığı "Azerbaycan Klasik Musikisi Hakkında" başlıklı yazısında şu bilgileri veriyor:18 "Azerbaycan klasik musikisinde birçok makam, tasnif ve ara nağmelerin bir araya getirilerek icrâ edilmesine -bir çeşit potpuri- destgâh denir. Bu destgâhlarda hangi perdeden başlayıp hangi perdeye yükselmek, nerede tasnif okumak, nerede ara nağmelerine başlamak gerektiği, hânendenin marifetine bağlıdır." Bu konu üzerinde biraz uzun durmamın sebebi şu; fakülte yıllarında yani 45 yıl kadar önce Reşat Ekrem Koçu'dan bir yazı okumuştum. Sultan III. Murad'ın ölüm gecesi, bir vakanüvisten naklen anlatılıyordu. Sultan Murad o gün kederlidir, ölümünün o gece olacağını hissetmiş gibidir. Sarayı selamlayan bir kalyonun top ateşi, bulunduğu köşkün camlarını kırınca, bunu da bir uğursuzluk işareti sayar. Sarayın musiki takımını çağırarak "Bîmaram ey ecel, bu gece bekle yânım al" gazelinin okunmasını ister. Dinler, istirahate çekilir, sabaha karşı ölür.

Ben 1950'li yıllardan 80'li yıllara kadar "bu beste ve gazel nasıl bir şeydi acaba?" diye merak edip durdum. 1980'li yıllarda, Taşlıcalı Yahya Bey divanında bu gazel ile karşılaştım:19


"Bîmaram ey ecel, bu gece bekle yânım al / Rûz-i firak-i dilberi gösterme cânım al
Âl ile gönlün almağ içün cümle âlemin / Geymiş zerafet ile o gonce dehânım al
Ol kaşları kemâna ilet bir nişânımı / Ey murg-ı kûy-i yâr ölücek üstühanım al"

Anlamı: "Hastayım ey Ecel! bu gece sen yanımda bekleyenim ol. Sevgiliden ayrılma gününü gösterme bana, cânımı al. Hile ile cümle âlemin gönlünü almak için, o gonca ağızlı sevgilim, kırmızıyla giyinmiş. Sen o yay gibi kaşları olan sevgiliye, benden bir haber bir işâret götür de, ey sevgilinin mahallesinin kuşu, ben ölünce benden buna karşılık bir kemiğimi almana razıyım." Demek ki, 16. yüzyılda da geleneksel usûle uyularak, sevilen bir gazel, bestelenmiş olsun olmasın, bir musiki heyetinden istenebiliyordu. Aynı geleneğe bir işareti de Fatih devri şairlerinden Necati Bey Divanında bulunuyoruz. Necati;

"Ey Necati, yaraşır mutribi şeh meclisinin / Raks edip okuya bu şi'r-i teri döne döne" diyor. Anlamı: "Ey Necati, Padişah meclisinin müzisyeni bu tâze şiiri, raks edip dönerek okusa yakışır." Necati Bey, yeni yazdığı, dolayısıyla henüz bestelenmiş olmayan bir şiiri hayalinde mutribe okuttuğuna göre, o devirde bir şiirin bestelenmesi şart değildi. Hanende, herhangi bir makamdan girerek o şiiri, müzik birikimine ve doğaçlamaya dayanarak okuyabiliyordu. Timur devrinde yaşamış olan Hâce Abdülkadir Meragî oldukça özgür olan musikiye kurallar ve besteleri getiren kişi olduğu için, ünü yüzyılları aşmış ve bugüne gelmiştir. Bizde de "musiki tesiriyle kendinden geçen" bülbüllerden bahsedilir. Merhum Refi Cevad Ulunay, Milliyet gazetesindeki köşesinde, böyle olaylardan bahsedince gülümsemeyle okunur, "Üstad gene sevimli mübalağalarına başlamış" denirdi. Aynı konu, eski edebiyatımızda da vardır. 16. yüzyıl şairlerinden Mesihî, "Üstadlar tanbur sesiyle uçan bülbülleri indirdikleri gibi, Yusuf'un sesi de bizim gönül kuşumuzu uçmaktan alıkoyuyor, konduruyor" diyor.20 Benzer bir olayı görgü şahidi olarak Refik Fersan Bey anlatıyor.21 1908 senesi ilkbaharının mehtaplı ve sâkin bir gecesinde Göztepe'deki feryâd eden bülbülün nağmeleriyle mestolan Tanbûri Cemil Bey kemençeye sarılarak bir taksime başlar. Bunun üzerine mest olan bülbül susar, alçak bir dala konarak her taksimin sonunda canheraş feryadlar eder yeniden nağmelerin başlamasını niyaz eder. Bu manzara karşısında hem Refik Fersan hem Tanbûri Cemil, ağlamaktadır.22 Refik Fersan'a, hocası Leon Hancıyan da musiki faslı başlayınca tavandan sarkan, musiki bitince tavana tekrar yükselen bir örümceği anlatır. Bu olayın görgü şahidi de bizzat Leon Hancıyan Efendi'dir.

İnsan dışındaki varlıkların da musikiden etkilendiğini ileri süren hikayelerin en eskileri, mitolojiden kaynaklanır. Amphion, Thebai şehrini surlarla çevirirken, lir nağmeleriyle taşları yerinden oynatıyor ve kendine çekiyordu.23

Edebiyatta musiki nağmeleri sâdece saz tellerinden çıkmaz. İnsan gönlü de (kalbi) tellerin titreşmesiyle ses veren bir musiki aleti gibi görülebilir.


"Sedâ saz-ı dil tellerinden gelir,
En içten gelir en derinden gelir,
Süleyman mı Zeran mı her kimse kim,
O bir rûh-i pâk ü berinden gelir."

Anlamı: Ses, gönül sazının tellerinden, en içten, en derinden gelir. Süleyman mı Zeran mı kim olursa olsun, bu ses bir temiz ve yüce Ruh'tan gelir.

Buraya aldığımız bu mısralar, şair Enis Behiç Koryürek'in ağzından, Çedikçi Süleyman Çelebi'nin ruhunun söylediği iddia edilen şiirlerdendir. Ben ilkokuldayken 1948-1949 yıllarında şair Enis Behiç Koryürek, kendisinin medyum olduğunu ve Çedikçi Süleyman Çelebi'nin rûhunun kendisine şiirler söylettiğini iddia etmiş ve bu şiirleri "Varidat-ı Süleyman" adıyla yayınlanmıştı. İbnülemin Mahmud Kemâl "hubb-i ezelî, şemsin zerrâtı cezbenâk etmesi gibi bütün eşyaya sâri olmasa ve mahlûkatı cüş-ü huruşa getirmese ne bülbül ağlar ne gül güler, ne rengârenk çiçekler açılır, ne cûybar çağlar" şeklinde başlayan cümlelerle diyor ki:24 İlâhi Aşk, Ezeli olan Tanrısal Sevgi, güneşin bütün diğer parçaları çekim gücü gibi yaygınlaşmazsa ve bütün yaratılanları coşku haline getirmemiş olsaydı, ne bülbül ağlardı, ne gül gülerdi, ne çiçeklerden güzel kokular saçılır, ne rüzgâr inler, ne ırmaklar çağlar, ne denizler coşar, ne aşık dilekte bulunur, ne de sevilenler nazlanırdı. Şüphe yok ki, bütün yaratıkları nağmeye sevkeden İlahi sevgidir. İlahi güzelliğin cilvelerini bize yansıtan, ruhu ferahlatan nağmelerdir. Mevlânâ Celâleddin, "Rubabın sesi Cennet kapısının açılmasıdır. İşittiğimiz işte budur" dediğinde bir inkârcı "biz de aynı rübab sesini işittiğimiz halde neden içimiz ısınmaz?" deyince, Mevlânâ "Bizim işittiğimiz Cennet Kapısının açılış sesidir. Onun işittiği ise kapanış sesidir" diye buyurmuştu. İmam-ı Gazalî der ki:

Baharın ve çiçeklerin udun ve saz tellerinin etkilemediği kişinin mizacı o kadar hasta ve bozuktur ki, ilacı yoktur. Ezgiler, nağmeler söz anlamayan bebeklere ve hattâ deveye bile müessirdir. Ağlayan çocuk, musiki etkisiyle susar ve uyur. Deve de musiki etkisiyle yükünün ağırlığını unutur.

İbn Haldun, Mukaddime'sinde der ki: Musiki devletlerin bunalım ve dönüşüm devirlerinde gerileyen sanatların başında gelir. Çünkü, bunalım dönemlerinde ruhun zevklerinden çok, bedenin zevklerine hizmet edilir. Rûhu ilgilendiren musikiye ancak sükun ve huzur dönemlerinde hizmet edilir.25

İbnülemin, sözlerine devam ederek diyor ki: Son zamanlarda yaşadığımız savaşlardan ve ahlak konusunda düştüğümüzü bunalımlardan sonra bülbüller sustu, kargalar ötmeye başladı.

Ûdi Nevres Merhum, vefatından birkaç gün önce bir gazeteciye şunları söylemiştir: "Şimdi musiki, bir meyhane mezesi hâline geldi. İnsan, bir nağmeye bin falso sığdıran musiki esnaflarını dinledikçe buhranlar geçiriyor. Eline geçeni, önüne çıkanı kırıp geçirmek istiyor. Yani kuzu iken kurt kesiliyor."26

Edebiyatımız ve musiki ilişkilerinden söz edince, Yahyâ Kemâl Beyatlı ve Ahmet Hamdi Tanpınar'a birer ayrı paragraf ayırmak gerekir. Özellikle Yahyâ Kemâl, Türk musikisi ile içli dışlı bir ömür sürmüştür.

"Çok insan anlayamaz eski musikimizden,/ Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden" mısraları meşhurdur. Uyumlu bir hayat sürmeyi, zevkli bir beste dinlemeye benzeten şair, bir gün bunun birden sona ereceğini "tel kopma" benzetmesi yaparak anlatır


"Her rind bu bezmin nadir encâmı bilir,
Dünyâmızı nâgâh zalâm örtebilir,
Bir bitmeyecek şevk verirken beste,
Bir tel kopar, âhenk ebediyen kesilir."

Saray Musikisi ve Türk Musikisi Ayrımı Aslında Yoktur

Bizde klişe gibi ezberlenmiş, söylenmeye devam edilen ve aslı olmayan bir iddia da, Klasik Türk Musikisi denen müziğin "saray müziği" olduğu iddiasıdır. Türkiye'de bu ayrım, hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Türk tarihinde sosyal sınıflar mevcut olmadığından, bir halk çocuğu olan Evliya Çelebi, sesi güzel diye saraya alınıyor. Onu saraya aldırtan Sultan IV. Murad, çok sevdiği Nedimi Musa Çelebi yanından Yeniçerilere alınarak linç edilmiş olduğundan, halk müziği tarzında ve varsağı biçiminde bir ağıt bestelemiştir. Bu ağıt, tamamen halktan birinin ağzından çıkmış gibidir:


"Yola düşüp giden dilber,
Musa'm eğlendi gelmedi.
Yoksa yolda yol mu şaştı?
Musa'm eğlendi gelmedi."

Bu ağıt onu her zaman çok üzdüğünden, ağıtın okunmasını yasaklamıştır. Evliya Çelebi saraya alındığında henüz çocuk sayılacak bir yaştadır. Bu ağıtı okur ve IV. Murad, çevresini gözlerine bastırarak ağlar. Unutmayalım ki, 16. yüzyılda Kanuni'nin ölümünde Baki "Ey pâybend-i dâmgeh-i kayd-ı nâm ü neng" şeklinde tamamen Farsça bir beyit yazmıştır. Bu nasıl saray kültürüdür ki, Osmanlı sarayı mensupları halktan biri gibi ağıt yazarken, Evliya Çelebi ve Baki gibi halk çocukları, saray kültürünü benimsemiş gibi davranıyorlar.

Aslında saray musikisi, Batı musikisidir. Tanzimat'tan sonra saray tarafından empoze edilmiştir. Cumhuriyet devrinde de hiçbir ayırıma gidilmeden, müziğin politik sınıflaması yapılmadan, bir zevk meselesi gibi ele alınması yerine, yine Batı müziğinin "sevdirilmesi" değil, empoze edilmesi yoluna gidilmiştir.

Müzik bir Batıcılık-Doğuculuk sorunu yapılmamalı, müziğe bir sanat olarak bakılmalı empoze etmenin yerini kişisel tercihler almalıydı.

Yanlış, günümüzde de devam etmektedir. Şerif Muhittin Targan, Münir Nurettin Selçuk, Leyla Saz Hanım, Mesut Cemil gibi, politik sınıflamaların dışında kalan kişilerin hayatı son bulmuş, halk musikisinde de Sadi Yaver Ataman, Muzaffer Sarısözen gibi yol göstericilerin de yeri doldurulmayınca, musiki türleri arasında uçurumlar başgöstermiştir. Doğru olan, her üç musikinin de bir tek müzik sanatının görünümleri olduğunu algılamaktır. Bu kamplaşma ile müzik zevkinin düzeyi büyük bir düşüş kaydetmiştir. Yani, Yahya Kemâl'in dediği gibi, bir tel kopmuş ve âheng kesilmiştir.

Ümit Işıkları

Fakat ümit ışıkları da yer yer parlamaya başlamıştır. 30 yıl kadar önce, hâlen Bursa'da ikamet eden cildiye uzmanı ve neyzen Dr. Muhtar Ünaldı, bana "Türk musikisi kemençesini çalacak kişi sayısının bütün ülkede, iki elin parmaklarından daha az olduğunu biliyor musunuz?" demişti. Şimdi konservatuarların sayısı arttı. Konservatuarlardaki öğrenciler arasında artık Türk müziğini seçenler de var. Kemençe ve kanun çalanlar, önemli oranda arttı. Ey âşık-ı şûride, sana müjdeler olsun!

Dipnotlar

1. Pierre Rifard, L'Esotérisme Editions Robert Laffont, Paris 1990, s. 412.

2. Egypt Antiquity News Service, Cairo Egypt newsdesk@antiquitynews.com. (National Project to revive Pharaonic Music,) May 05.2002.

3. Adı geçen eser.

4. Swentelomania, http://www.wrgent.rug.ac.be. 2002. (web sayfası)

5. Guy Rachet-Zoroastre, Avesta Sand, Paris 1996.

6. Cem Dilçin, Yeni Tarama Sözlüğü, Türk Dil Kurumu, Ankara 1983.

7. Afet İnan, Eski Mısır Tarih ve Medeniyeti, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1956.

8. Adı geçen eser.

9. Muazzez İlmiye Çığ, Ortadoğu Uygarlık Mirası, Kaynak Yayınları, İstanbul 2002.

10. Adı geçen eser.

11. Kitab-ı Mukaddes, İstanbul 1958.

12. Bruce M. Metzger, Michael.D. Coogan, The Oxford Companion to the Bible, Oxford University Press, 1993, s. 535.

13. Adı geçen eser.

14. Sadeddin Nüzhet Ergun, Türk Musikisi Antolojisi, cilt 1, Dini Eserler, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını, İstanbul 1942, s. 8.

15. Adı geçen eser.

16. Adı geçen eser.

17. Mohammed Reza Darvish, Ritual and Religious Music in İran, Department of Arts, Ministry of Culture and Islamic Guidance, 1997, no: 34 (web sayfası)

18. M. Hakkı Türkekul, Azerbaycan Klasik Musikisi Hakkında, Azerbaycan Yurt Bilgisi, cilt: 4, sayı: 37, İstanbul 1954, s. 32.

19. Yahya Bey, Dîvan, Hazırlayan: Mehmed Çavuşoğlu, İstanbul Ü. Ed. Fak.Yay., no: 2233, İstanbul 1977, s. 430.

20. Mesihi Divanı, Hazırlayan: Mine Mengi, Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları, Ankara 1995, Gazel no:141, s. 208.

21. Murat Bardakçı, Refik Bey, Refik Fersan ve Hatıraları, Pan Yayıncılık, İstanbul 1995, s. 112.

22. Adı geçen eser.

23. Pierre Grimal, Mitoloji Sözlüğü (çeviren: Sevgi Tamgüç), Sosyal Yayınlar, İstanbul 1997, s. 64-65.

24. İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Hoş Sadâ, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. No: 10, İstanbul 1958.

25. Adı geçen eser.

26. Adı geçen eser.

Yukarı