. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 11723

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2006 
 Anarşi & Terör
 KÖPRÜ / Kış 2002 
 Küreselleşme Krizi


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Ölüm Gerçeği
Güz 2001   [ 76. Sayı ]


Ölüm: Bir Hayat Memat Meselesi

Osman Özkul

"Ölüm korkusu felsefenin başı ve dinlerin esasıdır."

—A. Schopenhauer

Bu yazıda, çoğunlukla birbirine zıt ve farklı karakterde görülen hayat ile ölüm arasındaki çelişkiler, ya da ilişkiler ele alınacaktır. Gerçekten de sanıldığı gibi hayat ölümün zıddı mıdır? Ölüm hayatın son bulması veya başka bir boyutta devamı mıdır? Hayat gibi ölüm de bütün canlı varlıklar için aynı oranda bir gerçeklik olduğu halde insanlar genellikle hayata dört elle sarılıp, ondan ayrılmak istemezken, neden ölümden uzak olmak isterler? İnsanlar, hayatta kalmak için, en olmaz fedakarlıklar yapılırken, ölmemek için neden her şeyini feda ederler?

Bu sorular çoğaltılabilir, şüphesiz. Ancak, insanlar genellikle, bu sorulara cevap bulmak ve çözmeye çalışmak yerine, hayatı iyi, istenilen bir olgu olarak kabul ederler. Ölümü ise, mümkün olduğunca uzaklaştırılması gereken bir kaçınılmaz son olarak görürler. Bu kaçınılmaz sonu ne kadar uzakta tutabilirler ve ne kadar hatırlamazlarsa o kadar mutlu olabileceklerini sanırlar. Ama bu, gerçekten de bir sanı/zandır. Öyleyse sağlıklı bir fikir için, orta yerde varlığından emin olunan insanın kendisinden yola çıkmak daha doğru olacaktır.

Varlık kategorisi içerisinde insan, en son ve kâmil halkayı oluşturmaktadır. Canlı varlıklar kategorisinde de bitkiler ve hayvanlardan fiziki ve psişik taraflarıyla daha karmaşık ve daha mütekâmil bir yapıdadır. Her ne kadar beden yapısı bakımından hayvanlar alemi içerisinde sınıflandırılsa da; zihin, ruh ve bilinç bakımından insanla hayvan arasında bir derece farkından öte, önemli bir mahiyet farkı var ki; bundan dolayı insan hayvandan daha farklı bir kategoride yer almaktadır.

Bilindiği kadarıyla, bu açık farkı, insandan başka hiçbir varlığın soramadığı şu sorularda ve onların cevaplarını arama sürecinde daha net görebiliyoruz. Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gidiyorum/gideceğim? Hayatın anlamı ve amacı nedir? Hayatın bilinen yönünün ölümle değişmesiyle gerçekten ne olmaktadır?

Bu sorular her insanın az yada çok meşgul olmaktan kaçamadığı, fakat cevapları konusunda da tam ittifak edemediği sorulardır. Gerek ortalama seviyesindeki insanların, gerekse ortalamanın üzerinde olan filozofların iki genel cevabı olduğu görülür.

Birincisi, mümkün olduğunca hayvanların yaptığı gibi, sadece yaşadığı anı düşünmek ve hayattan en yüksek derecede haz almaya çalışmak.

Bu yöntemle tutarlı bir düşünce oluşturmak mümkün değildir. Çünkü, hayvanın hayatı sadece yaşadığı ana bağlıdır. Yani hayvan, içinde bulunduğu anı yaşar, onun için mazi ve müstakbel yoktur. İnsan ise geçmişini, hatıraları ve geleceğini, hayalleri ile birlikte yaşar. Hayvan günü gününe yaşarken, insan geçmişte yaşadıklarından mutluluk duyar veya hüzünlenir; gelecekle ilgili hayaller kurarak ümitlenir yada hüsrana düşer.

Ayrıca hayvanda bilinç olmadığı için hayatı kendi canı/nefsi üzerine kuruludur. Çok az bir istisnayla ve sınırlı bir süre içinde, insiyaki olarak bir aile yada sürü ile bağı söz konusudur. Oysa insan, hem kendi kendisiyle derunî bir hesaplaşma içindedir; hem de bütün insan türü, hatta bütün varlıklarla ilgilidir. Onların mutluluğu ile mutlu, acılarıyla da mutsuz olabilmektedir.

İşte ölüm de insanoğlunun en önemli meselesi olarak sürekli dünyasını/gündemini işgal etmektedir. Hayat ve ölüm arasındaki ilişki ve ölüm korkusu hakkında düşünce tarihinden bazı örnekler vererek konuyu biraz açabiliriz.

İnsanın ölüm korkusunu yenmesi konusunda hayvanları örnek alan Epikürcülere göre, hayatın bulunduğu yerde ölüm bulunmaz; ölüm geldiği anda ise hayat bulunmadığına göre o anda korku da yok olacaktır. Bu yüzden hayata dört elle sarılıp, ölümü unutmak gerekir. Tıpkı hayvanlar gibi. Hayvan yaşadığı süre içinde ölüm fikrinden habersizdir; ölüm anında ise zaten hayatta olmadığına göre ölüm acısını duymayacaktır. Bu düşünce anlayışında ölüm, hiçlik olarak görülmektedir.

Ancak Epikür'ün ölüm karşısında tavsiye ettiği yol gerçekten gidilebilecek bir yol mudur? İnsana, hayatın diğer alanlarında bilinçli, akıllı ve tutarlı bir yol izlemelerini salık verirken, ölüm karşısında bilinç ve hafızayı kullanmamayı ve sadece içinde yaşadığı anı düşünmeyi tavsiye etmesi bir çelişkidir. Ayrıca insan, hayvan gibi olmayı neden istesin ve neden hayvanı taklit etsin ki? İnsan aklı, zekası, estetik ve etik duygularıyla hayvandan farklı olmaya çalışmaktadır. Ki, böyle bir unutma mümkün de olmaz. Çünkü, insanın bilinç, hafıza ve duygularını kullanmama gibi bir irade göstermesi, irade ve bilinç olgusunun anlamı ile çelişkili bir durumdur.

Epikürcüler gibi diğer bir Eski Yunan felsefe okulu olan Stoacılar da hayat ile ölüm arasında bir uyum oluşturmaya çalışırlar. Stoacılara göre bütün kainat evrensel bir ruha sahiptir ve bütün varlıklar gibi insanlar da bu bütünlük içinde bir parçadır. Buna göre ölüm, vücudu meydana getiren parçaların dağılması ve insanda açığa çıkan ruhun aslına rücû etmesi, yani kainatın ruhuna dönmesi demektir. Tıpkı nehirlerin denize dökülmesi gibi, insan ruhu da kainatın ruhuna dökülür. Nasıl ki deniz suyu buharlaşıp yağmura, sonra nehir ve kaynak suyuna dönüşürse, bireysel ruhlar da kainatın ruhundan neş'et ederler. Öyleyse, hayatı ölümden ayrı düşünmeye gerek yoktur. Ölümü de hayatın zıddı olarak kabul etmemek gerekir. Stoacılara göre ölüm, insanın kaderinde yazılı olan değişmez durumdur. Bundan dolayı ölümden şikayet etmeyi aptalca ve budalaca bir tutum olarak görmektedirler.

Stoacıların ölümü korkulacak bir şey olarak görmemek biçimindeki bu anlayışları, kendi içinde tutarlı bir açıklama olarak görülebilir. Ancak insanın, bilinçli, irade sahibi, sevinç ve keder duyabilen bir birey olarak varlığını atlamaktadır. Evrensel ruh içinde, tek tek insanların ruhunun da yok olmadan varlığını sürdürmesi düşüncesi, ölüm karşısında bir teselli verebilir. Fakat, canlı bir varlık olarak insanların hayat ile bağlarını koruma isteği çözümlenmemektedir.

İlkçağ filozofları içinde, insan ile ilgili konularda, en doyurucu ve kuşatıcı fikirler Sokrates'te bulunabilir. Sokrates felsefenin konusunu afakî âlemden (göklerden, yıldızlardan veya fiziki alemden) alıp, doğrudan insanların dünyasına indirmiştir. "Ey insan kendini bil!" uyarısıyla "felsefesinin en önemli amacını insanın kendini tanıması" olarak belirlemiştir. Ona göre felsefe, insanın kendini tanıma gayretinden doğmuştur. İnsanın kendisini tanımaksızın tutacağı yol ve üreteceği fikirler hep eksik kalacaktır.

Sokrates, hayat ile ölüm arasında hiçbir çelişki veya farklılık görmez. Ölüm, hayatın farklı bir boyutta devamıdır. Yaşadığı sürece Sokrates'in gözünde hayatın temel prensibi, sevgidir: İyilik ve güzelliğe yani erdeme karşı duyulan bu sevgi, her şeyin kaynağıdır. İyi, güzel ve erdemli bir hayat kadar, aynı amaca götüren ölüm de aynı derecede istenilen bir şeydir. Korkulması gereken şey, erdemden uzak bir hayat ve bunun sonucunda ölümdür.

Sokrates ölüm korkusunu bir hata olarak görmektedir. Hayatını erdemli bir doğrultuda geçiren insanın ölümden korkmasına gerek yoktur. Her hata akıllıca yollarla ortadan kaldırılıp düzeltilebildiği gibi, ölüm korkusundan da aklı kullanarak uzaklaşmak mümkün olur. Bunun için önce ölümün mahiyetini iyi anlamak gerekir. Yani ölüm hakkında en doğru bilgiye ulaşmak gerekir.

Sokrates'e göre ölüm hakkında iki durum söz konusu olabilir:

Birincisi; ölüm, mutlak yokluk ve hiçlik demektir. Yani yok olmaktır. Bu durumda uyanması mümkün olmayan derin bir uykudan farklı bir şey olmayacaktır. Şu halde ölümden korkmak gereksiz bir şeydir.

İkincisi; ölüm, yaşamakta olduğumuz hayattan başka boyuttaki bir hayata geçiş için bir tüneldir. Bu durumda da ölümden korkmak gereksizdir. Çünkü şu anki hayatımızda tâbi olduğumuz bazı görevler, sorumluluklar ve şartlar olduğu gibi, yani hayatımıza anlam kazandıracak, yeni tecrübeler de olacaktır. Demek ki erdemli bir hayat sürdüren, yani yaşanması gerektiği gibi yaşayan bir insan için ölüm, korkulacak bir şey değildir. Ancak, ünlü savunmasında belirttiği gibi, korkması gerekenler, adil olmayan kararlar veren, erdemsiz hakimler ile insanlara karşı sorumluluklarını yerine getirmeyenlerdir. Nitekim Sokrates, dünya hayatını belirlediği bu ilkeler doğrultusunda geçirmiş ve bu yüzden de ölüme mahkum edildiğinde ölümü gülerek, hatta alaycı bir tavırla karşılamıştır.

Eski Yunan filozofları içinde ölüme özel ve olumlu bir anlam veren ilk filozof, Sokrates'tir. Bu bakımdan kitaplı dinlerin (Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık) tanımlamalarına yakın bir düşüncededir. Mesela, öldükten sonra yok olmayıp, iyi insanların "hades ülkesine" (Cennet) gideceğine inanmaktadır. Orada üzüntünün ve adaletsizliğin olmayacağını belirtmektedir. Bu inancından dolayı, ölüme mahkum olduğunda, sevenlerinin üzüntü duymamaları için daha iyi bir yere gideceğini söyleyerek onları teselli etmiştir. Filozoflar tarihinde ölümü bu şekilde karşılayıp kayıtlara geçen belki de tek örnek, Sokrates'tir. Hayatın anlamı ve ölüm gerçeği hakkında, öğrencilerinin şahsında, adeta bütün insanlığa ders vermek istemiş gibidir. Nitekim en yakın öğrencilerinden ve felsefe tarihinin en önemli işaret taşlarından birisi olan Eflatun da, onun gibi ölümü sonsuzluğa açılan bir kapı olarak görmekte ve ruh için beden kapısından bir kurtuluş olduğuna inanmaktadır. Adeta ölüm ile ruh, sonsuz olan idealar alemine açılan bir kapıyı aralamaktadır.

Özetlersek, Epikürcüler hayat ile ölümü birbirine zıt iki durum olarak görüyorlar ve ölüm düşüncesini hayattan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Stoacılar, hayat ile ölümü evrensel bir bütünlük içinde görmeye çabalarken, hayat ile ölüm arasındaki farklılığı yok saymayı tercih ediyorlardı. Sokrates ise, hayat ile ölüm arasındaki yok saymakla beraber, ölümün hayatın bir alternatifi olmadığını ve hayatın farklı bir boyutu olarak değerlendirilebileceğini göstermeye çalışıyordu.

Şüphesiz düşünce tarihinde daha farklı tonlar da olmakla beraber, bu genel düşüncelere yakın başka fikirlerden söz edilebilir.

Ölümün korkutuculuğu nereden kaynaklanmaktadır? Ölümün mahiyetinden mi? Yoksa ölümle karşı karşıya kalacağımız yok olma korkusu mu?

"Ölüm düşüncesi" diyor Schopenhauer, "ölümün kendisinden daha ıstıraplıdır". Ölüm hakkında henüz bir bilgiye sahip olmadığımız yaşlarda, ölüm korkusu duymadığımızı da hatırlarsak, Schopenhauer haklı görülebilir. Hayatta tattığımız acılar, ya doğrudan, ya da dolaylı olarak ölümü çağrıştıran, hatırlatan bir özellik taşır. Bu yüzden hayattaki çeşitli durumlar hakkında bilgimiz artıkça, ölümden uzaklaştığımızı düşünmek yerine, ölümü hatırlatan birçok yeni olgularla tanışmış oluruz. Görürüz ki, dünya hayatını tanımakla, bilmekle, ölüm anlaşılmış olmaz ve ölüm korkulacak bir şey olmaktan çıkmaz. Belki de kaybedeceğimizi düşündüğümüz fırsatlar ve nimetlerin çokluğundan dolayı daha çok uzak kalmak isteriz, ölümden. Gençlerin neşe ve hayat dolu olmalarına karşılık, yaşlıların daha tecrübeli ve daha hayatı tanır olmalarına rağmen, ölümden daha çok korkmalarının nedeni de bu olmasın! Evet gençler, hep hayat yumağının yokuşunu çıkmakta olduklarından, yokuşun öbür tarafındaki ölümü görmez ve tanımazlar. Oysa yaşlılar, o kaçınılmaz noktaya doğru yuvarlanmakta olduklarını açıkça görürler. Bu yüzden de geç ölüm, ani ölümden daha korkutucudur. Yani ölümü düşünmek, ölümün kendisinden daha korkutucudur.

Ölümün bir yokluk, ya da belirsizlik olması ihtimali bu düşünceyi daha katlanılmaz, daha acı ve ıstıraplı hale getirmektedir. Yani, ölüm hakkında düşünmekten çok, ölüme olumsuz bir yaklaşımla bakmanın korkuya yol açtığı görülmektedir. Hayatla birlikte, alışılan, mutluluk veren, haz veren, kısaca arzu edilen her şeyden mahrum kalmak ihtimali, ölümle birlikte belirmektedir.

Öyleyse, ölüm korkusundan kurtulmanın yolu, onu düşünmemeye ve onu hatırlamamaya çalışmak değil, ölüm hakkındaki olumsuz düşünce, inanç yada sanılardan uzaklaşmak olabilir. Yani ölümü, hayatın bir tahribi, yok oluşu, ortadan kalkışı olmaktan çıkarıp, hayatın (geniş anlamda) içinde görmeye çalışmaktır. Bu nasıl olabilir? Bu tam da metafizik bir soru ya da problem olarak herkesin karşı karşıya olduğu, kesinlikle çözümlenmesi gereken son hakiki meseledir. Bu problemin çözümü konusunda felsefe tarihinden Sokrates'i örnek verebiliriz. Diğer taraftan daha geniş kitlelerin de ikna olmasını sağlayan kitaplı dinlerin ahiret inancı örnek verilebilir. Sonsuz dairesel bir zaman tüneli biçimindeki Stoacılığı andıran felsefelerin, bireysel bilinçleri göz ardı etmelerinden dolayı, ikna edici olmadığı ortadadır.

Herhangi felsefi ya da dini bir öğretiye ihtiyaç duymayan insanlar için de ölüm, korkulan ve kaçılan bir son hakiki mesele olmaktan çıkmamaktadır. Ölüm meselesi çözülmeden de hayatın tam anlamıyla kavranılması ve tam da yaşanması gerektiği gibi yaşanılır kılınması sağlanamaz. Çünkü gerek biyo-psikolojik, gerekse metafizik bakımdan hayatın kaynağı problemi ile hayatın sonu (ölüm) problemi birbirinden fazla uzak değildir. Öyleyse ölüm hakkında sağlıklı bir düşünceye ulaşabilmek için, önce hayatın mahiyetinin anlaşılması gerekmektedir. Hayatın mahiyeti ve hakikati yada kaynağı konusunda tutarlı ve ikna edici bir sistem ile ancak ölümün mahiyeti anlaşılabilir.

Yukarı