. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 3984

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2002 
 Seslerin Estetiği: Müzik
 KÖPRÜ / Bahar 98 
 Alevilik


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Said Nursi
Bahar 2004   [ 86. Sayı ]


İnançsızlığa Karşı Semavî Dayanışma

The Heavenly Solidarity Against Unbelief

Selim Sönmez

Kendisini ve çevresini sorgulama yeteneğine sahip olan insan, varlığı ve varlığın geçirdiği değişiklikleri izleyerek olup bitenlere çeşitli yorumlar getirir. Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? gibi sorulara cevap bulmaya çalışır.

İnsandaki bu temel olgu, farklı varlık tasavvurlarının ortaya çıkmasına, çeşitli inanç ve düşünme biçimlerinin doğmasına vesile olmuştur. Yaratıcı, insandaki bu varlığı sorgulama özelliğine; kutsal kitaplar, peygamberler ve fizik alem vasıtasıyla yön vererek, varlığın gerçek özelliklerini algılamaları için imkanlar sunmuştur. Bazı insanlar Yaratıcı'nın sunduğu bu imkanları anlamak istemeyerek, olup bitenlere kendince yorumlar getirmeye çalışmışlardır. İşte ortaya çıkan bu kadar değişik inanç ve düşünme biçimleri, bazen insanların birbirinden uzaklaşmasına vesile olurken; bazen de birlik noktaları sayesinde yakınlaşmalara vesile olmuştur. İşte Bediüzzaman Said Nursi'nin dinler arasındaki farklılıklara getirdiği temel yorum, insanların birbirine yakınlaşmasına imkan sağlayan yaklaşımlardan oluşur.

Bu genel çerçeve içerisinde Bediüzzaman'ın görüşlerini iki bakış açısı çerçevesinde ele almak mümkündür. Bunlardan birisi, dünya üzerinde var olan bütün inanç sistemleri arasındaki farklılıkların buluşma noktasına dair görüşleri; diğeri ise, "ehl-i kitap" arasındaki farklılıkların nasıl yorumlanması gerektiğine dair görüşleridir.

Bu bakış açılarından ilki, Bediüzzaman'ın medeniyet görüşü içinde saklı olan bir durumdur. Yani yeryüzünde var olan bütün güzellikler vahiy kaynaklıdır. Bu açıdan bütün insanları temel hak ve hürriyetlerin korunmasında, adalette, çalışkanlıkta, temizlikte ortak bir zeminde buluşturmak mümkündür. Bu bakış açısı asıl konumuzu teşkil etmediğinden ayrıntılara girmiyoruz.1

Bu yazının asıl konusu, "ehl-i kitap" arasındaki farklılıklara Bediüzzaman Said Nursi'nin getirdiği yorumlardır. Şimdi bu yaklaşıma gelirsek, konuyu birkaç açıdan ele alabiliriz.

Dinsizlik, Zulüm ve Sefahate Karşı İttifak Etmek

Bediüzzaman, semavi dinlerle ittifak edilmesi ve beraber hareket edilmesi noktasına dikkat çekerken bu konumlanışın iki tehlikeye karşı olması gerektiğini belirtir.2

Bunlardan birisi inançsızlığa/"küfr-ü mutlak"a karşı oluşturulması gereken bir ittifaktır. Risale-i Nur'un muhtelif yerlerinde dünyada bazı devletlerin inançsızlığı "resmi ilanı"yla ortaya koyduğu belirtilerek, bu tavra karşı Müslümanlar kendi aralarındaki ihtilafları bırakarak birlikte hareket etmeleri gerektiği gibi, "Hıristiyanların dindar ruhanileri" ile de ittifak edilmesi gerektiği vurgulanır. Ayrıca Hıristiyanlar ile "medar-ı ihtilaf" meseleleri nazara alarak düşmanlıkların gündemde tutulmaması gerektiği ifade edilir.3 Zamanın özelliklerinden dolayı imanı bulunan, hatta "firak-ı dalle"den insanlarla bile uğraşılmaması gerektiği belirtilerek, "Allah'ı tanıyan ve ahireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa" onlarla "medar-ı niza" noktaları terk etmeyi mesleğimizin gerektirdiğini belirtir.4 Böylece 19. yüzyıldan itibaren yaygınlaşmaya başlayan ve 20. yüzyılda bazı devletlerin resmen kabul ettiği dinsizliğe karşı mücadele edilebileceğini söyler. İnançsızlığa karşı kurulacak semavi dayanışmanın, mücadeleyi kolaylaştıracağını belirtir.5

Semavi din mensuplarıyla yapılacak ittifakın konumlanışındaki ikinci tehlike, kaynağını vahiyden almayan baskı, zulüm, sefahat ve ahlakî değerlerden uzaklaşılmasıdır. Bediüzzaman bu tehlikeye, II. Dünya Savaşı'ndan sonraki gelişmeleri yorumlarken, "medeniyetin istinadı ve menbaı olan Avrupa"dan dünya savaşından daha büyük bir zarar verebilecek "deccalane bir vahşet" şeklinde dikkat çekmiştir. Bu vahşetin "Hıristiyanlığın hakiki dinini" rehber edinenler ile İslâm aleminin ittifak etmesi, "İncil'in Kur'an'a ittihad edip tabi olması" sayesinde yenilebileceğinden bahseder. Yani, temel insanî değerlerde kurulması gereken bir ittifaktan söz edilmektedir.

Avrupa'da, II. Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan zulüm, baskı ve sefahate karşı Hıristiyanlık hakiki dinini rehber edinenler ile ittifaktan söz edilmesi, Bediüzzaman'ın iki Avrupa tanımlamasıyla da örtüşmektedir. Birinci gruptakiler, hakiki İsevi dininden aldığı feyizle sosyal hayata yararlı sanat, adalet ve doğruluğa hizmet eden bilimleri takip eder. Bu anlayıştakiler esasen kaynağı olan vahiyle irtibatlarını bir şekilde devam ettirdiklerinden bunlarla ittifak edilmesi gerekmektedir. Maddeci felsefeyi kaynak alarak, vahiyden bağımsız bir medeniyet oluşturan menfaat, sefahat, çatışma ve ırkçılığı esas alan ikinci Avrupa ile mücadele etmek için birinci Avrupa ile ittifak edilmesi gerektiği belirtilir.

Bediüzzaman, Hıristiyan ruhanilerle ittifak meselesini Hz. İsa bağlamındaki hadisleri yorumlarken de ifade etmiştir. Hadislerde, Hz. İsa'nın yeryüzüne nüzul ederek Müslümanlar ile beraber dinsizlik cereyanlarına karşı mücadele edeceği ve Deccalı öldüreceği ifade edilmiş, Bediüzzaman da bunu Hıristiyanlar ile Müslümanların ittifak ederek dinsizlik cereyanlarına karşı mücadele edecekleri şeklinde yorumlamıştır. Hz. İsa'nın Kur'an'a tabi olarak Deccalı öldürmesi meselesi ise, Müslümanlarla Hıristiyanların dindar ruhanilerinin yapılacak bir ittifakla dinsizlik cereyanlarına karşı başarı kazanacakları biçiminde yorumlanmıştır.6 Nitekim, Bediüzzaman'ın bu konudaki öngörüleri inançsızlığı resmi olarak kabul eden devletlerin yıkılışıyla gerçeğe dönüşmüştür.

Bediüzzaman, semavi din mensuplarıyla yapılacak bir ittifaktan rahatsız olanların da bulunabileceğini haber verir: "Misyonerler ve Hıristiyan ruhanileri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, herhalde şimal cereyanı, İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslam ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avama müsaadekar ve vücub-u zekat ve hurmet-i riba ile, burjuvaları avamın yardımına davet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde Müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir."7 Bediüzzaman, Müslümanların bu tür aldatmalara karşı uyanık olmaları gerektiğini ifade eder.

Masumların Şehadeti

Bediüzzaman, Müslümanlar ile "ehl-i kitap" arasında geçmişte yaşanan çatışmacı yaklaşımları bir kenara bırakarak, yakınlaştırıcı bazı tespitlerde bulunmuştur. Bu tespitlerden birisi, insanlığın geçirdiği bu fetret döneminde Müslüman olmayanların maruz kaldıkları kötü muameleler sonunda sıkıntı çekmelerinin karşılıksız kalmayacağı meselesidir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra felaket, sefalet, açlık ve helaketlere maruz kalan insanların "kafir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükafat" olduğunu belirtir. Yaşadıkları musibetlerin görecekleri mükafata karşı çok ucuz olacağını belirten Bediüzzaman, masumlar hakkında "bir nevi şehadet"in olacağını ifade eder.8

Başka bir yerde de, "o maktul masumlar şehîd olup, veli olurlar; fâni hayatları, bâki bir hayata tebdil ediliyor. Ve zâyi olan malları sadaka hükmünde olup, bâki bir malla mübadele olur. Hatta o mazlumlar kâfir de olsa, ahirette kendilerine göre o dünyevî âfâttan çektikleri belalara mukabil rahmet-i İlahiyenin hazinesinden öyle mükâfâtları var ki, eğer perde-i gayb açılsa, o mazlumlar haklarında büyük bir tezahür-ü rahmet görüp, 'Ya Rabbi, şükür elhamdülillâh' diyeceklerini bildim ve kat'î bir surette kanaat getirdim. Ve ifrat-ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve elemden kurtuldum."9 der.

Bu savaşta musibet çekenler eğer 15 yaşından daha küçük iseler, Müslüman gibi büyük mükafat-ı maneviyeleri bulunduğunu belirtir. On beş yaşından yukarı olanlar ise, "eğer masum ve mazlum ise, mükâfâtı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü ahirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem ahirzamanda Hazret-i İsâ'nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslamiyet'le omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir."10

Bediüzzaman, bu yaklaşımı ile Müslüman olmayanların da görebilecekleri mükafatları nazarlara vererek ehl-i kitap arasında bir yakınlaşma zemini oluşturmuştur.

Semavi Güç Birliği: Bir Kelimede Buluşmak

Bediüzzaman, semavi din mensuplarının peygamberlik silsilesini ve kutsal kitapları kabul etmesini önemli bir buluşma noktası olarak görmüştür. Çünkü, ehl-i kitap peygamberlik müessesesini kabul edip, ilahî mesajı içeren eserler olarak kutsal kitapları kabul ettiklerinden, bir kelimede buluşmak kolay olacaktır.

Zaten Kur'an, kendisinden önceki kitaplara dikkat çekerek, vahiy çizgisindeki bu birliğe vurgu yapmıştır. Kur'an, Müslümanlara hitap ederek, "Ey insanlar! Kur'an'a iman ettiğiniz gibi, kütüb-ü sabıkaya da iman ediniz; çünkü Kur'an onların sıdkına delil ve şahittir." der. Diğer semavi din mensuplarına ise, "Ey Ehl-i Kitap! Geçmiş olan enbiya ve kitaplara iman ettiğiniz gibi, Hazret-i Muhammed (a.s.m) ile Kur'an'a da iman ediniz!" der.11 Ali İmran Suresi 64. ayetinde, "Deki! Ey kitap ehli olan Hıristiyanlar ve Yahudiler! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin" denilerek Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanların buluşma noktalarına dair işaretler verilir.12

Burada bir kelimede buluşmaktan kasıt, vahiyle gelmiş bir inancın yeniden vahiydeki yerine, yani Nübüvvet silsilesinin öngördüğü haline dönme çağrısıdır. Çünkü, Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerinin insanlığa gelmesinin üzerinden geçen uzun asırlar boyunca bu dinler kültürel/tarihi özellikler kazanarak asli şeklinden uzaklaşmışlardır. Bediüzzaman, eserlerinin müteaddit yerlerinde "hakiki dindar İseviler" dediği kültürel Hıristiyanlıktan kendini kurtarabilmiş insanları muhatap alır.

"Kur'an'da Yahudi ve Hıristiyanlara muhabbetten nehiy var nasıl dost oluruz?" şeklindeki bir soru üzerine Bediüzzaman, hangi konularda ittifak edilmesi gerektiğini ortaya koyar. Burada "Yahudiyet" ve "Nasraniyet" itibariyle dost olunamayacağını ifade ediyor. Yani vahiyden kaynaklanmayan kültürel Hıristiyanlık ve kültürel Yahudilik konularında ittifak edilmeyeceği belirtilir.13

Sonuç

Bediüzzaman, Kur'an hakikatlerini günümüz şartları içerisinde değerlendirirken, bugünün insanının şiddetle ihtiyaç duyduğu yaklaşımlar ortaya koymuştur. İnsanı, toplumu, devletleri ve bütün dünya insanlığını ilgilendiren evrensel bir barış ikliminin oluşturulması için çaba sarf etmiştir. İnsanlık yararına olan hak, hürriyet, adalet ve eşitlik gibi konuların vahiyden kaynaklanan ilkeler olmasına rağmen, evrensel değer olarak kabul görmelerini vahiy hakikatleri üzerinde evrensel bir konsensüs sağlanması şeklinde değerlendirmiştir.

Çatışma, menfaatçilik, ahlaksızlık ve safahatın yaygınlaştığı, dine lakayt insanların arttığı bir ortamda Müslümanların kendi aralarındaki ihtilafları bir kenara bıraktıkları gibi, Hıristiyan dindar ruhanileri ile aralarındaki ihtilaf noktalarını dahi terk ederek birlikte hareket etmeleri gerektiği belirtilir.

Bediüzzaman, dünyada adaleti, barışı, huzuru ve gelişmeyi temin etmek amacıyla kendini feda eden masum ve mazlumların, Müslüman olmasalar da o hizmetlerinin karşılıklarını göreceklerini, ahirette mükafatlarını alacaklarını söyleyerek, Müslümanlar ile Hıristiyanların arasında bir buluşma zemini oluşturmuştur.

Aslında Bediüzzaman, vahiy kökenli ilkelerin insanlık için bir konsensüs olabileceğini görerek, vahiyden beslenen inançlara esas köklerinde ittifak etmelerini önermiştir.

Dipnotlar

1. Bkz.: Selim Sönmez, "Kur'an Medeniyeti ve Evrensellik İmkanları", Köprü, Sayı: 81 (Kış/2003), s. 8-16.

2. Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1994, s. 53.

3. Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 179.

4. Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1997, s. 192.

5. Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 60.

6. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1994, s. 454.

7. Nursi, Emirdağ Lahikası, s. 139.

8. Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 79.

9. Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 49.

10. Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 53, 54, 79.

11. Bediüzzaman Said Nursi, İşaratü'l-İ'caz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1994, s. 52.

12. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 371.

13. Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1994, s. 70.

Yukarı