. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 12267

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 96 
 İslam ve Sanat
 KÖPRÜ / Bahar 2011 
 Said Nursi’nin İslam Dünyası Tasavvuru: Hutbe-i Şamiye


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İrtica: Tehlike mi, Maske mi?
Bahar 2002   [ 78. Sayı ]


31 Mart Vakası'nın Oluşumunda İttihatçıların Etkisi ve Bazı Yanılgılar

Nazmi Eroğlu

"Abdülhamid... otuz iki senelik mutlakıyete bir gecede son vermesini biz, önceleri kendi kudret ve kuvvetimiz farz etmiştik. Devletin içinde bulunduğu şartları, iktidarın mesulleri olarak öğrenince ibretle anladık ki, Sultan Hamid bize bizzat kendisi yol vermişti."
Talat Paşa

"Bütün efrad-ı millet Terakki ve İttihat Cemiyeti âzasındandır. Ben de reisleriyim. Artık birlikte çalışalım vatanımızı ihya edelim..."
Sultan Abdülhamid

"...Meşrutiyet'i onların varlığına istinad ederek ilan ettiğimiz bu saf vatan evlatlarını 'Şeriat isteriz' diye kendi eserlerinin karşısına çıkartanlar kimlerdi ve şeriata dokunmanın kimsenin aklından geçmediğini herkesten iyi bildikleri halde bu yola neden girmişlerdi? Başlarını kim veya kimler çekiyordu? Gayeleri neydi?"
Talat Paşa

"Gönül isterdi ki, bizim rüesâ-yı umurumuz 31 Mart Vak'asının meşrutiyet itibariyle sırf 'hareket-i irticaiyye' olduğunu göstermek gibi bir muhal ile uğraşmaktan artık vazgeçsinler."
Mîzâncı Murad

Meşrutiyetin Getirdikleri

İttihatçılar, Meşrutiyetin ilanı için faaliyetlerini 1907'den sonra daha da yoğunlaştırmışlardı. Yüzyılın başından itibaren Avrupa'daki Jön-Türkler iki ana gruba ayrılmıştı; bir grup Ahmet Rıza'nın ve diğer bir grup Prens Sabahaddin'in öncülüğünde faaliyetlerini sürdürüyordu. Ancak, Saray'ı Meşrutiyet'in ilanına zorlayanlar bu gruplar değildi. Bu görevi, yurt içinde, Manastır-Selanik (Makedonya) bölgesinde örgütlenen ve ağırlıklı olarak askerlerin oluşturduğu diğer bir grup üstlenecekti.1 Selanik'deki örgütün başını çekenler Ahmet Rıza'nın grubuyla birleşti. Paris grubuna Dr. Nazım aracılık etti. Fakat, Prens Sabahaddin'in grubuna ve onun savunduğu görüşlere pek iltifat edilmedi.2

O tarihlerde büyük devletlerin ıslahat yapmak amacıyla Makedonya işlerine müdahalesini Babıali kabul etmek durumunda kalmıştı. Emperyalist devletlerin, ıslahat bahanesiyle ön plana geçmeleri, Rumeli'deki üç vilayetin elden çıkacağı korkusunu gündeme getirdi. "Cemiyet, halkın bu milli heyecanından faydalanmayı bildi. Teşkilatını genişletti".3 Böylece, aydınların önderliğinde kurulacak bir Meşrutiyetin içerdeki sorunları çözüp, devleti yeniden tanzim edebileceği ve dış dünyaya karşı saygınlık kazandıracağına inanılıyordu.4

Rumeli'de güçlenen İttihat ve Terakki hareketi karşısında Sarayın aldığı tedbirler bir bir boşa çıkarıldıktan sonra, Abdülhamid son anda bir manevrayla Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kaldı. Ancak bu yapılırken halkın ve aydınların meşrutiyeti yürütecek bir rüşte eriştiği yönünde bir hava yayıldı ki, "istibdat" yönetimine zımnen haklılık kazandıran, Abdülhamid'i masum gösteren bir durumdu.

İttihatçıların Abdülhamid'in padişahlığına olan itirazları Meşrutiyet ilan edildikten sonra ortadan kalkmıştı. Bunun yanında Abdülhamid Meşrutiyeti benimseyince bu daha da perçinleşti. Rumeli'nin dışında güçlerinin zayıf olması onları dikkatli hareket etmeye, uzlaşmaya sevketti. Ayrıca, Edirne'deki askerlerden üç yüz kişilik bir grubun, padişaha zarar verilip verilmeyeceğini tahkik etmek üzere İstanbul'a gönderilmesi, Abdülhamid'e olan saygıyı pekiştirmiş oldu.5

Tecrübeli devlet adamlarının ve Padişahın bulunduğu kesimle, dinamik ve genç neslin ayrıştığı dönem Meşrutiyetin ilanıyla geride kalıyordu. Bu, halkın ve devletin birbirine ters düşen yanlarını ortadan kaldırabilecek bir şansı yakalamak için fırsat sunuyordu Osmanlı toplumuna. İlk zamanlar böyle bir şansın nüveleri görülse de daha sonraki yıllarda tecrübeli insanlar tasfiye edilerek, genç ve tecrübesiz kadrolar devlete hakim olacaktı. Bayur, 1950'li yıllarda, "liberal ve yeni rejimin terakki ihtiyacına uygun bir anlayışı İttihat ve Terakki Merkez-i Umumisi o vakit hazmedebilse ve bu yoldan gidebilse idi, memleketimizde demokrasi davası, şimdi 50 yıl daha ilerde bulunmuş olacaktı"6 ifadeleriyle bir takım ihtiraslar yüzünden önemli bir fırsatın kaçırıldığına işaret edecekti.

Hürriyetin ilânından sonra, Makedonya'da, önceleri çetecilik faaliyetleri azalmıştı. Bu bakımdan ıslahat gereksiz kaldığından büyük devletler jandarmalarını geri çekmeye başladılar ve Kapitülasyonların kaldırılması gündeme geldi. Ancak, bu tablo kısa sürdü ve dış politikadaki bu iyi hava tersine dönmeye başladı.7 Seçim atmosferi içinde meydana gelen iktidar boşluğundan yararlanan dış devletler, siyasi manevralara girmişlerdi (Avusturya'nın Bosna-Hersek'i ilhakı, Bulgaristan'ın bağımsızlığını ilanı, Girit'in ilhakı gibi).8

Bunun yanında içerde de siyasi çalkantılara zemin hazırlayacak gelişmeler oluyordu. Abdülhamid'e muhalif olanlar arasında da tartışmalar başlamıştı. Tanınmış Mülkiye hocası Murad Bey'le -ki, Jön-Türklerin büyükleri arasında yerini almıştı- İttihatçılar arasında tartışmalar derinleşiyordu. Bu kesimlere yakın olan kalemler de birbirlerine karşı vaziyet alıyorlardı. Böylece, Jön-Türklerin arasında meydana gelen parçalanmanın nüveleri yurt içinde ve Meşrutiyet'ten sonra yeniden su yüzüne çıkıyordu.9

İttihatçıların en büyük muhalifi Prens Sabahaddin ve yönettiği siyasi hareketi idi. Esasında İttihatçıların ileri gelenlerinden daha ikna edici ve fikriyat açısından daha etkileyici idi. Daha çok mantık ve akla hitap eden bir şahsiyetti. İttihatçılardan daha liyakatli bir vizyon sergilemesi, tutarlı görüşler ileriye sürebilecek bir performans göstermesi ve İttihatçıları güçlü bir şekilde eleştirmesi, kendisini hedef yapmakta10 ve İttihatçıları aciz bırakmakta idi. Zira, İttihatçıların, Abdülhamid ve onun çevresindeki bazı Paşalarla Meşrutiyet'in ilanından sonra kader birliği içinde görünmesi, Sabahaddin ve arkadaşları tarafından büyük bir zaaf olarak görülüyordu. Yıllarca karşı oldukları ve mücadele ettikleri Abdülhamid ve ekibine karşı yürüttükleri propagandalar, adeta bir iman telakki edilmişti. Abdülhamid'in son anda Meşrutiyet'i ilan etmesi ve İttihatçılarla uzlaşması, hatta diğer muhaliflere karşı tavır takınması bu inançlarını havada bırakmış, anlamsızlaştırmıştır.11

Her keskin ideoloji ve muhalefetin, iktidar sürecinde ve realiteyle karşılaştıkça yaşadığı bu durum, İttihatçıları hırçınlaştırıyor ve önceleri maksatta birleştikleri birçok Jön-Türk ileri gelenleriyle yollarını ayırıyordu. Hasan Amca: "İş o kerteye geldi ki; Sarayın büyük adamları, İttihat ve Terakki ile aynı safta muhalefetle çarpışıyordu" ifadeleriyle bu çelişkiye işaret ediyordu.12 Kendi siyasetleri açısından olumsuz olarak algılanan bu görüntü İttihatçı yazarlar tarafından da eleştiriliyor ve çıkış yolu aranıyordu.13

Ayrıca halkın nazarında da itibarları sarsılmakta idi. Bunun değişik, hatta bazen basit sebepleri de olabiliyordu. Örneğin, hapishanedeki adî suçlulara Meşrutiyet andı içirilerek affedilmesi yeni yöneticilere karşı kuşku meydana getirebiliyordu.14

Sovyet perspektifiyle meseleye yaklaşan Petrosyan, Jön Türkler'in halkın nezdinde çelişkiye düşmesini şu şekilde yorumlamaktadır: "Daha devrimden sonraki ilk haftalarda, bu yarım zaferin kendilerini tatmin ettiğini gösterdiler. O büyük devrimci sloganların yerini, sükunet ve düzen çağrıları aldı. Anadolu'nun birçok bölgesinde, Meşrutiyet ilânını, o tiksinç memurlardan ve ağır vergi yükünden kurtuluş olarak algılayan ya da meydana gelen değişiklikten bu anlamı çıkaran köylüler, vergilerini ödememeye başlayınca, Jön Türk komiteleri, Jandarmanın da yardımıyla bu vergi kaçakçılarını uslandırdılar".15

Hasılı, Meşrutiyetin ilan edilmesinin ardından gelen sevinç dalgasının fazla uzun sürmeyeceği anlaşılıyordu. Zira, iktidarı ele alanların ülke yönetiminde Meşrutiyet'in ruhuna uygun bir değişim meydana getirmeye niyetleri yoktu. İnkılap, bu anlamda, şekilden ibaret kaldı. Adil ve kalıcı gerçek meşrutî yönetimin unsurlarının ortaya çıkması ve istibdadın yadigarı olan bozuklukların izalesi için gereken icraatlar düşünülmediği gibi aksi yapılaşmalar kendini gösterdi. Eski yönetimin bozuklukları daha da ağırlaştı. "İttihat ve Terakki Cemiyetine mensubiyet bir varlık ve merkez-i umumî azası bulunmak nazırlık fevkinde bir kudret oluvermişti".16

İttihatçıların

Siyasette Söz Sahibi Olmaları

İttihat ve Terakki, "Merkez-i Umumi" aracılığıyla hareket ediyordu. Bu heyet Selanik'te kalıp gizliliğini sürdürerek siyaseti yönlendiriyordu. Hürriyetin ilânından birkaç gün sonra Talât, Cemal ve Cavid beylerin de içinde bulunduğu yedi kişilik bir grup, yeni rejimin yerleşmesine göz kulak olmak üzere başkente gelmişti.17 Bunun için en önemli atamalar üzerinde bile pazarlık yapmayı göze almışlardı. Selanik'ten geldikleri gün Talat ve Cavid beylerle Babıali'de yapılan görüşmelerde (Ağustos 1908), Harbiye ve Bahriye nezaretleri gibi Padişahın seçim ve atama hakkı dahilinde olduğu düşünülen nezaretler konusunda direnmişler ve Recep Paşa'nın Harbiye Nazırı olmasını istemişlerdi.18

Genç Osmanlılar devlet yönetimi kendilerine verilse devleti kurtaracak kapasitede olduklarına inanıyorlardı. Bu, donanım açısından bakıldığında doğru olabilecek bir durumdu. Ancak aynı şey Jön Türkler için geçerli değildi. Eğitimlerinin ve tecrübelerinin yetersiz olduğunu bilmeleri yanında, tutucu bir zeminden hareket etmek mecburiyetinde kalmalarının da getirdiği olumsuzlukların farkında idiler. İttihatçıların çoğunluğu küçük rütbeli subaylar, kıdemsiz memurlardan oluşuyordu. Bundan dolayı, istibdada mütemayil olan eski Babıali yöneticileri tasfiye edilmiş, liberal (ve İngiltere taraftarı) tanınan Said ve Kâmil Paşalara hükümet kurma görevinde birinci derecede rol verilerek, onlarla uzlaşmak mecburiyetinde kalınmıştı. Bu arada Cemiyet, işin perde arkasında kalıyor ve "yap veya yapma" tarzında işleri yürütüyordu ki, bu "denetleme iktidarı" olarak tarif edilmektedir. Yani, bir anlamda hükümetin sorumluluğunu almadan iktidara sahip olma durumu hasıl olmuştu.19

Abdülhamid ve Sadrazam Said Paşa düzeni sağlamak için silahlı kuvvetler üzerinde sivil denetimi sağlayacak özel tüzükler hazırladılar. Ancak bunu İttihatçıların kabul etmesi mümkün değildi ve bunu önlemek için girdikleri mücadeleden galip çıktılar. Said Paşa'nın yerine daha uysal olan Kâmil Paşa Sadarete getirildi. "Yedili Komite" yine perde arkasına çekildi ve yönetimi hükümete bırakarak parti, anayasayı korumanın dışında hiçbir şey yapmayacağını bildirdi.20

Sadrazamlık makamına gelen Kâmil Paşa, siyasî tecrübelerini kullanarak, ülkenin iç ve dış siyasetinde içinde bulunduğu durumu düzeltmek için gayret sarf ediyordu. Sadrazam tasarruf yapmak ve devleti daha işlerlikli kılmak için bazı idari tedbirler almaktaydı. Ayrıca, bürokrasiyi düzene sokarak etkin hale getirmek ve bütçe açıklarını karşılamak için memur sayısını azaltma yolunda önlemler alındıysa da, tepkiler yüzünden tasarlananlar tümüyle uygulanmadı. Halbuki, hükümet günlük harcamalarını dahi karşılayamayacak bir durumdaydı. Çeşitli kurumlarda terfiler sınırlandırıldı ve memur tenkisatına gidildi. Ordunun harcamaları denetim altına alınmaya çalışıldı. Bu arada, seçim yasaları çıkarılarak Meclisin önü açıldı.21

Bu durumda Kâmil Paşa, Cemiyet'le iyi ilişkiler kurmak istediği ve Cemiyet'in de onunla işbirliği yapması sonucunda Sadaret'te kalabilmişti. Seçimler sona erdikten ve Meclis toplandıktan sonra, Meşrutiyet idaresinin kurallarına göre hareket etmek gerekmekte idi. Cemiyet gizli bir teşkilat olarak kalıp, ülke içinde ve hükümet üzerinde etkisini ve baskısını sürdürmek istiyor, bu şekilde öneminin korunacağına inanılıyordu. Babıali tarafından bakıldığında, Parti legalleşirse esrarengiz etkisi ortadan kalkabileceğinden ve Meclisin reyini hürriyet şartları içinde kullanabileceğinden dolayı çareler aranmalıydı. Kâmil Paşa, ordudan başlamak üzere disiplini sağlamayı düşünüyordu. Böylece, ordunun siyasetle olan bağı kesildiğinde İttihat ve Terakki, normal bir siyasi parti olarak halkın önünde duracaktı. İşte, iki tarafın arasının açılmasının gerçek sebebi bu yöntem ve yönetim anlayışındaki çelişkilerdir.22

Kâmil Paşa'nın Harbiye Nazırı Ali Rıza Paşa vasıtasıyla orduyu normalleştirme gayretleri, birçok subayın siyasetin içinde olması sebebiyle istenen neticeleri vermeyecekti. Ancak, ordu içinde ve bazı kurumlarda zaaf emareleri görülmekteydi. Subayların siyasete karışmalarına karşı çıkan İkinci Ordu kumandanı Nazım Paşa Harbiye Nezareti'ne getirildi; istifa halinde olan Bahriye Nazırı Arif Hikmet Paşa'nın yerine vekil olarak Hüsnü Paşa tayin edildi. Sadrazam böylece askeri disiplinin ve hiyerarşinin sağlanabileceğine inanıyordu. Yani, ordu hükümetin emri altında, askeri hiyerarşi içinde şekillenecek ve Cemiyet'in etkisinden kurtulacaktı.

İttihatçılar bu durumu, yani subayları siyasi hayattan çekme teşebbüsünü, Cemiyet'i ve Meşrutiyet'i zor durumda bırakacak bir hareket olarak görüyorlardı. Bunun yanında Etniki Eterya (Yanya) Cemiyeti için alınacak tedbirler bağlamında, Selanik'teki askeri varlığın zaafa uğratılmaması amacıyla buradan kuvvet göndermek yerine, tecrübeli olan İstanbul'daki Avcı Taburları'nın gönderilmesi gündeme gelince İttihatçılar şüpheye düştüler. Buna cevapları ise, bir ay önce güvenoyu verdikleri Kâmil Paşa'yı düşürmek oldu.23 Böylece, Kâmil Paşa engeli ortadan kaldırıldıktan sonra İttihat ve Terakki bütün siyasi gidişata yön verebilecek kudretin sahibi olarak rejimi, diktatörlük ve oligarşik bir yapıya dönüştürdü.24

Belirsiz Bir Siyasî Yapının Zorlukları

ve Ordunun Siyasete Alet Edilmesi

Araştırmacı Ali Birinci, "Meşrutiyetin ilanıyla birlikte İ (İttihat ve) T (Terakki) ismi yarı korku, yarı saygıyla anılmaya başlamış ve onun adına söylenen sözler kaale alınır olmuştu" ifadeleriyle mevcut durumu özetlemektedir. İttihat ve Terakki, iktidarı ele almamasına rağmen politikaların oluşmasına müdahale etmekte25 ve bu durum, iktidarın odağı netleşmediği için kargaşaya bir zemin oluşturmakta idi. Zira, Cemiyet'in hükümete girmeden ve uygulamaların sorumluluğunu almadan, Selanik'ten gelen yedi kişilik bir komiteyle iktidara sahip olmaya çalışması tartışmalı bir durum meydana getiriyordu. Shaw'ın ifadeleriyle: "İktidar ve otoritenin kimde olduğunu bilen yoktu. İktidar hâlâ padişahın elinde miydi? Padişah adına devleti sadrazam mı yönetecekti? Yoksa toplandığında Meclis mi önde gelen role sahip olacaktı?" Böylece hükümet, kendi durumunu ve İttihatçıların amaçlarını kavrayamadığı için kendi politikalarını oluşturamadan ülkeyi İttihatçıların etkisine göre yönetiyordu.26 Bu dönemde, İttihat ve Terakki güçlü bir örgüte sahip olduğundan, bu gücünü yöneticilerinin ihtirasları doğrultusunda kullanmaya başladı. Bu, Meşrutiyetin hükümlerini çiğnemek anlamına geliyordu.27

Jön Türk hareketi içinde yer alan ve ordudan atılan Kuran'a göre en büyük hata; iktidarı ele geçiren ihtilalcilerin Meşrutiyet ortamına girildikten sonra kendilerini adeta inkâr edercesine iktidar hırsına kapılmalarıdır. İttihatçılar içinde birçok iyi niyetli vatanperver insanlar olmasına rağmen, içlerinde birikimli ve geniş düşünceli adamlar bulunmadığı üzerinde duruldu. "Tek bir şehir camiasının düşüncesiyle kurulan bir idare usulünü Osmanlı toprakları gibi muhtelif ırklarla meskun geniş bir ülkede aynen tatbikata kalkışmak, bir hayalden başka bir şey değildi." Bunun yanında, eğitim kurumlarında okuyan gençlerin özgürlük düşüncesini geliştirmek gerekirken, aksine bütün yüksek mektepler İttihat ve Terakki namına tahlif (ant içirme) ve Cemiyet'e sadakat yeminine zorlanmıştı. Bu da gençleri muti bir alet haline sokmakta, bir yönüyle militanlaştırmakta idi.28 Halbuki, Meşrutiyetin düsturları, fertlerin siyasî ve sosyal haklarına saygı gösterilmesi, her insanın hukukun önünde eşitliğinin kanunlarla teminat altına alınmasıdır.29 İnkılabı gerçekleştiren teşkilatın tekelci konuma gelmesi ve olması gereken değerlerin hiçe sayılması kabul edilemezdi. Seçimlerde meydana getirilen gayrı meşru yönlendirmeler ve manipülasyonları gerçekleştirmek için bir güce istinat etmek icap ediyordu; bu da askerlerdi. Bunun için de alt yapı hazırdı.30 Zira işin başından beri İttihat ve Terakki militarist bir yapıya önem veriyordu ve üyelerinin çoğunluğunu subaylardan seçiyordu.31

Devletin bütün güçleri, adliyesi ve teşkilatıyla atıl hale gelmişti. Ülke "İttihat ve Terakki Merkez-i Umumisi"nin talimatları doğrultusunda idare edilmeye çalışılıyordu. Ancak bütün talimat ve temennileri dinleyecek alt rütbeden silahlı ve sivil bürokrasi mensupları bulunamıyordu.32 Zira, ihtilalci bir anlayış içinde olan bu subaylar kendilerinde büyük idealler vehmettiklerinden dolayı, olması gereken disiplin mevcut değildi.33

Askeri disiplin ve hiyerarşi, ihtilal düşüncesinin ve siyasi taraftarlığın etkisiyle bozulmuştu ve en yüksek rütbe teğmen ve yüzbaşı durumuna gelmiş; adeta binbaşı, yarbay, albay ve en son paşalar geliyordu. Askeri hiyerarşinin tersine dönmesi (bir çeşit cuntalaşma) orduyu atıl duruma getirecek büyük bir felaketti.34 Paşalar istikbalini karanlık gördüklerinden bu küçük subay hareketinin etkisi altında kalıyorlardı çoğu zaman ve "küçük subaylardan oluşan heyetler, huzurlarına mancınıkla çıkılamayan paşalara, sadakat yemini yaptırıyorlardı".35

Halbuki Meşrutiyet, millet iradesinin sonucunda teşekkül eden bir hükümetle ülkenin yönetimi anlamına gelmekte olduğu herkes tarafından idrak edilen bir durumdu. Buna rağmen İttihatçıların önde gelenleri milletin bu hakkının kendilerinde temerküz ettiğine inanmaktaydılar. Onlara karşı muhalefet etmek, adeta millete ve devlete muhalefet gibi algılanmakta idi. Bundan dolayı, "millete rağmen millet için" anlayışının temelleri o dönemlerde su yüzüne çıktığı düşünülebilir. Hasan Amca'nın tarifiyle; hakimiyeti padişahtan alarak kendilerine mal etmişlerdir. "Nezaketen olsun bu yetkinin millete ait olduğunu söylemek lüzumunu bile hissetmiyor. Milletin bütün haklarını, gizlice toplanan beş-on subayın hükümdarlık makamına tevcih ettikleri darbenin meşru kıldığı miras telakki ediliyor".36

İttihatçılar, Fransız Jakobenlerden ilham alarak memleketin merkezi yerlerinde, kısa bir zaman içinde İttihat ve Terakki kulüpleri açtılar. "Bunlar her sınıftan halkın toplantı yeri, siyasi ve içtimai bir terbiye mahalli halini aldı." Bayar'a göre burada her türlü görüş rahatlıkla tartışılırdı.37 Ancak, bu örgütlü yapının, örgüt dışındaki çevreler üzerinde ne gibi etkileri olduğu üzerinde durulmuyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti, her türlü içtimai ve siyasi gelişmeye müdahale etmeyi kendinde hak bilmekteydi. Cemiyetin fedai kadrosunun da bu yapıyı pekiştirdiği bilinmektedir. Zira legal hale geldikten sonra da fedailik bir hizip olarak cemiyet içinde devam etti. Ayrıca cemiyet kendisini "cem'iyyet-i mukaddese" olarak ilân etmişti38 ki, mukaddes bir şeye karşı çıkmanın bedeli hayli ağır olabilir.

Partizanca Kadrolaşmalar ve Menfaat Temini

İttihat ve Terakki kulüpleri kendinden olmayanlara karşı husumetle hareket etmekteydiler. Saflarında bir çok idealist ve vatanperver insan olmasına rağmen, partizanlığın etkisiyle parti ayrı bir renge bürünmekte idi. Menfaat temin etmek ve hükümet nüfuzunu ele geçirmek için memurları tehditle tahakküm altına almak istemeleri sonucunda halkın işlerinde aksamalar meydana geldiği yönünde görüşler bulunmaktadır. Halep Valiliği görevinde bulunan Ahmet Reşit Rey şunları söylemektedir: "Memleketimizde hükümete tali olmak isteyen bütün teşekküller gibi İttihat ve Terakki kulüpleri de, ancak memurların azil ve nasbı salahiyeti kendilerinde olduğunu göstermek suretiyle, halk nazarında hükümet nüfuzuna sahip görünmeye çalışmaktan başka bir şey yapamazlardı." Nitekim Cemiyet, Meşrutiyetin ilanından sonra ülke çapında kendilerine ters düşen memurları "tard ve tebdil" ederek işe başladılar. Bu, Halep'te görev yapmakta olan Reşit Rey'in gözlemlerinden de anlaşılmaktadır: "Hemen her gün, filan kaymakamın azli, filanın şu memuriyete tayini gibi metalibi muhtevi ve yalnız 'İttihad ve Terakki kulübü' mühründen başka imzadan âri kağıtlar getirmekten usanmadılar." Bu kağıtları bir tarafta biriktirdiğini belirten Reşit Rey, halkın da şikayetlerini göz önünde bulundurarak hükümet üstünde hükümet teşkil edilmeye çalışıldığı hükmüne varmaktadır ki, ona göre devlet otoritesi hiç bir yerde böyle bir yapıyı kaldırmaz.39

Diğer taraftan Cemiyet için toplanan paraların akıbeti ve toplanma şekli konusunda da şaibeler, şüpheler bulunmakta idi. İttihatçılar yurt çapında geliştirdikleri mekanizmalar vasıtasıyla varlıklı kişilerden zorla para/bağış alması memnuniyetsizliklere sebep oluyordu.40 Ayrıca, Abdülhamid döneminde İttihatçılara muhalif devlet ricali, hürriyetin ilanından sonra suçlu duruma düşmeleri sebebiyle, bir kısmı Avrupa'ya kaçmış, bir kısmı da hapse düşmüştü. Bunlar bu durumdan kurtulmak için İttihat ve Terakki fırkasına büyük paralar bağışlamak zorunda kaldılar.41 Bütün bu uygulamalar ve söylentiler, maddi olarak zaaf içinde olan halkın gözünden kaçmayacaktı.

Partiler, Basın ve İttihat ve Terakki Hakimiyeti Altında Yapılan Seçimler

Milletvekili seçimlerine başlanacağı zaman "Selanik Merkez-i Umumisi" devletin gücünü kullanarak seçimleri yönlendirmekteydi. Cemiyetin baskıları, askerin siyasete müdahale ve partilerle uğraşması hususunda, vilayetlerden merkeze doğru memnuniyetsizlik haberlerinin gelmesi, durumun ciddiyetini haber veriyordu, aslında. Halbuki, Meşrutiyet yönetiminin en önemli unsurları partilerdi. Ancak, İttihatçılar kendilerinden başka örgütlenmiş ve güçlenmiş bir siyasî teşekküle tahammül edemiyorlardı. Örneğin, Merkez-i Umumi'den Halep Valisi Reşit Rey'e gelen bir telgrafta, İttihatçıların lehine seçimlere müdahale edilmesi tavsiye ediliyordu. Halbuki bu tarz hareketlerin meşrutiyetçi bir anlayışla uzaktan yakından bir ilişkisi bulunamazdı.42 Hatta bunun müstakbel bir istibdadın ayak sesleri anlamına geleceği yönünde ciddi şüpheleri akla getirmekte idi.

Meşrutiyetin hilafına askerin gücü seçimlere alet edilmesi devletin bütünlüğünü ve barışını zedeliyordu. Şerif Paşaya göre İttihatçılar, "... yer yer müntehib-i sanileri silahla tehdit eyleyerekten, bütün unsurları birlikten, barış düşüncesinden soğuttu, uzaklaştırdı." Gazeteleri Tanin'in yayın politikalarının da etkisiyle bu tutumlarının meydana getirdiği menfi hava ağırlaşmaktaydı ve bundan dolayı bazı toplumlar devlete düşman olmuşlardı.43 Halbuki, Meşrutiyet ve Kanun-i Esasi dairesinde herkes siyasi faaliyetlerinde hür ve serbest olacaktı. Fakat bu hakkı kullanan unsurlar ve siyasi hareketler İttihatçıların çıkarlarına ters düşünce, "hamiyetsiz, hain-i vatan, muhteris" gibi -irtica tabiri henüz gündemde yoktu- kavramlarla suçlanmakta idiler.44

Seçimler, Osmanlı toplumu açısından en önemli dönüm noktalarından biri idi. İttihatçıların seçimlerden beklentisi, mümkün mertebe Türk (Müslüman) vekillerinin çıkmasını sağlamaktı. Bunun bir refleks haline geldiği de düşünülebilir. Zira gayrimüslim camia, cemaatî faaliyetlerinden dolayı, kazandıkları tecrübeyle bu tür organizasyonları Müslümanlardan daha aktif bir şekilde yürüteceği belliydi. Rumlar oylarını bölmeden seçime katılıyorlardı. Böyle bir siyasî zeminde İttihatçılar Türk-İslam unsurlarını örgütleme görevi üstleniyorlardı. Böylece İttihat ve Terakki'nin tekelci bir duruma gelmesi için kendine göre haklı ve önemli bir sebebi oluyordu. Buna uymayanlar, karşı tarafın menfaatleri doğrultusunda hareket ettikleri düşünülüyor ve suçlanıyorlardı.45 Prens Sabahaddin'e yakın Ahrar Fırkası ve Temo'nun Fırka-i İbad'ı İttihatçıların baskıları yüzünden mebus çıkaramamışlardı. Bu partiler, baskılardan nasiplerine düşeni fazlasıyla aldılar. Bunun yanında Fedakâran-ı Millet Cemiyeti de dağıtılmıştı. Bu tür davranışlar basın hayatında yoğun muhalefete ve gerilimli ortamlara sebebiyet veriyordu. Halbuki, işbaşına geçenler veya siyasete yön verenler eski programlarından sapmışlar ve Türklerin dışındaki bazı gayrimüslim unsurları kendilerinden uzaklaştırmakta idiler. İbrahim Temo, bu dağılmayı önlemek ve ülkenin birliğini sağlamak gayesiyle Demokrat Fırkası'nı kurduğunu belirtmektedir. Ancak, bu çalışmaları İttihatçıların en üst düzeyindeki bazı şahıslar tarafından iyi karşılanmamış, hatta bu kadim arkadaşlarını tehdit etmekten de çekinmemişlerdir. Ayrıca, İbrahim Temo'nun görevlendirdiği Muhlis Sabahaddin Bey, Selanik'te teşkilatlanmak isteyince öldürülmesi için harekete geçilmiş ve yaralı olarak canını zor kurtarmıştır. Hükümet kanalıyla pekiştirilen bu baskılar o kadar şiddetli idi ki, "müntehib-i saniler" bu fırka namzetlerine oy vermekten çekinmişlerdi.46

Meşrutiyetle birlikte ortamın gereği olarak yayın hayatına başlayan gazeteler ve partiler, siyasî mücadeleyi körükleyeceği görülmekteydi. Seçim kampanyasındaki tartışmalar merkeziyetçilik, adem-i merkeziyetçilik, Batılılaşma ve modernleşme gibi eksenlerde geçiyordu.47 İrticadan sorumlu tutulan İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti, 31 Mart Vak'ası'ndan on gün kadar önce kurulmuştu. Dinî faaliyetlerle Osmanlı toplumunu eğitmek ve yardımlaşma duygusunu geliştirmek istiyordu. Bunun yanında İslam birliği çerçevesinde hizmet etmeyi amaçlayan bir cemiyetti. Çok kısa bir zamanda önemli oranda taraftar toplayan bu cemiyet, İttihatçı elitlerin ve bazı Batıcı aydınların husumetini çekmişti. Daha sonra siyasi fırka haline dönüştüğü ve parti gayesi güttüğü yönündeki görüşler, zaman ve zemin yönünden pek inandırıcı gelmiyor. Meydana gelen olaylar sonucunda yapılan suçlamalar, İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti'ni tasfiye etmek için kullanıldığı anlaşılıyor48 veya meselenin irtica biçimine sokulması ve bu şekilde lanse edilmesi, muhalifleri tasfiye edip siyasete tamamen hakim olmanın bir aracı olarak kullanıldığı düşünülebilir.49

Seçimler yapıldıktan sonra İkdam yazarı Ali Kemal, artık İttihat ve Terakki kanun ve nizam dairesinde hareket etmesi gerektiğini yazmakta idi. Devlet yönetimi için Hükümet, Meclis ve İttihat ve Terakki gibi üç ayrı siyasî gücün doğru olmayacağı üzerinde duran yazılar yazıyordu. Bu kabul edilemez bir muhalefetti İttihatçılar için.50

Muhalif gazetelerin susturulması için bahaneler aranmakta idi. Demokratların Yakın Şark, Türkiye, Jön Türk gibi gazeteleri hükümetçe kapatılmıştır (Bütün bu tazyiklere dayanamayan İbrahim Temo partiyi feshedip Romanya'ya gitmiştir). Aynı şekilde İzmir'de Hizmet adlı gazetesinde yazı yazan Hüseyin Rıfat Bey'in yazıları hoşa gitmediğinden, İttihatçılardan olmasına rağmen, tehdit edilmişti. Trabzon'da yayınlanan Tarık gazetesi yüzünden Hicabi Bey'in başı derde girmişti. Bütün bunlar vaka-yı adiyeden olmuştu.51

İttihatçıların sözcülüğünü ve tetikçiliğini yapan basın da bu olayların yayılmasında etkili oluyordu. Neyyir-i Hakikat, Süngü, Bomba gibi gazeteler Cemiyet namına sağa-sola saldırmaktaydılar. Muhalifler için şüphe uyandırıcı ve kışkırtıcı yayınlar yapılmaktan geri durmuyorlardı. Böylece tahakküm ve tehdit yoğunlaştı; muhalifler susturuluyordu veya susmayanlar da bilindiği gibi faili meçhule kurban gidiyorlardı. (Yani "Sultan Abdülhamid'in istibdadı yerine mahdut bir hizbin terörü baş göstermişti").52

İddialara göre, İttihatçılar, önlerinde duran engelleri ortadan kaldırmak, muhalefete gözdağı vermek için bazı şahıslara suikast düzenliyorlardı. İsmail Mahir Paşa ve Serbestî gazetesi yazarı Hasan Fehmi Bey vurulmuştu. Suikastın faillerinin bulunması için herhangi bir gayret şöyle dursun, açık bir engelleme olduğu biliniyordu. Hatta, bu tarz yanlışlıklar karşısında itiraz edenlere Cemiyet'in aldığı kararlar nas gibi savunulmakta idi.53

31 Mart Vak'ası'nın Mahiyeti

31 Mart'ın bir irtica olayı olduğuna dair bazı düşüncelere revaç verilir. Tanin ve Rumeli gazetelerinin yaydığı ve kabul ettirdiği, hatta resmileştirdiği bu görüş, adeta "kaziye-i muhkeme" hükmüne geçmiştir. Halbuki irtica, o dönemde, mutlakıyet yönetimini geri getirmek amacı gütmeliydi;54 mürteciler yalnız dört beş kişiye değil, hiç ayrım yapmadan bütün mebuslara karşı olmaları gerekirdi. Taleplerini de Meclisten değil, padişahtan istemeleri gerekirdi. Bunun yanında, Askerler meclisi talan etmiyor veya Yıldız'dan beklentisi yok. Ayaklanan askerlerin istediği diğer şeyler kabinenin düşmesi, bazı kişilerin mebusluktan istifa etmeleri, isyanlardan dolayı affedilmeleriydi. Ancak, "dini ayaklanmaya alet etmek irticadır" tespitini yapanlar "şeriat isteriz" sloganına takılmaktadır. Şerif Paşa'ya göre, ayaklananların kültürel seviyesi ve durumları nazarı itibara alınmalıdır. Yani, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin icraatlarından sonra, ayaklanma, aydınların ve üst düzey elitlerin yönetiminde olsaydı böyle bir tabir söz konusu olmayacaktı. Zira, cahil olan isyancı askerlerin "gözünde adalet, hürriyet, meşrutiyet, kısaca her hürriyetçi amaç şeriatta toplanmaktadır".55

Aslında olayı günümüz insanının daha iyi anlayabilmesi için şunu söylemek mümkündür: 31 Mart Vak'ası bir askeri darbe teşebbüsüdür. Alt rütbedeki askerlerin, yönetimlerini ve tutumlarını beğenmedikleri üst rütbedeki subayların ve onlarla ilişkisi olan hükümetin, özellikle hükümette ve parlamentoda görevli bazı vekillerin tasfiyesi için vaziyete el koymalarıdır. Ve bu teşebbüsleri/isyanları, yine ordunun içinden ve üst yönetimi temsil eden diğer bir grup (İttihatçı ağırlıklı) tarafından önlenmiştir/bastırılmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyet'i, bu vesile ile başta Abdülhamid olmak üzere bütün muhaliflerini tasfiye etme imkanına kavuşmuştu. Artık siyaset tarzlarını sorgulayacak bir güç kalmamış ve Meşrutiyet askerin ağırlığını koyduğu bir yönetime dönüşmüştü.

Olayda Rol Oynayan Faktörler ve Alınan Tedbirler

İnkılaba vücut veren "Cemiyet-i İttihadiyye", belli bir düzeyin üzerine çıkmış siyasetçilerin ve fikir insanlarının hizmet ettiği cemiyet olmayıp Bulgaristan sınırında küçük subay ve müfrezeler içinde örgütlenmiş bir teşkilattı. Dolayısıyla cemiyetin ilk yöneticileri küçük rütbeli subaylar olmaktadır. Daha sonra gelenler, mürşitlik ve müritlik mantığıyla, rütbesi ne olursa olsun bunlara tabi olmak durumunda idi. Bu tür yapılaşmalar ise askeri düzene aykırı düşmekteydi. Rütbelere bakılmaksızın subaylar birbirleriyle senli-benli olmaktaydılar. Bu durum Meşrutiyetin ilanıyla kışlalara kadar yaygınlık kazandı. "Bu hal Mehmetçiklerin gözünden kaçmadı." Ordu içinde İttihat ve Terakki'ye sadakat yeminleri ettirildiğinden kardeşlik ve eşitlik temaları işlenmekte idi ve Mehmetçik bunu "binbaşı ne ise ben de oyum" şeklinde algılamaya başladı ki, bu da askerî düzene aykırı, onu sarsacak bir durumdu. Askerlerin böyle bir ortamda isyana kalkışması, olayın süratle genişlemesine sebep oldu.56 Şerif Paşa, "Anlamsız bir hamiyet yayıcılığı gururu ile askeri görevlerini unutan siyasi zabitlerimiz kendilerini maalesef birkaç haris serserinin ayartmasına kaptırarak o ihtilalin sebebi oldular" diye olayı karikatürize edecektir.57

Döneme tanıklık edenler, Meşrutiyet öncesinde, askerin talimsiz olduğunu belirtmektedirler. Tembelliğe meyilli olan asker böyle bir ortamda daha da tembelleşiyordu. Ancak bu vahim durumun aşılması gerekiyordu. Zira, Osmanlı devletinin geldiği siyasî ortamın yeni savaşları gündeme getireceği ve barışta ter dökmeyen ordunun savaşta kan dökeceği apaçıktı. Askerlik kurallarının gerektirdiği sıkı disiplin ve talimler hemen uygulanmaya konulması gerekiyordu. Bunun sonucunda çeşitli bahanelerle talimden kaçmanın yolları aranıyordu. Dinî ve ananevî zaruretler sebebiyle itiraz edilemeyecek bahaneler bulunmakta idi. Sabahları "hamamcı" olduklarını ileri sürerek ve bu mazeretin arkasına sığınarak yoklamalara katılmayanların sayısı artmakta idi. Ayrıca talimlerden kaçmak için de ibadet bahane edilmekte idi. Bunu önlemek ve talimi sevdirmek için bazı motivasyonlar geliştirilmeliydi. Ancak şu da bir gerçektir ki, insan unsurunun psikolojisi dikkate alınmadan en kolaycı bir yol tutuldu ve mazeret kabul edilmeden herkes yoklamalara ve talimlere katılmaya zorlandı. Fakat, bunların içinde gerçekten mazereti olanlar için bu durum kabul edilemezdi. Zira, Türk ordusunu ayakta tutan en önemli unsur maneviyatı idi. Ve vatanını da bu çerçevede seviyor; ölümü ve yaralanmayı "ya şehit ya gazi" anlayışıyla severek karşılıyordu. Dolayısıyla bu hassasiyete karşı geliştirilen tavırlar, hatta bir kısım subaylar tarafından askerlere küfürlü konuşmalar güveni sarsmıştı. Hasılı, dinî vecibelerini yerine getirmek isteyenlerle bunu bahane ederek görevini aksatanların birbirine karıştırılması, olaylara dini bir renk verilmesinde rol oynamıştı.58

"Cemiyet-i mukaddese'nin" dayandığı kuvvetlerin "Şeriat isteriz" gibi bir iddia ile ortaya çıkmalarına hayretle karşılayan Celal Bayar, Hoca Rasim Efendi'nin notlarından yaptığı alıntıda şu hususlara yer verir: Askerlere sorulduğunda, "bizim bildiğimiz Şeriat, kısasa kısas emreder, hırsızın elini keser, sarhoşu döver, halbuki asıl sarhoşlar, bizim zabitler gece gündüz kokanalar kollarında gezer..." "Bizi Selanik'ten getirirlerken 'Kanun-ı Esasi, Kur'an; Meşrutiyet, Şeriat demektir. Sizi İstanbul'a Meşrutiyeti muhafaza ve mürtedler baş kaldırırsa tepelemek için getiriyoruz demişlerdi. Hani Şeriat? Herifler bizi mürted yapmaya çalışıyorlar. Askerlerin namazı talimdir, diye bize namaz kıldırmıyorlar, gusül ettirmiyorlar, şapka giydirmeye çalışıyorlar..."59

31 Mart'ta olayların ortaya çıkmasında önemli bir sebep de Harbiyeli subaylara öncülük tanınmasıydı. Böylece alaylı subayların rolleri azaltılmış ve önemli oranda kadro dışı bırakılanlar olmuştu. Bu, orduda kalmak isteyen erbaşların üzerinde olumsuz etki bırakmıştı.60 Ancak meselenin kaynağı önceye dayanıyordu. Meşrutiyetten önce devlet kadroları çeşitli düşüncelerle şişirilmiş olduğundan ve haksız terfiler verildiğinden bunların tasfiyesi ve liyakat esasına göre terfiler ve görevlendirmeler yapılması gerekiyordu. Bunun için de "mektepliler" ön plana geçirilmeliydi. Bundan zarar gören veya görecekler arasında "her fesat mektepten çıkar" şeklinde propaganda yapılıyordu. Anlaşılan odur ki, alaylı subayların kadro dışı edilmesi çok ciddi güven bunalımı meydana getirmiştir.61

Rumeli'den -çetelere karşı çarpışarak tecrübe kazanan, İttihatçılara sadakati ve istibdada karşı olduğu düşünülen- "Nigehban-ı Hürriyet" (Meşrutiyet'in bekçileri) ve rejim için emin kuvvet olan Avcı Taburları, Cemiyet adına Meşrutiyeti korumak için İstanbul'a getirilmişlerdi. Rumeli'den getirilen üç bin kişilik bu kuvvete mümtaz bir yer verilmesi, kırk elli bin kişilik Hassa Ordusu'na -ki, meşrutiyete bağlı olduğu bilinir- mensup olanları gücendirdi. Bunun yanında, Avcı Taburları baskı mekanizması olarak kullanılıyordu. İstanbul'daki birçok kurum bunların baskıları altında idi. Hukukun sınırları zorlanarak istimal edilmeye alıştırılan bu taburlardan, yine hukukun sınırlarını ortadan kaldıracak bir hareket geleceği tahmin edilebilirdi. Ancak bu, "31 Mart" tarzında beklenilmediği anlaşılıyor. Bunun gerçek sorumlularını asılan çavuşlar ve cahil erlerde değil, orduyu/askerleri siyasete alet eden komutanlarda aramak gerekirdi.62

Genellikle, ayaklanan askerlerin arasına karışan bazı hoca kisveli şahısların, olayları tahrik ettiği üzerinde durulur. Bunun yanında dini değerlerin alet edildiğinden de bahsedilir ki, bütün bunlar doğru olduğu anlaşılıyor.63 Yani, İttihatçıları etkisiz hale getirmek için bazı çevreler tarafından din kullanılmıştır. Ancak, hiçbir dünyevi harekete dinin ulvî değerleri payanda yapılamayacağı vasat bir Müslüman'ın bilgisi dahilinde olan bir husustur. Fakat, his ve heyecanın kabardığı, baskı ve terörün hükümferma olduğu bir ortamda insan kütleleri kendini güvende hissedemezler ve sarılacak bir değer ararlar. Dolayısıyla birçok gayrı hukuki ve gayrı meşru olaylar kendini gösterir. Böyle bir ortamda ve kitle psikolojisinin verdiği bir cinnet hissine kapılan, hele hele kültür düzeyi düşük insanlardan mantıklı davranışlar beklemek zordur.

Olayın planlı bir tertip sonunda meydana geldiği yönünde bir çok eserde malumat bulmak mümkündür. Siyasi olayların gidişatını görebilecek bir siyasi yetkinliğe sahip olan Celal Bayar, ayaklanmanın planlı olduğunu, asilerin sokaklarda gördükleri Müslüman ve gayrimüslim vatandaşlara iyi davrandıkları ve korkmamalarını telkin etmelerinden çıkarır. Ayrıca, kargaşalıklardan zarar görmemeleri için yabancı elçiliklerin kapılarına da nöbetçiler koyarlar.64 Bununla beraber, döneme tanıklık eden bazı siyasetçiler, Almanların, olaya el koymaları ve yönetimi tamamen ele almaları için İttihatçılardan yana ve İngilizlerin de karşı taraftan yana hareket ettiklerinden bahseder.65

Meclis Başkanı Ahmed Rıza Bey, Meşrutiyet'in tehlikede olduğu kanaatına vardığı ve olayın vahametini gördüğü için dikkatli hareket etmek zorunda kalmış, hatta hayatının tehlikede olduğu kendisine bildirilmiş olmasına rağmen Mahmut Muhtar Paşa'nın telefonla "emrederseniz mevcut askerle çıkayım, Babıali'ye geleyim" demesi üzerine bunu kabul etmemiştir. Yani yangına körükle gitmemiştir. Bu konuda isabet ettiği kanaatındadır.66 Bu durumda istifa etmekten başka çaresi kalmamıştı.

31 Mart olayları esnasında hükümet dağılmış, bazı mebuslar ve askerler öldürülmüştü. Bütün silahlı kuvvetler Hamdi Çavuş isminde bir askerin emir ve kumandası altına girmişti. Prens Sabahaddin olayları yatıştırıcı yayınlar yapmış ve Meşrutiyet tehlikeye girmemesi için, kendi anlayışına göre askerler arasında çeşitli temaslarda bulunmuştu (burada, Meşrutiyet tehlikeye girecek olursa Yıldız Sarayı'nın dahi topa tutulabileceğinden bahsedilmiştir). Bunun yanında Cemiyet-i İlmiye-yi İslâmiyye de beyannameler neşretmişti. Din ulemasının bu "cüretkârane" davranışı taktire şayan bulunduğunu belirtmek lazım.67

Aslında, 31 Mart olayları patlak verdikten sonra birçok din bilgini olayları yatıştırmanın çarelerini aradıkları bilinmektedir. Ancak ne derece etkili oldukları tartışılır. Nedense olayın bu yönü belli araştırmacılar tarafından görmezden gelinmiştir. Hatta Volkan gazetesinde bu minval üzere birçok yazı yayınlanmıştır. Fakat, bunlar yok farz edilmiş, maksadını aşan bazı ifadeler68 tahrik vesilesi sayılmıştır.

Ayrıca Mizancı Murad, Serbesti sahibi Mevlanzade Rıfat, Sabah gazetesinden Ali Kemal beylerle Volkancı Vahdeti gibi şahsiyetler Beyoğlu'nda, Kroker otelinde toplanarak, asilere karşı hareket tarzı ve Meşrutiyet'in korunması için ne tür tedbirler gerektiği konusunda kararlar almışlardı. Birçok cemiyetin mümessilleri tarafından şu kararlar alınmıştır: Meşrutiyeti savunmak, gazete yayınlarını buna göre tertip etmek, Meclis'in tehdit altına alınmasına meydan vermemek ve bunun gerçekleşmesi için bir encümen teşkil etmek.69

Hareket Ordusu olaylara el koyduktan sonra İttihat ve Terakki Merkez-i Umumîsi bütün fırkaları lağvetmiş ve bazı muhalifler tevkif edilmiştir. Muhalif olarak gördükleri etkili şahısları olayla ilişkili gösterip tevkif etmişlerdir. Bir kısım muhalifler de yurdu terk etmek zorunda kalmıştır. Böylece "Hilafet ve padişahlık hakları tamamen Merkez-i Umumî'de temerküz etmiştir".70

31 Mart Vak'ası'ndan sonra İttihatçıların önünde büyük ölçüde engel kalmamış ve Bâbıâli bürokrasisi de partinin hakimiyetine girmiştir. Artık İttihat ve Terakki kendini vatanı kurtaran bir parti olarak görüyordu ve kendisine karşı çıkanları daha rahat bir şekilde hain olarak vasıflandırıyordu.71 Böyle bir anlayışın oluşturduğu davranış biçimiyle 31 Mart olayları değerlendirildiğinde olayın gerçek yüzünü anlamak hayli zor olsa gerek. Ancak İttihatçı liderlerin uyguladıkları siyaset, toplumda bir aksülamel meydana getirmişti ve doğal olarak ordu içinden buna karşı bir tepki oluşmuştu. Askerler arasında meydana gelen isyan teşebbüsüne halkın da temayül göstermesinin bir sebebi de, Hasan Fehmi Bey'in katledilmesinin ve failin bulunamamasının da büyük etkisi olmuştur.72

Olayları bastıran gücün padişahı olaylardan sorumlu tuttuğu bilinmektedir. Abdülhamid'le yakın temasta bulunan yerli ve yabancı diplomat ve siyasetçilerin onun son derece etkileyici bir kişiliğe sahip olduğunu belirtmektedirler. Güçlü bir hafızaya sahip olması, olayları uzun zaman geçse de ayrıntılı bir şekilde hatırlamasını sağlamakta idi. Ancak, şüpheci tutumu en küçük bir ihbarı bile tahkik etmeye kendini sevk etmekte idi. İnsanlara müşfik olmasının yanında, belki de günlük siyasetin gereği olarak ayak oyunlarına da girebilmekte idi.73 Ancak, dahilde şiddet kullanmaktan her zaman çekinmiştir. 31 Mart isyanında, olaylara zecri tedbirlerle karşılık verememesinin sebebi böyle bir şahsiyet sahibi olmasında saklı olduğu düşünülebilir. Olaylarda dahli bulunmadığı bilinmesine rağmen tahttan indirilmiştir.74 Halbuki, Meşrutiyet'e sadık kalacağına dair ettiği yeminden caymadığı söylenebilir.75

31 Mart'la pekişen tekelci politikalar sonucunda muhalefet fiili olarak ortadan kaldırıldı. Bundan sonra iktidarı eleştirmek 31 Martçı damgasını yemekle yüz yüze gelmek demekti. Dr. İbrahim Temo ve Dr. Abdullah Cevdet gibi İttihat ve Terakki'nin kurucuları ve isim babaları bile bundan nasibini alacaklardı.76

Olaylar durulduktan sonra içten içe değişik bir siyasi yapılaşma meydana getirilmişti. Aradan geçen birkaç yıl içinde, en önemli ve etkin güç olan İttihat ve Terakki bunu İmparatorluğun her yerinde hissettiriyordu.

İstanbul'daki İngiliz Elçiliği, İskenderiye'de Osmanlı Büyük Doğusu'na bağlı locaların açılmasıyla (29 Mayıs 1911) Londra'ya gönderdiği raporunda, İttihatçı liderlerden olan Cavid ve Talat beylerle ilgili olumsuz ifadelere yer vermektedir. Masonluğun zirvesinde bulunmanın avantajını kullanmalarından yakınır. Özellikle Talat Bey taşra görevlerine atadığı vali ve yardımcıları, masonlardan ve güvenilir komite üyelerinden seçiyordu. Böylece, Cavid ve Talat Beylerin bakanlıkları tehlikeye girecek olursa, bir hükümet darbesiyle Meclis dağıtılacak, yeniden seçimlere gidilip taşradaki komitelerin ayarlamasıyla Meclis istedikleri doğrultuda teşekkül edecektir. Bununla, Türkiye'nin görünmeyen hükümetinin Osmanlı Büyük Doğusu olduğu ima edilmektedir.77

31 Mart Vak'ası'nın Doğru

Anlaşılmasına Mani Olan Sebepler

Yakın tarihimizin en önemli kırılma noktalarından olan 31 Mart Vak'ası'nın ortaya çıkışının birçok sebebi bulunmaktadır. Olayın ortaya çıkışı, ana hatlarıyla, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve bunlara bağlı olarak siyasî sebeplere bağlanmaktadır. Bu açılardan birçok yazar/akademisyen konuyla ilgili fikir beyan etmektedir. Ancak konuyu, İttihatçıların politik tutumuyla ilgisini kurmaktan çoğunlukla uzak durmaktadırlar. Bunun sebebi, 31 Mart Vak'a'sının ardından ülkeye hakim olan siyasî düzenin, zihniyet şeklinin ve etkilerinin ağırlıklı olarak günümüze kadar devam etmesidir.

Türk araştırmacıları olayların değerlendirilmesinde nötr kalmakta zorlandıkları bir gerçektir. Yabancı araştırmacıların da önemli bir kısmının bu yayınlardan ve etkilerden bağımsız olarak hareket edemedikleri görülmektedir. Dolayısıyla, Türkiye'deki gelişmeleri ilerlemeci ve Batı'nın yayılmacı anlayışıyla ele almaktadırlar. İslâm'la ilişkili hemen her hususta menfi bir tavır takınılmakta ve antidemokratik bir yapılaşmayı Türkiye söz konusu olunca normal görmektedirler. Dolayısıyla konuya eğilenler ve pınar başlarını tutanlar, olayları kendi yorumlarına göre önemli oranda kabul ettirmişlerdir. Ayrıca, ülkenin basın yayın araçlarıyla ve merasim kültürüyle bu imanı tazelemektedirler. Halbuki olaylar incelendiğinde meselenin ne kadar çarpık bir şekilde ortaya konduğunu görmek mümkündür. Esasında bir çok tarihçiyle yüz yüze gelindiğinde meselenin bu yönünden de haberli olunduğu görülse de, ülkede hakim olan anlayışın doğrularını ve yanlışlarını ayıracak bir kudrete ulaşılamamaktadır.

Yakın tarihimizle ilgili en önemli problemlerden biri de o dönemde aktif siyasete dahil olanların, günümüzde, adeta şeyh-mürit düzeyinde bir takım takipçilerinin olmasıdır. Örneğin 1919 sonrasında meydana gelen olaylarda etkili konumda olan şahısların hatıratları veya hatırat niteliğindeki konuşmaları akademik araştırmalarda (!) yegane ölçü olarak alındığı bilinen bir gerçektir. Bu döneme meşruiyet sağlayacak on-on beş sene öncesinde meydana gelen olayların analizinde de bu metinler ölçü olarak alınmakta, üniversiteler ve bir takım akademik kurumlarda yapılan çalışmalar buna göre değerlendirilmektedir. Aksi halde bu tezler reddedilmekte, tezi yapanlar da mimlenmektedir. Yapılan bağımsız çalışmaların bir kısmında da bu mantık görülmektedir. Karşı tezleri savunan çalışmalarda da benzer problemler görülmektedir.

Halbuki akademik çalışmalarda, ulaşılabilen bütün veriler, tarih metodolojisi çerçevesinde ele alınarak değerlendirmeye tabi tutulurlar. Bir takım olaylar olup bittikten sonra, siyasi taraftarlıklardan dolayı muhalif diye ipe gönderilen bir şahıs, meydana gelen olayları tahrik eden yazılar yazdığı ısrarla vurgulanırsa, tarihçi, bunu etüt etmesi gerekir. Bunun somut bir kanıtı bulunamamışsa yanlışın düzeltilmesi bir vecibedir.78 Bir düşününüz! 31 Mart Vak'a'sı esnasında isyan eden Avcı Taburları'nı yatıştırıcı ve itaate yönlendirici nitelikte yazılar yazan Vahdeti'nin makaleleri ortada dururken79 -sırf o günkü İttihatçıların politikalarını eleştirdiği80 ve muhalif olduğu için- tahrikçilik yaptığının ısrarla iddia edilmesi ne ile izah edilebilir? Gerçi bunu akademik kesime mensup olan bazı araştırmacılar usturuplu yapmaktadır, ama meselenin ruhu değişmemektedir. Halbuki Vahdeti'nin Abdülhamid döneminde bazı sebepler yüzünden sürgün edildiği ve İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne yakınlığı, "hürriyet kahramanları"nı yücelttiği bilinmektedir. Ancak meselenin sosyo-kültürel ve siyasî sebeplerini saptırmak için Derviş Vahdetî gibi günümüzde de irtica (!) çağrıştıran bir isim önemli bir malzemeydi.

Tasfiye edilenlerin bir çoğunun, -başta Derviş Vahdetî'nin- Meşrutiyete taraftarlığı ve istibdada muhalif olduğu, bu konuda İttihatçılardan hiç de aşağı olmadıkları anlaşılacak bir şeydir. Ancak bu muhalif gruplardan çoğunluğunun üzerinde durdukları husus, Meşrutiyet sonrası ülkeye hakim olmaya çalışan İttihat ve Terakki'nin daha büyük bir istibdada doğru yol aldığıydı. İşte İttihatçı elitlerin buna tahammülü yoktu ve 31 Mart'ta alt rütbelilerin öncülüğünde ayaklanan askerlerin ve "şeriat istiyoruz"81 diye terör estiren kalabalıkların, meydana getirdikleri 31 Mart olayı bahane edilecekti.

Bu tarz olaylar patlak verdiği zaman esas olarak yapılması gerekenler yapılamamaktadır Türkiye'de. Bu bakımdan yakın tarihimiz açısından ilk ve en önemli olaydır 31 Mart Vak'ası. Yapılması gereken, bütün kurum ve kuruluşların, sivil kanaat önderlerinin, hadiseleri yatıştırıcı bir hareket tarzı geliştirmeleridir (ki, bu kısmen yapılmıştır). Olaylar durulduktan sonra hukukî süreç başlatılarak dahli bulunanlar hak ettikleri cezaya çarptırılır. Bu aşamadan sonra olay incelenerek çok yönlü dersler çıkarılabilir. Fakat Türkiye'deki durum tam aksine cereyan etmektedir. His ve heyecanı körükleyen sokak hareketleri, çoğunlukla hiç günahı olmayanları da bu selde boğmaktadır.

31 Mart olayları patlak verdikten sonra ülkede siyasi ağırlığı olan çevrelerin böyle bir halet-i ruhiye içine girdiği görülmektedir. Ve her odak başka bir odaktan şüphelenmektedir. İttihatçılar suçu başta Abdülhamid olmak üzere,82 kendilerine ters düşen ve engel teşkil edenlerin üzerine yıkmaya çalışmışlardır. Hatta Padişahın ortalığı yatıştırmak için bütün teşebbüsleri menfi bir şekilde yorumlanmıştır.83 Abdülhamid ise kendine karşı bir tertip olduğunu ileriye sürmüştür. Bunun yanında, zamanının sosyal bilimcilerinden ve Jön-Türk liderlerinden Mizancı Murad, bu olayları tertip edenlerin İttihatçılar olduğu hükmüne varmıştır.84 Mevlânzâde Rıfat, olayın müsebbibinin/müsebbiplerinin Abdülhamid olmadığı (aksine olayların büyümemesi için en fazla gayret gösterenlerin başında yer aldığını yazar) ve aynı zamanda irticai bir hareket olmadığının altını çizer ve ısrarla Prens Sabahaddin'in baş sorumlu olduğunu vurgular.85 Ancak, işin en belirgin yanı ve olayın ortaya çıkmasında en büyük amilin İttihatçı karşıtlığı olduğunda birçok yazar müttefiktir. Hatta İttihatçı karşıtlığı yüzde doksanları bulduğu söylenmektedir.86 Ancak, bütün bunların sonucunda en iyi örgütlü durumda bulunan İttihatçılar, bu meseleden yararlanmanın yollarını aramışlar; kendilerine karşı olan bu kalkışmayı Cemiyetin lehine çevirmeyi ustalıkla başarmışlardır.87

1. Karabekir, Kâzım, İttihat ve Terakki Cemiyeti (1896-1909), İstanbul: Emre Yayınları, 1993, 35-82; Akşin, Sina, 31 Mart Olayı, Ankara Üniversitesi Siyasî Bilgiler Fakültesi yayınları, 1970, 12.

2. Kutay, Cemal, Şehit Sadrazam Talat Paşa'nın Gurbet Hatıraları, c. I-II, İstanbul: Kültür Matbaası, 1983, 120.

3. Bayar, Celal, Ben de Yazdım, Milli Mücadeleye Gidiş, c. I, İstanbul: Baha Matbaası, 1967, 133.

4. Akşin, 31 Mart, 6.

5. Akşin, Sina, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1987, 83, 84.

6. Bayur, Yusuf Hikmet, Sadrazam Kâmil Paşa, Ankara: Sanat Basımevi, 1954, 292.

7. Akşin, 31 Mart, 9.

8. Shaw, Stanford, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, c. II, Çeviren: Mehmet Harmancı, İstanbul: e Yayınları, 1982, 334.

9. Hasan Amca, Doğmayan Hürriyet Bir Devrin İçyüzü 1908-1918, İstanbul: Arba Araştırma Basım Yayın, 1989, 57-58.

10. Amca, 59.

11. Amca, 60.

12. Amca, 61.

13. Amca, 61-62.

14. Akşin, İttihat ve Terakki, 85.

15. Petrosyan, Yuriy Aşatoviç, Sovyet Gözüyle Jöntürkler, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1974, 326.

16. Kuran, Ahmet Bedevi, İnkılap Tarihimiz ve İttihat ve Terakki, İstanbul: Tan Matbaası, 1948, 249.

17. Dumont, Paul; Georgeon, François, Bir İmparatorluğun Ölümü 1908-1923, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi Yayını, 1997, 10.

18. Cemaleddin Efendi, Siyasi Hatıralarım, Hazırlayan, Selim Kutsan, İstanbul: Nehir Yayınları, 1990, 32.

19. Akşin, İttihat ve Terakki, 86, 87; Ahmad, Feroz, İttihat ve Terakki, 1908-1919, Çeviren: Nuran Ülken, İstanbul: Sander Yayınları, 1971, 38-39; Shaw, 331.

20. Shaw, 332.

21. Shaw, 333.

22. Bayur, Kâmil Paşa, 15, 292-293; Şerif Paşa, Bir Muhalifin Hatıraları İttihat ve Terakkiye Muhalefet, İstanbul: Nehir Yayınları, 1990, 28-29.

23. Şerif, 28-29; Bayur, Kâmil Paşa, 293-294.

24. Bayur, Kâmil Paşa, 14.

25. Birinci, Ali, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, İstanbul: Dergah Yayınları, 1990, 31.

26. Shaw, 331-332.

27. Şerif, 20.

28. Kuran, İttihat ve Terakki, 260-261.

29. Şerif, 21.

30. Askerlerin tarafsız kalması hayli zor bir durumdu. En azından İttihatçılara taraftar görünmek icap ediyordu. Örneğin, Harbiye talebelerinden İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olmayanlar, hükümet ve İttihat ve Terakki nezdinde muhalif olduklarına dair şüphe uyandırmışlardı. Bu konuda Ahrarlarla ilişkileri olup olmadığı tahkik edilerek onlara İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne kaydolmaları için teklifler, hatta baskılar yapılmıştı. Cemiyete girdiğini ispatlamak için yemin etmeyenler tutuklanmakta idi (Kuran, Ahmet Bedevi, İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler, İstanbul: Tan Matbaası, 1945, Jön Türkler, 275).

31. Şerif, 22; Akşin, 31 Mart, 5.

32. Bayur, Kâmil Paşa, 14.

33. Kurumların sıkıntılarını ve fertlerin psikolojik yapısını göstermesi bakımından Hasan Amca'nın belirttiği bir olay ibret vericidir: "Selanik'e bağlı, vilayet merkezine birkaç saat mesafede Langaza kazası vardır. Buraya davetli olarak gitmiştim. Oradaki İttihat ve Terakkiye dahil olmuş tek bir üsteğmen, kazanın savcısına kasabadan çıkıp gitmesini ihtar etmiş... Kazada hükümet namına kanun ve devleti temsil ettiğini bilen bu genç adam bu teklife ehemmiyet vermemiş... Verilen süre sona erince mahkeme salonuna girmek ve zor kullanmak suretiyle vazife halinde bulunan savcıyı çalyaka dışarı atmıştır" (Amca, 43).

34. Şerif Paşa, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nden ayrılış sebebini açıklarken (10 Mart 1325/1909) şu görüşlere ve gelecek tehlikelere temas eder: "...Meclis-i Meb'usan'ın açılmasından sonra askerin hükümetin siyasi meseleleriyle uğraşması askerin birliğine pek elim, feci bir darbe vuracağı şüpheden uzak ve bütün umumi kuvvetleriyle Meşrutiyet idaresinin gözcüsü olmak lazım gelen ordunun siyasi meselelerle uğraşması yüzünden zuhuru muhtemel değil mutlak olan görüş ve düşünce ihtilafı sebebiyle ne gibi vahim neticeler tevellüd edeceği ispattan azadedir" (Şerif, 34). Ayrıca, "tabiî olarak bütün bu olayları meydana getirenler şiddet ve cesaretlerini, siyasete ortak eyledikleri asker kuvvetinden oluyordu. Askerin siyaset sahasına çıkması, hükümet ve meşrutiyet idaresi için bir marazdı. Bu konuda başka deliller aramaya gerek yok" (Şerif, 42).

35. Amca, 42.

36. Amca, 51.

37. Bayar, 140.

38. Hanioğlu, Şükrü, "İttihat ve Terakki Cemiyeti", Diyanet İslâm Ansiklopedisi, c. XXIII, 481-82.

39. Rey, Ahmet Reşit, Gördüklerim-Yaptıklarım (1890-1922), İstanbul: Türkiye Yayınevi, 1945, 103, 104, 105.

40. Şerif, 21.

41. Akşin, İttihat ve Terakki, 85.

42. Rey, 105; Şerif, 30-31, 44.

43. Şerif, 22.

44. Şerif Paşa'ya göre bu öyle bir tekelcilik meydana getirmiştir ki, "sanki Meşrutiyet yalnız Cemiyet'e aitti. Vatanı düşünen, vatan hakkında ilerleme ve medenileşme emelleri besleyen her fert bu hakları kazanabilmek için Cemiyet'e dahil olmalıydı." "Meşrutiyetten istifade edebilmek için 'Cennet anahtarlarını papadan satın almak lazımdı...' Çünkü, Cemiyet o sayıp bitiremediği hamiyetperverâne meziyetlerinden başka sınırsız bir kutsiyeti, her an tekrar edilen muazzezliği bir türlü terk edemiyor, tanzim edilen yüksek bir manevi mevki kazanmaya çalışılıyordu. Zavallı İttihat Meşrutiyeti..." (Şerif, 23).

45. Akşin, 31 Mart, 10-11.

46. Kuran, İttihat ve Terakki, 251-252; Jön Türkler, 276-277; İbrahim Temo, İttihat ve Terakki Anıları, İstanbul: Arba Yayınları, 1987, 208, 211-212; Şerif, 30-31.

47. Shaw, 333-334.

48. Özcan, Azmi, "İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti", Diyanet İslâm Ansiklopedisi, c. XXIII, 475; Karabekir, 425, 427; Şerif, 49.

49. Cemiyetin bu konudaki tavrının ortaya konulması bakımından, topluma şu açıklamalar yapılmıştır: "Sual: Eğer Cemiyet-i Muhammediyye siyasete karışır ise hükümetin ruhu olan itaat muhtel olur! El-cevab: Evvelâ; cemi-

yetin hedef-i maksadı siyaset değil. Zira ekser mebusan ulema ve müttaki olduklarından siyaset onlara muhavveldir." Hükümet şeriata aykırı davranış göstermediği taktirde ikaz edilecektir. "Lâkin tegallüb ve kuvvet ile icbar değildir." "...fabrika-i İslamiyyet'in çarklarını temizlemek ve harekâtını tesrî etmek için başkalarını davet ve istimdâd ile hademe gibi hizmet edecektir ki, bunların en birincisi ulema ve meşayih ve talebe ve hutebadır." Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti dini-milli hassasiyeti ön planda olan bir nevi sivil-toplum kuruluşudur ve faaliyet alanı da bununla sınırlıdır (Bediüzzaman Said-i Kürdî, "Ziyâ-yı Hakîkat", Volkan, 25 Mart 1325 / 7 Nisan 1909, no. 97). Sina Akşin, Volkan gazetesinin sıradan "dinci" bir gazete olmadığını belirtir ve gazetenin niteliklerini şu şekilde ortaya kor: İslamiyetçilik, hürriyetçi ve Kanun-u Esasi'den yana tutum, insaniyetçilik, medeniyetçilik, evrensel barıştan yana olma, fenni gelişmelerle ilgili olma, fedakârancı nitelik, muhalif oluşu (Ahmed Rıza ve diğer sivil İttihatçıların aleyhinde, buna karşılık, Kâmil Paşa ve Sabahaddin Bey'e taraftardır). Bunun yanında Anglo-Sakson tarzı siyasetin ülke için daha yararlı olduğuna inanılmaktadır -adem-i merkeziye- (Akşin, 31 Mart, 21).Vahdeti'ye müracaat eden ve İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti adına hareket ettiklerini söyleyen bazı kimseler, Volkan'ın kendi yayın organı olmasını talep etmişlerdir. Ancak bu şahısları mürteci olarak gördüğü ve Abdülhamid'e de muhalif olduğu için aynı isimde yeni bir cemiyet kurmuş ve oldukça teveccühe mazhar olmuştur (Akşin, 31 Mart, 22; Kocahanoğlu, Osman Selim, Derviş Vahdeti ve Çavuşların İsyanı 31 Mart Vak'ası ve İslâmcılık, İstanbul: Temel Yayınları, 2001, 215, 218-219).

50. Akşin, 31 Mart, 12.

51. Kuran, Jön Türkler, 276-277.

52. Kuran, İttihat ve Terakki, 252-253.

53. Amca, 67, 74, 75, 77.

54. Şerif, 45, 46.

55. Şerif, 48,49.

56. Mizancı Murad, II. Meşrutiyet Dönemi Anıları, Latin Harflerine Çeviren: Celile Eren Argıt, İstanbul: Marifet Yayınları, 1977, 185

57. Şerif, 44.

58. Murad, 183; Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, c. 1, İstanbul: İşaret-Ferşat Ortak Yayınları, 1991, 295; Bayar, 165; Akşin, 31 Mart, 26; Abdülhamid isyancı askerleri yatıştırmak için gönderdiği Mabeyn Başkatibi Ali Cevat Bey'in nasihat ettiği askerlerle arasında geçen diyalog açıklayıcı niteliktedir: "...arslan suratlı bir babayiğit asker 'Babalığa söyle. Bizim ırzımıza, dinimize sövüyorlar, dövüyorlar. Vallahi günahtır bize acısın'" demesi üzerine, askeri iknaya çalışmışsa da şu cevabı almıştır: "Sana kurban olayım ağam sen gözümün üstüne vur. Zararı yok. Bizi dövenler küçük küçük çocuklardır. Hem ağızları küfürle doludur. Dinimize, imanımıza küfür ediyorlar" (Ali Cevat Bey, İkinci Meşrutiyetin İlânı ve Otuzbir Mart Hâdisesi Ali Cevat Bey'in Fezlekesi, Yayına Hazırlayan: Faik Reşit Unat, TTK., 1991, 52).

59. Bayar, 155.

60. Akşin, 31 Mart, 26.

61. Murad, 184; Bayar, 165.

62. Şerif, 47; Bayar, 143; Murad, 184.

63. Bayar, 143; Abdülhamid asilere nasihat etmek için görevlendirdiği Başkatip Ali Cevad Bey ve yanında bulunanların yol güzergahında gördükleri subay cesetlerine yaklaşmak istediklerinde, buna askerler engel olmuş, bunların arasında hoca kisvesinde olanları görünce, din alimi Dersvekili Hoca Halis Efendi onlara: "Bu zulüm, şeriatın hangi kitabında yazılı?... Söyleyin bakalım: Sizler kimsiniz? Hangi medrese mensubusunuz? Hangi dini vazifedensiniz?" sözleri üzerine oradan uzaklaşmışlardır. Daha sonra Halis Efendi Ali Cevad Bey'e: "Bunlar asla din adamı değil... İlmiyyeye mensup değil.. İlmiyye kisvesine girmiş sahtekarlar..." demiş. Bu olayı nakleden ünlü siyasetçi, -komitacı- Talat Paşa şu tespitte bulunur: "Ben de aynı düşüncedeyim: Hakiki Türk din adamları içinde böylesine asla rastlamadım" (Kutay, 543-544). Ayrıca, Hafız İbrahim Efendi'nin kendisine söylediği şu sözleri de nakleder: "İstanbul'da bu kadar çok talebe-i ulum yoktur. Bu kadar sarıklı nereden çıktı?"( Kutay, c. II,521-522).

64. Bayar, 143.

65. Ahmed İzzet Paşa, Feryadım, c. I, İstanbul: Nehir Yayınları, 1992, 75.

66. Ahmed Rıza Bey'in Anıları, İstanbul: Arba Yayınları, 1988, 36.

67. Kuran, Jön Türkler, 279; İttihat ve Terakki, 253.

68. Derviş Vahdeti'nin askerlerin isyanıyla ve Meşrutiyetle ilgili görüşleri ortada iken, esasında, siyaset tarzından pek de hoşlanmadığı Abdülhamid'e hitaben yazdığı "Açık Mektup"ta padişahın otoritesini vurgulayan -ki maksadını aşan ifadeler olarak düşünülebilir- şu cümleler olayları tahrik için bir delil olarak kabul edilir, bazı siyasetçi ve yazarlar tarafından: "Bugün, meşrutiyetimizi ref' etmek, Meclis-i Meb'usan-ı Osmanîyi kapatmak yed-i kudret-i şâhânenizdedir." Ancak, aynı yazıda: "Zat-ı emirü'l-mü'minleri için en büyük bir şeref varsa, o da meşrutiyet-i Osmaniyyemizin himaye buyurulması kaziyyesidir." "...Meclis-i Mebusan'ı bir dakika bile kapatmak fikrini, şayet zat-ı âlî-i cenâb-ı cihanbânilerine telkin edecekler bulunursa, o gibilere hain-i din ü vatan nazarıyla bakınız." (Derviş Vahdeti, "Halife-i İslam Abdülhamid Han Hazretlerine Açık Mektup", Volkan, 1/14 Nisan 1325/1909, no. 104.). Ömrünün sonuna kadar İttihatçılığıyla ün yapan Bayar, bu yazıyla ilgili son derece uç bir yorum yapmaktadır ve olaylardan sonra ülkeye hakim olan siyasi grubun suçlamalarını tekrarlamaktadır: "Bu sözleriyle fesadın en ileri elebaşısı Derviş Vahdeti, Abdülhamid'e, mağrur bir eda ile, şahsi kudretini anlatmak istiyordu" (Bayar, 180).

69. Kuran, İttihat ve Terakki, 254-255.

70. Kuran, İttihat ve Terakki, 255-256.

71. Hanioğlu, 483.

72. Kuran, Jön Türkler, 276-277.

73. Uzunçarşılı, İ. Hakkı, "II. Sultan Abdülhamid'in Hal'i ve Ölümüne dair Bazı Vesikalar", Belleten, c. X, sayı: 40, TTK., 1946, 705-706.

74. Uzunçarşılı, 706-707.

75. Uzunçarşılı, 716.

76. Akşin, İttihat ve Terakki, 178.

77. Koloğlu, Orhan, İttihatçılar ve Masonlar, İstanbul: Gür Yayınları, 1991, 199-202.

78. Bu konuda hayli örnekler vardır, ancak birkaçı ile iktifa edelim: Örneğin yakın bir tarihte çıkan Osman Selim Kocahanoğlu'nun çalışmasında Derviş Vahdeti ile ilgili geliştirilen tezler hemen hemen bütünüyle menfi bir şekilde yorumlanmıştır. Bu konuda müspet anlaşılabilecek bir çok husus ya görmezden gelinmiş veya yerleşmiş anlayışa göre yorumlanmıştır. Ancak İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinde önemli bir yeri olan, hatta, yazara göre genç olmasına rağmen en önemli fikri birikime sahip olan Said Nursi hakkında büyük ölçüde objektif değerlendirmelerde bulunmaktadır. Bunun sebebi -herhalde- aleyhte karalamalara rağmen, bu konuda, objektif bir çok yayının yapılabilmiş olmasının ve ağır muhakeme şartları içinde bile beraat etmesinin rolü olsa gerek (Kocahanoğlu). Bu konuda diğer bir örnek ise, çok geniş bir eser külliyatına sahip olan Yusuf Hikmet Bayur'un değerlendirmeleridir. Bunlar, tamamen üstünkörü ve tek yanlı, hatta hiçbir ilmi kıstasla değerlendirilmeyecek düzeydedir (Bayur, Y. H., Türk Inkılâbı Tarihi, c. I, kısım II, TTK, 1991, 135-136). Shaw'ın değerlendirmelerinden anlaşıldığına göre, Türkiye'deki resmi ideolojiyi besleyen tarihçi/yazarların propaganda usulü hazırlanan çalışmalarından etkilendiği ortadadır. Ona göre muhalefetin tatminsizliğini "karşı ihtilâl çabasına dönüştüren Hafız Derviş Vahdeti oldu." Tarihçi, olayın dini rengini daha da koyulaştırmak için olsa gerek Vahdeti'nin hafızlığını da ekliyor. Ayrıca, Bektaşi tarikatına mensup olduğunu ilave ediyor ki, bu da Yeniçeri isyanlarını çağrıştırıyor, olsa gerek (Shaw, 338). Halbuki Vahdeti'nin nakşi tarikatına mensup olduğu bilinmektedir Kurşun, Zekeriya; Kahraman, Kemal, "Derviş Vahdeti", Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. IX, İstanbul, 1994, 198-200).

79. Vahdeti'nin isyan eden askerlere karşı (31 Mart'ın şartları nazarı itibara alınsın) hitabı şu cümlelerle özetlenebilir: " Biz askeriz. Askerin manası itaat ve zabt ü rabt demektir. Bizce mektebli, alaylı, bunların tefriki yoktur. ...maazallah meşrutiyet-i meşruamıza bir tarafından tecavüz edildiği zaman, millet o vakit askerlere muhtaç olur ve onlardan imdat ister. Hamd olsun 1 Nisan 325 gazanızla dine, millete, millet-i Osmaniye'ye, vatana, biliniz ki, büyük hizmetler ettiniz. ...Fakat bundan ziyade bir şeye teşebbüs ederseniz, yani matbuatın, milletvekilleri olan mebusanın vükelanın yapacağı işleri siz yapmağı hasbe'l-hamiyye, isterseniz, emin olunuz ki, din de millet de vatan da muhataraya düşer o vakit son pişmanlık para etmez. ...Maazallahu teâla, bir kere itaat-i askeriyyeden mahrum bir hale gelirseniz, ayniyle yeniçerilerin son zamanlarındaki hareketleri gibi hareket eder bir asker olursunuz. Ve o vakit devletimizi tam seksen senelik geriye atmış olursunuz..." (Derviş Vahdeti, "Asker Kardeşlerimizden Selamet-i Vatan namına Rica", Volkan, 5/18 Nisan 1325/1909, no. 108.). Vahdeti, İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti'nin amacını Meşrutiyet'in devamına, çıkarılacak kanunların meşruluğuna (herhalde dini açıdan) ve İslam birliğine hizmet etmek olarak tarif etmekte; mahkemede buna delil olarak gazetesinde yayınlanan yazıları göstermektedir (Kocahanoğlu, 206).

80. Vahdeti önceleri İttihatçılara yakınlık duymasına rağmen, daha sonra diğer muhalifler gibi, kendine göre bir çok yanlış icraatı eleştirmiştir. Ancak, yine de yakınlık duyduğu; kahraman ve vatanperver olarak gördüğü İttihatçılar bulunmaktadır. Bu konudaki düşünceleri bazı makalelerinden anlaşılabilir. Ona göre: "...İstibdâdı saray erkânından alarak Şeref Sokağı'na naklettiler. Devr-i sâbık-ı evvelde âmâl-i müstebidîne muhalif hareket edenlere ceza olarak nefy ile iktifa edilirken, devr-i sâbık-ı sânide anarşiyi memlekete sokarak, kendi programlarına muhalif olanları öldürmeğe koyuldular. Evet bunlar memleketi tahrip etmek istemiyorlardı. Lâkin ulema-yı benâma ahlak-i İslâm'a bir düşman-ı kavi kesildiler... sizin takip ettiğiniz İttihat ve Terakki'nin cidden kurbanları biziz... İsterseniz, İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti'ni de başka bir tarza sokalım. Her ne isterseniz yapalım. Lakin elbirliğiyle yapalım. Dünyaları hayretlere bırakalım. Anasır-ı Hıristiyaniyye ile hemen kucaklaşalım..." (Derviş Vahdeti, "Öte Beri", Volkan, 4/17 Nisan 1325/1909, no. 107).

81. Bir takım yanlış işlerin ve adaletsizliğin panzehiri olarak görünen Şeriat kelimenin kitleler nezdinde sloganlaştırılması ilk olan bir hadise değildir. Ancak Şerif Paşa'nın da dediği gibi, alt kültürde olanların bundan başka bir kapsayıcı kelâm etmelerine imkan yoktu ve tamamen bir adalet talebiydi.

82. Sultan Abdülhamid, Hareket Ordusu'nun İstanbul'a yürüyüşünde herhangi bir mani çıkarmamıştır. Mahmut Şevket Paşa'nın Yeşilköy'den Padişah'a gönderdiği telgrafta belirttiği teminata inanmayan Abdülhamid, saltanattan feragat ettiğini "Meclis-i Milliye" Sadrazam Tevfik Paşa ile resmen bildirmesine rağmen, iş bir güç gösterisine dökülmüş ve feragat etmesi değil hal'edilmesi gerektiğinde ısrar edilmiştir. Bunun üzerine, İttihatçıların ve ordunun vesayetindeki Meclis, 31 Mart isyanının çıkışından Abdülhamid'i sorumlu tutarak hal'etme yolunu tutmuştur (Rey, 109; Osmanoğlu, Ayşe, Babam Sultan Abdülhamid, Ankara: Selçuk Yayınları, 1984, 142). Kocahanoğlu, Abdülhamid'in olayın içinde olduğuna dair delil bulunamadığını belirtmekle beraber, kuvvetli karineler olduğunu yazmaktadır. Bununla ilgili görüşlerini Divan-ı Harp Mahkemesi'nin bazı Saray mensuplarının ifadelerini alarak, Abdülhamid'in olaylara dahli olduğuna dair Hareket Ordusu'na sunduğu bir rapora dayandırmaktadır. (Kocahanoğlu, XV) Halbuki şartlar dikkate alındığında mahkemenin bir tasfiye aracı olarak kullanıldığı, suçlu olup olmadığına pek dikkat edilmeksizin -kurunun yanında yaşın yanması misali- önemli siyasi bağları olanların cezalandırıldığı anlaşılır.

83. Bahriye binbaşısı Kabuli Bey'i rehin alan ve kendisiyle temas kurmak isteyen asilerin durumunu öğrenen Abdülhamid, binbaşıya zarar verilmemesi için gösterdiği gayret boşa gidince şunları söylemiştir: "Artık bunlar asker değil, yeniçeri, âsi olmuşlar." Ayrıca olaydan son derece üzüntü duymuştur... Olayın en önemli tanığı Mabeyn Başkâtibi Ali Cevat Bey'dir (Ali Cevat, 60). Ancak, Ahmed Emin Yalman, rahatlıkla şunları yazabilmektedir: Binbaşının kurtarılması tavsiyesine karşılık Abdülhamit; "Yıldız'ı topa tutmak emrini verdiğine dair elimde rapor var. Demek ki ben uykuda iken beni yok etmek niyetinde idi. Varsın, layığını bulsun..." Belli ki yazar konjüktür ve tarafgirlik gereği işine geldiği gibi yazmaktadır (Yalman, Ahmed Emin, Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim, c. I, Yayına Hazırlayan: Erol Şadi Erdinç, İstanbul: Pera Turizm ve Ticaret A. Ş. 1997, 112). Abdülhamid'in kızı Ayşe Osmanoğlu ise, "Allah şahidimdir ki babamı bütün saltanatı müddetince, tahttan indirildiği vakit ve Selanik'e giderken bile bu kadar bitkin görmedim" diyerek padişahın olaydan duyduğu üzüntünün derecesini dile getirmektedir (Osmanoğlu, 143).

84. Rıza Nur, 296-297.

85. Mevlânzâde Rıfat, 31 Mart İhtilalinin Hikayesi, İstanbul: Pınar Yayınları, 1996., 27-28.

86. Olayları yakından müşahede imkanına sahip olmuş, hatta yargılanıp beraat edebilmiş nadir bir şahıs olarak, Said Nursi, 31 Mart Vak'ası'nın yönü ve amacı hususunda (sıraladığı sebeplerin başında) şunları söyler: "Yüzde doksanı İttihad ve Terakki'nin aleyhinde, hem onların tahakkümü ve istibdadı aleyhinde bir hareket idi" (Nursi, Bediüzzaman Said, Divan-ı Harb-i Örfi, İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 1993, 44).

87. Çavdar, Tevfik, Talat Paşa, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1995, 126-127.

Yukarı