. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 10403

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 96 
 İslam ve Sanat
 KÖPRÜ / Bahar 2011 
 Said Nursi’nin İslam Dünyası Tasavvuru: Hutbe-i Şamiye


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Tesettür
Güz 2003   [ 84. Sayı ]


Türk Modernleşmesi ve "Tesettür"

Feyzullah Cihangir

Giyim kültürü, sadece coğrafya ve iklimle açıklanabilecek bir olgu değildir. Bu yüzden giyim tarzı/alışkanlıkları, insanoğlunun inanç ve kültürlerinden de etkilenmiştir. Hayatlarını avcılıkla sürdüren kabilelerin kıyafetleri, üretim-eğitim sürecine katılmış kentlilerin kıyafetleri ile aynı değildir. Aynı şekilde Hıristiyan din adamlarının kıyafetleri, Budist rahiplerinin giyim tarzlarından farklıdır. Slavların nasıl kendi geleneklerine göre bir milli giyim anlayışı varsa, Afrika'daki Berberilerin de kendilerine mahsus elbiseleri olacaktır. Yahudi din adamlarının giyim tarzının Müslüman ulemadan farklı olması gayet normaldir. Bu, kültür ve din farklılıklarının olağan sonucudur.1 Giyim tarzının ve anlayışının bu simgesel anlatım gücüyle, insanların yaşadığı coğrafyayı, mensup olduğu milletini, hangi dinden olduğunu anlamak çoğu kez mümkün olmaktadır.

İslam dini de bedenin örtünmesine dair belli ölçüler getirmiştir. Bu ölçülerde kadın ve erkeğin farklı yaratılışları (bedensel ve psikolojik) dikkate alınmıştır. Ahzab Suresi'nin 59. ayeti ile Hz. Peygambere, "...hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar" şeklinde bir "emir" verilmiştir. Ayet-i kerimenin örtünme emri yalnızca Hz. Peygamberin hanımlarına ve kızlarına mahsus kılınmamış, bütün mü'min kadınlara şamil edilmiştir. Bu yüzden ayet-i kerime hususi değil, genel niteliktedir ve kural koyucudur. Ayet-i kerimede emirden sonra hikmetler sayılarak "niçin örtünmeli" sorusunun cevabı da verilmiştir.2 Ayetin devamında kadınların hür ve iffetli olabilmeleri için örtünmelerinin daha hayırlı olduğu buyurulmuştur. Bu yüzden tesettürün kadının özgürlüğünü ve iffetini muhafaza edici bir işlevi olduğu muhakkaktır. Örtünme emrinin özgürlük ve iffete vasıta kılınması bunu doğrulamaktadır. Kadınların toplum hayatına çıkmalarına herhangi bir yasaklama getirilmemiş, ancak kadınların iffeti muhafaza etmeleri, hür olmaları ve diğer insanların eziyetlerinden korunmaları için "tesettür" emredilmiştir. Tesettürün kadına kazandırdığı bu ahlaki ölçülerin, tesettürün ruhunu oluşturduğu belirtilmelidir. Buna göre tesettür, yalnızca İslami bir kıyafeti değil, İslami ahlak anlayışını da belli etmektedir. Sosyal hayata katılacak olan kadının öncelikle iffetini muhafaza etmesini istemekte ve bu ahlaki refleksi kazanmak için örtünmenin daha uygun ve faziletli olduğu buyurulmaktadır. İslam'daki örtünme emri, yalnızca kadınlara mahsus değildir, erkeklere de vücutlarının belli yerlerini örtmeleri emredilmiştir. Ancak tesettür tartışmalarının odak noktasında her zaman kadının örtünmesi yer almaktadır.

Cumhuriyetin Kadın Projesi: "Kostüm Modernleri"

Türkiye'de son günlerde sık sık gündemde yer alan "tesettür, örtünme, çağdaş kadın imajı" gibi tartışmalar aşağı yukarı Türk modernleşme tarihi kadar maziye sahiptir. Tanzimat döneminden sonra başlayan "geleneksellikten soyutlanmış yeni kadın imajı" tartışmaları, II. Meşrutiyet döneminde de bazı düşünürler tarafından dile getirilmiştir. II. Meşrutiyet döneminde özellikle Abdullah Cevdet'in öncülüğünü yaptığı Garpçılık fikir hareketi içinde yer alan mütefekkirler, geleneksel ve İslami olan toplumsal unsurların hepsinin Batı kültürüne uydurulması şeklinde bir çalışma içine girmişlerdir. Bu bağlamda, kadının da giyim, kuşam, yaşam tarzı gibi alanlarda değişerek Batılı kadınlara benzemeleri gerektiğini savunmuşlardır. "Kadının özgürlüğü, tesettür, Batılı kadın ile Doğulu kadın mukayeseleri" Cumhuriyet dönemine de intikal etmiş. Gerici-ilerici tartışmalarında en fazla gündeme getirilen konulardan birisi olmuştur.3 Bu dönemden itibaren tesettürün dini bir gereklilik olduğuna inanan ve tesettürü benimseyen kadınlar geriliğin, tesettüre karşı gelerek tesettürsüzlüğü çağdaşlık olarak adlandıran kadınlar ise, ilericiliğin simgesi kabul edilmişlerdir. Bir anlamda Batılılaştırma projesinde "Tek Partinin razı olduğu kadın" ve "Tek Partinin görmek istemediği kadın" imajları ortaya çıkmıştır. Özellikle gündelik hayata ilişkin geleneksel kuralların değişiminde kadın hiç şüphesiz önemli bir rol üstlenmiş ve Batılılaşma projesinin görselliğini en üst düzeyde sergilemişti.4 Siyaset Bilimci Ayşe Kadıoğlu, Kemalist modernleşme projesinde imajların ön plana çıkarılmasında kadınların önemli rol üstlendiğini belirtir ve kadınların Cumhuriyet balolarında Batı kostümleri giyip, Batılı müziklerle dans ederek imajlarını modernleştirdiklerini belirtir. Kadıoğlu, Cumhuriyetin doğurduğu bu kadın imajını "kostüm modernleri" şeklinde nitelendirmektedir.5

Gerek İmparatorluğunun son dönemlerinde, gerek Cumhuriyetin ilk yıllarında görülen "Batılılaşma" hareketleri devletin telakkisine ve tasarruflarına bağlı olarak gelişme göstermiştir. Cumhuriyetten itibaren devletin "modernleşme" siyaseti, eskiye ait unsurların yerine Batılı değerlerin yerleştirilmesi olarak belirginleşmiştir. Bunun anlamı Tek Parti dönemiyle birlikte Türkiye'de yeni bir medeniyet anlayışının hakim olmaya başladığını göstermesidir. Bu yeni medeniyet anlayışıyla, İmparatorluktan arda kalan değerlerin, özellikle İslam dinini hatırlatma özelliği bulunan ve simgesel anlatım gücüne sahip olan ritüellerin (şeair-i İslam) toplumsal hayattaki etkilerini azaltmaya yönelik hukuki ve kültürel girişimler6 dikkat çekmektedir. Aslında Türk modernleşmesi, kültürel simgelerin toplum hayatındaki etkilerini anlama hususunda oldukça bol malzeme sağlar. Cumhuriyet sonrası ilerici-gerici tartışmalarında ilericilik olarak ifade edilen ögelerin, Batı kültürünü temsil eden unsurlar olduğu, gericiliği çağrıştırdığı iddia edilen ögelerin ise "Doğu"ya yani İslam'a ait olduğu iddia edile gelmiştir. Kültür ve sanat eserlerinde bile rastlanan bu simge çatışması Türk modernleşmesinde en sık rastlanan hususlardan birisidir. Cumhuriyet sonrası Türk sinemasındaki dindar imajı, menfaatperest, yeniliğe karşı, bilim düşmanı, şeklen çirkin, argo konuşan ve kişisel ilişkilerinde her zaman güçlüden yana olan bir kimlikte tanıtılmıştır. Müziklerde ve resim sergilerinde eski geleneğe ait olanların gericilikle özdeşleştirilmesi, din terminolojisine atıf yapan bir bilimsel çalışmanın "rasyonalizme aykırı görülmesi", Türk modernleşmesinin belirgin özelliklerinden olmuştur. Bütün bunlar kültür ve sanat eserlerinde dinin ve dindarların ne ifade ettiğini göstermektedir.

Eski kültür, gelenek ve değerleri çağrıştıran ve "uyarıcı ve ihtar edici" özelliği bulunan simgelerin toplumsal hayattan koparılması, bunların yerine Batılı yaşam tarzının kabul ettirilmesi Cumhuriyet dönemi Batılılaşma anlayışının en önemli özelliklerinden birisiydi. Bu sembollerin toplum hayatındaki etkilerinin giderilmesi hususunda dikkat çeken bir girişim de "tesettürün yasaklanması" veya "tesettürün gericilik ile özdeşleştirilmesi"dir. Bu amaçla öncelikle İslami bir hassasiyet belirtisi olan peçenin yasaklanması ve arkasından da çarşaf yerine devletin önerdiği kadın kıyafetlerinin (pardösü, manto ya da sadece başörtüsü gibi) yaygınlaştırılması çabası tedrici olarak dini kıyafetlerin dışlandığını göstermektedir.

Sosyolog Nilüfer Göle, kadınların toplumsal dönüşümde aldıkları rolü incelediği, "Modern Mahrem" adlı eserinde Batılılaşmanın önemli simgelerinden birisi olarak kabul edilen şapka inkılabının yeni kadın imajı projesinin ön hazırlığı olduğunu söyler.7 Yani imajlar üzerinde yürütülen Batılılaşma hareketleri, öncelikle erkekleri eski geleneği temsil eden kılık ve kıyafetten arındırmıştır. Bu hazırlık aşamasından sonra da, kadının kılık ve kıyafetinde düzenlemelere girişilmiştir. Göle, erkeklerin şapka ile Osmanlı kimliğinden sıyrıldığını, kadınların da peçe ve çarşafı atmalarıyla dini otoritenin, şeriatın sınırladığı mahrem yaşam dairesinden uzaklaştığını tespit etmektedir.

Kılık-kıyafetin kanuni düzenlemeler ile, kişisel tercih alanından çıkarılıp devletin izin verdiği niteliğe büründürülmesi, yasaklanan kıyafet sahiplerinin kamusal alandaki varlığını ortadan kaldırmıştır. Ayrıca, tesettürün gericilik ile özdeşleştirilmesi, tesettür kullananları psikolojik yönden etkilemiş ve bu kişilerin sosyal statülerini ve kimliklerini olumsuz etkileyerek, kimliklerini sağlıklı bir şekilde ifade etmelerini engellemiştir. Zaman zaman rejim karşıtı, siyasal İslamcı, gerici gibi tehlikeli siyasi ve ideolojik etiketlerle tanınmalarına neden olmuştur. Şüphesiz bunun nedeni, modernleşme anlayışımızın simgesel motiflere ideolojik anlamlar yüklemesinden kaynaklanmaktadır. Devletin modernleşmenin içeriğini ve sınırlarını belirlediği sosyal ve kültürel bir ortamda halkın görüşü yerine bürokratik tasarrufların geçerli kılınması, önemli bir özgürlük sorununu da beraberinde getirmiştir.

Tesettürün Hikmeti Nedir?

Bediüzzaman, tesettür meselesini işlediği 24. Lem'a'da8 tesettürün Kur'an-ı Kerim'in bir emri olduğunu (Ahzap Suresi: 59) belirtir. Tesettüre karşı çıkanların, tesettürü esaret olarak algılamalarını eleştirerek, kadınlığın fıtratında örtünme ihtiyacının bulunduğunu belirtir.9 Ancak Bediüzzaman'ın Tesettür Risalesi'ndeki "tesettür" tarifi yalnızca vücudun belirli bölümlerinin setredilmesini ifade etmemektedir. Bediüzzaman tesettür teriminin hem nefsi temizlik ifade eden, hem de fıkıhta gösterildiği şekilde giyinmeyi anlatan şekilde ifade etmektedir. Yani sadece örtünme kadının Ahzab Suresi'ndeki emri yerine getirmesine yetmemektedir. Ayet-i kerimede öncelikle örtünme emrinin, ardından da örtünmenin neyi sağlayacağının ifade edilmesi tesettürün netice olarak salih amel, iffet ve takva gibi İslami ahlak prensiplerine bir basamak olduğunu anlatmaktadır. Tesettür bir bütündür. Tesettürün iç boyutu ahlaki güzellik ise dış boyutu da fıkıhta gösterildiği şekilde vücudun örtülmesidir.

Bediüzzaman özellikle kadın-erkek ilişkilerinde tesettürün (takvanın ve fıkıhta gösterildiği şekilde örtünmenin) güven, sadakat ve muhabbet duygularını güçlendireceğini, tesettürsüzlüğün ise kadın-erkek arasındaki sadakat ve muhabbet duygularını zayıflatacağını belirtir.10 Bediüzzaman'ın buradaki ayrımının teorik bir ayrım olduğu ve muhatap olarak tesettürü "kadını esaret altına alan bir simge" olarak algılayanları kabul ettiği belirtilmelidir. Ayrıca, eserin yazıldığı dönem göz önüne alındığı takdirde (1934) devletin "kültürel hayatta Batılılaşma" siyasetinin tesettürlü kadını dışladığı görülecektir. Aynı şekilde, devletin yeni medeniyet projesinde tesettürü ortadan kaldırmayı, tesettür yerine İslami etkilerden sıyrılmış ve Batılı modayı takip eden kadınları ön plana çıkarmayı düşündüğü bilinmektedir. Bu yüzden Bediüzzaman'ın geniş anlamda Batılı yaşam tarzının Doğu toplumlarına transfer edilmesi ve özelde Türkiye'deki modernleşme anlayışının Kur'an'ın tesettür emri yerine kadının tesettürsüzlüğünü teşvik etmesinin toplumsal hayatta kadın-erkek ilişkilerinden, aile yapısına, kadın ve erkeğin ahlaki yapısına kadar birçok alanı olumsuz etkileyeceğini düşündüğü belirtilmelidir.

Anayasal Bir "Hak" Olarak Tesettür Özgürlüğü

Hukuk devletinin en önemli ilkelerinden birisi temel hak ve hürriyetler tanımının, niteliğinin ve sınırlandırma usulünün anayasalarca belli bir çerçeveye kavuşturulmasıdır. Özellikle, hürriyet, özgürlük, adalet gibi kavramların ön plana çıkarılması anayasaların ruhunu da etkilemiştir. Bu yüzden anayasalarda hürriyet, özgürlük ve adalet kavramları ön plana çıkmış ve anayasaların bu kavramlara yüklemiş olduğu anlam devlet-halk ilişkilerini belirleyen önemli ölçülerden birisi olmuştur.

Anayasal bir haktan bahsederken öncelikle devletin bu anayasal hakları kime tanıdığını belirlemek gerekmektedir. Bu tanımlama sağlıklı yapılmazsa, yani hakkın muhatabının kim olduğu belirlenmezse hukuk devletinin en önemli ilkelerinden birisi olan "kanun önünde eşitlik" ilkesinin gerçekleşmesinden bahsedilemez. Anayasa’nın 12. maddesi "Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir" şeklinde bir hüküm getirmiştir. Buna göre, Türkiye sınırları içinde temel hak ve hürriyetlerden yararlanma şartı herhangi bir ırka, sınıfa, dine veya mezhebe üye olmaya bağlı değildir. Türk hukuk sisteminin geçerli olduğu bütün alanlarda (kamusal ve sosyal) temel hak ve hürriyetlerden "herkes" eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Görüldüğü gibi Anayasa’nın bu maddesinde herhangi bir ideolojik tutuma yer verilmemiş, çoğulculuk ruhuna uygun şekilde temel hak ve hürriyetlerden bütün herkesin eşit şekilde yararlandırılacağının güvencesi verilmiştir.

Temel hak ve hürriyetlerin neler olduğu sorunu da ayrı bir çerçevedir. Anayasa’nın düzenlemesine göre temel hak ve hürriyetler "kişiliğe bağlı, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez" nitelik gösterirler. Bu temel hak ve hürriyetlerin içinde yer alan ve tesettür meselesini doğrudan ilgilendiren husus da neredeyse evrensel bir kural haline gelen "din ve vicdan hürriyeti"nin nasıl kullanılacağı ve nasıl kısıtlanabileceğidir. Anayasamızın 24. maddesinde düzenlenen din ve vicdan hürriyeti herhangi bir kısıtlama getirmeksizin herkese tanınmıştır; çünkü, temel hak ve hürriyetlerdendir. Ancak bu hakkın kullanılması sırasında 14. maddenin ruhuna aykırı olan teşebbüslerin din ve vicdan hürriyetinden faydalandırılmayacağı hükme bağlanmıştır: "14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayinler ve törenler serbesttir." 14. madde ile getirilen kısıtlama kriterleri ise şunlardır: "Temel hak ve hürriyetler devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz." (m. 14/1). Buradaki kısıtlama kriterlerinin ideolojik, provokatif ve militarist eylemlere yönelik olduğu muhakkaktır. Örneğin, siyasal parti kurma hakkınız anayasal güvence altındadır, ancak bu hak size siyasal parti çatısı altında militarist faaliyetleri yürütme hakkı vermez. Aynı şekilde, düşünce ve kanaat hürriyeti de anayasal güvence altındadır. Fakat, bu hürriyet kişilere yönelik hakaret hürriyetine sahip olduğunuz manasına gelmeyecektir. Toplumsal hayat her şeyden önce karşılıklı saygıyı gerektirmektedir ve hukukun önemli işlevlerinden birisi de bu nizamı tesis etmektir.

1982 Anayasası'na son değişiklikle birlikte verilen şekle göre, temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmasını düzenleyen temel kural şudur: "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasa'nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz." (m. 13) Bu anayasal hükme göre temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanma usulü şu şekilde gerçekleşecektir: Öncelikle, kısıtlama Anayasa'da sayılan sebeplere bağlı olarak yapılmalıdır. Yani 14. maddede sayılan sebeplerin gerçekleşmiş olması veya gerçekleşmesinin kuvvetle muhtemel olması (şüpheye yer bırakmayacak şekilde) temel hak ve hürriyetin kısıtlanması için yeterli olacaktır. İkinci olarak, temel hak ve hürriyetler ancak kanuni bir düzenleme sonucunda kısıtlanabilir. Yani Anayasa'da "kısıtlanabilir" şeklinde bir ibarenin olması kısıtlamayı yorum yoluyla genişletmeye veya fiili bir uygulamaya meşruiyet kazandırmaz. Öncelikle, kısıtlamayı düzenleyen bir kanun bulunmalıdır. Kanunsuz kısıtlama anayasal ihlal oluşturacaktır.

Türkiye'de başörtüsünün kamu kurum ve kuruluşlarında yasaklanmış olması bir "ibadet" hürriyetinin kısıtlanması anlamına gelmektedir. Başörtüsünü yasaklayan bir kanun maddesi olmadığına göre Türkiye'deki başörtüsü yasakçılığı fiili (de facto) bir durumdur ve Anayasa’nın ihlalini oluşturmaktadır. Anayasal hüküm son derece açıktır: "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz." Ortada kanun maddesi olmadığına göre ve başörtülü insanların herhangi bir anayasal suça başörtülülük niteliklerinden ötürü karışmadıkları bilindiğine göre, başörtüsü yasakçılığının iç yüzünde jakoben laiklik anlayışı, toplumsal mühendislik ve Batı yaşam tarzının ve tüketim alışkanlıklarının yerleşmesi özleminin yattığını söylemek mümkündür.

Sonuç

Modernleşme anlayışımızın imaj ve görsel ögelere, ritüellere kayıtsız kalmadığını gösteren önemli olgulardan birisi başörtüsü yasakçılığıdır. Başörtüsüne bürokratların, siyasilerin, bilim adamlarının ya da halkın yüklediği anlam önemli değildir. Ortada, Kur'an-ı Kerim'in açık bir hükmü vardır ve Hz. Muhammed'den günümüze kadar kesintisiz bir uygulama, bir İslami gelenek vardır. Tıpkı beş vakit namaz gibi, Ramazan orucu gibi, hac gibi.

Ahmed Hamdi Tanpınar'ın belki de Türk modernleşmesini özetlediği şu sözleri Türkiye'de yaşanan sıkıntının ifadesidir: "Bir yandan tarihi zaruretlerden kudret alan bir irade ile Garb'a gittik, öbür yandan hakiki cevheri ile bizde konuşmaya başladığı zaman sesine kulaklarımızı kapatmak imkansız olan bir mazinin sahibiyiz."11 İmparatorluğun parçalanması ve bilim-teknik ve ekonomik alanlarda geri kalmışlık bizi Batı'ya itmişti. Ama Batı bize bilim, teknik, sosyal ve ekonomik adalet yerine Doğu-Batı, ilerici-gerici, laik-antilaik, tesettürlü-tesettürsüz gibi kutuplaşmalara neden olan zıtlaşmaları armağan etti. Tanpınar'ın Türkiye'deki cevherler ile kastettiği unsurlara dini ritüelleri dahil edip etmediğini bilemiyoruz, ancak bu tespiti tesettür meselesi için de geçerli. Tesettür hakiki cevheri ile konuşmaya başladığı zaman, yani ahlaki boyutunu, Sünnet-i Seniyye edebini pratiğiyle ifade etmeye başladığı zaman bu hakikate elbette kulak tıkanılmayacaktır. Bu yüzden, başörtüsü probleminin başörtüsünün Allah'ın emri olduğuna inanan insanlara da bazı yükümlülüklerini hatırlattığını, tesettürün yalnızca vücudun örtülmesini ifade eden görsel anlamı olmadığını, iç boyutunun nefsi temizliğe yönelik olduğunu da ifade etmek gerekmektedir.

Devletin tarafsızlığının en önemli göstergelerinden birisi, devletin herhangi bir dinin ya da ideolojinin temsilciliği misyonundan uzak durmasıdır. Bu tarafsız tutum devlete her din, inanç, fikir ve mezhep sahibine eşit oranda temsil edilebilme ve haklardan eşit yararlanma imkânı sağlamaya yöneliktir. Türkiye'de yaşanan fiili başörtüsü yasağının temelinde de bu tarafsız tutumun eksikliği yatmaktadır. Devlet, simgelere ideolojik ve siyasal anlamlar yüklediği sürece başörtüsü problemi çözümsüz kalmaya devam edecektir. Oysa, modern devlet anlayışında hukuk vatandaşlık ilişkisine göre uygulanmakta ve bu uygulamalar ideolojilerin katı çerçevelerinden bağımsız tutulmaktadır. Aynı çağdaş uygulamayı başörtüsü problemi için söyleyebilir miyiz?

Dipnotlar

1. Ulus-devletlerin kurulması ve uluslararası ticari rekabetin artmasıyla birlikte insanların giyim tarzlarında dini ve kültürel etkilerin yavaş yavaş etkisini yitirdiği, bunların yerini bütün dünyada görülebilecek giyim tarzının aldığı görülmektedir. İklim ve coğrafi koşulların benzeşmemesine, din, kültür ve anlayış farklılığına rağmen insanların kıyafet konusunda Fransız modasını takip etme, İtalyan çizgilerini benimseme, Amerikan markalarından vazgeçmeme gibi ortak özelliklerine rastlamak mümkündür. Almanya ve Avustralya gibi birbirinden uzak iki ülkede bile benzer giyim özelliklerinin çok yoğun şekilde görülebiliyor olması, giyim tarzında kültürlerin eski etkisini yitirdiğini, kültürel ve yöresel tercihlerin yerini kapitalizmin üretim ve pazarlama anlayışının aldığını göstermektedir. Bu yüzden kapitalizmin evrensel giyim standartları oluşturmada başarılı olduğunu ve bu etkisinin ister istemez bütün kültür ve gelenekleri, hatta dini giyim tarzını bile etkilediğini söylemek mümkündür.

2. Ahzab Suresi, 59: "Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar. Bu, onların hür ve iffetli hanımlar olarak tanınmaları ve eziyete uğramamaları için daha uygundur. Allah ise çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." (Geniş açıklama için: Hak Dini Kur'an Dili Tefsiri, Ahzab Suresi: 59, Nur Suresi: 30, 31)

3. Kadınların tesettürüne karşı çıkan görüşlerin Doğu’ya ait olmadığı, (İslami bilgiden ve yorumdan kaynaklanmayan) Batı felsefesi kökenli olduğu ve her türlü kurumsal ve kültürel yapının Batı’ya uydurulması şeklinde görünüm kazanan aşırı Batıcılıktan kaynaklandığı rahatlıkla görülebilecektir.

4. Şüphesiz buradaki Batılılaşma Türkiye'nin dini ve eski geleneğe karşı ortaya koymuş olduğu hukuki ve siyasal girişimler manasındadır. Yoksa, bilimsel, teknik ve teknolojik anlamda modernleşme veya çağdaşlaşma kastedilmemektedir.

5. Ayşe Kadıoğlu, Cumhuriyet İradesi-Demokrasi Muhakemesi, Metis Yayınevi, İstanbul, 1999, s. 31.

6. Çıkarılmış olan kanunlarla eskiye ait kılık-kıyafetlerin yasaklanarak yerine "devletin standartlarını belirlediği" giyim tarzının getirilmesi, bürokratların tertiplemiş olduğu dans gecelerinde medeni kadın ve erkek imajının alafranga tarzı giyimle özdeşleştirilmesi ve kadın-erkek arasındaki mahrem sınırların kaldırılması modernleşme anlayışımızın kadın-erkek ilişkilerine ve dış görünüme (imaj) ilgisiz kalmadığını göstermektedir.

7. Nilüfer Göle, Modern Mahrem, Metis Yayınevi, İstanbul 1998, s. 87-88.

8. Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2002, s. 197-205.

9. Lem'alar, s. 255.

10. Lem'alar, s. 257.

11. Ahmed Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi, Dergah Yayınları, İstanbul 1990, s. 24-35.

Yukarı