. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 5785

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2006 
 İsevilik: Hz. İsa İslamı
 KÖPRÜ / Kış 2002 
 Küreselleşme Krizi


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İrtica: Tehlike mi, Maske mi?
Bahar 2002   [ 78. Sayı ]


Türk Tarzı Laiklik ve Türkiye'de Müslüman İmajı

Feyzullah Cihangir

İslam imiş devlete pa-bend-i terakki,

Evvel yoğ idi, işbu rivayet yeni çıktı.

Ziya Paşa

Türk siyasal kültüründe herhangi bir toplumsal sınıfı veya zihniyeti ifade eden kavramlara ideolojik içerik yüklemek veya kavramın içeriğini hakim ideolojiye göre belirlemek çokça görülür. Bu kavramlar genelde belli bir ideolojinin yüceltilmesine hizmet ederken, diğer taraftan ifade ettiği toplumsal grubu aşağılara çeker, kınar veya küçümser. Zaman zaman da itham etmekten çekinmez bu kavramlar. Bu ideolojik içerikli kavramlardan birisi de irticadır. Siyasi hayatta irtica kavramı genellikle bir zihniyeti ve toplumsal sınıfı ifade etmek için kullanılır ve ulus devlet yapısından kaynaklanan evhamlı tedirginliğe paralel olarak da "iç ve dış düşman" tehlikesini hissettirir kamuoyuna. Bu yönüyle irtica kavramı aslında toplumsal dönüşümün ve siyasal kültürün bir oranda belirleyicisidir ve bunların içeriğini deşifre etmektedir. Bundan dolayı "irtica" problemini anlayabilmek ve çözüm önerebilmek için, Türk modernleşmesinin ekonomi, siyasal iktidar biçimi, şehirleşme-kentlileşme, üretim tarzı, bilimsel çalışma... gibi sosyo-politik olgulara öncülük vermeden gerçekleştirilen bir modernleşme olduğunu kavramak ve bu modernleşme tarzının kültürel hayat üzerinde dönüştürücü bir güce sahip olduğunu anlamak gerekmektedir.

Kelime manası "geriye dönüş, geçmişi arzulama" olan irtica, Osmanlı İmparatorluğunun askeri yenilgilere paralel olarak girdiği gerileme devrinde, yükselme devrinin ihtişamlı ve muktedir günlerine dönüş arzusunu ifade için kullanılıyordu. Pek tabii ki, bu kullanım olumlu içeriğe sahipti ve nostaljik anlamdaydı; dönemin yenilgilerine karşı duyulan üzüntünün eskiye duyulan bir özlemle giderilmesi amaçlıydı. Bir başka deyişle ideolojik değildi ve sadece bir özlem, bir umut, bir kurtuluş arzusuydu.

İrtica kavramı lügat manasını aşarak bir toplumsal sınıfı ifade etme gücüne veya siyasi hayatta ayrışan toplumsal gruplar hakkında ipucu verme rolüne 31 Mart Vak'asından sonra kavuştu. O dönemde kullanılan "mürteci" kelimesi II. Meşrutiyet rejimine karşı gelen ve II. Abdülhamit dönemini arzulayanları ifade ediyordu. Bu yönüyle dönemin siyasal rejimine ve özellikle mevcut hükümete muhalifleri ifade ediyordu. Tabii ki bu toplumsal sınıfın mürteci gösterilmesi İttihat ve Terakki hükümetinin ilerici görünümüne meşruiyet kazandırıyordu. II. Meşrutiyet devrinde kullanılan irtica-mürteci kavramları Türkiye'nin toplumsal ve kültürel değişimine paralel olarak evrim geçirmiş ve Cumhuriyetin ilanından sonra anlam daralmasına uğrayarak daha özel bir manada kullanılmaya başlanmıştır.

Laik Türkiye'de Dinin Serüveni

Geleneksel Osmanlı kültürünü ve toplumsal yapısını tanımak ve kabullenmek istemeyen "yeni Türkiye'nin kurucu kadrosu" bu yerel değerleri değiştirmek için bir "mürteci" grubu bulmakta zorlanmamış; İslami motiflere ve değerlere sahip çıkanlar mürteci olarak ifade edilmiştir. Şüphesiz buradaki temel etken eski kültür yanlılarının veya İslami değerlerle hayatını şekillendirme taraftarı olanlarının kamusal alana çıkmalarından duyulan endişedir. Bu etiketleme, teorik olmanın ötesinde de etkilere sahip olmuş ve bir devrin tasfiyesiyle birlikte bir zihniyetin de tasfiyesine uygun siyasi ve kültürel ortam sağlamıştır.

Yeni Türkiye'nin şekillendirilmeye başlandığı yıllarda "hilafetin kaldırılması", yeni Türk Devletinin en önemli ve köklü devrimi olmuştur. Hilafetin kaldırılması basit bir siyasi pragmatizm veya cumhuriyete geçişi ifade etmekten çok, Türk tarihinde ve İslam dünyasında yeni bir devrin açıldığını gösterir: Din-dışı devlet yapılanması ve toplum özlemi... Hilafetin kaldırılmasının akabinde "Şeriye ve Evkaf Vekaletinin Kaldırılması", "Şeriye mahkemelerinin ve medreselerin kapatılması", "Tevhid-i Tedrisat" kanunuyla eğitimin devlet kontrolüne alınması devleti hızla sekülerleştiren ve geleneksel İslamî yapıdan kurtarmayı amaçlayan tasarruflardı. Latin harflerinin kabulü, kıyafet devrimi gibi tasarruflar toplumun da iyice geleneksel İslami yapıdan uzaklaşmasını sağladı. Bu nedenle inkılapların, toplumu geleneksel İslami yapıdan uzaklaştırma işlevini yerine getirdiğini kabul etmek gerekir.

Hilafetin kaldırılmasına paralel olarak girişilen inkılaplar Halil İnalcık'ın deyimiyle "hilafetin kaldırılmasının kaçınılmaz ve mantıki sonuçlarıydı." (İnalcık; 1998) Bu yüzden Kemalist modernleşme projesinin en başta kültürel değişimi hedeflediğini ve bu niyetini zamana yaydığını kabul etmek gerekir. "Altı ok"ta ifadesini bulan Kemalizm liberal demokrasi başta olmak üzere başka ideolojileri zararlı bulmuş, kendisini tek doğru ve ilerlemeci olarak görmüş, sadece ve sadece kendisine benzediğini ve ebediyen geçerli bir sistem olduğunu ileri sürmüştür. (Parla; 1991, 215) Kemalist ideolojinin ilerleme olgusundaki bu tekelci tutumu kuşkusuz en fazla dindar insanları etkilemiş ve onların kulluk alanına devlet müdahalesi söz konusu olmuştur. Cumhuriyet yönetiminin izlemiş olduğu din politikası, laiklik olarak anlam kazanmıştır. Bu yüzden irtica problemini -ki böyle bir sorun mevcut ise- anlayabilmek için Türk modernleşme sürecinde laiklik uygulamasını iyi kavramak gerekmektedir.

Türkiye, 1925'li yıllarda laiklik prensibinin uygulanabilmesi için gerekli toplumsal dinamiklere sahip değildi. Bu eksiklik "Jakoben laiklik"i netice vermekte gecikmedi. Bu laiklik anlayışının pratik görünümü de devletin dine müdahale etme yetkisini kendisinde görmesiydi. Bu yetkinin kendinden menkul bir yetki olduğunda şüphe edilemez. Zira fıkıh usulünde dini hükümler içtihat müessesesi ile "asıl"a bağlı kalınarak zamana uydurulur. Bu da temel meselelerde değil teferruatla ilgili meselelerle sınırlı tutulmuştur. İçtihat da kişisel bir görüş ifade etmenin ötesinde İslami temel kaynaklara dayanılarak dinden hüküm çıkarılmasını ifade eder. Cumhuriyet idaresi, bırakın bu fıkıh usulüne riayet etmeyi; dinin özüne müteallik meselelerde bile tasarrufta bulunmuş, dini millileştirme çabasıyla icraatlara girişmiş ve bu amaçla zaman zaman ulemayı da kullanmıştır. Cumhuriyeti kuran ve siyasal iktidara egemen olan devrimci elit tabaka toplumun geriliğinin faturasını kestikleri dini, kamusal alandan bütünüyle tasfiyeye yönelerek militan bir devlet politikası uygulamışlardır. Bu kadronun laiklik meyanında yaptıkları şu şekilde özetlenebilir: Dinin, din adamlarının ve din kurumlarının baskı altında tutulması ve küçük düşürülmesi, mabetlere saygısızlık, din eğitiminin yasaklanması, ibadet etmenin zorlaştırılması, İslam dininin reforme edilmeye çalışılması ve bir "İslami kilise" oluşturulmasına yönelik uygulamalar, kültür devriminin yürürlüğe sokulması. (Hocaoğlu; 1994, 66)

Türk laikliği dinin devletten ayrılması şeklinde değil, devletin dini belli bir forma sokması şeklinde ortaya çıkmıştır. Kemalist reformların amaç ve içeriğini en net anlatanlardan birisi olan Falih Rıfkı Atay, Kemalist reformların dinle ilişkisini şöyle anlatır: "Kemalizm aslında büyük ve esaslı bir din reformudur... Kemalizm ibadetler dışındaki bütün ayet hükümlerini kaldırmıştır." (Çankaya; 1969, 393) Cumhuriyet devri idarecilerinin İslamiyetin Türk milletinin milli rabıtalarını gevşettiğini, milli his ve heyecanlarını uyuşturduğunu ve İslamiyetin Hz. Peygamberin Arap milliyetçiliği siyasetine dayandığını (İnan; 1998, 368) düşünmeleri -ki bunu M. Kemal açıkça ifade etmiştir- millileştirilmiş bir din çabasının ne gibi zihni dinamiklere sahip olduğunu gösterir. Cumhuriyet devri resmi ideolojisinin medenileşme ütopyası yaşam ve giyim tarzından da bağımsız değildir. Alafranga giyim ve yaşam tarzının temellük edilmesiyle birlikte toplumsal alanda giyim ve yaşam tarzı farklılıkları doğmuş ve "alafranga yaşama ayak uyduranlar" ilerlemeci ve uygar kabul edilirken, geleneksel veya dini giyim tarzını seçenler gerici veya medeniyet karşıtı olarak kabul edilmiştir. Bu konuda M. Kemal'in şu sözleri önemlidir: "Uygarım diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatı ile, yaşayış tarzı ile, baştan aşağı dış görünüşü ile uygar olduğunu göstermek zorundadır..." (Goloğlu; 1972, 141) Şapkanın, Batılılaşmanın ve modernliğin bir simgesi olarak kabul edilmesi bu modernleşme anlayışının bir sonucudur. Ernest Jakh "Yükselen Hilal" adlı eserinde, "Alelade kepleri veya fesleri attırmak suretiyle Atatürk, Türkleri Osmanlılıktan ayırmış oldu" (1946, 145) diyerek giyim tarzındaki değişikliğin de kültürel dönüşüm çabasından kaynaklandığına işaret etmektedir. Falih Rıfkı Atay, kadının özgürlüğünün alafranga hayat tarzının benimsenmesiyle mümkün olabileceğini şöyle anlatır: "...kadını kurtaracaktı. Kurtarmak için önce açmalıydı. Haremi yıkmalı idi. İlk yapılan işlerden biri, İstanbul tramvayları ile vapur aralarındaki perdelerin kaldırılması olmuştur."

Cumhuriyet devrinde çıkarılan yasalar da kültürel değişimi hızlandırıcı ve kurumsallaştırıcı olmuştur. "Yasalar Batıda toplumsal aktörler arasında aracılık, uzlaşma vazifesini görürken, bizde toplumsal değişmenin itici gücü olmuş, onun yönünü belirlemiştir." (Göle; 1998, 105) Çıkarılan daha doğrusu tercüme edilen bu kanunlar, Batı tarzı bir toplum yapısının ve kamusal alanın oluşmasını sağlamış ancak beklenen ve hep özlem duyulan "muasır medeniyet seviyesi" bir türlü yakalanamamıştır. İslami kültür ve değerlerin bireylerin yalnızca vicdanlarına sığdırılmak istenmesi, dinin, bürokrasinin kontrolü altına girmesini netice verdi. Çağlar Keyder'in deyimiyle: "Türkiye'de laisizm, kelimenin ima ettiğinin aksine din-devlet ayrımını değil, bürokratların din üzerindeki siyasal kontrol mekanizmasını ifade ediyor"du. Günümüzde bile bürokratların, basının, medyanın, askerlerin... dinin özüne müteallik meselelerde kolaylıkla ahkam kesmesi bürokrasinin dine müdahale yetkisini kendinde görmesinden kaynaklanıyor olsa gerek.

Cumhuriyet idaresinin çok partili hayata geçiş çabalarında da dindarların veya cumhuriyet idarecilerinin inkılaplarından rahatsız olanların ayrıştırılma ve pasifize edilme gayretleri gözden kaçmaz. Cumhuriyet Halk Fırkası'nın (CHF) hürriyetleri kısıtlayıcı ve aşırı merkeziyetçi yapısına karşı olarak liberal içerikli bir programla ortaya çıkan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (TCF) parti programında yer alan "fırka, efkar ve itikad-ı diniyeye hürmetkardır." ifadesi CHF üst düzey yöneticilerini rahatsız etmiş ve fırka da zaten Şeyh Said isyanı bahanesiyle Takrir-i Sükun kanunu kapsamında kapatılmıştır. İlerleyen yıllarda Batılı devletlerin de baskısıyla yönetimin demokratik olduğu izlenimini verebilmek için Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) kurulmasına izin verilmiştir. Ancak SCF de TCF gibi geniş halk kitleleri tarafından rağbet görmüştür. Ne ilginç bir rastlantıdır (!) ki SCF de TCF gibi irticayı cesaretlendirdiği ve yapılanmasına müsaade ettiği gerekçesiyle kapatılmıştır. Şeyh Said Olayı bahanesiyle kapatılan TCF'den sonra SCF'nin kapatılması da Menemen Olayına bağlanmıştır. M. Kemal'in yakın arkadaşlarından olan ve "Kadro" dergisiyle Kemalist ilkeleri yaymayı amaçlayan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, "Politikada 45 Yıl" adlı eserinde Atatürk'ün SCF'yi toplumdaki gerici grupları ortaya çıkarmak için kurdurduğunu söyleyecektir. Dönemin özelliği muvazaalı partiler kurdurarak toplumsal muhalefeti kontrol altında tutmak ve böylece muhalefetin oluşumu engellemektir. Maalesef demokratik bir yapıya geçilemeyişinin faturası dindarlara kesilmiştir.

1935 CHP Kurultayı’nda Kemalizm'in "yalnız birkaç sene için değil, istikbale de şamil olan tasavvurlarımızın ana hatları..." şeklinde ifade edilmesi CHF'nin icraatlarının ileriye dönük olduğunu ve etkisinin zamanına münhasır kalmadığını çok iyi ifade eder. Din üzerinde yapılan tasarruflar da sıradan bir müdahale olmadığı için Müslüman kimliğini olumsuz etkilemiştir. Zira İslamî bilgi disiplinine aykırı bir şekilde nevişahsına münhasır bir din oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu millileştirilmiş dinin içtihat müessesine aykırı şekilde oluşturulduğunu biraz evvel belirtmiştik. Dinin kamusal alanın dışına itilmesi Müslüman kimliğinin kamusal alan dışında şekillenmesine neden olmuştur. Bu kimlik şekillenmesi de bireysel çabalarla ve bilgi özleminin seviyesiyle doğru orantılı olmuştur. Bu da İslami entelektüel kesimin ancak 1960'lardan sonra kamusal alana çıkabilmesini netice vermiştir. Türk modernleşmesinin Aydınlanma felsefesini kutsallaştırması ve bu kutsallaştırmanın dini bilginin etkisini kırma amacıyla da kullanılması vahiyle bağlantılı düşünceye duyulan özgüvenin yitirilmesini netice vermiştir. Hilmi Yavuz'un deyimiyle bilimsel rasyonalite dışındaki rasyonaliteye kulak tıkanması ve kasıtlı tavırla İslam'ın bilgi objesi olmaktan çıkarılması İslami düşüncenin gelişmesini engellemiştir. Düşünce ve inancının sınırlarını tam olarak ifade edemeyen Müslümanlar kimliklerini korumakta zorluk çekmişler ve bu da kimliklerin ve zihinlerin edilgenleşmesini netice vermiştir. İslam'ı konuşmamanın veya küçümsemenin çağdaşlık, ilericilik olarak adlandırılması belki de 80 yıllık Cumhuriyet tarihimizin en trajik ve esassız halidir. Demokrat Parti'nin iktidara gelmesinden sonra kısmî de olsa rahatlayan dindarlar yine mürteci damgasından kurtulamamıştır. Bu günlerde özellikle medya dindarların üzerine "mürteci, irtica" etiketlemesiyle gitmiş ve irtica paranoyasının sürekli gündemde kalmasını sağlamıştır.

Yitirilen Kimlik ve Değerler

1950'li yıllardan sonra hızla değişen dünyaya "İslami bilgi donanımından eksik giren" (mahrum bırakılan da denilebilir) mümini, Batılıların "me age" (benlik çağı) diye adlandırdıkları çağda yüzlerce problem bekliyordu. "Me age"de Müslüman'ın imtihanı çok çetin geçecekti. Yeni bir insan, yeni bir kültürün oluştuğu bu "me age"de itikadı zedelenen Müslüman'ın sürekli değişen hayat şartlarına nasıl mukabele edebileceği, İslami bir hayat tarzını bu döneme nasıl uygulayacağı gibi sorunlar mümini bekleyen basit görünümlü ama çözümü hiç de kolay olmayan meselelerdi. Zaten mürteci damgasını sırtında taşıyan mümin, çağdaş yaşamın birçok kurumuyla, değeriyle karşılaşmış, eklemlenmiş ve İslam'ın öz yapısının mümine bakan yönünde yani kulluk bilincinde ve pratiğinde aksaklıklar başlamıştır. İslami moda, İslami paparazzi, İslamcı partiler... hep "me age"in zorlamasıyla oluşan ve özünde seküler kaygılar taşıyan olgulardır. İslami düşüncenin veya Kur'an düşüncesinin henüz tam bilinemediği bir ortamda bu sekülerleşme zaman zaman İslami prensiplerin önünü tıkamıştır. Sözgelimi tesettüre siyasi anlam yükleyenlere karşı İslamî bilgi ile cevap vermek yerine cedelleşme ve inatlaşma yoluna gidilmiş, bu da zaten mürteci etiketli olan Müslümanın kendini ifade edebilmesini engellemiştir.

Müslüman kimliğinin yitirilmesi ve bunun paralelinde özgüven ve hamiyet duygularının kaybolması problemine getirdiği çözüm açısından Risale-i Nur hareketini ayrı tutmak gerekmektedir. 20. yüzyılın şahsına münhasır özelliklerini ve Türkiye'de Aydınlanma felsefesinin dinin rağmına yüceltilmesini kavrayan Said Nursi tahkik ve Sünnet-i Seniyyenin ihyasını hedeflemiş ve muhataplarının özgüven, hamiyet ve şahsiyet kazanmalarına imkan sağlamıştır. Risale-i Nur hareketini benimsemiş olanların modern kavram ve değerlerle İslami anlayışa ters düşmeden çalışabilmesi Said Nursi'nin "me age"in çetin şartlarını kavrayarak çözüm önermesinden kaynaklanıyor olsa gerek.

Şerif Mardin, Said Nursi'nin eserlerini okuyanların modern kavram ve malzemelerle çalışabilmesini şöyle anlatır: "Nurcu hareketin 1950'den sonra yeni bir ivme kazanmasının nedeni Panislamcı propagandanın modernleşmesi değil, Cumhuriyet Türkiye'sinin yeni kültürüne entegre edilmiş ve Türklerin nesilden nesile devrettikleri mirasın parçası haline gelmiş yeni malzeme ve fikirlerle çalışabilmesidir. Bu değişimin tipik olmasa bile çarpıcı bir örneği, bir Nurcunun karşısındakine yönelttiği soruda görülebilir: 'Rilke'nin şu dörtlüğünü daha önce okumuş muydunuz? Said Nursi'nin kastettiğini öylesine güzel anlatıyor.'" (Mardin; 1992, 46) Risale-i Nur hareketinin avam tabir edilen tahsilli olmayanlar arasında ve entelektüel sayılan tahsilliler arasında okunabiliyor olması, herhalde Said Nursi'nin en özgün yanlarından olsa gerek. 1980'li yıllara gelindiğinde Risale-i Nur çizgisi üzerinde faaliyet gösteren yayınevlerinin astroloji, biyoloji, fizik, zooloji... gibi modern fen bilimleri üzerinde yayınlar neşretmesi ve Risale-i Nur okurları içinde entelektüellerin de artması yitirilen özgüvenin, hamiyetin ve itikadın Risale-i Nurlarla tekrar kazanılabileceğini hissettirir.

Türkiye'de mürteci kabul edilenler bilimsel çalışmalardan, sanat faaliyetinden, kamusal alandan, devlet nimetlerinden kasıtlı tavırlarla mahrum edilmektedir. Bir "mürteci" Aristo mantığında, Aydınlanma felsefesinde, bilim felsefesinde uzman olsa bile bilimsel çalışması belli bir yerde engellenecektir. Yeşil sermaye olgusu da irtica bağlamında değerlendirilebilir. Buna göre sınırlarımız içerisinde inanan bir burjuvazi oluşumuna müsaade edilmediği görülmektedir. Yani 21. yüzyıl gibi bir asırda ekonomik yatırım bile kimlik eksenli değerlendirilmekte ve bu uğurda milyonlarca dolarlık yatırım ve iş imkanı düşüncesizce heba edilmektedir.

Müslüman'a duyulan alay ve belki de nefret hissi, kültürel hayatta da şuurlu bir şekilde sergilenmektedir. Cumhuriyetten sonraki Türk sinemasında, tiyatrosunda, aydın kişilikli, terbiyeli, dürüst ve ahlaklı bir din adamı görmek pek mümkün değildir. Nedense din adamları ahlaklarından fizyolojik görünümlerine kadar iğrençleştirilmiş ve alay konusu yapılmıştır bu eserlerde. Saçları sakalları birbirine karışmış, sakalları kaşlarının altından başlayan, göbekli, elinde 99'luk tespih, bir taraftan konuşup ahkam keserken diğer taraftan sağa sola saldıran, beddua eden bir imaja sahiptir din adamı... Bunun yalnızca bir mizah unsuru olduğunu söylemek pek kolay olmasa gerektir.

Netice-i Meram

İrtica sendromu Cumhuriyetimizle yaşıt. 1925'lerde vardı 2002'lerde de var. Uzun yıllar da sürecek gibi görünüyor. İrtica paranoyası ulus-devlet yapısından kaynaklanan güvensizlik ve tedirginlik havasıyla sürekli gündemde tutulabilmiş ve bu paranoya zaman zaman dindarların temel hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmasını da netice vermiştir. İslam'ın millileştirilmesi ve Batı'nın kültürel unsurlarının alınması üzerine bina edilen bir modernleşmede irtica sendromu aslında sürpriz sayılmamalı. Dinin devlet kontrolü altında tutulması ve dinin toplumsal gelişmeye engel olduğunun düşünüldüğü bir ortamda dindarlar "mürteci" olarak kabul edilmişlerdir. Ancak bu "mürteci" etiketinin bilimsel bir çalışma ve uğraştan sonra verilmediği şüphe götürmez bir gerçek. Bunu anlayabilmek için irtica ve gericilik ile ilgili yazılmış eserlere bakmakta yarar vardır. Hemen hemen hiçbirisinde sosyolojinin veya siyaset biliminin esasları uygulanmamış, genelde etiketleme ve saptırma amaçlı çalışmalar yapılmıştır. Yeni bir medeniyetin oluşturulmak istenmesiyle birlikte eski kültüre ve İslam inancına ilgi gösterenler, eski ile yeniyi kaynaştırmak isteyenler "mürteci" kabul edilmiştir. Mevhum bir tehdit olan irtica hep mevcut gösterilmiştir.

Bugün toplumsal barıştan ve hoşgörüden uzak bir toplum yapısına sahip olduğumuz maalesef gerçek. Bu eksikliğimizi aşmak için bugüne kadar yaptığımızın aksine ilerici-gerici tartışmalarını sığlıktan ve bayağılıktan kurtarmamız gerekiyor. Bu problemin Müslüman kesime bakan yanı ise, kanaatimizce İslamî bilgi ile donanmaktan yani tahkikten geçmektedir. Müzmin rahatsızlığımız olan inanç ve kimlik ifade edememe, tahkike kavuşmadığımız sürece bedenimizi kemirmeye devam edecek gibi görünüyor. Anayasal parlamenter rejime karşı olmadığımızı, temel hak ve özgürlüklerin İslam dininde güvence altında olduğunu; ihlas, uhuvvet, diğergamlık gibi yüksek ahlak prensiplerinin dinimizde temel teşkil ettiğini ancak sağlam bir İslami bilgiye sahip olduktan sonra anlatabiliriz. Tahkiki imanı kazandığımız zaman Türkiye'deki siyasetin kısır döngüsünden kurtularak günlük siyasetin çok üstünde ve yetkin çalışmalar yapabiliriz. Ayrıca mürteci etiketinin Müslüman'la alakalı olmayıp, geleneksel İslami motiflerin reddedildiği bir toplum hayalinde Müslüman'a biçilmiş bir rolden ibaret olduğunu anlatabileceğimizi de tahkik eksikliğimiz olduğu sürece anlatabil-memiz mümkün görünmüyor. İslam denilince akla fundamentalizm getirilmek istenmesinde, Arap düşmanlığının sürekli körüklenerek İslam kardeşliğinin (uhuvvet) kasıtlı tavırlarla engellenmesinde ve dindarların hor-hakir ve rejim karşıtı gösterilmesinde ne gibi zihni dinamikler olduğunu anlayabilmek için günlük siyasetin üstünde fikir üretmek ve İslam'ın siyasallaşmasının önüne geçmek zarureti vardır. Zira İslam'ın siyasallaşması, mürteci etiketini kullanmak için yakın markaj uygulayan ve Müslümanlar'ı kamusal alanda görmek istemeyen toplumsal bir grubun irtica paranoyasını sürekli gündemde tutmasını da netice veren bir olgudur ve belki de Müslüman için bir tehlikedir.

KAYNAKÇA:

1. Ayvazoğlu, Beşir, Cumhuriyetten Günümüze Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, cilt:13.

2. Çaha, Ömer, ( 2000), Aşkın Devletten Sivil Topluma, İstanbul, Gendaş-Kültür.

3. Dursun, Davud, "Dine Müdahale Aracı Olarak Laiklik", Köprü, Sayı: 51, (Yaz-1995).

4. Göle, Nilüfer, (1998), Modern Mahrem, İstanbul, Metis Yay.

5. Goloğlu, Mahmud, (1972), Devrimler ve Tepkileri, Ankara, Başnur Matbaası.

6. Hocaoğlu, Durmuş, (1994), "Sekülarizm, Laisizm ve Türk Laisizmi", Türkiye Günlüğü, Sayı: 29 (Temmuz-Ağustos).

7. İnalcık, Halil, (1998), "Büyük Devrim: Hilafetin Kaldırılması ve Laikleşme", Doğu-Batı Dergisi, Sayı: 3 (Mayıs, Haziran, Temmuz).

8. Jakh, Ernest, (1946), Yükselen Hilal, İstanbul, Uğur Yay.

9. Karaosmanoğlu, Yakup Kadri, (1984), "Politikada 45 Yıl", İstanbul, İletişim Yay.

10. Keyder, Çağlar, (1999), Türkiye de Devlet ve Sınıflar, İstanbul, İletişim Yay.

11. Mardin Şerif, (1992), Bediüzzaman Said Nursi Olayı, Modern Türkiye'de Din ve Toplumsal Değişim, İstanbul, İletişim Yay.

12. Parla, Taha, (1998), Kemalist Tek Parti İdeolojisi ve CHP'nin 6 Oku, İstanbul, İletişim Yay.

13. Yavuz, Hilmi, "Modernleşme ve Bilim", Zaman Gazetesi, 18.01.2002.

Yukarı