. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 5011

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ E-posta listesi

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2006 
 Anarşi & Terör
 KÖPRÜ / Kış 2002 
 Küreselleşme Krizi


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Nübüvvet
Bahar 2001   [ 74. Sayı ]


İslam Kelamında Nübüvvet

Hüdaverdi Adam

Doç. Dr., Sakarya Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

Peygamberlik, yani Nübüvvet meselesi kelâmda nakil yoluyla elde edilen “Sem’iyyât” kısmına girer. Din, Peygamber vasıtasıyla insanlığa tebliğ edildiği için Nübüvvet müessesesi üzerine inşâ edilmiştir. İlk dönem kelâm kitaplarında fazlaca bir yer tutmayan Nübüvvet meselesi, daha sonradan iç ve dış âmillerin etkisiyle fazlaca bahis konusu olmaya başlamıştır.

Peygamberlik müessesesine olan ihtiyaç son derece açıktır. Çünkü kâmil mânâda Allah’a iman ancak onların rehberliği ile mümkündür. Vahiy olmadan aklın tek başına doğrulara ulaşması imkân dışıdır. Buna en güzel misâl Hz. İbrâhim’in aklı ile Allah’ı aramasıdır. Önce yıldızları, ayı ve güneşi ilâh olarak düşünen Hz. İbrâhim, ancak kalbine doğan hidâyet güneşi ile Alemlerin Rabbi’ne yönelmiştir.1

İnsanlığın tekâmülü ancak Nebîler’in eliyle olmuştur. Peygamberler olmasaydı, insanlık medeniyeti kuramaz, düzenli hayata geçemez ve ilimlerde ilerleyemezdi. Peygamberler gösterdikleri mu’cizelerle aynı zamanda ilimlerin nihâî hudutlarını da çizmişlerdir. Bundan dolayı Peygamberler’in her biri değişik bir sanat dalında “Pîr” olarak kabul edilmiştir.

Fıtrî olarak hudut altına alınmayan insanın gazab, şehvet ve akıl duygusu, Peygamberler’in getirdiği hükümlerle sınır altına alınmış, beşer, kuvve-i akliyye’de “hikmet’i”, kuvvet-i gadabiyye’de “şecaat’i”, kuvve-i şeheviyye’de “iffet’i” ancak onlar vasıtasıyla yakalayabilmiş, hikmet, iffet ve şecaat üçgeninde insan olmanın hazzına erebilmiştir.

İnsan, kendi aklıyla bir yaratıcı düşüncesine ulaşsa bile ona nasıl ibadette ve kullukta bulunacağını ancak Peygamberler vasıtasıyla öğrenebilecektir. Dolayısıyla sevap ve günah hudutları Peygamberler eliyle çizilmiş, saâdet veya şekâvete giden yollar onlar eliyle gösterilmiştir. Ehl-i Sünnet, Allah’ın Peygamber göndermesini O’nun bir rahmeti, fazlı ve ihsanı olarak görür. Allah, içlerinden elçi olarak seçtiği Paygamberler’i vasıtasıyla insanlara hitâb etmiştir. Peygamberler O’nun kelâmını insanlara bildirmiş ve ma’rifet yollarını onlara öğretmişlerdir. Bundan dolayı Peygamberler olmasaydı insanlar lâyık olduğu şekilde Cenâb-ı Hakk’ı bilemezlerdi.

Burada önce, Peygamberliğin şartları, Peygamberler’in vazifeleri, Peygamberler’in özellikleri ve sıfatları gibi Nübüvvet’le ilgili birkaç husûsu hatırlamada fayda var. Önce onları görelim.

Peygamberliğin Şartları

Peygamberlik ihtiyarî ve kesbî bir makam ve rütbe olmadığı gibi insanların seçmesi ve tayiniyle de kimse isteyerek, arzu ederek ve çalışarak Peygamber olamaz. Çünkü Peygamberlik pek çok delille sabit olduğu şekliyle2 Allah’ın kulları içinden birini seçmesi (ıstıfâ) ile olur. Ancak Allah’ın seçtiği Peygamberler’de temel bazı özellikler vardır ki bunlar hepsinde bulunur. Bunları maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz.

1- İnsan Olmak

İnsan kelimesinin aslı “İNAS”dır ki, o da “İbsar” bakma, görme anlamındadır. Bundan dolayı insana kendisiyle ünsiyet olunan yani görünen anlamında “İNS” denilir. Cin’e de kendisiyle ünsiyet olunmayan yani görünmeyen anlamında “CİN” denilir. İnsan kelimesiyle Hz. Adem; insan oğulları ile de Adem oğulları kastolunur. İster kadın, ister erkek olsun hepsine birden insan denilir.3 İnsan’a insan denmesinin sebebi bazısının bazısına ünsiyeti sebebiyle insaniyetin devam etmesidir. Bundan dolayı “İnsan her ülfet ettiğine ünsiyet eder.” denilmiştir.

Râgıb el-İsfehânî, insanın aslının nisyan olduğunu, çünkü kendisinden ahd (söz) alındığı halde unuttuğunu belirtir.4 Bu şarta delil olarak “Allah (birbirinden gelme bir nesil olarak) Adem’i, Nûh’u, İbrâhim’i, ailesi ile İmrân ailesini seçip, âlemlere üstün kıldı.”5 âyet-i kerîmesi gösterilebilir.

Bazı müfessirler’e göre, “seçip, âlemlere üstün kılma” “Peygamber olarak seçme”6dir. Bu, Risâlet işinde onlara ortak olan meleklerin elçiliği7 değildir. Melekler, şerîatı tebliğde Allah ile Nebîler’i arasında elçidirler.8 Meleklerden beşer için bir Peygamber olamaz. Zîrâ Nübüvvet Adem oğulları’na hasredilmiştir.9 Melekler, Allah’a ibadet edecek bir fıtrat üzere yaratıldıkları için kendilerine bir Nebî ve Rasûl gönderilerek nefislerini ıslah etmelerine ihtiyaçları yoktur. Cinler ise, Allah (c.c.) hangisinin amelinin daha güzel olduğunu görmek ve göstermek, yani imtihan etmek için yaratmıştır. Allah (c.c.) onları da insanlar gibi ancak ve ancak kendisine ibadet etsinler diye yaratmıştır. Bu durumuyla onlara bir Peygamber gönderilmesi ihtiyacı açıktır.

Yalnız Allahu Teâlâ, onları insanlardan farklı bazı özelliklerle yaratmıştır. Meselâ cinler, bir yerden bir yere serî bir şekilde intikâl ederler, serî bir şekilde hareket edebilirler. İnsanları görebilirler ve konuşmalarını duyabilirler. Fakat insanlar onları normal şartlarda göremezler. Cenâb-ı Hakk bunu “O ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler.”10 şeklinde ifâde buyurur. Bu durumda onlar, insanlardan gelen Peygamberler’i görüp dinler ve onun getirdiği şerîata tâbi olabilirler. Peygamber’i dinleyenler, dinlemeyenleri uyarırlar. Böylece inkâr etmeleri halinde aleyhlerine bir delil sabit olmuş olur.

Burada belki Cenâb-ı Hakk’ın “Ey Cin ve İns topluluğu! İçinizden size âyetlerimizi anlatan ve bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran Peygamberler gelmedi mi!’ (denilince) derler ki: ‘Kendi aleyhimize şahitlik ederiz.’ Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.”11 buyurmasından Cinlerden de Peygamber geldiği akla gelebilir. Ancak müfessirler bu âyet-i kerîmede geçen “sizden” sözü ile şu mânâları anlamışlardır.

1- Bununla (insandan olan) Nebîler’i dinleyip kavimlerine tebliğ götüren, onları inzâr eden (korkutan) ve dinledikleri hidâyete kavimlerini davet eden Cinler kastolunmaktadır. Yani onlar bu anlamda “Rasûlü’r-Rusûl” yani Rasûllerin elçileridirler.12

2- Hitapta, erkeğin (müzekker) kadına (müennes) galip geldiği gibi insan âlemi cin âlemine galip gelmiştir. Yani burada “sizden” sözü ile insanlar kastolunmuşlardır.13 Bundan dolayı İbn Abbas, İmam Mücahid ve Hasanu’l-Basrî gibi selef âlimleri cinlerden Peygamber gelmesini kabul etmemişlerdir.14

2- Peygamber’in Hür Olmasıdır

Zîrâ, kölelik noksan bir sıfattır ve Nübüvvet makamına lâyık değildir. Çünkü insanlar kölelikle vasıflanan birine uymaktan ve O’nun kendilerine imam ve kumandan olmasından istinkâf ederler, çekinirler. Aynı zamanda köle, kendine has zamanından tasarruf edemeyeceğinden onun zaman ayırması ve gayretine vâbeste bulunan Peygamberlik meşakkatine katlanamaz.15

Bu şarta delil olarak Buhârî’nin İbn Abbas’dan rivayet ettiği hadîs-i şerif gösterilebilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hirakl’e elçi gönderdiği zaman Ebû Süfyan ticaret için Şam’dadır. Hirakl, Ebû Süfyan’ı çağırtır ve ona Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hakkında sorular sorar. Sorduğu ilk soru Efendimiz’in Nesebi ile ilgilidir. Ebû Süfyan “O, aramızda güzel nesep sahibidir, asildir, soyludur.” diye cevap verir. Sonunda Hirakl, Ebû Süfyan’a “Sana O’nun Nesebinden sordum. Sen aranızda güzel bir nesep sahibi, asil ve soylu olduğunu belirttin. Bütün Peygamberler öyledir.” der.16

İbn Hâcer, Hirakl’in bunu haber vermesinin geçmiş kitaplarda mukarrer olan ilimden kaynaklandığını belirtir.17 Kur’ân-ı Kerîm’de bahsi geçen Peygamberler’in hasep ve nesep (asâlet ve şeref) sahibi oldukları anlatılıyor. Hz. Lokman hakkında öne sürülen aksi durum bu meseleyi cerhetmez. Zîrâ onun Peygamber olma ihtimali azdır.18 Çoğunluğun kanâatine göre o, sâlih bir kişidir ama Nebî değildir.19

İbn Kesîr, Hz. Lokman’ın Nebî olmadığının açık olduğunu, zîrâ köleliğin Nübüvvet’e zıt olduğunu belirttikten sonra, “Çünkü Peygamberler kavimlerinin en soylularından gönderilirler. Bundan dolayı Cumhur-u Selef’e göre Hz. Lokman Nebi değildir.”20 der. Hz. Yûsuf’un satılarak bir müddet köle olarak kalması burada misâl gösterilemez. Zîrâ o, aslen hürdür, asil oğlu asil oğlu asil oğlu asildir. Çünkü Allah’ın insanlar içinden seçip âlemlere üstün kıldığı bir zürriyetten gelmektedir.

3 ve 4- Akıllı ve Bülûğ’a Ermiş Olmaları (Akıl ve Bülûğ)

Bu iki şart mükellefiyet için mutlaka gereklidir. En küçük bir işe memur edilenler de bile bu iki şartın bulunması elzemdir. Akıllı ve bülûğa ermemiş kişinin işlerini deruhte etmek için işlerini görecek bir başkasına ihtiyacı vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah (c.c.) “Allah’ın geçinmenize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermeyenlere (sefihlere) vermeyin. O mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.” Buyurur.21

Ayette geçen sefîh, “Bülûğ çağına varmayan veya bülûğ olupta aklı olmayan yani reşit olmayan” anlamına gelir. Onlara malların verilmemesi, mallar üzerinde güzel tasarrufta bulunamayacaklarından dolayıdır. Onlar, amellerinin muhasebesini yapabilecek durumda olmadıkları gibi tasarruflarından hesap verecek durumda da değillerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) uyanıncaya kadar uyuyanın, bülûğa erinceye kadar çocuğun, aklı başına gelinceye kadar mecnûnun, (bir cinayette bunayanın) işlediği amellerinden dolayı günah yazılmadığını, onlar üzerinden “kalemin kaldırıldığını” haber verir.22

Bâliğ ve akıllı olmayanın şer’î tasarrufta bulunması sahih (geçerli ve doğru) değildir. Böyle biri nasıl olurda insanlara imamlık, rehberlik, mürşidlik ve muallimlik yapar, yol gösterebilir. Halbuki onlar Allah katında hüccet olması için Mübeşşir ve Münzir (müjdeleyici ve korkutucu),23 ümmetleri için şahiddirler.24 Bundan dolayı da onlar insanlığın zirvesindedirler. Onlar olgunlaşmadan Allah Peygamberler’e vahiy göndermemiş ve vahyi ancak erkeklere (adamlara) gönderdiğini beyân buyurmuştur.25 Bizim aklımız onları idrak ettiği şeyleri anlamaya yetmez.26 Bunun için Kurtubî; insanlığa ait sıfatların en mükemmel bir şekilde Nebîler’de toplandığını, kendi aralarında derecelerinin de farklı olduğunu ifâde eder.27

5- Peygamberler’in Ölümlü Olması

Nübüvvet (Peygamberlik) sahibini beşeriyetten (insan olmadan) çıkarmaz. Fakat bazı insanlar, onlara Hristiyanların yaptığı gibi, ölümlü’ye izâfesi mümkün olmayan (Allah’ın oğlu olma gibi) şeyler izâfe etmişlerdir.28 Allahu Teâlâ; Peygamberler’in bâkî ve dâimî olmadıklarını ifâde sadedinde “Muhammed (s.a.v.) ancak bir Peygamber’dir. Ondan önce de Peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür yada öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz! Kim (böyle) geri dönerse, Allah’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”29 buyurur.

Nebîler’in en faziletlisi olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ölümünü te’yîd ederek Cenâb-ı Hakk “(Habibim) Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra (da) şüphesiz, siz de kıyamet günü, Rabbi’nizin huzurunda dâvâlaşacaksınız.”;30 “Biz senden önce de hiç bir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar?”31 buyurur. Ölümün beşer için umûmî bir kanun ve istisnâ kabul etmeyen bir gerçek olduğunu Cenâb-ı Hakk “Her canlı ölümü tadar.”32 “Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbi’nin zâtı bâkî kalacak.”33 buyurarak belirtir. Ayet-i kerîmelerin ifâde ettiği şekilde Bekâ, sadece ve sadece Allah içindir. O’nun dışında her canlı ölümlüdür ve ölümü tadacaktır.

6- Peygamber’in Şehirli (Ehlü’l-Kura) Olması

Bunu söyleyenlerin dayandıkları en önemli delil “Senden önce de şehirler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını Peygamber göndermedik.”34 âyet-i kerîmesidir. Ayetin zâhirinden anlaşılan Cenâb-ı Hakk’ın Peygamberler’ini ancak şehir halkından gönderdiğidir. Bu konuda Hz. Hasan ve Katâde’den gelen bir rivayette vardır.35

Bunun sebebi olarak, şehir halkının daha bilgili ve daha yumuşak olduğu, bâdiyelerde (şehir, köy ve kasaba dışında, içtimâî hayatı olmayan bölgeler) yaşayanlarda cehalet ve katılığın hâkim olduğu36 ifâde edilmektedir. Fakat bu görüşe katılmak mümkün görünmemektedir. Zîrâ, Nübüvvet çalışılarak kazanılan ve elde edilen bir makam değildir. Allah Nebîler’ini kulları içinden kendisi seçer. Dolayısıyla onlar Nübüvvet’e dair bir sıfatı kendi gayretleri ile kazanamadıkları gibi; bazı özelliklerin mirasçısı da değilllerdir. Allah onları anne rahmine düştükleri andan itibaren bu vazifeye hazırlar. Hatta düşmeden önce onları her türlü kötü şeyden muhafaza eder.

Peygamberler ancak şehirlerden olur düşüncesinden Hz. Ya’kûb (a.s.)’un bâdiyede yaşaması37 göz önünde bulundurulması gerekir. İbn Kesîr, İbn Abbas’dan gelen bir rivayetten yola çıkarak “Ehl-i Kur┠ile maksadın, Nebîler’in “Sema ehli değil de yer ehli” yani Adem oğullarından (Ademî) ve yeryüzünde mukîm bulunduğu hususu dikkat çeker.38 Buna göre Peygamberler insanlarla birlikte yaşar, insanların arasında bulunurlar. Zaten başka türlü, insanlara örnek olabilmeleri mümkün değildir. Halbuki Peygamberler, hayatın her safhasında ümmetlerine örnek olurlar.

Peygamberler’in Vazifeleri

Aralarında fark bulunsa bile bütün Peygamberler insanlara Allah’ı tanıtmak için gelmişler ve bihakkın vazifelerini îfâ etmişler, bizzat hayatlarıyla insanlara belli ufuklar kazandırmışlardır. Genel olarak Nebîler’e dikkat edilecek olursa şu hususları gerçekleştirdikleri görülecektir.

1- Allah’a Âzamî Kulluk

Allah insanları kendisine kulluk yapsınlar diye yaratmış,39 Peygamberler ise bu konuda rehberlik yapmışlardır. Böylece insanlara, asıl yaratılış gayelerinin Allah’ı bilip tanıyarak, tanıdıklarını ibadetle göstermek olduğunu öğretmişlerdir. Cenâb-ı Hakk bunu “Senden önce hiçbir Peygamber göndermedik ki, ona ‘Benden başka ilâh yoktur, o halde bana kulluk edin.’ diye vahyetmiş olmayalım.”40 diyerek ifâde buyurur.

Peygamberler’in gönderiliş gâyesinin insanları putlardan sakındırarak Allah’a kullukta rehberlik etmek olduğu bir başka âyet-i kerîmede “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan sakının’ diye her millete bir Peygamber gönderdik. Allah o insanlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı için de sapıklık hak oldu. Öyleyse Hakk’ı yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu yeryüzünde gezin de görün.”41 denilerek işaret edilir.

2- Dini Tebliğ

Eğer Allah bize Peygamberler’ini göndererek emir ve yasaklarını bildirmeseydi, mükellefiyetlerimizi kavrayamaz, helâl ve haramları bilemezdik. Biz bütün bunları Peygamberler vasıtasıyla öğreniyoruz.

Bu gayeyi Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’de “Onlar (Peygamberler) Allah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler ve sadece ondan korkarlar, ondan başka kimseden korkmazlar.”42 şeklinde ifâde buyurur.

Onlar bu gayeyi tahakkuk ettirme yolunda hiç bir fedakârlıktan çekinmedikleri gibi hiç bir şey onları vazifelerini yapmaktan alıkoyamaz. Bu mevzûda Cenâb-ı Hakk Efendimiz’e (s.a.v.) hitâben “Ey Rasûl, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.”43 buyurur. Böylece Allahu Teâlâ; tebliğin yapılmamasının Risâlet vazifesinin yapılmaması anlamına geldiğini ifâde buyurmuştur.

3- İnsanlara Güzel Örnek Olmak

Peygamberler dini ve dinin hükümlerini sadece tebliğ etmekle kalmazlar. Aynı zamanda onu hayatlarına bizzat tatbik ederek güzel örnek olurlar. Peygamber’e tâbi olan ümmet de onda gördükleri güzel şeyleri hayatlarına aktarırlar. Nebîler’in bu fonksiyonunu Cenâb-ı Hakk, kendinden önceki Peygamberler’i isim isim saydıktan sonra; Efendimiz (s.a.v.)’e, onlara uymasını ferman buyurarak belirtir.44 Peygamber Efendimiz’e bile, kendinden öncekilere uymayı ferman buyuran Cenâb-ı Hakk Peygamber’e uymanın önemini bize “And olsun, Allah’ı ve ahiret gününü umanlara ve Allah’ı çokça zikredenlere Allah’ın Rasûl’ünde güzel bir örnek vardır.”45 buyurarak anlatır.

Peygamberler sadece ibadette ve ahlakta değil, hayatın bütün ünitelerinde İmam, Lider ve Rehber’dirler. Dolayısıyla hayatın bütün bölümlerinde onlara uymamız lâzımdır. Zîrâ, dünya ve ukbâyı içine alan gerçek hayatta insanlığı Nebîler temsil etmişlerdir.

4- Dünya-Ahiret Dengesini Kurma

Peygamberler insanlara muvâzene ve istikâmet getirerek, ifrat ve tefritlerden uzaklaştırmışlardır. Paygamberler vasıtasıyla insanlar, dünya ve ukbâ dengesini kurmuş, birini diğerine feda etmemeyi öğrenmişlerdir. Eğer Allah lûtfedip de Peygamber göndermeseydi insanlık akıl ve vicdanla bu dengeyi asla kuramazdı.

Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’de bu dengeyi “Allah’ın sana verdikleri ile ahiret yurdunun peşinde ol, (ama) dünyadan da nasîbini unutma!”46 buyurarak anlatır. İnsan bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerini47 öbür taraftan da o nimetlerin hesabını vereceğini48 sürekli hatırlamalı, böylece dengeli bir hayat yaşamalıdır. Bu denge, insanın bütün hayatına yansımalıdır. Böylece insan bütün üniteleriyle dengeli ve ölçülü yaşamaya muvaffak olabilmelidir.

5- Ahirette İnsanların İtiraz Kapısını Kapatmak

Peygamberler, insanlar kıyamet gününde mükellefiyetleri konusunda Allah’a itiraz etmesinler diye gönderilmişlerdir. Çünkü eğer Allah Peygamber göndermeseydi, insanlar Allah’a karşı mes’ûl ve mükellef olamazlardı. Bunu ortadan kaldırmak için Allah (c.c.) “Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak Peygamberler gönderdik ki, insanların Peygamberler’den sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.”49 buyurur.

Böylece Peygamberler insanlara her şeyi öğretir ve Allah huzurunda itiraz etmelerine mazeret bırakmazlar. Bunu ifâde sadedinde Allah (c.c.) “Nitekim kendi içinizde size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitabı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir elçi gönderdik.”50 buyurur. İnsan burada başı boş olmadığına51 ve sonuçta Allahu Teâlâ’ya döndürülüp hesaba çekileceğine göre,52 dikkatli yaşamalıdır. Çünkü bir gün terâzi kurulacak ve kimsenin mazeret ve bahanesine bakılmadan hayatının hesabı istenecektir.

6- Zorluk ve Meşakkatlere Sabır

Peygamberlik kolay bir vazife değildir. Taşlanmaktan53 sürgün edilmeye54 ve hatta öldürülmeye55 kadar her şeyi göze almayı gerektirir. Peygamberler tebliğ vazifelerini ifâde ederlerken karşılarına çıkan bütün engelleri sabırla aşıp vazifelerini yapmışlardır. Çünkü bu onların en önde gelen vazifesidir.56 Vazifelerini yapar ve Allah’ın işine karışmazlar. Çünkü kabul ettirmek onların görevi değildir. İnsanlar inanmadıklarında değil, anlatmadıkları zaman sorumludurlar.57

Peygamberler’in Özellikleri

Hiç bir Peygamber, Peygamber olmak için özel bir gayret sarfetmemiş ve bulunduğu muallâ makamı emeği ve çalışması sonunda ihrâz etmemiştir. Allah insanlar içinden kimi murâd buyurmuşsa onu Peygamber olarak seçmiştir.

Tebliğ ettikleri din tamamıyla Allah tarafından verildiği için Peygamberler Allah’a tam teslim olmuşlardır. Bundan dolayı Muhâlif ve Muannidler’in söyledikleri yada yaptıkları hiç bir şey onların Allah’a olan teslimiyetini kıramaz. Bu şekilde vazife gören Peygamberler’in belki bazı özellikleri vardır. Bunları maddeler halinde kısaca şöyle sıralayabiliriz.

1- Hasbilik

Peygamberler yaptıkları bu ağır vazife karşılığında maddî-mânevî hiç bir ücret beklemezler. Her Peygamber “Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir.”58 düsturuyla hareket eder. Çünkü onlara bu zorlu vazifeyi gördüren, ne Cennet sevdası ne de Cehennem korkusudur. Onlar vazifelerini sadece Allah’ın emri olduğu için yaparlar, neticede onun rızasını beklerler. Bu mânâya işaretle Cenâb-ı Hakk “Sizden ücret istemeyen (karşılık beklemeyen) kimselere tâbi olun.”59 buyurur.

2- İhlas

Peygamberler, yaptıkları her şeyi Allah için yapmış, terkettiklerini de Allah için terketmişlerdir. Allah için işleme, başlama ve çalışmayı, onun rızası dahilinde hareket etmeyi hayatlarının gayesi haline getiren Peygamberler’den bazıları bu yönleriyle müşahhaslaştırılarak nazarlarımıza arz edilir.60

Cenâb-ı Hakk Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in şahsında ümmetine seslenerek “Şüphesiz ki, Kitab’ı sana hak olarak indirdik. (O halde sen de) dini ona has kılarak Allah’a kulluk et.”61 buyurur. Başka bir âyet-i kerîmede ise Cenâb-ı Hakk Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i konuşturarak “De ki; ben dinimi sadece O’na has kılarak Allah’a kulluk ederim.”62 dedirtir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de gerçekten hayatı boyunca dini Allah’a tahsis ederek, sadece O’na kulluk yapmış, gönlü sadece O’nun marifetiyle dolup-taşmıştır.

3- Tevhid’e Davet

Bütün Peygamberler ilk olarak kavimlerine “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka ilâh yoktur.”63 mesajını getirmişlerdir. Peygamberler’in hepsi aynı hakikatı ifâde ve ilân etmişlerdir. Devirleri, dönemleri ve coğrafyaları farklı olsa bile Peygamberler aynı menbâdan gelen vahiyle beslendikleri için tebliğ ettikleri mesajlar da aynıdır. Buna işaretle Efendimiz (s.a.v.) “Ben ve benden evvel gelen bütün Peygamberler’in söylediği en faziletli söz: ‘Lâ ilâhe illallahu vahdehü lâ şerike lehu’-(yani Allah’dan başka ilâh olmadığı gibi O’nun şeriki yoktur)dur.”64 buyurur.

4- Güzel Öğüt

Peygamberler vazifelerini yaparlarken mesajlarını “güzel öğüt” ve “hikmet” ile tebliğ etmişlerdir.65 Demagoji yapmamış, diyalektiğe girmemiş ve felsefî üslûba iltifat etmemişlerdir.

Onların bu misyonuna Cenâb-ı Hakk “Nitekim size kendi içinizden, âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size kitabı ve hikmeti getirip bilmediklerinizi öğreten bir Rasûl gönderdik.”66 diyerek işaret buyurur. Hikmetin gereği Peygamberler muhataplarına durumları ve seviyelerine göre hitâb etmiş, onların aklını, kalbini ve vicdanını doyurmuşlardır.

Peygamberler’in Sıfatları

1- Sıdk

Doğruluk, Peygamberlik müessesesinin en önemli öğesidir. Peygamber’in ağzından hilâf-ı hakîkat hiç bir şey çıkmaz. Allah onları bu mümtaz vasıflarıyla medh-u senâ eder.67 Doğruluk öyle bir sıfattır ki; Allahu Teâlâ sadece Peygamberler’in değil, aynı şekilde inanan insanların da doğru olmalarını isteyerek “Ey iman edenler! Allah’dan korkun ve doğrularla beraber olun.”68 buyurur.

Cenâb-ı Hakk doğruların, doğru söyleyenlerin gerçek mü’minlerden olduğunu beyân buyururken69 onları tebcîl eder ve onlar için “Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var ki, işte onlardan kimi sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir. Kimisi de (şehitliği) beklemektedirler. Onlar hiç bir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.”70 buyurur.

Peygamberlik hakîkatı doğruluk çarkı üzerinde döner. Zîrâ gayb âleminden ilâhî mesajlar getiren bu insanlığın yıldızlarından birinde küçücük bir yanılma olsa her şey altüst olur. Çünkü dünya ve ukbâ saâdetini muhtevî bütün hakîkatler, onlar vasıtasıyla bize intikâl etmektedir. Bu işin zerre kadar bile olsa yanılgıya tahammülü yoktur. Konunun bu hassasiyetini bize Cenâb-ı Hakk “Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kuvvetle yakalar, sonrada O’nun can damarını koparırdık (O’nu yaşatmazdık). Sizden hiç biriniz de buna mâni olamazdı.”71 şeklinde ifâde buyurur.

2- Emanet (Emin, Güvenilir Olmak)

Emanet Peygamberler’in güvenilir olması demektir ve iman ile aynı kökten gelir. Mü’min, hem inanan hem de güven ve itimad telkin eden insan demektir. Peygamberler, insanların en emini, en güvenilir olanıdırlar. Onlar tebliğlerinin kabul görmesinde en önemli nokta olan bu hususu mesajlarıyla birlikte insanlığa takdim ederler. “Nûh kavmi de Peygamberler’ini yalancılıkla ithâm etti. Hani kardeşleri Nûh, onlara şöyle demişti: ‘Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”72

Hz. Hûd,73 Hz. Sâlih74 ve Hz. Lût75 (a.s.) da kavimlerine aynı şeyi hatırlatmış ve emin oluşlarını mesajlarının kabulüne vesile yapmışlardır. Emanet sadece Peygamberler’in değil Cibrîl-i Emîn’in de en önemli vasfıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah onu anlatırken “O, kendisine uyulan ve emin bir elçidir.”76 buyurur. İşte Kur’ân-ı Kerîm, Cibrîl-i Emin vasıtasıyla Muhammedü’l-Emin olan Efendimiz (s.a.v.)’e indirilmiş ve onun tarafından yeryüzünde emniyetin temsilcisi ümmetine tebliğ olunmuştur.

Emniyetin en muallâ ismi olan Efendimiz (s.a.v.) hem Allah’dan gelen mesajlara hem de bütün mahlûkâta karşı emindir. O’nun zerre kadar emânete ihâneti düşünülemez ve herkes O’na itimad eder. O emin olmasının gereği vahiy geldiğinde heyecanlanır ve Cebrâil (a.s.) bitirmeden söylenenleri ezberlemek için durmadan tekrar eder. O’nun kendini helâk edercesine gösterdiği bu tehâlük karşısında Cenâb-ı Hakk ona “(Rasûlüm) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kıpırdatma. Şüphe etme ki, onu toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da Bize aittir.”77 buyurur.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) emniyet’le o denli bütünleşmiştir ki, insanlar ona “Muhammedü’l-Emin” demişlerdir.78 O, Veda Haccı’nda ümmetine vazifesini tebliğ edip-etmediğini sormuş, ümmetinin vazifesini yaptığını söylediği zaman da onların bu ikrarına Allah’ı şahit tutmuş ve “Allah’ım şahit ol!” buyurmuştur.79 Peygamber Efendimiz (s.a.v.) emniyete ve güvenilirliğe o kadar çok önem vermiştir ki, yalanı münafıklık (nifak) alâmeti saymış ve ümmetini ondan alabildiğince uzaklaştırmıştır.80 O, değil insanların hayvanları aldatmasını bile hoş karşılamamış ve câiz görmemiştir.81

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kendisi emin ve güvenilir bir insan olduğu gibi Allah’a aynı şekilde güvenen bir insandı. Diğer Peygamberler gibi Efendimiz (s.a.v.) de Allah’a itimad ve güvenle serfirâz kılınmıştır. Cenâb-ı Hakk onların bu halini Hz. Nûh82 ve Hz. İbrâhim’den83 misâl vererek bize hatırlatır.

Biz “Biz onların önlerine de, arkalarına da sed koyduk.”84 âyetini okuyup hiç bir endişe izhâr etmeden aralarından geçip hicret yoluna Efendimiz (s.a.v.)’de bu itimadı görürüz. Efendimiz (s.a.v.) o kadar emindir ki, hicret yolunda bir mağarada sıkışmış kalmış bir vaziyette bile Hz. Ebû Bekir’i (r.a.) “Korkma! Allah bizimle beraberdir.” diye teselli eder. Zîrâ onların üçüncüsü Allah’dır.85

3- Tebliğ

Bildirmek ve açıklamak anlamına gelen tebliğ, Allah’ın hükümlerini insanlara ulaştırmayı ifâde eder. Peygamberler, ilâhî mesajı olduğu gibi insanlara duyurmakla mükelleftirler. Onlar ilâhî mesaja ne bir ilâvede bulunabilirler ne de ondan bir hakîkat gizleyebilirler. Tebliğ, Peygamberler’in varlık gayesidir. Çünkü tebliğ olmasaydı Peygamberler’in gönderilişi de abes ve mânâsız olurdu. Bunun için onlar tebliği yaratılışlarının gayesi olan bir vazife olarak görürler.

Peygamberler insanları basîretle,86 karşılık beklemeden87 ve neticeye karışmadan88 hakîkatlere davet ederler. Bunun için de darılma, kırılma, küsme ve ümitsizliğe düşme gibi noksanlıklar onların pâk semtine uğrayamaz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Uhud Harbi’nin sonunda kanlar içinde ellerini açarak “Allah’ım, kavmime hidayet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar. (Şayet benim Peygamber olduğumu bilselerdi böyle yapmazlardı)” duasında bulunur.89 Hz. Nûh90 ve Hz. Hûd’un da aynı şekilde91 vazifelerini yaptıklarını görüyoruz. Çünkü aslî görevleri odur. İnsanları inzâr edecekler,92 ilâhî kitabı onlara ulaştıracaklar ve onlara rehberlik yapacaklardır.93 İnsanlık için Peygamber o denli önemlidir ki, bir beldeye veya bölgeye Peygamber gönderilmemiş ise, o yörenin insanları hesaba çekilmeyecektir. Çünkü Allahu Teâlâ Peygamber göndermedikçe kimseye azâb etmeyeceğini94 haber vermiştir.

Allah (c.c.) Peygamber göndermiş ve insanları uyarmıştır. Buna rağmen hala insanlar inkârda ısrar etmişlerse Allah onlara azâb edecektir. Bunun için her Peygamber, tebliğin bütün metodlarını kullanarak bıkıp-usanmadan ve yılgınlığa düşmeden ikaz ve irşâd vazifesini îfâ etmiştir.95 Bunda Efendimiz (s.a.v.) o kadar ileri gitmiştir ki ona Cenâb-ı Hakk “Rasûlüm, onlar iman etmiyorlar diye adeta kendine kıyacaksın.” İkazında96 bulunmuştur. Başka bir âyet-i kerîmede ise “Bu Kur’ân’a inanmazlar diye neredeyse kendini harap edeceksin.”97 buyurur.

Yukarıdaki âyet-i kerîmeler tebliğde Efendimiz (s.a.v.)’in çok hırslı olduğunu gösterir. O (s.a.v.), hak ve hakîkatın kendisine ulaştırılmadığı tek bir fert bile kalmasın diye kendini helâk edercesine tebliğde bulunmuştur.

“En yakın akrabanı inzâr et.”98 emr-i ilâhî’si ile başlayan açıktan davet ve tebliğ meydanlarda,99 evlerde,100 panayırlarda,101 Tâif’de102 devam etmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tebliğini çok geniş bir alana yayarak bu mevzûda istîdatlı bazı Sahâbîlerini kabilelere yollarken103 devlet başkanlarına da İslâm’a davet eden mektuplar göndermiştir.104 Allah Rasûlü hem fert hem de cemiyet planında bir an bile durmadan tebliğ’e devam etmiştir. Çünkü Allahu Teâl⠓Ey Rasûl, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik edip, doğru yola iletmez.”105 buyurur.

4- Fetanet

Fetânet Peygamberler’in yüksek bir akıl ve zeka sahibi olmaları anlamına gelir. Fakat fetânet asla kuru bir akıl ve mantık değildir. O, mantîkî ruh, kalp ve hissin bir araya gelmesinde oluşan Peygamber mantığıdır. Peygamberler fetânetleriyle, Allah’dan gelen vahyi -tâbir caizse regüle ederek- insanlara ulaştırırlar. Bunun için fetânet, her Peygamber’de bulunması zarûrî olan bir sıfattır. Onlar inananların sorularına ve inkârcıların itirazlarına fetânetle cevap verir, izah getirirler, müşkilleri rahatlıkla çözer ve hallederler.

5- İsmet

İsmet, Peygamberler’in mâsum (günahsız) olması demektir. Peygamberler, günah işlemekten alıkonmuş ve muhafaza edilmişlerdir. Lügatte, menetme, engelleme ya da menedilmiş ve korunmuş manalarını ifade eden İsmet,106 ıstılahta peygamberlerin ister büyük, isterse küçük olsun bütün günahlardan korunmuş olmaları anlamına gelir.107

Bu korunma Allah’ın onlara bir lütfu olmakla birlikte onları taat’e zorlamadığı gibi günah işlemekten de âciz bırakmaz. Dolayısıyla günahlardan korunmuş olmaları tamamıyla cüz’i iradeleri ve mükellefiyet sınırları içinde olur.108

Nebiler tebliğ vazifesiyle memur bulundukları için Allah-u Teâlâ’dan aldıkları emirleri insanlara olduğu gibi aktarmışlardır. Bu durumuyla onlar, Cenab-ı Hakk’ın istediklerini bize intikâl ettirmek için birer ayna vazifesi görürler. Aksettirdikleri hakikatlerin bulanmaması için de tertemiz olmaları lazımdır. Mü’minler, iman ve amele dair bütün ahkamı peygamberler vasıtasıyla öğrendikleri için eğer onlar ismet sıfatıyla korunmuş olmasalardı insanlara örnek olamazlardı.

Bazı peygamberlerle ilgili olarak ilahi kitapta yer alan bazı ifadeler, bu peygamberlerin zelle ve hatası olarak değerlendirilmiştir.109 Halbuki bu ifadelerde peygamberlere günah ve zelle isnâd edilmemektedir. Çünkü peygamberler iki şeyden birini tercih etme durumunda kaldıklarında en iyi yerine iyiyi seçmeleri110 onlar için bir zelle kabul edilmiştir. Onların kendi içtihadları ile olan bir konudaki tercihlerine bakıp da, onlara günah isnâd etmek hem doğru, hem de caiz değildir.

Çünkü peygamberler aynı zamanda birer müctehiddirler. Onlar, Cenab-ı Hak’tan vahiy gelmeyen konularda ictihad eder ve görüş bildirirler.111 Eğer onlar bu ictihadlarında yanılsalar bu durum onlar için bir günah değildir ve ismetlerine halel getirmez. Kaldı ki bazı alimlere göre bu gibi sürçmeler ekseriyet itibariyle peygamberliklerinden önce olmuştur.112 Ancak; peygamberlerin çocukluklarından itibaren Allah’a şirk koşmadıkları ve küfre düşmedikleri hakkında alimler hemfikirdirler.113 Aynı şekilde Ulemâ, peygamberlerin ne peygamberliklerinden önce ne de sonra yalan söylemek, sözünde durmamak gibi arızalardan salim oldukları hususunda fikir birliği içindedirler.114

Bir kısım ulemâya göre, peygamberler Nübüvvetle vazifeli kılınmadan önce de korunmuşlardır. Çünkü Nübüvvetten öncesi ve sonrasıyla peygamberlerin bütün hayatı davet ve tebliğ vazifesinde rol oynayacaktır.115 Buna karşılık bazı alimler insanlar, peygamberliklerinden önce kendilerine ittibâ etmekle yükümlü bulunmadıkları için günahlardan korunmaları ancak peygamberliklerinden sonradır. Fakat onlara göre pey-gamberlerin güzel ahlakı peygamberliklerinden önce de günah işlemelerine manidir. Bu açıdan onlar bu devrelerinde masum olmasalar bile mahfuzdurlar.116 Alimlerin ekseriyeti, ister peygamberliklerinde önce isterse sonra olsun peygamberlerin bilerek (amden) büyük günah (kebire) işlemedikleri hususunda müttefiktirler.117

Kadının Peygamberliği

Peygamber’in insan oluşu hakkında118 hemfikir olan âlimler “Kadının Peygamberliği” konusunda yer yer farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Aslında bu konudaki ihtilâf Nübüvvet ve Risâlet arasında fark bulunup-bulunmadığı meselesine dayanmaktadır. Nebî ile Rasûl arasında fark bulunduğunu kabul edenlerin en bâriz ihtilâf sebeplerinden biri “Nübüvvet’in Sübûtu” meselesidir. Mutlak vahyin hâsıl olmasıyla Nübüvvet’in sabit olduğunu kabul edenlere göre kadınlardan da Peygamber geldiğini kabul etmek gerekir.

Kadınlardan Peygamber olabileceğini kabul edip bu görüşü savunanların başında İbn Hazm119 gelir. Kendi döneminde Kurtuba’da insanlar bu konuda üç gruba ayrılmıştır. Birinci grup kesin olarak kadınlardan Peygamber gelmesini kabul etmez. İkinci grup bu görüşün bid’at olduğunu kabul eder. Üçüncü grup ise bu konuda görüş belirtmez. İmam Ebu’l-Hasan el-Eşarî’nin de kadınlardan Peygamber geleceğini kabul ettiği nakledilse de120 bunu bizzat kendi eserlerinde bulmak (en azından benim için) mümkün olamamıştır. Ayrıca İbn Kesîr tefsirinde bu konuda ondan tam tersi bir görüş bile nakletmektedir.121

İmam Kurtubî de kadınlardan Peygamber geldiğini kabul ederek Hz. Meryem’in Peygamber olduğunu ispata çalışır.122 Beycûrî, Hz. Meryem’e ilâve olarak Fir’avn’ın hanımı Asiye, Hz. Havva, Hz. Mûsâ’nın annesi Sâra ve Hz. Hâcer’in de Peygamber olduğunu kabul eder ki, böylece Peygamber olduğu kabul edilen kadınların sayısı 6’ya (altı) çıkmış olur.123 Ayrıca bazı fakîhlerin de bu kanâatı paylaştıkları nakledilmektedir.124

Kadının Peygamberliği konusunda en önde görünen bir sîmâ olarak İbn Hazm, Nübüvvet için zarûrî ilim veren vahyin husûlünü yeterli görür. Allahu Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiğine göre, Allah (c.c.) meleklerini bazı kadınlara göndermiş ve onlara bu yolla vahyederek çeşitli konularda haberler ve bilgiler vermiştir. Bu da onların Peygamber olarak kabul edilmeleri için yeterli bir delildir.125 İbn Hazm ve Kurtubî’nin delil olarak gösterdikleri âyet-i kerîmelerden bazılarını burada zikredebiliriz.

1- Allahu Teâlâ Hz. İbrâhim’in hanımı için “Bu arada (İbrâhim’in) ayakta duran karısı gülünce ‘O’na İshâk’ı, ardından Ya’kûb’u müjdeleriz’ dediler. O, ‘Vay başıma gelenlere! Ben bir kocakarı, kocam da ihtiyar olmuşken nasıl doğurabilirim. Doğrusu bu şaşılacak bir şey .’ dedi. Onlar (melekler) ‘Ey evin hanımı, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olmuşken Allah’ın işine nasıl şaşarsın? O (Allah) övülmeye lâyık, yücelerin yücesidir.’ dediler.”126 buyurmaktadır. İbn Hazm’a göre melekler Hz. İbrâhim’in hanımı (Hz. İshâk ve Hz. Ya’kûb’un annesi) ile konuşmuşlardır. Meleklerin bu konuşması kesinlikle onların Nebî olmayan birisiyle konuşması değildir. Onlar ancak Nebî olan birine hitâb etmişlerdir.127

2- Hz. Meryem hakkında Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: “Melekler şöyle demişti: ‘Ey Meryem! Allah seni seçip temizledi. Alemlerin kadınlarından seni üstün tuttu. ‘Ey Meryem, Rabb’ine gönülden boyun eğ, secde et, rükû edenlerle birlikte rükû et.”128 “Melekler demişti ki: ‘Ey Meryem! Allah sana, kendinden bir sözü (kelime), adı Meryem oğlu İsa olan Mesih’i, dünya ve ahirette şerefli ve Allah’a yakın kılınanlardan olarak müjdeler. İnsanlarla beşikte iken de, yetişkin iken de konuşacaktır ve O, iyilerdendir.’ Meryem: ‘Rabbim! Bana bir insan dokunmamışken nasıl çocuğum olabilir?’ demişti. Melekler şöyle dediler: ‘Allah dilediğini böylece yaratır. Bir işin olmasını dilerse ona ‘Ol’ der ve olur.’”129 “Kitapta Meryem’i de an. O ailesinden ayrılarak doğu yönünde bir yere çekilmişti. Sonra insanlardan gizlenmek için bir perde germişti. Cebrâil’i göndermiştik de ona tam bir insan olarak görünmüştü. Meryem: ‘Eğer Allah’dan sakınan bir kimse isen senden Rahman’a sığınırım.’ dedi. Cebrâil: ‘Ben temiz bir oğlan bağışlamak için, Rabb’nin sana gönderdiği elçiden başkası değilim.’ dedi. Meryem: ‘Bana bir insan temas etmemişken, ben kötü bir kadın da olmadığım halde nasıl oğlum olabilir?’ dedi. Cebrâil: ‘Bu böyledir. Çünkü Rabb’in, ‘Bu bana kolaydır. Onu insanlar için bir mu’cize ve katımızdan da bir rahmet bulacağız. Hem bu önceden kararlaştırılmış bir iştir.’ dedi.’”130

Geçen âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hakk Hz. Cebrâil’i Hz. Meryem’e gönderdiğini Hz. Cebrâil’in ve meleklerin ona hitâb ettiklerini haber vermektedir. Bütün bunlar İbn Hazm’a göre sahih bir vahiyle hâsıl olmuş sahih bir Nübüvvet ve Allah’dan ona verilmiş bir Risâlet’tir.131

3- Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’de “İşte onlar, Adem’in ve Nûh’la beraber taşıdıklarınızın soyundan, İbrâhim ve İsrâil’in soyundan ve seçip doğru yola ulaştırdığımız Allah’ın kendilerine nimet verdiği Peygamberler’dendir. Rahmân’ın âyetleri onlara okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlar.”132 buyurmaktadır.

İbn Hazm’a göre âyet-i kerîmedeki “onlar” ile işaret edilenler Nebîler’dir. Hz. Meryem de bu hitâbın içindedir. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim,133 Hz. İdris134 ve Hz. Yûsuf’u135 Cenâb-ı Hakk “Sıddîk” olarak vasfettiği gibi Hz. Meryem’i de “Sıddîka” olmakla vasfetmektedir.136 Onlar bu vasıflarıyla Nebî ve Rasûl olduklarına göre Hz. Meryem de öyledir. Bu çok açık bir durumdur.137

4- Hz. Mûsâ’nın annesi hakkında Cenâb-ı Hakk “Mûsâ’nın annesine: ‘Çocuğu emzir, başına gelecekten korktuğun zaman onu suya bırak, korkma, üzülme. Biz şüphesiz onu sana döndüreceğiz ve Peygamber yapacağız.’ diye bildirmiştik.”138 buyurmaktadır. İbn Hazm’a göre Hz. Mûsâ’nın annesine gelen bu vahiy, oğlu İsmâil’i kesme mevzûunda Hz. İbrâhim’in gördüğü rüya gibidir. Yani Hz. İbrâhim’e rüyasında nasıl oğlu İsmâil’i boğazlaması emredilmişse (vahyedilmişse) Hz. Mûsâ’nın annesine de bu şekilde vahyedilmiştir. Bu da onun Nübüvvet’ine işaret eder.139

5- Buhârî’nin Ebû Mûsâ’dan rivayet ettiği hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Erkeklerden çoğu kemâle erdi, halbûki kadınlardan sadece Fir’avn’ın karısı Asiye ile İmrân’ın kızı Meryem’den başka hiç biri kemâle ermemiştir.”140 buyurmuştur.

İbn Hazm bu hadîs-i şerifin Hz. Asiye ile Hz. Meryem’in Nübüvvet’ine delil olduğu kanâatındadır. Çünkü kemâl yüksek bir makamdır ve hadîs-i şerifte bu kemâl ancak bazı Rasûller’e nisbet edilmiştir ve onlara nisbetle diğer insanlar noksandırlar. Onlar için Allahu Teâl⠓O Peygamberler’in bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık.”141 buyurmaktadır. Kâmil olana kendi cinsinden kimse ulaşamaz. Bunlar erkeklerden; Allah’ın, derecelerini yükselttiği Rasûller’dir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Hz. Meryem ile Fir’avn’ın hanımını tahsîsi, onların kendilerine Nübüvvet verilen diğer kadınlardan daha üstün olduğunu gösterir. Bu hadîs-i şerif bu iki kadının kemâl noktasında bütün diğer kadınlardan daha mükemmel olduğuna delâlet eder.142 Kadından Peygamber gönderildiğini kabul edenlerin delilleri kısaca bu şekilde özetlenebilir. Görüldüğü gibi, delillerin şu iki noktada odaklaştığı görülür.

1- Nübüvvet’in yakîn hâsıl eden mutlak vahiy ile gerçekleşmesi.

2- Bazı kadınların ancak Nebîler için sözkonusu olan mertebelere tahsîsi.

Bazı kadınlara vahiy geldiği Kur’ân nassıyla sabit olsa bile Nübüvvet’in yakîn hâsıl eden vahye müstenîd olması meselesi -kesin bir delil olmadığı için- onların Nebî olduklarını göstermez. Zaten burada ihtilâf onlara vahyin gelip-gelmemesi meselesi de değildir. İhtilâfın sebebi, Nübüvvet’in sübûtu için salt vahyin şart koşulmasındadır. Halbuki, Nübüvvet’in sübûtu ve husûlü için, şerîat (din ve şer’î hükümler) getiren bir vahiy şartı vardır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bütün Nebîler’e doğruluklarına delâlet eden âyetlerin (delillerin) verildiğini bildirir.143 Hiç bir Nebî bundan müstesna değildir. Te’yîd edici deliller ancak ihtiyacı olana verilir. Nebîler’in buna ihtiyacı ise ancak davetini te’yîd etmek için olur. Buna göre her Nebî’nin mutlaka insanları davet edeceği bir mesajı vardır. Eğer öyle olmasaydı onlara te’yîd edici âyetlerin (delillerin) verilmesi abes olurdu. Allah ise abes iş yapmaktan münezzehtir. Bundan anlaşılan da Nübüvvet’in şartı olan vahyin mutlaka bir mesaj (şer’) etmesi ihtivâ etmesi husûsudur.

Bir başka hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) İsrâil oğullarına peşi peşine Peygamber gönderildiğini beyân buyurur.144 Kurtubî de Hz. Mûsâ ile Hz. İsa arasında 10 tane Rasûl ve Nebî’nin geçtiğini bildirir.145 Bu Peygamberler’in hepsi insanları Hz. Mûsâ’nın şerîatına ve Tevrat’ın ahkâmına146 çağırmışlardır. Hz. Mûsâ’nın şerîatında, Hz. İsa (a.s.) ile cüz’î Nesh’ler dışında herhangi bir değişiklik olmamıştır.147

Kadınlardan Peygamber geldiğini kabul eden hiç kimse, kavimlerini davet ettikleri bir mesajı te’yîd etmek üzere, onlara bir delil (bürhan, âyet) geldiğini gösteremeyecektir. Çünkü onlara vahyedilen şey kendi zatlarıyla ilgili hususlara dairdir. Doğruluğunu göstermek için kimse onlardan delil de istememiştir. Bu anlamda onlara gelen vahiy hadîs-i şeriflerde ifâde edilen Allah rızası için kendisini ziyarete giden bir adam ile148 İsrâil oğullarından Allah’ın imtihan ettiği kişiye gelen vahiy149 gibidir. Bu kişilere melek gelip Allah’ın onlara melek vasıtasıyla hitâb etmesiyle onların Nebî olduklarını söyleyemediğimiz gibi, kendilerine vahiy gelen kadınların da Nebî olduklarını söyleyemeyiz. Zîrâ, bu kişilerle kadınlara gelen vahiy arasında hiç bir fark yoktur. Bunlara gelen vahiy, Nebîler’e gelen vahiyden sıfat olarak değilse bile vahyedilenin nev’i bakımından farklıdır. Çünkü Allah Adem oğullarından hiç bir kadına teşri’ vahyi (şerîat ihtivâ eden) göndermemiştir.150

Vahiy dışında, Hz. Meryem ve Asiye’nin Nübüvvetler’i hakkında ortaya konulan onların derecelerinin yüksekliği gibi delillerinin muhtevâsına baktığımız zaman öyle bir netice çıkarmak mümkün değildir.

Bu konuda delil olarak gösterilen âyet-i kerîmede151 geçen Hz. Adem’in zürriyetinden kendilerine Allah’ın nimet verdiği kişiler içinde Hz. Meryem’in de zikredildiğini kabul etmek Cumhur-u Müfessirîn’in görüşüne aykırıdır.152 Kadınların Nübüvvet’ini kabul eden Kurtubî dahi bu âyette Hz. Adem’in zürriyetiyle işaret edilenin Hz. İdris; Nûh ile gemide taşıdıklarımızla işaret olunanın Hz. İbrâhim; İbrâhim’in soyu ile kastolunanın İsmâil, İshak ve Ya’kûb; İsrâil’in soyu ile işaret olunanın Mûsâ, Hârun, Zekeriyyâ ve Yahya (Aleyhimüsselâm) olduğunu kaydeder.153 Eğer âyet-i kerîmede Hz. Meryem’in Nübüvvet’ine delâlet eden bir söz veya bir te’yîd bulunsaydı İmam Kurtubî daha önce geçen bu mevzûdaki kanâatını154 pekiştirmek için bunu mutlaka değerlendirirdi.

İbn Hazm’ın Nebîler’in temel sıfatlarından olduğu için Hz. Meryem’in sıddîkiyetini Peygamber’liğine delil olarak göstermesi de bu mevzûda ciddi bir delil olarak kabul edilemez. Zîrâ, Allahu Teâlâ Nebî olmadıkları halde mü’minleri de sıddîkiyetle vasfeder.155 Eğer Hz. Meryem gerçekten bir Nebî olsaydı Allahu Teâlâ onun sıddîk oluşunu “teşrîf ve i’zâm” makamında zikrederdi. Allah, en şerefli makam olan sıddîkiyetinden dolayı onu âlemlerin kadınları içinden seçmiştir.156 Halbûki Nübüvvet makamının sıddîkiyet makamından daha üstün olduğu bilinen bir husustur. Sıddîkiyet makamı Allahu Teâlâ’nın bazı Peygamberler’ini vasfetmek için kullandığı üstün bir mertebedir. Fakat Peygamber olmayanları da Allah sıddîkiyetle vasfettiği gibi157 Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de Hz. Ebû Bekir’i bu sıfatla vasfetmiştir.158 Buradan da anlaşılacağı gibi sıddîkiyet Nübüvvet’ten daha umûmîdir. Yani her Nebî sıddîktır, ama her sıddîk Nebî değildir. Umûmî olanın ispatı, husûsî olanın ispatı demek olmadığından Hz. Meryem’in sıddîk olması aynı zamanda Nebî olması anlamına gelmez.

Hadîs-i şerifte ifâde edilen159 Hz. Meryem ile Hz. Asiye’nin kemâle ermesinden onların Nebî oldukları hükmünü çıkarmak da mümkün değildir. Zîrâ, kemâl ile kastolunan mânâ Nübüvvet değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.) diğer bazı hadîs-i şeriflerinde “kemâl”in “akıl” ve “din” olduğuna da işaret eder.160 Öyle ise burada “kemâl”den maksat “beşerî kemâl”dir. Halbûki İbn Hazm bunu Nübüvvet’le yorumlamaktadır. Nübüvvet ise, dünyevî bir kemâl olarak değerlendirilemez. Kaldı ki başka bir hadîs-i şerifte kemâle ermiş kadınlara Hz. Hatice ile Hz. Fatıma’yı da ilâve eder.161 Bu hadîs-i şerif gözönünde bulundurulduğu taktirde mezkûr hadisteki kemâlin Nübüvvet olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Hz. Hatice ile Hz. Fatıma’nın Nebî olmadıkları kesindir. Eğer Hz. Meryem ile Hz. Asiye Nebî olsalardı Hz. Hatice ile Hz. Fatıma’nın onlarla müsâvâtı mümkün olamazdı.

Bir hadîs-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) Hz. Meryem ile Hz. Hatice’yi kadınların en hayırlısı olmakla vasfederken,162 bir diğer hadîs-i şerifte âlemin kadınları olarak Hz. Meryem, Hz. Hatice, Hz. Fatıma ve Fir’avn’ın hanımı Hz. Asiye nazara verilir.163

Buraya kadar olan kısımlardan kadınlardan Peygamber olduğunu kabul edenler ile delillerini kısaca gördük ve büyük bir iddiânın ispatı için delillerinin yeterli olmadığını göstermeye çalıştık. Şimdi de kadınlardan Peygamber olmadığını gösteren delilleri görelim.

1- Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’de “Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler.”164 buyurur. Ayet-i kerîmede erkeğin kadınlar üzerine üstün olduğu beyân olunmuştur. Çünkü onlar kadınların işlerine nezaret etmekte ve onları korumaktadırlar. Aklının olgunluğu ve bedenlerinin kuvvetiyle erkekler kadınlardan temâyüz etmişlerdir.165 Ayetin tefsirinde kadınların Peygamberliğinin mümkün olmadığı te’yîd olunmaktadır.166 Çünkü Nübüvvet şerefine nâil olan birinin, konumu düşük olan birinden seçilmesi doğru değildir. Zîrâ Nebîler, akıl yönünden insanların en kâmili, hissî ve mânevî meşakkatlere tahammülde en güçlü kişilerdir.

2- Cenâb-Hakk başka bir âyet-i kerîmede “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınlar üzerinde yönetici ve koruyucudurlar.”167 buyurur. Ayet-i kerîmede Allahu Teâlâ erkeğin kavvâm (yönetici, koruyucu) olduğunu beyân buyurmuştur. Çünkü, aklın kemâli, işleri hüsn-ü tedbir (güzel idare) ve zorluklara karşı kudret gibi hususlarda erkekler, erkeklikleriyle temâyüz etmişlerdir. Ayet-i kerîmeyi tefsir ederken İbn Kesîr, erkeğin, kadın üzerinde kayyım (yani onun reisi, büyüğü) ve üzerinde hâkim olduğunu belirtir. İbn Kesîr’e göre bunun sebebi erkeklerin kadınlardan daha faziletli olmalarıdır. Ona göre erkek kadından daha hayırlıdır ve bu sebeple Nübüvvet erkeklere has kılınmıştır.168

Bu delil de birincisi gibi, kadının Nübüvvet’ini nefyeder. Çünkü kadın hissî ve mânevî olarak noksandır ve Peygamberliğin meşakkatlerine göğüs gerebilecek durumda değildir. Herkes imkânı nisbetinde mükellef olacağına göre kadının böyle bir vazife ile mükellefiyeti hikmet-i ilâhiyeye uygun değildir.

3- Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şeriflerinde kadının eğe kemiğinden yaratıldığını; düzeltilmeye çalışıldığı zaman kırılacağını, kendi haline bırakılınca da eğri kalacağını;169 diğer bir hadîs-i şeriflerinde ise, İran’daki Kisrâ’nın kızı ile ilgili olarak “İdarecileri kadın olan bir topluluğun (kavim) iflâh olmayacağını” ifâde buyurur.170

Hadîs-i şeriflerle Efendimiz (s.a.v.) kadının düzelmeye kabiliyeti olmayacak şekilde fıtraten eğri yaratıldığını ifâdeyle, onun akılda, sabırda ve tahammüldeki noksanlığına işaret etmiştir. Kadın bu durumuyla velâyet’ten çok daha özel bir durum arzeden Nübüvvet vazifesini îfâ edemeyecektir. Durumu itibariyle böyle bir mükellefiyetle sorumlu da tutulamayacaktır.

4- Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) kadınların en hayırlısının Hz. Meryem ile Hz. Hatice olduğunu ifâde ederken,171 Ahmed İbn Hanbel’in rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte ise “Cennet kadınlarının en faziletlilerinin Hz. Meryem, Hz. Hatice, Hz. Fatıma ve Sâriye” olduğuna işaret buyurmuşlardır.172 Hayırda ve fazilette müsâvî oldukları bildirilen bu kadınlardan Hz. Hatice ve Hz. Fatıma’nın Peygamber olmadıkları kesin olarak bilinmektedir. Kadınlardan Peygamber geldiğini kabul edenlere göre Hz. Meryem’in Peygamber’liğinde ihtilâf yoktur. Hz. Asiye’yi ise bazıları Nebî olarak kabul etmişlerdir. Hz. Sâra, Hz. Mûsâ’nın annesi ve diğerleri hadîs-i şerifteki Cennet kadınlarının en faziletli olanları arasında sayılmamışlardır.

5- Ahmed İbn Hanbel’in Huzeyfe İbnu’l-Yemân’dan (r.a.) rivayet ettiği hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in Cennet gençlerinin; Hz. Fatıma’nın da Cennet kadınlarının efendisi (seyyide) olduğunu beyân buyurmuşlardır.173 Bu hadîs-i şerifte Hz. Fatıma’nın Cennet kadınlarına siyâdet’inden (efendiliğinden) bahsedilmektedir. Bu, Allah yanında ona (ve tabîki Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e) verilen mânevî bir rütbedir. Zîrâ siyâdet, Allah’ın seçmesiyle hâsıl olur. Allah, bununla onları tekrîm ve temyîz etmiştir.

Görüldüğü üzere Nübüvvet’in husûlü için mutlak vahyi yeterli görenlere göre Allah kadınlardan da (Hz. Meryem gibi) Peygamber göndermiştir. Fakat Cumhur’un re’yine göre, kişinin zâtına müteallik gelen vahiyler bir din (şer’) değildir. Ancak olsa olsa beşaret, tevcîh ve benzeri bir şey olabilir. Dolayısıyla bu vahyin kendisine geldiği kimse de sadece bu vahiy sebebiyle Nebî değildir. Kendisine vahiy geldiği kabul edilen kadınlara gelen vahiy bu türdendir ve bununla onları Nebî kabul etmek mümkün değildir.

Ama eğer bir din ve şerîat sahibi ümmet içinde olan birine, o din ile amel etmeyi te’kîd eden, o dinin lüzûmunu ifâde eden insanları o din ve şerîate davet eden o dinin ilgili gerekleriyle vahiy gelirse, o kişi bu durumda Nebî’dir, fakat Rasûl değildir. Eğer birine, bir şerîat gelir, içinde bulunduğu topluluk bir din ve şerîat üzere bulunmaz da, böylece bu vahiy onlara yeni ahkâm getirirse; ya da bir din ve şerîat sahibi bir toplulukda bulunan birine o din ve şerîatı değiştiren, cüz’î ve küllî bir şekilde nesheden bir vahiy gelir ve kendisine vahiy gelen kişi o topluluğu bu dine ve şerîate davet ve tebliğ ile emrolunursa, o kişi hem Nebî hem de Rasûl’dür.

Dipnotlar

1. En’âm Sûresi, 75-83.

2. Yûsuf Sûresi, 6; A’râf Sûresi, 144.

3. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, 6/10-18.

4. Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredât fî ğarîbi’l-Kur’ân, 28.

5. Al-i İmran Sûresi, 33.

6. Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 3/132.

7. Hâc Sûresi, 75.

8. Beycûrî, Şerhu Cevherâtu’t-Tevhîd (Tuhfetü’l-Mürîd), 8.

9. Ankebût Sûresi, 27; Hadîd Süresi, 26.

10. A’râf Sûresi, 27.

11. En’âm Sûresi, 130.

12. Zemahşerî, el-Keşşâf, 2/39; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’âni’l-Kerîm, 7/86; Beycûrî, Şerhu Cevherâtu’t-Tevhîd (Tuhfetü’l-Mürîd), 8.

13. Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’âni’l-Kerîm, 7/85, 86.

14. İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Müyesser fî İlmi’t-Tefsîr, 4/295; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’âni’l-Kerîm, 7/86; İbn Hâcer (el Askalânî), Fethu’l-Bârî, 6/471, 473, 474; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 13/68.

15. Sefârâyinî (Muhammed İbn Ahmed İbn Sâlim), Levâmiu’l-Envâri’l-Behiyye ve Sevâtiu’l-esrâri’l-Eseriyye li-Şerhî Dürrati’l-Mudiyye fî akdi’l-Fırkati’l-Mardiyye, 2/265, 2. baskı, 1402/1981.

16. Buhârî, Sahîh, Kitâbu Keyfe kane bedee’l-Vahy, 1/5,6; Müslim, Sahîh, Kitâbu’l-Cihâd ve’s-Seyr, Bâbu Kitâbu’n-Nebiyy, 3/1393-1397; Ahmed İbn Hanbel, 1/262, 263.

17. İbn Hâcer, Fethu’l-Bârî, 1/36.

18. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 6/337.

19. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 6/336; Beycûrî, Şerhu Cevherâtu’t-Tevhîd, 8; İbn Âşûr (Şeyh Muhammed Tâhir İbn Âşûr), Tefsîru’t-Tahrîr ve’t-Tenvîr, 21/149, Dâru’t-Tûnusiyye, 1984.

20. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 6/337.

21. Nisâ Sûresi, 5.

22. Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 6/100,101; Tirmizî, Sünen, 4/32; Buhârî, 8/204, 205; İbn Hâcer, Fethu’l-Bârî, 12/121.

23. Nisâ Sûresi, 165.

24. Nisâ Sûresi, 41; Nahl Sûresi, 89.

25. Yûsuf Sûresi, 109; Nahl Sûresi, 43.

26. Bunu beyân sadedinde Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde “Benim bildiğimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz” buyururlar. (Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Küsûf, 2/42,43; Müslim, Sahîh, Kitâbu’l-Küsûf, 2/618; İmam Malik, Muvatta’, Kitâbu Salâti’l-Küsûf, 1/186.

27. Kurtubî, el-A’lâm, 238.

28. Kurtubî, el-A’lâm, 238.

29. Al-i İmran Sûresi, 144.

30. Zümer Sûresi, 30-31.

31. Enbiyâ Sûresi, 34.

32. Enbiyâ Sûresi, 35.

33. Rahmân Sûresi, 26-27.

34. Yûsuf Sûresi, 109.

35. İbn Atıyye, el-Muharriru’l-Vecîz, 8/96; İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Müyesser, 4/295; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 13/68.

36. Zemahşerî, el-Keşşaf, 2/277; İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Müyesser, 4/295; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 4/346; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 13/68.

37. Yûsuf Sûresi, 100; Zemahşerî, el-Keşşaf, 2/276; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’âni’l-Kerîm, 9/267; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 13/68.

38. Furkân Sûresi, 20; Enbiyâ Sûresi, 8-9; Ahkâf Sûresi, 9; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 4/346, 5/326, 327; İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Müyesser, 4/295; Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, 4/595.

39. Zâriyât Sûresi, 56.

40. Enbiyâ Sûresi, 25.

41. Nahl Sûresi, 36.

42. Ahzâb Sûresi, 39.

43. Mâide Sûresi, 67.

44. En’âm Sûresi, 90.

45. Ahzâb Sûresi, 21.

46. Kasas Sûresi, 77.

47. Duhâ Sûresi, 11.

48. Tekâsur Sûresi, 8.

49. Nisâ Sûresi, 165.

50. Bakara Sûresi, 129,151; Âl-i İmran Sûresi, 164; Cum’a Sûresi, 2.

51. Kıyâme Sûresi, 36.

52. Mü’minûn Sûresi, 115.

53. Enbiyâ Sûresi, 68, 70; Ankebût Sûresi, 24; Ğâfir Sûresi, 26; Meryem Sûresi, 46; Yâsîn Sûresi, 18, Duhân Sûresi, 20.

54. Buhârî, Sahîh, 1/4; Matbaatu’l-Âmire, İstanbul, 1315/1897; Müslim, Sahîh, 1/142, Kahire, 1374-1375/1955-1956.

55. Mü’min Sûresi, 9.

56. Nahl Sûresi, 35.

57. Mâide Sûresi, 92, 99; Yâsîn Sûresi, 17; Nisâ Sûresi, 63; Nahl Sûresi, 82; Zuhruf Sûresi, 40, 83; Kasas Sûresi, 56; Zâriyât Sûresi, 55.

58. En’âm Sûresi, 90; Hûd Sûresi, 29, 51; Furkan Sûresi, 57; Şuarâ Sûresi, 29, 109, 127, 145, 164, Sebe’ Sûresi, 47; Sâd Sûresi, 86.

59. Yâsîn Sûresi, 21.

60. Meryem Sûresi, 51; Yûsuf Sûresi, 24.

61. Zümer Sûresi, 2 .

62. Zümer Sûresi, 14.

63. Hûd Sûresi, 84.

64. İmam Mâlik, Muvatta’, Kitâbu’l-Hacc, 246; Kenzu’l-Ummâl, 5/73.

65. Nahl Sûresi, 125.

66. Bakara Sûresi, 151.

67. Meryem Sûresi, 41, 54, 56-57; Yûsuf Sûresi, 46.

68. Tevbe Sûresi, 119.

69. Hucurât Sûresi,15.

70. Ahzâb Sûresi, 23.

71. el-Hâkka Sûresi, 44-47.

72. Şuarâ Sûresi, 105-108.

73. Şuarâ Sûresi, 123-125.

74. Şuarâ Sûresi, 141-143.

75. Şuarâ Sûresi, 160-162.

76. Tekvîr Sûresi, 21.

77. Kıyâme Sûresi, 16-19.

78. İbn Hişam, Sîre, 1/209.

79. Ebû Dâvud, Menâsık, 56; İbn Mâce, Menâsık, 84.

80. Ebû Dâvud, Edeb, 80.

81. Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Îmân, 24; Müslim, Sahîh, Kitâbu’l-Îmân, 107; Ebû Dâvud, Kitâbu’l-Cihâd, 112; Kitâbu’l-Edeb, 164.

82. Yûnus Sûresi, 71.

83. Mümtehine Sûresi, 4.

84. Yâsîn Sûresi, 9.

85. Buhârî, Sâhîh, Kitâbu’l- Tefsîr, 9.

86. Yûsuf Sûresi, 108.

87. Hûd Sûresi, 29; Şuarâ Sûresi, 109, 127, 145, 164, 180; Sebe’ Sûresi, 47.

88. Kasas Sûresi, 56.

89. Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Enbiyâ, 54; Müslim, Sahîh, Kitâbu’l-Cihad, 105.

90. A’râf Sûresi, 60, 61, 62, 67-68.

91. A’râf Sûresi, 67.

92. Müddessir Sûresi, 1-3.

93. Müzzemmil Sûresi, 1-4.

94. İsrâ Sûresi, 15; Kasas Sûresi, 59.

95. Nûh Sûresi, 5-10.

96. Şuarâ Sûresi, 3.

97. Kehf Sûresi, 6.

98. Şuarâ Sûresi, 214.

99. Müslim, Sahîh, Kitâbu’l-İmân, 355.

100. Mecmâu’z-Zevâid, 8/302-303; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 1/159.

101. İbn Hişâm, Sîre, 2/63.

102. İbn Hişâm, Sîre, 2/60.

103. İbn Hişâm, Sîre, 2/77, 78, 79; İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/104, 105, 5/120, 121, 324; Buhârî, Sahîh, Bed’ü’l-Vahy, 6, İlim, 7; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 1/243.

104. İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/104, 105; Buhâri, Bedü’l-Vahy, 6.

105. Mâide Sûresi, 67.

106. Hûd sûresi, 11/42-43, Yusuf Sûresi, 12/32; Maide Sûresi, 5/67; Asım Efendi, Kamus, ASM maddesi; İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, ASM mad., Dar-u sâdır, Beyrut, ts.

107. İsfehânî, Müfredât, ASM mad., Dâru’l-Fikri’l-Arabî, 1976; Cürcânî, Ta’rifât, ASM mad.; Sâbûnî, en-Nübüvvetü ve’l-Enbiyâ, 54; Mektebetü’l-Gazâlî, Dimaşk, 1985.

108. Sâbûnî, Maturidiye Akaidi, (Terc. Bekir Topaloğlu) 121-122; Diyanet İşleri Bakanlığı, Ankara, 1979.

109. Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, (Terc. Şerafettin Gölcük) 240, 244; Kayıhan Yayınevi, İstanbul, 1980.

110. Sâbûnî, en-Nübüvvetü ve’l-Enbiyâ, 70; Mektebetü’l-Gazâli, Dimaşk, 1985.

111. İbn Hümam, (Kemalü’d-Din Muhammed b. Abdulvahid), el-Mûsayere (fi’l-Akaidi’l-Müriciye fi’l-Âhira), 198; Bulak, 1317.

112. Sâbûnî, en-Nübüvvetü ve’l-Enbiyâ, 70.

113. Cürcânî (Ebu Ali), Şerhu’l-Mevâkıf, el yazma nüsha, 688-689; Matbaatu’l-Âmire, 1307; Kadı İyaz, eş-Şifâ, 2/109, 115; Daru’l-Fikr, Beyrut, 1988.

114. Cüveynî, (İmamu’l-Harameyn), Kitâbü’l-İrşâd, 356; Tahkiki; Dr. Yusuf Musa, Matbaatu’s-Saâde, Mısır, 1950.

115. Sâbûnî, en-Nübüvvetü ve’l-Enbiyâ, 57.

116. Sâbûnî, en-Nübüvvetü ve’l-Enbiyâ, 57.

117. İbn Hümam, el-Müsâyere, 195.

118. Bakara Sûresi, 151; Âl-i İmrân Sûresi, 164; Hacc Sûresi, 75; Kehf Sûresi, 110; Fussilet Sûresi, 6; İsrâ Sûresi, 90-95; Hûd Sûresi, 27; Furkân Sûresi, 7; Mü’minûn Sûresi, 33.

119. İbn Hazm (Ebû Muhammed Ali İbn Ahmed İbn Saîd İbn Hazm), el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ehvâi Ve’n-Nihal, 5/119; Tahkîk: Dr. Muhammed İbrahim Nasr ve Dr. Abdurrahman Umeyra, Mektebetü Ukâz, 1. baskı, 1402/1981.

120. İbn Hacer (İmam Ahmed İbn Ali İbn Hacer el-Askalânî), Fethu’l-Bârî Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, 6/471, 473, Tashîh: Şeyh Abdulazîz Bâz, Dâru’l-Fikr; es-Sefârînî (Muhammed İbn Ahmed İbn Sâlim), Levâmiu’l-Envâr el-Behiyye ve Sevâtıi’l-Esrâr el-Eseriyye li-Şerhı’d-Dürrati’l-Mudiyye fî Akdi’l-firkati’l-Mardiyye, 2/266, Menşûrâtu Müessesetü’l-Hâfikîne, Dimaşk, 2. baskı, 1402/1981.

121. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 4/346.

122. Kurtubî (Muhammed İbn Ahmed el-Ensârî), el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 4/83, 84, 88, Matbaatu Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye, 1373/1953.

123. Beycûrî, Şerhu Cevherâtu’t-Tevhîd (Tufetü’l-Mürîd), 8.

124. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 6/471, 473; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 14/147.

125. İbn Hazm (Ebû Muhammed Ali İbn Ahmed İbn Saîd), el-Fasl, 5/120; el-Usûl ve’l-Furû’, 2/275, 276; Tahkîk: Dr. Muhammed Âtıf el-Irâkî ve arkadaşları, 1. baskı, Mısır, 1978.

126. Hûd Sûresi, 71-73.

127. İbn Hazm, el-Fasl, 5/120.

128. Âl-i İmrân Sûresi, 42, 43.

129. Âl-i İmrân Sûresi, 45-47.

130. Meryem Sûresi, 16-21.

131. İbn Hazm, el-Fasl, 5/120; Kurtubî , el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 4/83, 84, 88.

132. Meryem Sûresi, 58.

133. Meryem Sûresi, 41.

134. Meryem Sûresi, 56.

135. Yûsuf Sûresi, 46.

136. Mâide Sûresi, 75.

137. İbn Hazm, el-Fasl, 5/121; el-Usûl ve’l-Furû’, 2/276.

138. Kasas Sûresi, 7.

139. İbn Hazm, el-Fasl, 5/120, 121.

140. Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Enbiyâ, 4/192, 200, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut-Lübnan; Müslim, Sahîh, Kitâbu fedâili’s-Sahâbe, 4/1886, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut-Lübnan, 1. baskı, 1375/1955; Tirmizî (Muhammed İbn İsa İbn Sevrâ), Sünen, Kitâbu’l-Et’ıme, 4/275, Tahkîk: Ahmed Muhammed Şâkir, Dâru İhyâi’t-Türâs, Tarihsiz; İbn Mâce (Muhammed İbn Yezîd el-Kazvînî), Sünen, Kitâbu’l-Et’ıme, 2/1091, Tahkîk: Muhammed Fuad Abdulbâki, el-Mektebetü’l-İlmiyye, Beyrut-Lübnan, Tarihsiz; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 4/396, 409; el-Mektebetü’l-İslâmîli’t-Tıbâati ve’n-Neşr.

141. Bakara Sûresi, 253.

142. İbn Hazm, el-Fasl, 5/121; Kurtubî , el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’âni’l-Kerîm, 4/83.

143. Buhârî, Sahîh, Kitâbu fedâili’l-Kur’ân, 6/224; Müslim, Sahîh, Kitâbu’l-İmân, 1/134; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/341, 451.

144. Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Enbiyâ, 4/206; Müslim, Sahîh, Kitâbu’l-İmâre, 3/1471, 1472; İbn Mâce, Sünen, Kitâbu’l-Cihâd, 2/958, 959; Ahmed İbn Hanbel, 2/297.

145. Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 2/506-643.

146. Mâide Sûresi, 44.

147. Âl-i İmrân Sûresi, 50.

148. Hadîs-i şerifte başka bir yerde bulunan din kardeşini ziyaret için çıkan bir adama Allah’ın melek gönderip, onun vasıtasıyla ona hitâb ettiği anlatılır. (bkz. Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/292, 408, 462, 482, 508, 15/44, Dâru’l-Meârif, Mısır, 1375/1956, Şerh ve fihrist, Ahmed Muhammed Şâkir).

149. Hadîs-i şerifte kel, kör ve abraş (cilt) hastalığına yakalanmış üç kişinin imtihanı ve bunların içinde kör olanın imtihanı kazanması, Allah’ın ona melek göndererek razı olduğunu bildirmesi anlatılır. (bkz. Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Enbiyâ, 4/208, 209; Müslim, Sahîh, Kitâbu’z-Zühd, 4/2275, 2277, Hadis No: 10).

150. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 4/345.

151. Meryem Sûresi, 58.

152. Bağavî (Muhyi’s-Sünne Ebu Muhammed el-Huseyn İbn Mesud), Tefsîru’l-Bağavî (Meâlimu’t-Tenzîl), 5/239, 240, 1409/1988; Zemahşerî (Cârullah), Keşşâf, 2/414, 415; Ebu’l-ferec İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Müyesser, 5/244, Mektebetü’l-İslâmî, 4. baskı, 1407/1987; Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, 212/233, 243; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 11/120; Beydâvî, Tefsîr, 6/166, 167; Ebu Hayyân, en-Nehru’l-Mâd Mine’l-Bahr, 6/198, 2. baskı, 1398/1978; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 5/237; es-Suyûtî (Abdurrahman Celâleddin), ed-Dürru’l-Mensûr fi’t-Tefsîri’l-Me’sûr, 5/525; 1. baskı, 1403/1983; Hâşiyetü’ş-Şihâb ala’l-Beydâvî, 6/166, 167; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 16/107, 108.

153. Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 1/120.

154. Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 4/83.

155. Hadîd Sûresi, 19; Nisâ Sûresi, 69.

156. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 4/346.

157. Hadîd Sûresi, 19; Nisâ Sûresi, 69.

158. Ebû Dâvud, Sünen, Bâbu fi’l-Hulefâ, 4/211, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut-Lübnan; Tirmizî, Sünen, Kitâbu’l-Menâkıb, 5/651; İbn Mâce, Sünen, Mukaddime, 1/48.

159. 23 Numaralı dipnot’a bkz.

160. Buhârî, Sahîh, Kitâbu’z-Zekât, 2/149; Müslim, Sahîh, Kitâbu’l-İmân, 1/86; Ebû Dâvud, Sünen, 4/219, 220; Tirmizi, Sünen, Kitâbu’l-İmân, 5/10; İbn Mâce, Sünen, Kitâbu’l-Fiten, 2/1326, 1327; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/66, 67, 373, 374.

161. İbnu’l-Esîr el-Cezerî (Ebu’s-Saâdet el-Mübârek İbn Muhammed, öl:606/1209), Câmiu’l-Usûl fî Ehâdîsi’r-Rasûl, 9/124, 125, Mektebetü Dâru’l-Beyân, 1392/1972; İbn Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne en-Nebeviyye, 5/28, 1. baskı, 1406/1986; Mecmûatu’l-Fetâvâ, 4/395, 396; İbn Hacer Askalânî, Fethu’l-Bârî, 6/447.

162. Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Enbiyâ, 4/200, 5/47; Müslim, Sahîh, Kitâbu fedâili’s-Sahâbe, 4/1886; Tirmizi, Sünen, Kitâbu’l-Menâkıb, 5/702, 703; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/802, 855; İbnu’l-Esîr, Câmiu’l-Usûl, 9/124.

163. Tirmizi, Sünen, Kitâbu’l-Menâkıb, 5/703; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 3/135, 2/755; Hâkim, Müstedrek, Kitâbu Ma’rifeti’s-Sahâbe, 3/157, 158, Beyrut-Lübnan.

164. Bakara Sûresi, 228.

165. Râgıb el-İsfehânî (Ebu’l-Kasım el-Hüseyn İbn Muhammed), el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’ân, 167; Beydâvî, Tefsîr, 2/313 (Hâşiyetü’ş-Şihâb ile birlikte basılan nüsha), Tahkîk: Muhammed es-Seyyid Kilânî; Dâru’l-ma’rife, Beyrut-Lübnan; es-Semîn (Şihâbüddin Ahmed İbn Yûsuf İbn Muhammed İbn Mes’ûd İbn İbrahim el-Halebî eş-Şâfiî); Umdetü’l-Huffâz, 174, Tahkîk: Mahmud Muhammed es-Seyyid ed-Dağîm, 1. baskı, 1407/1987.

166. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 1/398; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 2/135.

167. Nisâ Sûresi, 34.

168. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 2/256; Bağavîi Tefsîr (Meâlimu’t-Tenzîl), 2/207; İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Müyesser, 2/74; es-Semîn, Umdetu’l-Huffâz, 473.

169. Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Enbiyâ, 4/161; Müslim, Sahîh, Kitâbu’r-Radâ’, 2/1090, 1091; Dârimî, Sünen, Kitâbu’n-Nikâh, 2/148; Tirmizî, Sünen, Kitâbu’t-Talâk, 3/493, 494; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/428, 449, 497, 530, 6/279.

170. Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Fiten, 9/70; Kitâbu’l-Meğâzî, 6/10; Tirmizî, Sünen, Kitâbu’l-Fiten, 4/527, 528; Nesâî, Sünen, Kitâbu Âdâbi’l-Kudât, 8/226; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 5/50; Beyhakî, Sünen, 3/90, Matbaatu Meclisi Dâirati’l-Maârif el-Osmaniyye, Haydarâbâd, Hindistan, 1356/1937.

171. Buhârî, Sahîh, Kitâbu’l-Enbiyâ, 4/200; Müslim, Sahîh, Kitâbu fedâili’s-Sahâbe, 4/1886; Tirmizî, Sünen, Kitâbu’l-Menâkıb, 5/702, 703; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 2/802, 855.

172. Tirmizi, Sünen, Kitâbu’l-Menâkıb, 5/703; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 3/135, 2/755; Hâkim, Müstedrek, Kitâbu Ma’rifeti’s-Sahâbe, 3/157, 158, Beyrut-Lübnan.

173. Ahmed İbn Hanbel, Müsned, Kitâbu fedâili’s-Sahâbe, 2/788; Tirmizî, Sünen, Kitâbu’l-Menâkıbi’l-Hasan ve Huseyn, 5/660, 661.

Yukarı