. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 23327

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2001 
 Ahlâk
 KÖPRÜ / Kış 97 
 Hoşgörü: Nereye Kadar?


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İslam’ın Siyasallaşması Sorunu
Güz 2000   [ 72. Sayı ]


İslam, Siyaset ve Karmaşa

Cahit Külekçi

İslam Dini, ‘Oku!’ emrinin diğer emirlerle sistemleştirilmesinden itibaren, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşan, ne aradığını bilmeyen dolayısıyla aradığını bulamayan, ruhsal bunalımlarıyla benliğini çürütüp varlığını bile çözemeyen insanoğluna, önemi hiçbir zaman yitirilemeyecek hükümlerini cömertçe sunmuştur. Kısa bir süre zarfında, ‘Atlas Okyanusundan Çin Seddi’ ne kadar göz kamaştıran bir madde-mana medeniyetini, akıl-kalp arasındaki ‘mu’tedil mükaleme’ yi ustalıkla vücuda getirmiştir.

Ne var ki; bu ahenk ve huzur ortamı, Peygamber Efendimizin vefatını takip eden yıllarda, iç çekişmelerle yıpranmaya başlayarak, sosyal yapı bölünme (ihtilaf) sürecine girmiştir.

Öte yandan, ilk dönemde yaşanan problemlerin, anlaşılması zor ve hızlı bir biçimde, dini karakterden siyasi karaktere bürünmesi, ardından bu karakterin ‘kabilevi’ bir görünüm alması, İslam Devleti’ni, daha erken dönemlerde talihsiz bir iç savaşa sürüklemiştir. Ne var ki; ‘Sıffin Savaşı’ndan sonra netleşen ayrılık hadiselerinin temelinde, günümüzde de tartışılan, ‘din-siyaset-milliyet’ ittifakının rolü, yadsınamaz bir realite olarak algılanmalıdır.

I- Sahabe Devri Siyasi Olayları

‘Size iki şey bırakıyorum, onlara sıkıca sarılırsanız yolunuzu şaşırmazsınız. Onlar; Allah’ın kitabı Kur’an ve sünnetimdir.’ hadis-i şerifi, Peygamber Efendimizin vefatından hemen sonra yaşanması muhtemel karmaşalara dikkat çekiyor olmalıydı. Fi’lhakika, henüz Peygamber Efendimizin naaşı bile kaldırılmadan insanlar kendilerini, ilginç ve sonu belirsiz bir karmaşanın içinde buluvermişlerdi. Tez; Peygamberin vefatıyla sorunların çözülemeyeceği, anti-tez; böyle bir ebedi ayrılığa hazırlıksız yakalanma, sentez ise ‘toplumsal tedirginlik’ti.

Nitekim, Peygamber Efendimiz, kendisinden sonra yerine geçecek kimse hakkında açıkça bir şey söylememiş, üstelik ‘Veda Hutbe’sinde dinin tamamlandığını vurgulayarak bu meselenin dinin asıl hükümlerinden olmadığı imasında bulunmuştu. Bir başka ifadeyle, Peygamber Efendimiz, kendisinden sonra İslam Devleti’nin başına geçecek kimseyi ümmetinin seçimine bırakmıştı. Fakat ümmetin bu durumu siyasi rekabete indirgemesi, yüzyıllarca sürecek olan, yukarıda değindiğimiz, ilginç ve sonu belirsiz karmaşaların tetiklenmesine sebep olacaktı.

İlk Dini-Siyasi Yapı

Sahabeler, toplumun ‘nasıl’ yönetilmesi gerektiğini, Peygamberimize en yakın nesil olarak, gayet iyi biliyorlardı. Onların üzerinde ittifak edemedikleri konu, bu yönetimin ‘kim’ tarafından gerçekleştirileceğiydi. Bu yüzden, Sahabenin ileri gelenleri arasında olağan bir ‘fikir çatışması’ yaşanıyordu. Ne var ki, başlarda bu göreve—dini açıdan—layık bir kimsenin var olup-olmadığı tartışılırken, sonraları tartışmanın dini liyakattan tamamen soyutlandığı görülmektedir.

Bu şartlar altında Hz. Ebubekir, ‘Sakifetün Ben-i Saide’de, organize edilememiş ve katılımın az olduğu bir toplantı sonucunda, İslam Devleti’nin yeni lideri seçildi. Bir ‘oldu-bitti’ye getirilen seçim toplantısına, Ben-i Ümeyye, Ben-i Haşim, Hz. Osman, Hz. Muaviye, Ebu Süfyan gibi güçlü karakterler iştirak edememişti. Tamamen toplantının organize bozukluğundan ileri geldiğini sandığımız bu durum, sonraları Hz. Ebubekir’in hoşgörülü tavrıyla düzelmiştir.

Yapılan bu ilk seçimin en önemli özelliği, ‘Hilafet’ makamının gündeme gelmesi ve seçilen halifenin hem Peygamberimizin vekili hem de İslam Devleti’nin başkanı konumunu kazanmasıdır. Zira bu organizma, sonraki dönemlerde de İslam’ın özgün siyasal bakışını temsil edecekti.

***

Hz. Ebubekir’in halife oluşu, bir bakıma, Hz. Ömer’in halifeliğine de yol açmış olmaktaydı. Nitekim Hz. Ömer, vasiyet yoluyla, nisbeten, tartışmasız bir şekilde halifelik makamına getirildi. Toplumun bu halifeliğe sessiz kalması ve halifeyi kabullenmesi, ilk halifenin de halk tarafından resmen tanınması anlamına gelmekteydi.

Açıkçası halk, ikinci halife olan Hz. Ömer’den de farklı bir şey istemiyor, en azından, ilk halifenin siyasetinin takip edileceğini umuyordu. Hz. Ömer, bu hassas durumu da gözeterek, İslam Devleti’ni güçlü, zengin bir hüviyete kavuşturdu. Basit teşekküllü ve içine kapalı toplumun yerini bu dönemde dinamik ve örgütlenmiş bir toplum aldı.

Vefatından önce Hz. Ömer, karışıklıklara engel olmak amacıyla olsa gerek, aralarından birini halife seçmeleri şartıyla altı kişilik bir heyet tayin etmiş, bu heyetin içinden Hz. Osman, ilk iki halifenin siyasetinin takip edileceği garantisini vererek üçüncü halife seçilmişti. (Hz. Ali, bu garantiyi verememişti.) Ne var ki, sağlandığı düşünülen görüş birliğinin, Hz. Osman’ın da şehit edilmesiyle ‘yanılgı’ olduğu anlaşılacak, liderlik konusunda yaşanan sorunlar Hz. Ali’nin halife seçilmesiyle artık daha farklı boyutlara taşınacaktı.

Sıffin’den Sonra...

Hiç şüphesiz Hz. Ali, halifeliği en karmaşık dönemde devralmıştı. Buna rağmen dengeleri sağlamada üstün çabalarına tanık olduğumuz Hz. Ali’nin, Sıffin Savaşı’ ından sonra şehit edilmesi, ümmetin Şii, Harici, Sünni gibi fırkalara kesin çizgilerle ayrılması, Peygamberimizin de ihbar-ı gaybisiyle halifeliğin Hz. Ali’nin şehadetiyle birlikte sona ermesi ve bu talihsiz sonun ümmet içerisinde derin görüş ayrılıklarına sebebiyet vermesi bölümün başında zikrettiğimiz hadis-i şerifin gerçekliğini sergiler bir haldedir.

Fakat, Sahabeler arasında yaşanan siyasal rekabetleri anlamlandırırken, o günkü şartları göz ardı etmemek gerekir. Ancak, müslümanlar arasında, bu erken dönemde yaşanan ihtilafların, Sahabelerin birbirlerinin kanını dökecek boyutlara ulaşması, hiçbir olumlu sonuç vermemiştir. Nihayetinde böyle bir durum, İslam Toplumu’nun bünyesinde kapanması zor yaralar açmıştır.

***

Sonuç itibariyle halifelik, ‘din’ ile ‘siyaset’i bünyesinde hazmeden bir kurum olarak tarihteki yerini almış, Hz. Ali’nin şehit edilmesiyle de son bulmuştur. Sonraki dönemlerde karşılaşılan halifelik müessesesi, daha çok siyasi birlikteliği sağlama amacına hizmet etmiştir ve içerik olarak ‘Hulefa-i Raşidin’ döneminden farklı bir görünümdedir.

II- Siyasal Birliği Tekrar Sağlama Çabaları

Sıffin Savaşı’nın olumsuz etkileri, bütün İslam Dünyasında olduğu gibi Türk Dünyasında da fazlasıyla hissedilmiştir. Abbasiler Döneminden itibaren İslamiyet’le yakın ilişkiler içerisinde bulunan Türkler arasında, başlarda kendini gizleyen bu olumsuz etkiler, çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlılar zamanında gün yüzüne çıkmıştır.

Özellikle son zamanlarında, devletin asli yapısına ilişen ‘bölünme’ hadiseleri, yöneticilerin iyi niyetli ancak zayıf çabalarıyla giderilmeye çalışılmışsa da istenilen ya da umulan başarı sağlanamamıştır.

Pan-İslamizm Düşüncesi

II. Mahmud döneminde hissedilen yenileşme gereksinimi, Batıyla rekabet ederek değil, Batıya katılıp bir çok yerde de Batıyı taklid ederek gerçekleştirilmiştir. Sonrasında oluşan ‘Tanzimat’ hareketi de aynı paranoyanın devamı niteliğindedir ve halk bu olaylardan tamamen ‘soyut’ bir vaziyettedir.

On sekizinci yüzyılın başlarından itibaren değişen devlet politikasıyla problemin asıl nedeni tespit edilerek, modernleşmenin ancak birlikteliğin sağlanmasından sonra gerçekleşebileceği, savı önem kazanmıştır.

***

Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra yerine geçen Abdülhamit Han, birlikteliği sağlama amacıyla olsa gerek, bir ‘polis devleti’ kurarak önceki dönemlerde hizmet etmiş, Mithat Paşa gibi, pek çok devlet adamını tutuklatmıştır. İstibdatın başlangıcı olarak değerlendirilen bu tarz hareketlerin nihai amacı aslında tam olarak belli değildir.

Diğer taraftan Abdülhamit Han’ın pan-İslamik bir anlayışla Asr-ı Saadet müslümanlığına dönerek, sönmek üzere olan İmparatorluk meşalesini yeniden canlandırmak istemesi, bahsettiğimiz ‘sessiz istibdat’ ın sonucu olarak etkisiz kalmıştır.

Sınırları büyük ölçüde kaybedilmiş Hilafet İmparatorluğunun pan-İslamik düşüncesi bir müddet daha zihinleri meşgul etse de 1924 yılında ‘Hilafetin Kaldırılması’yla tamamen yok olmuştur.

Müslüman Kardeşler Hareketi ya da İslamcılık

İslami Siyaset Tarihi içerisinde, Müslüman Kardeşler hareketi, bir derkenar niteliğindedir. 1930’lu yıllarda, Mısır’da başladığı kabul edilen bu hareketin öncüsü Hasan el-Benna’dır. (Bazı düşünürler, İslamcılık hareketlerinin Osmanlı zamanında başladığını kabul ediyorsa da, siyasi anlamda, bu teori doğru değildir. Zira Osmanlı Devleti’nde görülen hareketlenmelerin ilk muharriki bizzat devlet başkanıdır.)

El-Benna’ya göre, İslam ümmetinin içine düştüğü yozlaşmanın sebebi; müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları, siyasi tefrika, mezhep kavgaları, yöneticilerin ihmal ve gafleti, ilim adamlarının faydasız tartışmalarla vakit geçirip uygulamalı disiplinlere yönelmemeleri, müslümanların Avrupalıların hayat tarzını taklide yönelmeleridir.

İran hariç olmak üzere bir çok Müslüman ülkede taraftar bulan hareketin ideal söylemleri, özetle, toplumu tabandan başlayarak İslamlaştırma amacını güdüyorsa da siyaset bakımından gerekli donatılardan yoksun olması hareketin kısır kalmasını netice vermiştir.

Literatüre ‘İslamcılık’ tanımıyla giren Müslüman Kardeşler hareketi, bu yönde gerçekleştirilmiş en etkin ve olumlu bir tarza sahip olmasıyla birlikte, sonraları ‘radikal’ eylemlere tevessül etmesi, hareketin asıl ruhuna zarar vermiştir. Nitekim Enver Sedat’ın öldürülmesi, bu anlamda, açıklanamaz bir tutumdur.

İran İslam Devrimi

Siyasi alanda yapılan ve İslami bir kimlikle tanıtılan bu devrim, Ayetullah Ruhullah el Musevi el Humeyni tarafından 1979’da gerçekleştirilmiştir. Muhafazakar, merkezci ve radikal olmak üzere üç gurupta belirginleşen hareketin temel amacı, toplumu Batı sultasından kurtardıktan sonra İslam’ın özüne dönüş yapmaktır. Böylelikle toplumlar arasında ‘ortak payda’ sağlanmış olacak ve İslam Devletleri arasında büyük bir ittifak gerçekleştirilecekti.

Fakat, bu devrim düşüncesinin herhangi bir metod benimseyememiş olması ve zaman zaman meydana gelen şiddet hareketlerine karşı pozitif bir bakış açısıyla yaklaşması, devrimin sonuçsuz kalmasını adeta zorunlu hale getirmiştir.

Kaldı ki, İslam’ın ruhuna, nazik yapısına uygun olmayan bu ‘kaba’ hareketin, 1989 yılında Humeyni’ nin ölümünden sonra, ne işe yaradığı sorusu da bir türlü cevaplandırılamamıştır.

III- Modern Tartışmalar

Cumhuriyetin ilanından sonra gerçekleştirilen yeniliklerin, toplum nazarında ‘hüsn-ü teveccüh’ unsuru olup-olmadığı bir yana, akabinde yaşanan buhranların ve/ veya tartışmaların ‘din-siyaset-milliyet’ ekseninde olduğu bir vakıadır. Nitekim, cumhuriyet aydınlarının ve sonraki entelektüel yazarların, kendilerine konu itibariyle ‘din-siyaset’ i seçmeleri, ister-istemez ‘ucuz kahramanlık’ senaryolarını akla getirmektedir.

Siyaset-Din Çatışmasının Farklı Bir Yüzü

Siyaset ve din kelimelerinin, aynı platformda anılmasının tarihi oldukça eskilere dayanır. Tarihi vesikalarda ilk olarak, M.Ö.7000 yılında, Memphis Kenti’ nde görülen bu birliktelik sonraki dönemler için bir nümune özelliğini taşımış, diğer toplumlarda da dini lider, aynı zamanda siyasi lider olarak telakki edilmiştir. Bu anlayışın o dönemlerde bir tür ‘kudret’ ifade ettiğini söylemek de mümkündür.

Ne var ki uzay çağı, böyle bir ittifakın toplum için yarar getirmeyeceğini düşündürtmektedir. Dinin siyasete alet edilmesiyle doğrulanabilecek olan bu düşünce eksik, dolayısıyla yanlış, bir o kadar da anlaşılmaz olarak göze çarpar. Gerçekte de din, siyasete alet edildiğinde topluma zarar verebilmekte ancak bu yargının tersi düşünüldüğünde söz konusu zarar artık geçerliliğini yitirmektedir. Nitekim siyaset dine alet edilirse ya da Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, siyaset dinin hizmetinde olursa içinden çıkılmaz gibi görülen toplumsal buhranların sonu gelecektir. Özetle, din-siyaset çatışmasının arka plandaki yüzü hadimlik-hakimlik, görünürdeki yüzü ise, modern tabirle, ‘geriye dönüş’ yani ‘irtica’dır.

Diğer taftan, dini anlayışın siyaset arenasında hayati bir öneme sahipken pek çok İslam aliminin siyasetle meşgul olmaması da dikkat çekicidir. Üstad, Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin siyasetten şeytandan kaçar gibi kaçmasını şu sözlerinde aramak gerektiğine inanıyorum:

* Bu zamandaki siyaset kalpleri bozar. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 155.)

* Deccala siyaset vasıtasıyla galip gelinmez. (Tarihçe-i Hayat, s. 131.)

* Gaddar siyaset ve zalim propaganda, aralarında hadsiz bir mesafe olan yalan ve sıdkı birbirine karıştırmış. (Hutbe-i Şamiye, s. 51, 52.)

* İman en mühim mesele olduğu halde siyasetle meşgul olanlar iman hizmetini ikinci, üçüncü dereceye atıyorlar. (Kastamonu Lahikası, s. 80, 81.)

Siyasetle meşgul olmayan diğer İslam alimlerinin de düşüncelerini açık bir dille izah eden Bediüzzaman’ın tesbitleri, herhalde günümüz düşünürleri için de rehber niteliğindedir.

Şeriat, Siyasi Bir Rejim midir?

Şeriatın, siyasi rejim olarak algılanması son derece tehlikeli ve kötü niyetli bir yaklaşım olarak kabul edilmelidir. Nitekim, başta Kur’an olmak üzere bütün kudsi referanslar şeriatı ‘din’ olarak tanımlamaktadır. Bu manada şeriata karşı olmanın bizzat dine karşı olmak gibi bir tezahüründen de bahsetmek gerekecektir.

Bediüzzaman’ın ‘Peygamberimizin şeriatı, diğerlerini içine almış, diğerlerinin hükümlerini kaldırmıştır.’ yargısında da anlamını tam olarak bulan şeriatın, İslami hükümlerin tamamını kapsadığı sonucuna kesin olarak ulaşabiliriz.

Yine önemle belirtmek gerekir ki, İslam’ın öngördüğü herhangi bir siyasi sistem bulunmamaktadır. Fakat, kurulacak bir devletin emir ve yasaklarını İslamiyet gerektiği şekilde tanzim etmiştir. Bu mekanizmaya literatürde ‘fıkıh’ ya da ‘İslam Hukuku’ denmektedir. İşte problemin temelinde yatan nazik ayrım da buradadır. Şeriat, dinin kendisi; fıkıh, İslami emir ve yasakların sistemleşmiş şeklidir. Dolayısıyla şeriatçılık, şeriatçı ya da şeriatı getirmek gibi ifadeler oldukça yanlış, kasıtlı kullanıldığında itikadi problemlere yol açabilecek kadar tehlikeli ifadelerdir. Aklı başında bir müslümanın, bu tür söylemlerden uzak durması, söylemleri benimsememesi gerekir!..

İslami Parti Düşünceleri

İslam’ın siyaset yoluyla yaygınlaştırılması amacına yönelik bir faaliyet olarak tanımlanabilecek olan partileşme, İslamiyetin ruhunu yansıtamayan bir oluşumdur. Kurumlaşan bir İslami düşünce, özellikle siyaset yoluyla, kendisi dışında kalan tüm düşünceleri reddetmek durumunda kalacaktır. Sahabeler döneminde yaşanan gerginliklerin temelinde de zaten böylesi bir kurumlaşma vardır. Tarihin pek çok döneminde yaşanan bu kurumlaşma, ne yazık ki, parçalanmalarla son bulmuştur.

Nitekim, çok partili siyasi hayata geçilmesinden itibaren söz konusu olan İslami- Siyasi kurumlaşma, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, ‘İttihad-ı İslam’ partisi, dini siyasete alet ederek hem müslümanlara toplum içinde zor anlar yaşatmış, hem de siyasi manada derin ayrılıkların meydana gelmesine sebep olmuştur.

Neticede, İslam’ın herhangi bir partiye ya da en azından herhangi bir siyasi teşekküle ‘sponsor’ olması söz konusu değildir. Günümüzde de bir kısım siyasilerin bu tarz davranışlar içerisinde olduklarını müşahede etmekteyiz. Söylediğimiz gibi; toplum, gereken İslami olgunluğa ulaşmadan, kurulan ve kurulacak olan tüm İslami nitelikli partilerin başarı kazanması mümkün olmayacaktır.

Son Bir-Kaç Söz...

Sahabeler dönemi siyasi olaylarının sonraki dönemlere etkisi hissedilir derecede olmuş, o dönemde yaşanan siyasi-dini ayrılıklar gerek aynı isimle gerekse farklı isimlerde günümüze kadar devam etmiştir.

Çoğunlukla siyasi nedenlerin rol oynadığı ayrılıkların temelinde İslam’ın siyaset anlayışının farklı farklı yorumlanması yatmaktadır. Bu çeşitlilik her zaman olduğu gibi pozitif bir şekilde neticelenememiştir.

Bu manada halifelerin şehit edilmesi, İslamiyetin siyasallaştırılması yönündeki en ciddi uyarılar olarak göze çarpmaktadır.

O dönemde olduğu gibi günümüzde de siyasi ayrılıklar, özlenen ‘İslam Birliği’ nin sağlanmasını ertelemektedir. Fakat biz inanıyoruz ki, ‘Şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada, İslam’ın sadası olacaktır.’

Yukarı