. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4697

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 2001 
 İslam’ın Yeniden Yorumlanması
 KÖPRÜ / Kış 2013 
 Risale-i Nurların Şerhi


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İslam’ın Siyasallaşması Sorunu
Güz 2000   [ 72. Sayı ]


Siyasal İslam ya da Kazandıkça Kaybetmenin Dayanılmaz Ağırlığı

Murat Çetinkaya

Bir toplumsal mühendislik projesi olarak Siyasal İslam, yakın Türkiye tarihinin en şiddetli ve o derece de baskıcı müdahalesiyle bir anda kazanımlarını kaybetme noktasına geldi. Siyasi iktidarı elde etmeye yönelik çabalarında parti örgütlenmesini seçen ve MNP-MSP-RP çizgisiyle Türk siyasi tarihinde kendini gösteren anlayış, kendi hedefleri açısından bir anlamda zirveye en yakın olduğu noktada, seçimlerden galip çıkmış ve koalisyon hükümetinde en büyük ortak olarak yer almış iken baş aşağı edilmenin ve hizaya getirilmenin ağır yenilgisiyle karşı karşıya kaldı. Neticede hem partinin kapatılmasına hem de partinin desteğini aldığı ve temsilcisi olma iddiası güttüğü kitlenin toplumdan dışlanmasına ve baskılara maruz kalmasına giden sürecin yolu açılmış oldu.

Türkiye, rejimin İslam’la dansında yeni bir dönemece girerken Siyasal İslam, elindeki kumdan kalelerin yıkılışıyla hayal kırıklığına uğradı. Oysa her şey yoluna girmiş görünüyordu. Asırları bulan ezilmişlik ve dışlanmışlık sona eriyor gibiydi. Hasat zamanı gelmiş, süregelen emeklerin mahsulü toplanmaya başlamıştı. Ancak rüya kısa sürdü ve bu huzurlu düşten İslamcılar (ya da bu rüyaya kendini kaptıracak kadar Türkiye gerçeklerini idrakte zaafiyet gösterenler) korku ve panikle uyandılar. Kazanılan mevziler tek tek kaybedildi. Bu yakıcı deneyim refleksif bir biçimde durağanlaşmayı, kaçışı, içe kapanmayı da beraberinde getirdi. Zaten ülke gündeminden hiç düşmeyen İslam, irtica gibi kavramlar yeniden liste başı olurken; İslami kesim sahip olduğu yaşam alanının sınırlarının gitgide daraltıldığını hissetmeye başladı. Çözülme, karşılıklı suçlamalar, farkılıklara vurgu yapıp aslında çizilen düşman tanımının tamamen dışında olduğunu ispat gayretleri birbirini takip etti.

Genel anlamıyla sistemin her zaman tetikte olmayı görev bildiği, “içi boş olduğu için çok yönlü tasarrufa hazır bir lanetleme sıfatı”1 olarak irtica, kavramın muğlak tanımından ya da düpedüz tanımsızlığından da istifade edilerek bir kere daha tasfiyelerin, dışlamaların, insanlık dışı baskıların kılıfı oldu. Toplumsal bir histeri halini alan irtica mücadelesi, yaşadığımız topraklarda dinin sosyal yapının en temel unsurlarından biri olduğunu tekrar gösterdi. Yaşanan süreçte en ilgisiz meseleler bile gelip gericilik-ilericilik ve türevi söylemlere dayandırılırken, sistemin can damarlarını elinde tutanlardan açıkgöz esnaflara kadar her kesimden insan, çıkarlarına dokunulduğu anda söz konusu çatışmayı ideolojik bir kılıfa büründürme ve böylece kendi meşruiyetini sağlama taktiğini seçti.

R.P.’nin iktidardan çekilmeye zorlanmasıyla birlikte başlayan ve halen devam eden, bazı mahfillerde gerekirse bin yıl daha devam edeceği konuşulan bu restorasyon döneminde partiden ne kendisinin ne de dayandığı kitlenin haklarını savunma hesabına dişe dokunur hiçbir tavrın gelmemesi, zaten kendini ispatlamayı on yıllardır başaramamış bu hareketin bir kere daha iflasını ilan etti. İslam Dünyasının en Batılılaşmış kabul edilen parçasının bir İslamcı parti tarafından yönetilmesi ihtimalinin yol açtığı şaşkınlık hem içeride hem dışarıda kısa sürede sona erdi. Nasıl olduğu tam anlaşılamamış bir sapmanın ardından işlerin rayına girmesi, bir yandan seküler anlayış ve kaba bir pozitivizmle yoğrulmuş olanları sevindirirken diğer taraftan Siyasal İslam’ın artık tam anlamıyla sonunun geldiği iddiasını köşe yazılarından ciddi akademik tahlillere kadar geniş bir çerçeveye taşıdı. Siyasal İslam’ın topyekün bittiğini iddia edenler olduğu gibi konuya daha temkinli yaklaşanlar da oldu. İşin ilginci Siyasal İslam’ın aktörlerinin yaşadıklarının bir muhasebesini yapmaktan ısrarla kaçınmalarıydı. Ciddi bir özeleştirinin yapılmayışı, herşeyin değiştikçe aynı kalmaya devam ettiği bir ortamı doğurdu. İslamcılar meseleyi sadece otoriter devlet geleneği ve sistemin baskıcı karakteriyle izaha yöneldiler.

Türkiye’de rejimin hala asker vesayetinden kurtulamamış olması ve sistem dışı müdahelelerin sık sık gündeme gelmesi elbette ki Siyasal İslam’ı oyunun dışına iten ve etkisizleştiren önemli faktörler. Ancak Siyasal İslam, kendisine serbest bir hareket alanı sağlansa bile ciddi bir başarı grafiği çizmekten son derece uzak bir oluşum. Bu bakımdan meseleyi devlet, rejim, demokratik gelenek kavramlarına sıkıştırmak yanıltıcı olacaktır. Özellikle 28 Şubat müdahalesi ile başlayan süreç değerlendirilirken ve Siyasal İslam’ın Türkiye özelinde bundan sonraki seyrine dair tahminler yapılırken en geniş anlamıyla Siyasal İslam’ın aktörlerinin yer aldığı toplum ve o toplum içerisinde hareketin dayandığı taban ciddi bir analize tabi tutulmalıdır. Siyasal İslamı anlama konusunda sadece parti hareketinin değil partinin taban bulduğu kesimin ve tüm bunları çevreleyen toplumsal yapının incelenmesi zaruridir.

II. Modern-Antimodern İkiliği Ekseninde Türk Siyaseti

Ülke gündeminin din-siyaset-laiklik kavramları etrafında dönüp durması sadece Türkiye’ye has bir durum değil. İnsanlık tarihine ve sosyal bilimlere zengin malzeme çıkaracak kadar renkli bir ülkede yaşıyoruz. Ancak bu konuda dünya genelindeki bir trendle uyum içinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Farklı görünümler alsa da, hatta değişik coğrafyalarda birbirine zıt hedeflere yönelse de dini söylemler, belki daha doğru bir ifade ile söylemini dini referanslar ve kavramlarla oluşturma iddiasındaki hareketler dikkat çekiyor. Modernizasyonun nihai kertede sosyal hayatta dinin etkinliğini ortadan kaldıracağı, dinin—eğer var olmaya devam edecekse—yerinin özel alan olacağı öngörülerinin (ya da temennilerinin) gerçekleşmediği görülüyor. Dinsel söylem kamusal alanda varlığını hissettiriyor. Din, gitgide daha yoğun bir biçimde alternatif söylemlere kaynaklık ediyor. Özellikle İslam Dünyasında Batı’ya karşı birçok direniş çevresi ortaya çıkmakta; bunlardan bazıları köken mitolojisine dayalı öze dönüş projelerine kimi zaman da güç fetişizmi ile İslam’ı sadece bir kurallar bütünü olarak algılayan anlayışlara dönüşmekte.2 Modernizmi başından beri nesnellik, bilimsellik, rasyonalite, özgürleşme gibi kavramlarla birlikte düşünmeye şartlanmış olanlar açısından dinin bu görünürlüğü tehdit içeren bir sapma olarak algılanıyor. Doğa bilimleri paradigmasından etkilenen ve şeylere anlama değil açıklama gayesiyle yönelen sosyal bilimlerin halihazırda sunduğu kavramsal yaklaşım ve araçlar, dini hareketlere yönelik tahlillerde yetersiz kalıyor ve bu durum bir “epistemik güvensizlik duygusu”na yolaçıyor.3 Sekülerleşme ve rasyonalizasyonun ilerlemeci bir tarih anlayışıyla geleneği ve dini dışlaması, aynı paradigma içinde düşünen ve üreten sosyal bilimcileri aşılması zor bir engelle karşı karşıya bırakmakta. Dini gelişmeyi bir sapma, temelsiz bir tepki vs. olarak açıklamaya yönelen anlayış oldukça yaygın. Cemaat bağlarının ve aidiyet duygusunun kaybı sonucunda yalnızlaşan insanların kendilerine kutsal bir sığınak aradıkları ve bunu dinde buldukları savunuluyor. Meselenin sosyo-ekonomik boyutu irdelenip, ezilenlerin ihtiyaç duydukları yüceltmeyi inançta buldukları iddia ediliyor. Kısacası, dinden arınmış bir kamusal alanın modern toplumun vazgeçilmez şartı olduğuna dair kuvvetli bir önyargı oldukça etkili. Sekülerleşme ve modernlik tezlerinin geleneğe karşı bu önyargısı dini özel alanın meselesi haline getirme isteğinin de temelinde yatmakta4 ve bu istek Türk modernleşmesinin en önemli parçasını teşkil etmekte.

Türk modernleşmesi söz konusu önyargının ve gelişmeyi sekülerleşme ile özdeş sayıp dini toplumsal bir olgu olarak kavrayıp anlamaktan ziyade onu modern bir toplumda olması gereken yere getirmek (ya da geriletmek) hedefini güden seçkinci bir yaklaşımın tipik örneğidir. Dinin, kimliklerin ve dünya tasavvurunun ana hatlarını çizme hususunda belki de tek dayanak noktası ve referans kaynağı olma özelliğini yüzyıllar boyu koruduğu topraklarda ulus-devlet tecrübesini görece kısa bir zamana ve geçmişten radikal bir kopuşa dayandıran bir değişim yaşandı. Toplumsal tekamülün önünde bir engel olarak sunulduysa da gücünün boyutlarının kestirilememesinden olacak, dine karşı açık bir düşmanlık ve dini yok etme görünümü vermekten sakınılmış ve uygulanan politikalara muhalefet edenlere karşı yürütülen mücadelenin, dinin yanlış yorumlarına sahip heretiklere yöneltildiği iddiası süregelmiştir. Bugünden geriye bakıldığında bu argümanın yetmiş küsur yıllık cumhuriyet tarihinde değişmeksizin korunduğu, yer yer traji-komik ifadelerle en yetkili ağızlarda dinci-dindar, muhafazakar-gerici gibi içeriği zamanın şartları ve rejimin ihtiyaçları doğrultusunda doldurulan muğlak ayrımlara sıkıştırıldığı rahatlıkla görülebilir. İslam’ın ehlileştirilebilir bir din olarak algılanması ve milli sınırlar içinde, bu ülkeye has bir Türk Müslümanlığı projesinin de tekrar tekrar ısıtılıp gündeme taşınması bu anlayışın bir diğer önemli yansımasıdır. Aslında rejimin bu anlamda dinden oldukça faydalandığını söyleyebiliriz. İslam yeri geldiğinde sisteme ve devlete meşruiyet kazandırma aracı olurken diğer taraftan muhalifleri dışlama ve karalama aracı olabilmektedir. “İrtica paranoyası”, sosyo-ekonomik problemleri gündemden düşürüp örtbas etmek için uygun bir araçtır. Bu paranoya öylesine güçlüdür ki bazen bu sanal irtica tehdidini bilinçli bir biçimde gündeme taşıyıp bunu kullananların bile kendi eserlerinden korkuya kapıldıkları görülmektedir.

Kısacası, Türk siyasi hayatı ilericilik-gericilik, modernizm-gelenek ikilikleriyle dünyaya bakmaya alışıktır. Dünün modern yaklaşımları bugün demode geleneğin safına düşse de, taraflar ve söylemler zaman içinde değişse de lineer bir gelişme modeline takılıp kalan, Batı’yı daima peşinden koşulacak muasır medeniyetin tek mümessili sayan yaklaşım değişmemekte ısrar etmektedir. Bu çerçevede dini söyleme dair tüm öğeler kolaylıkla antimodern bir tavrın göstergesi kabul edilmekte ve bahsi geçen önyargı en kaba biçimde tekrar tekrar üretilmektedir. Ancak, özellikle resmi ideoloji merkezli anlayışın Siyasal İslam’ı hep bu ikilik içinde algılama ve kendince karalama tavrı, Siyasal İslam’ı anlamaya giden yolu da tıkamaktadır. Bu basit ve tutarsız anlayışla siyaseti yorumlamaya çalışan rejim muhafızları, aslında kendilerine muhalif gördükleri Siyasal İslamcı çizginin bazı açılardan kendilerine ne derece yakın olduğunu farkedememektedirler. Güçlü devlet tahayyülü, merkezi vesayet gibi konularda görüşlerinin benzerliği dikkatlerinden kaçmaktadır. Aslında Siyasal İslam’ın halkın kendisini rejimden dışlanmış hisseden kesimini, devletin kutsanması ve söylemde gizli olarak hep varolagelmiş milliyetçi vurgu ile sisteme entegre ettiğini; bu sebeple Siyasal İslam’a teşekkür borçlu olduklarını idrak edememektedirler.

Din-siyasi iktidar ilişkisinin ana hatlarını böylece ortaya koyduktan sonra hemen belirtmek gerekir ki bu ilişki temelde aynı kalmakla birlikte zaman içinde değişik görünümler almıştır. Türkiye’de İslami kesimin halihazırdaki durumunu anlamada ve geleceğe dönük tahminlerde bu dalgalı seyirdeki kırılma noktalarının da dikkatle analiz edilmesi gerekir. Örneğin seksenli yıllar bugün gelinen nokta hakkında önemli ipuçları içermektedir. Hasan Bülent Kahraman’ın ifadesiyle “Türkiye 1980’lerde kopuşa dayanan ve ‘kopuş kültürü’ denebilecek bir anlayışı hızla terk etmiş ve ‘eklemlenme kültürü’ diye tanımlanabilecek yeni bir döneme geçmiştir.”5 Yine Kahraman’ın deyimiyle İslami kesim ‘gelenek içinde modernizm’ denebilecek bir tavır geliştirmiştir.6 Bu tavır her ne kadar geleneğe vurgu yapsa da kendisini modernizmden ayrı konumlandırmaktan da daima uzak durmuştur. Türk modernleşmesi ise ısrarla Milli Nizam’la başlayıp süregelen söylemi, ısrarla Kemalist modernleşme projesinin karşısında anti-modern bir hareket olarak varsaymaktadır. Ancak yaşanan süreç Siyasal İslam’ın Türkiye’de modernizmin hiç de uzağında olmadığını göstermesi açısından ilgi çekici verilerle doludur. Hatta denilebilir ki son yirmi yılda yaşanan dönüşümde gelenek/modernizm sentezinin temsilciliğini Siyasal İslamcılar yapmış ve bu RP’ye daha önce görmediği bir destek sağlamıştır.

III. Yok Aslında Bir Farkımız

Parti çevresinde ve genel olarak İslami camiada son birkaç yılın acı tecrübesini belki de en iyi şaşkınlık kelimesiyle ifade edebiliriz. Herşeyin yolunda gittiğine dair güven ve bunun beslediği iyimser hava çok kısa zamanda rüzgarın ters yönden ve son derece sert esmesiyle dağıldı. Oysa İslami kesim tam da hedeflerine varmış, ‘onlar gibi’ olmuştu. Onlar gibi bir partileri vardı ve artık koalisyonla da olsa iktidarda idi. Yıllarca İslami muhalefeti susturmak için kullanılan devlet aygıtı artık İslamcıların elindeydi. Zaten toplumsal yaşamın hemen her sahasında başına İslami ibaresi eklenmiş, kurtarılmış yaşam alanları, “onlara karşı, ama onlar gibi bizimkiler” görünür ölçüde çoğalmıştı. Bu “Onlar gibi yapalım, bu işler öyle yürüyor” anlayışının eseriydi.7 İslamcılar arasında “gibi yapma” yaklaşımı neredeyse tüm eylemlerin altında yatan ve hareketi tek başına tanımlamaya yetecek kadar yoğun bir ilke idi. İslami kesimin görünürlüğünün artması ve hedeflere ulaşılması aslında bir bakıma temelsiz bir dönüşümün de yolunu açıyordu. Toplumsal yaşama kendi değerlerini sunma şansı elden kaçırılmış oluyordu ve artık “biz”i “onlar”dan ayıran içeriksel farklılıklar ortadan kalkıyordu.8 Söyleminin ana temalarından biri Batı mukallitliğinin eleştirisi olan bir hareket, ilginç bir biçimde böylesi bir sürece gelip kilitlenmişti. İslami kesimi muhatap kitlenin gözünde diğer sosyal hareketlerden farksızlaştıran, kendi içinde tutarsızlığa iten, toplumsal yansımalarıyla traji-komik görüntülere yol açan bir tavır söz konusuydu.

“Muhalifi ile kendini başından beri bir yarışma içinde algılamayı esas almış İslami çaba” onlarda gördüklerini başına, İslami ifadesini ekleyerek başlıca dört sahadaki kurumsallaşma ile gerçekleştirdi: Politik alan, eğitim alanı, ekonomik alan ve medya.9 Bu dört sahadaki gelişmelerin her biri ayrı bir inceleme konusu olabilecek çaptaysa da genel geçer ve hepsinde ortak olan özellik, yaşanılan kurumsallaşmanın ilgili sahanın sekülerleşmiş kavramları içerisinde gerçekleşmesi ve sonuçta talep edilen şeylerin içerikte sekülerleşmesidir.10 Modern toplumun can damarları olan bu sahalarda, yine modernizmin şekillendirdiği kurumlar birebir üretilmekte ve üzerlerinde taşıdıkları “İslami” etiketi onları ürünü oldukları yapının dışına taşımaya yetmemektedir. Tüketimin cazip dünyasına karşı konulamamakta, İslami değerler hemen her sahada pazar malı/pazarlanabilir mal haline getirilmektedir. Her ne kadar İslami kesim içinde bu duruma itiraz sesleri yükseldiyse de onlar gibi olmayı hedef haline getirmiş; dünya nimetlerini sırf diğerlerinin tatmasına müsaade etmemeye kararlı İslamcı kitle, vurdumduymazlığa varan, sorgulamadan uzak bir tavırla “gibi yapma”nın çekiminden kurtulamadı. Artık geri kalmış varoşların ya da köylerin değil şehrin hareketi olduklarını ve şehir kültürüne sahip, ince zevkler peşinde koşan, estetik kaygılar güden, en az başkaları kadar entelektüel ve kültürlü insanlar olduklarını ispat etme hevesine kapıldılar. Onların da artık statülerini, ekonomik ve kültürel kapitallerini görünür kılacakları mekanları, tatil beldeleri vardı. Onlar da tüketim kalıpları konusunda hassas, kendilerine yakışanı bulma konusunda ısrarcı idiler. Onların çocuklarının okuyacakları, ilim tahsil edecekleri, yabancı dil öğrenecekleri kolejler vardı. Artık esnaflıktan çıkıp büyük işadamı olanların başa güreşen firmaları, bu firmaların çalışabilecekleri finansal ortamı sağlayacak meslek örgütleri ve finans kurumları vardı.

Neticede İslami kesim her ne kadar biz ve ötekiler ayrımını dillendirse de bu içi doldurulamayan ve aslında iddia sahiplerince de tam olarak önemsenmeyen bir ayrım olarak kaldı. Burada en vahim durum belki de yapılan mücadelenin ve İslami kesimin tasarladığı yarışın hedeflenen hayat tarzlarının içeriğine dair olmaktan çok uzak kalması ve işin “kimin elinde kalacak” mücadelesine dönmesiydi.11 Bir yandan ortadaki pastayı beğenmeyip diğer taraftan en büyük payı kapma yarışına girişilmesi İslami kesimin tutarsız politikalarla yıpranmasına yol açtı. “Gibi yapma”nın beceriksiz taklitçiliğe ya da ayırt edilemeyecek biçimde onlar gibi olmaya götüreceği anlaşılamadı. Bahsi geçen kazanımların elde edilmesi son derece normal bir gelişmeydi. Problem, bir yandan kendisini mutlak bir farklılık anlayışına kilitleyen, diğer taraftan da sırf rövanş alma mantığı ile gitgide farklılıklarından sıyrılmaya çalışan İslamcılığın, kendi çözülüşünü de içinde barındıran bir büyümenin büyüsüne kapılmış olmasıydı. Kazandıkça kaybetmenin, başardıkça kendinden uzak düşmenin çelişkisi Siyasal İslam’ı tüketmekteydi.

İslami hareketi savunmasız bırakan ve eleştirilerin hedefi haline getiren belki de en başarısız deneyim parti hareketi oldu. Şehirleşen İslami hareketin bu dönüşümü partiyi kemikleşmiş tabanı aşarak kitle partisi olmaya ve konumunu daha da meşrulaştırmaya yöneltti. Seçilen sloganlardan reklam kampanyası temalarına değin her öğeyi düzenden şikayeti olan “öteki Türkiye”nin sesi olma iddiası üzerine kuran partinin, içi doldurulmamış projelerine rağmen halkın desteğini kazanması belki de İslami kesimde en çok parti kurmaylarını şaşırtmıştı. Parti bir yandan dışlanmışlığın izlerini atıp modern yüzünü ortaya koymaya çalışırken diğer taraftan da öteki Türkiye’nin doğal parçası ve savunucusu rolünü üstleniyordu. Ancak farklılıklara tahammülsüz bir vasatta lehlerine kullanabilecekleri her fırsatı, sistemden dışlanmışların desteğiyle bulundukları noktaya gelmiş olmalarına rağmen o insanları ötekileştirenlere kendilerini kabul ettirme gayretine düşerek yitirdiler.

İslam vurgusunu en çok erdem, ahlak çağrışımlarıyla birlikte kullanagelen bir partinin iktidarında siyasi kirlenmişliğin örtbas edilmesine seyirci kalınması, partinin iktidar uğruna içine düştüğü ilkesizliği apaçık göstermekteydi. Kırılma noktalarında seçkinlerin karşısında esas duruşa geçilmesi, İslami kesime sirayet eden ne pahasına olursa olsun onlar gibi olma, seçkinlerin gazabından kaçınma gibi sakat bir anlayışa dayanmaktaydı. Bu tavırlar, yaşanan süreçte baskıcı uygulamalara tepki gösterebilecek toplum kesimlerini bile tepki vermemeye ve yaşananların hak edildiği düşüncesine itti. İslami kesime yönelik uygulamaların partinin tasfiyesinden başlamasının, bu anlamda sürece meşruiyet kazandırmanın bir yolu olarak düşünüldüğünü varsayabiliriz. Partinin iktidar tecrübesi bir bakıma yalnız kendisi için değil genel olarak İslami kesim için çözülmeyi hazırlayan deneyimlerin başta geleni oldu.

Bu başarısızlıkta RP çizgisinin düşünce dünyasının ironik bir biçimde Türkiye’de resmi ideolojiyle en çok örtüşen hareket olması etkiliydi. RP, Kemalist elitin dönüşürücü otoriter devlet anlayışını paylaşmaktaydı. Gücün yüzyıllardır devletten kaynaklandığı, devletin dışındaki güç odaklarının daima tehdit unsuru sayıldığı, iyi-kötü herşeyin devlet tarafından başlatılıp yine devletçe vesayet altında tutulduğu bir toplumun kollektif şuurunu paylaşan Siyasal İslamcılar, resmi ideoloji ile aynı çizgide birleştiler. RP, Osmanlı modernleşmesinden başlayarak Kemalist elitle zirveye ulaşan katı deterministik anlayışa sahipti. Bu yönüyle İslami düşünce geleneğinde kendisini dayandırdığı Sünni yorumun ötesinde Mutezile çizgisine yakın bir duruşu vardı.12 Siyasal İslam, insan eylemlerinin sonuçlarının kontrol edilebilirliğini varsayan, hedeflenmeyen sonuçları göz ardı eden kaba bir determinizmle maluldü. Oysa nesnel bilgi üretimine dair şüpheler, kendi meşruiyetini nesnellik özelliğine dayandıran doğa bilimlerinde bile yoğun biçimde tartışılıyor. Ancak, Siyasal İslamcıların zihni dünyayı determinizmin penceresinden görmeye ve parametreleri belirlemek, başlangıç koşullarını kontrol etmek suretiyle istenen neticelerin elde edileceğine dair inançla şekillenmeye devam ediyor. Toplumsal yapıya müdahalenin mümkün olduğunca geniş bir kontrol mekanizması yoluyla sağlanması durumunda istenen sonucun elde edileceği fikri hakim. Ancak artık eylemlerin matematiksel bir kesinlikle tek kaynaktan yönlendirildiği bir ortamda siyasetin olmayacağı aşikar. Ama bu zaten İslamcılar için pek de önem arz etmemekte. Çünkü onların bu tür sorularla uğraşmaları yersiz. Çünkü onların yaptıkları her işin kendilerince bir hikmeti, onların hayatlarını anlamlandıran misyonları var.

IV. Onun Misyonu Var

Siyasal İslam’ı tıkayan ve gelinen noktada topyekün iflas izleniminin oluşmasına sebep olan en büyük hatanın, tüm çabaların vazgeçilemez ve ilahi bir misyonun parçasıymış gibi sunulması olduğunu söyleyebiliriz. Dinsel referansların gündelik yaşama ait en basit faaliyetleri bile tanımlamada kullanılması oldukça yaygın. Dine hizmetin esas gaye olduğu ve tüm çabaların bu gayeye yöneltildiği ısrarla vurgulanmakta. Örneğin bu misyon fikri “bir sermaye kuruluşunun kârlarını arttırıp iş alanını büyütmesinden ibaret bir gelişmeye ‘fütuhat’, ‘seferberlik’ gibi isimler takılmasını sağlayabiliyor”13 Oy sandığına gitmeyi, afiş asmayı neredeyse seferberlik türküleriyle birarada bir savaş havasına sokabiliyor. Siyasi ve ekonomik güç İslami kesim için var olmanın vazgeçilmez şartı olarak sunulurken diğer taraftan bunları elde etmenin mühim bir vazife olduğu vurgulanıyor. Okullar açıp onların verdiklerinden daha kaliteli bir eğitim sunulması geleceğin Müslüman bilim adamlarının yetişmesi yolunda elzem görülüyor. Onların televizyonlarının, radyolarının karşısında İslami mesajın medya yoluyla kitlelere ulaştırılması, İslami tebliğin modern biçimi olarak sunuluyor. Belki tüm bunlarda belli bir haklılık payı var. Ancak mesele bunların yerinin iyi tespit edilememesinde ve açıkça belli nimetlerden pay almaya dönük çabaların da hizmet vs. diye sunulmasında ve bunları kaybetmemek için her çabanın meşru görülmesinde.

Bu yaklaşımın ortaya çıkardığı tabloda tüm bu sahalarda onlarla yarışan, onlar gibi olmayı hedefleyen, oyunu kuralına göre oynayan; bir yandan da İslami misyon çerçevesi içine bunları yerleştiren çeşitli faaliyetler var. İktidar olmayı ve iktidarda kalmayı ne pahasına olursa olsun şart gören parti kurmayları ve taraftarları var. Siyasi iktidarın İslam’ın bekası için mutlaka ele geçirilmesi gerektiğini, güç İslamcılarda olursa sihirli bir değnek değmişçesine toplumun İslami hayata doğru hızlı bir dönüşüm yaşayacağını, sundukları projelerin İslami modeli yansıttığını iddia eden, bu uğurda mücadeleyi cihada denk sayan İslamcı siyasetçiler var. Ekonomik sistemin işleyişi hususunda ciddi bir fikir üretimine girmekten uzak, kapitalist modele varlığını borçlu olmanın bilinciyle serbest piyasa işleyişine İslam tarihinde kutsal referanslar arayan; işçilerine İslami ahlakın gereği olarak vargüçleriyle ve dürüstçe çalışmalarını öğütleyen; yaşadığı hayat tarzı ve tüketim kalıplarıyla onlar gibi olmaya özenen ancak bir yandan da bu kazançları misyonlarının parçası gören/gösteren İslamcı iş adamları var.

Bu tavrın belki de en problemli tarafı İslam’ın yorumunun İslam’ın asli mesajıyla bir tutulması. Yapılan her işi kutsal bir misyonun parçasıymış gibi sunarken kendi yorumunun ne kadar yetkin olursa olsun vahyi gerçekler karşısında daima eksik kalmaya mahkum olduğunu görmezden gelerek kendisini İslam’dan kaynaklanan ve varlığını İslam’dan alan bir kişi/grup olmaktan ziyade adeta İslam’a sahip çıkan, dini koruyup kollayan, bileği bükülmez, sözüne itiraz edilmez müçtehidler/mücahidler olarak sunanlarla karşı karşıyayız. Böylesi bir yaklaşım hareket içindeki sağlıklı fikri ve ahlaki gelişmeyi engellemekte. Yorumu asıl mesajla bir tutmak, itirazları ve eleştirileri baştan itibaren heretik tavırlar ya da döneklik olarak damgalamaya müsait bir ortam oluşturmakta. Bu noktada kitaba uydurma/kitabı uydurma14 fırsatçılığının örtülmesini sağlayan bir kutsallık izafesi var. Bu tavır sağlıklı bir analizi ve özeleştiriyi neredeyse imkansız kılmakta. Bunun sonucu olarak İslami hareket içindeki en ufak tartışmaların bile bir iman meselesiymişçesine ele alınması ve sapkınlık suçlamalarının sıklıkla duyulması tesadüf değil. Bu anlayış parti söz konusu olduğunda zaten parti içi demokrasinin yok sayılabileceği Türkiye özelinde lider hakimiyetini tabana doğru yayılan bir esrar perdesi ile sarıp sarmalamakta. Eleştirinin yok sayılması ve hedeflerin mistifiye edilmesi kendisini özellikle sistem içi araçların kullanım şartlarıyla ilgili sağlam kriterler belirlemede görülen zaafiyette ortaya koymakta. Hedefe ulaşma uğruna hakkında radikal sorgulamalar ve eleştiriler getirmeye çalıştığı bir yapının tüm unsurlarını fayda mülahazası ile kullanmaya kalkışmak, ilkesizliğe varan bir çıkarcılığı beraberinde getirirken amaç-araç ilişkisine oldukça önem veren ve savaşın bile bir hukuku bulunduğunu dünyaya öğretecek kadar ilkeli bir inanç sisteminin mensuplarının böylesi bir duruma düşmeleri büyük tezat teşkil etmekte.

Hedeften başka bir şey tanımayan ve misyonunu yerine getirme sevdasına kendine kaptıranların elinde İslami kavramlar da doğal olarak önemli ölçüde anlam daralmasına ve erozyona uğruyorlar. Bir yandan içerikler değişiyor diğer taraftan da bu kavramlar oldukça manipülatif bir hale geliyor ve seküler dünyadaki Müslümanların varlıklarını idame ettirmekte ihtiyaç duydukları yönde tanımlanıyor. Örneğin iktidar isteğinin yakıcılığı ana kaynaklarda rastlanmayacak ölçüde güç fetişizmini doğuruyor. Aslında İslami referanslarda modern ulus devletten çok farklı olsa da bir karşılığı bulunan ve toplumda önemli vazife ifa eden devlet aygıtının tam da modern ulus-devlet anlayışı doğrultusunda yeniden tanımlandığı ve araçsal bir aygıt olmaktan çıkıp kendi içinde bir hedef haline geldiği rahatlıkla görülebiliyor. “Dini kavramların salt konjonktürel anlamda kullanılmalarının, büyük ölçüde seküler ideolojik anlamları içselleştirmek için uygun bir form olduğunu” söyleyebiliriz.15 Dini kavramların bu yönde tanımlanmalarının meşruiyeti konusunda tarih önemli bir kaynak vazifesi görüyor. İslam’ın özellikle Asr-ı Saadet devrinde yaşanmış bir olay rahatlıkla tecrübe edildiği çerçevenin dışına çıkarılarak bugünün kavramlarıyla birebir örtüşen bir uygulama olarak sunulabiliyor. Bu açıdan İslamcıların kadim muhalifleri Kemalistler ile de bir ölçüde aynı çizgide oldukları söylenebilir. Gelenekle bağını koparan Kemalist elitin oluşturulan ulusa onun varlığını anlamlandıracak bir tarih sunmaları gerekiyordu. Diğer taraftan yaşanan gelişmelerin aslında ulusun genel karakteriyle ve doğal seyriyle uyum içinde olduğunun ispatı çabası vardı. Bir köken mitolojisi oluşturularak ilerlemeye dair pek çok şeyin zaten Türk orijinli olduğu iddia ediliyordu. İslamcı kesim de benzer bir biçimde savunduklarının ve cari şartlarda kabul gören değerlerin aslında İslam’ın özünde var olageldiğini ancak muharref geleneğin bunu örttüğünü ileri sürdü.

Sonuçta demokrasi, insan hakları, çok hukukluluk ya da yeri geldiğinde ihtilal, elit yönetimi gibi birbiriyle tenakuz halindeki modern kavramlar, İslam tarihinden referanslar ve çıkarsamalarla olumlanıyor ve İslam’a mal edilmeye çalışılıyordu. Burada bu değerlerin hiçbir biçimde İslam düşüncesinde benzerlerinin bulunamayacağı gibi bir sonuca varmak istemiyorum. Burada dikkat çekmek istediğim şey, tarihin, bir şeylerin arandığı verimli bir saha olarak görülmeyip, zaten farklı kaygı ya da eğilimlerle bulunmuş bazı şeylerin tarihe (gerektiğinde gerçeğin bir kısmını değiştirmek pahasına da olsa!) söyletilmesi ve bu yolla meşruiyet sağlanmaya çalışılması. Bu tip tarih okumaları bariz eksikliklerle malul. Öncelikle bugünden geriye bakarken bulunulan noktada muhalif olunsa da içinde yaşanılan sistemin ürünü olarak eldeki malzeme değerlendirilmektedir.16 Bu açıdan sağlam bir tarih felsefesi ve bilgisinin yanı sıra vahiy, hadis gibi temel kaynaklara temastan yoksun bir tarih okumasının pek çok noktayı ıskalayacağı düşünülebilir. Zaten başı sona alıcı bir tavırla aslında yapılmak istenenin, ulaşılmış ve benimsenmiş bir yargının tarihe tasdik ettirilmesi olmaktan öte bir anlam taşımadığı görülebilir. Bulmak istediğini arayan ahistorik bir köken mitolojisiyle sırf kendi söylemini anlamlı kılma gayreti oldukça problemli. Kısacası, İslamcılığın bu tarihsel köken meselesiyle yüzleşmesi gerekmektedir.

Siyasal İslam’ın teorisyenleri ise bu köken meselesine ek olarak bir de dil problemi yaşamakta ve ödünç bir dille konuşmanın zorluğunu çekmekteler. Hegemonik ilişkiler toplumda yalnız şeylerin yerini değil aynı zamanda bunların algılanış tarzlarını ve dillendirilme biçimlerini de şekillendiriyor. Bu anlamda mevcut yapının hem ürünü olup hem de bu yapının içinden alternatif ses yükseltebilme oldukça zorlaşıyor. Kurulu bir dil, düşünme sürecinde şekillendirici ve doğal olarak kısıtlayıcı rol oynuyor. İslamcılık tartışmaları sosyal bilimler paradigması içinde yaşanmakta. İslami kesim mensupları eğitim seviyesinin yükselmesi, yabancı dillere aşinalık gibi gelişmelerle Batının sosyal bilimler literatürüne hızlı bir giriş yaptılar. Oryantalizm, yapısalcılık, (post)modernizm ve daha birçok kavram İslami hareketi tepkisel, gelenekçi, alt sınıfların ideolojisi olarak sunan sosyal bilim tezlerine cevap vermeye çalışan yeni nesil entelektüellerin yazılarının ayrılmaz parçası oldu.

Batıya yönelik eleştiriler konusunda da İslamcılar yine sosyal bilimler literatüründen oldukça faydalandılar. Bu anlamda yer yer bazı argümanlar, özünde dini inanış ve dünya tasavvuru ile uzlaşmamalarına rağmen sırf Batının hakim değerlerine eleştiri oklarını yönelttikleri için İslami camiada rağbet buldu. Bu eleştirilerin yine Batıdan ve onların bildiği dilden geliyor olması da ayrı bir dayanak noktasıydı. Ancak Etyen Mahçupyan’ın da belirttiği gibi Batının ideolojik yıpranması her ne kadar doğunun özgüveninin arttırdıysa da “henüz hakedilmiş bir özgüven değildir; çünkü henüz doğu kendi öncüllerinin irdelenmesine dayanan kapsayıcı ve derinlikli modeller geliştirmek yerine, Batının özeleştirilerini tekrarlamakta ve Batıdaki ideolojik zayıflamayı kendi üstünlüğü sanmaktadır.”17 Ancak bu teorik dil alanı içerisinde mevzilenip sonra da onun uygun bulunan çatlaklarından sızarak kendine zemin hazırlama gayreti İslamcı entelektüelleri sosyal bilimlerin demir kafesine hapsetmiş oldu.

Bu durumda İslami hareketin hedef kitlesi ile teorisyenleri arasında şiddetli bir kopukluğun yaşandığı görülüyor. Yapılan tartışmalar İslamı hayat tarzı olarak benimseyen kitlenin ve potansiyel grupların gündemindeki yakıcı sorunların yanında oldukça soyut hatta yersiz kaçıyor. Söylenenlerin muhataplarca anlaşılamaması söz konusu. Bu kullanılan kelimelerin farklılığından ziyade bu izahların muhatapların zihninde bir karşılığının olup olmadığı ile ilgili.18 Oysa vahyin dili ve Nebevi metod göz önünde bulundurulduğunda tüm insanlığın muhatap kabul edildiği ve aralarındaki tüm farklılıklara rağmen herkese ulaşabilecek bir duruluk ve açıklıkta İslami mesajın iletilegeldiği fark edilmektedir. Soyut mesajlarla doldurulmuş açıklamalar, sağlam tezlere dayansa da mesajın muhataplarınca anlaşılamamasına ya da yanlış anlaşılmasına yol açabilir. Uzun vadede ise, ki bugünkü durum buna uymaktadır, kitle ile arada ciddi bir mesafe oluşması ve muhatap sayılanların artık söylenenlere aldırış etmemesi yaşanabilir. Bu noktada onlar gibi olma ve onlarla yarışma psikolojisinin bir kısım entellektüelleri kendi ana kaynaklarından oldukça uzaklaştırdığı; bunlara referansla yazıp çizmeyi, fikir üretmeyi basit ve sıradan saymaya ittiği ve hatta bazılarının bunu kendilerine yakıştıramadığı izlenimi var. Bu daha önce belirtiğimiz sosyal bilimlerin anlamaktan ziyade açıklamaya yönelen ve empatiden uzak tutumunun bir izdüşümü gibi.

V. Sonuç Yerine

Siyasal İslam’a dair bir yazıya sonuç yazabilmek pekçok açıdan zor. Bunda Siyasal İslam’ın bütüncül bir yapı arz etmemesi kadar Türkiye özelinin muğlak şartları da etkili. Gelinen nokta yeni bir dönemin başlangıcı olmaya müsait. Siyasal İslam’ın giderek önemsizleşmesi, farklı İslami söylemlerin ise etkinliklerinin artması muhtemel görünüyor. Zulme, haksızlığa, eşitsizliğe, insanın mekanikleşmesine, insani özün yok edilmesine karşı ciddi bir muhalefet mevcut şartlarda yalnız Türkiye özelinde değil tüm dünyada İslami anlayıştan gelebilir. Siyasal İslam’ın bulanık, güç/iktidar fetişizmine dayalı jargonu değil, insanlığın seyrini İslam’ın ana kaynaklarının ışığında daha net yakalayabilmiş yaklaşımlar mevcut dünya sisteminin dönüşümde rol oynayabilecektir. Bu yorumlar arasında yine İslam’ın devlet-siyaset anlayışına vurgu yapanlar da bulunabilir. Ancak mesele İslam’ı çarpık bir zihin yapısı ve yaralı bir bilinçle kendi ideolojisine payanda yapmama ve zihni inşasını vahyi bilgiyle oluşturma ve vahyin yürüyen hükmünü hayatın her sahasında tespit etme meselesidir. Türkiye özelinde devletin alacağı tavır da kritik bir rol oynayacaktır. Güce dayalı baskıların gücü kutsayan muhalif söylemleri doğurması doğaldır. Ancak yine de Siyasal İslam, bahsi geçen eksiklik ve zaafları ile varlığını sürdürebilecek güçten yoksundur.

Dipnotlar

1. Alkan, Ahmet Turan, “İrtica, nam-ı diğer: vurun kahpeye!”, Birikim, Mart 2000, Sayı: 131, s. 29.

2. Shayegan, Daryush, Yaralı Bilinç, Metis Yayınları, İstanbul 1993, s. 10.

3. Keyman, Fuat, “Toplumbilimlerinde Yorumbilgisel Yaklaşım ve Modernite/Sekülerleşme Söylemini Anlamak”, Doğu Batı Dergisi, Sayı: 9, s. 54-55.

4. Keyman, Fuat, a.g.y., s. 66.

5. Kahraman, Hasan Bülent, “Türkiye’de Kültürel Söylem Kurguları: Kopuştan Eklemlenmeye ve Geleneksizliğin Geleneği”, Doğu Batı Dergisi, Sayı: 9, s. 137.

6. a.g.y., s. 138.

7. Kıvanç, Ümit, “İslamcılar &para-pul: Bir dönüşüm hikayesi”, Birikim, Sayı: 99, Temmuz 1997, s. 40.

8. a.g.y., s. 41.

9. Arslan, Abdurrahman, “Seküler Dünyada Müslümanlar” Birikim, Sayı: 99, Temmuz 1997, s. 32.

10. a.g.y., s. 32.

11. Kıvanç, a.g.y. s. 41.

12. Karabaşoğlu, Metin, “Projenin İflası”, Birikim, Mart 2000, Sayı: 131, s. 47.

13. a.g.y., s. 47.

14. Kıvanç, a.g.y., s. 49.

15. Işık, Vahdettin, “Mevcudun Açmazları ve Aşmanın İmkanları Üzerine Düşünmek”, http://www.haksoz.com/yazı/dusunce

16. Zubaida, Sami, İslam, Halk ve Devlet, İletişim Yayınları, İstanbul 1994, s. 76.

17. Mahçupyan, Etyen, İdeolojiler ve Modernite, Patika Yayıncılık, İstanbul 2000, s. 108.

18. Işık, a.g.y.

Yukarı