. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 8410

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2004 
 Bitmeyen Esaret: Yoksulluk
 KÖPRÜ / Yaz 2000 
 Güzellik Felsefesi: Estetik


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Güzellik Felsefesi: Estetik
Yaz 2000   [ 71. Sayı ]


İslam Sanatı ve Estetiği Üzerine "Aykırı" Düşünceler

Ahmet Turan Alkan

Estetik nazariyeleriyle uğraşanları kendi haline bırakalım; güzellik hissini analize tabi tutup bazı neticelere ulaşmak mümkün olduğu gibi güzeldir de. İnsanlar güzellikle ilgili yargılarını geliştirir ve kullanırken nazariyatçıları pek az dikkate alıyorlar. Bu mânâda bütün “güzel sanat” eğitimi veren kuruluşlar aslında güzelliği değil, güzel olduğunu vehmettiğimiz sanat ürünlerinin teknik altyapısını öğretmiş oluyorlar, yani insanoğlu’nun maddeyi biçimlendirirken ihtiyaç duyduğu teknik bilgi. Bu tarif bestekârla duvarcı ustasını, heykeltraşla badanacıyı, kaligrafla koltuk döşemecisini aynı hizaya getiriyor; ben bu kanatteyim. Hakkında güzel olup olmadığına dair verilen herşey bence sanatın konusudur.

Bu noktada beni en çok ilgilendiren mesele, biçimlendirilmiş sanat nesnesinin insanla mesafesi ve ilişkisidir. Eğer sabrederseniz aynı konuda biz Türklerin veya İslâm âleminin estetik meselesine nasıl baktığı üzerinde kafa yorduğum kısımları da okuyabilirsiniz. Fakat her nevi sanat eseri (tasannuat) ile insan arasındaki mesafenin doğurduğu problemler, dini veya milli ölçekli bakış açılarından bence daha öndedir.

Güzel, İnananların Yitik Malıdır

Bir “İslam sanatı”ndan bahsedilebilir mi? Müslüman toplulukların ortaya koyduğu sanat eserlerinin kendi başına bir anlamı vardır ve hatta bunlar, kendi arasında alt şubelere ayrılarak tasnif de edilebilirler. Şüphesiz bu birikimin ürünlerinden istihrac olunabilecek bir estetik anlayış inşa etmek de mümkün olabilir. Fakat “İslam sanatı” tabiri, bana göre İslam’ın anlamını daraltıcı etkisi sebebiyle İslam’a bühtandır. İslam, sadece Müslüman toplulukların inançlarını ve davranışlarını düzenlemek gayesinden daha ötesini, her insanın ve bütün insanlığın dikkatine sunulan “had”leri ihtivâ eder. Bu bakış çerçevesinde İslâm’ın getirdiği “had”lere itaat etmek şartıyla bir putperestin ürünü de pekâl⠓İslâmî” nitelik taşımaya layık olur; bu fikri pek yeni ve eskiden bilinmeyen bir vâkıâ imiş gibi takdim ediyor görünmek istemem; esasen insânî pratik bu istikamette tezâhür etmiştir: “Hikmet mü’minin yitik malıdır” tavsiyesi de aynı nükteyi işaretliyor. Bu muvacehede “İslâm sanatı” tâbirinin orientalist bir niteleme taşıdığını kabul etmek zorundayız.

İşte bu yüzdendir ki Müslümanların “estetik mesele” karşısındaki mesafesini irdelemeden önce, gerek Müslümanların, gerek insanlığın “had”ler karşısındaki mesafesini irdelemenin daha sıhhatli bir yaklaşım teşkil edeceğini düşünüyorum.

Din Hürleştirir Ama İnsan Hürriyetten Kaçar

İşe İslâm dünyasından başlayalım. İlk Müslümanlar eşyaya şekil verirken İslâmî bir estetik teorisinden değil, daha tabii ve doğru bir noktadan, eşya ile insan ilişkisini belirleyen hadlerden hareket etmişlerdi; başka türlüsü de düşünülemezdi zaten; bu “şekil verme” ameliyesi esnasında mahalli görgü ve geleneklerden istifade etmeleri tabii idi. Sadece İslâmî—buna çok rahatlıkla “insanî”de diyebilmek de mümkündür—hadlerden hareket etmiş olmaları, onlara eşyaya şekil vermekte iki kriter arasında hür bırakıyordu: İlki İslâmî ve insanî hadler, ikincisi ise mahalli görgü ve gelenekler. Bir batılı zihnin kolay kolay kavrayamayacağını bilerek söylemeliyiz ki bu hadler, eşyaya şekil veren insanın en ziyade hür olduğu iklimi kuşatıyordu. Yeri gelmişken belirtmeliyiz ki modern siyaset teorilerinin tarif ve vadettiği hürriyet, dini hadlerin çerçevesi içindeki hürriyetten kapsam itibariyle daha sığ ve dardır; ne vardır ki insanoğlunun hürriyet ürküntüsü, ona daha fazlasını fark edebilme şansı bırakmıyor.

Bugünün vahim yanılgısı, Müslüman sanatçının (ki sanatçı tâbirini, “eşyaya şekil verenden de ötede kendi hayatını ve başkalarının hayatını yorumlayan kişi” mânâsında kullandığım bilinmelidir) bir İslâm sanatı birikimi üzerinden hareket etmek mecburiyetinde olduğu kanaatine kapılmasıdır. Halbuki sanatçının eşyaya şekil verirken hareket etmesi gereken nokta, dünden bugüne zaman içinde değişmemiştir; değişen şey, Müslüman sanatçının kendisini İslâm sanat geleneğini yeniden üretmeye veya onu tekrara mecbur hissetmesidir.

“İslam Sanatı” Tabiri Niçin Yanıltıcıdır?

Bir İslâm mimarisi yoktur; mimari bir eser ortaya konulurken riayet etmek gereken İslâmî ve insanî hadler vardır. Avrupa’da yaşayan Müslümanlar çoğu kere cemaati kalmamış bir kilise veya sinagog’u mescide çevirirken izah etmeğe çalıştığım “had”di pekâlâ tatbik edebiliyorlar. Zira bir mescidin İslâmî ve insanî hadlere göre mutlaka taşıması gereken şekil şartı, o binanın temiz olması, herkese açık bir mekân olması ve saf düzeninin kıbleye dönük tarzda tasarlanmasından ibarettir. Bu husustaki “had”di “Efendimiz”(a.s.m.) koymuştur: “Bütün yeryüzü bize mescid ve sebeb-i tahâret kılındı”. Mescidlerimizin kubbe, minare, kemer, kasnak, minber, kürsü, son cemaat yeri gibi şekil şartlarına illâ itaat etmesi yolundaki yaygın kanaat kültürel bir tortudan ibarettir. “Kültürel Tortu” tâbiriyle bu birikimi küçümsemiyorum, sadece ihmâl olunabilirliğine dikkat çekmek arzusundayım.

İslam’da resim veya resim yasağı diye bir promlematik yoktur; bu konudaki “had”, zamana, zemine ve tabii kültür muhitine göre derecesi azalıp çoğalan bir “şirk riski”nden ibarettir. Minyatür, sadece Şark’a veya İslâm’a mahsus bir resim tarzı değildir; başka kültürlerde de benzeri vardır. Kezâ bezeme veya tezhib için de aynı şeyi söylemek mümkündür. Şirk riskine karşı resim kullanmaktan çekinerek bezemeye, cansız veya nebati motiflere ağırlık verilmesi kendi başına İslâmî bir üslûp teşkil etmez.

Musiki’de Müslümanlara has bir üslûp tasavvur edilebilir mi; her dinî gelenekte dinî müzik diye bir vâkıâ vardır şüphesiz; fakat Osmanlı tecrübesinde Ortodoksların, Ermenilerin, Süryanilerin, hatta Musevilerin bile Osmanlı musiki geleneğinden etkilenerek hemen hemen aynı melodik yapıları kullanarak dini müzik icrâ ettiklerini biliyoruz.

Örnekleri tâdad etmek mümkün; netice değişmiyor: Hadleri tecavüz etmemek kaydıyla bir Müslüman sanatçı ile Müslüman olmayan bir sanatçıyı peşinen tefrik etmemizi gerektiren hiçbir ön şart yoktur. İslâm’ın getirdiği hadler insanın nefsine zulmetmemesini gaye edinir. Bu bakış açısı, hadlere itaat eden bütün sanat ürünlerini ve insan eserini “İslâmî” hale getirir. Dünya üzerinde güzelliğin ölçüsü coğrafya ve kültür farklılıklarıyla değişebilir fakat “nefse zulmetmemek” cihaşumül bir kriter olarak bütün bütün güzellik kavrayışlarını aynı eksende toplar ve bu noktada estetik kavrayışla din içiçedir; ne var ki bu kavrayışta, insanın sadece dinî vechesi değil, hayatın tamamı görünür; sanat eserlerinin dışına taşan ve hayat dediğimiz sürecin bütününü kuşatan bir estetik.

İnsan ilişkilerinin de bir estetik boyutu olmalı değil midir; insanla insanın, insanla fizikî çevrenin, insanla zaman kavramının ve insanla insanüstünün? Din, alışageldiğimiz söyleyişle bütün hayat alanlarını kuşatırken aslında insanı kuşatmak iddiasındadır. Va’zediliş tarzı itibariyle din insana sadece teklifte bulunur ve insanın isyankâr vechesini de hesaba katar; bu durumda din’de, yani hayatın kendisinde mündemiç olan estetik de kendiliğinden “iman”ın mevzuu haline gelir.

Din’e rağmen bir estetik geliştirmek mümkün müdür? Din teorisinde “inkar edenler” de veri kabul edildiği için dine rağmen estetik geliştirmek teorik olarak imkânsızdır. Zira din “nefse zulmetmemeyi” tavsiye ettiği gibi insanın “nefsine zulmedebileceğini” de öngörmüştür. Teorik olarak öngörülen ihtimalden “din dışı” ve “dine rağmen” olan çıkar ki o dahi aslında dine karşı olmak noktasında vücut bulduğu için dinin öngörülmüş türevidir.

Acaba “Cehl” Böyle Birşey midir?

Bu nüktenin “dindar”lar tarafından lâyıkıyla anlaşılabildiği kanaatinde değilim; dindarların kısm-ı küllisinde görülen müşterek müşterek eğilim, dinin daraltılmış yorumlarından birine kilitlenmektir. Böyleleri için din, bütün insaniyet için değil, sadece dindarların tüketim ve istifadesine sunulmuş bir hususi klüp nizamnamesi ve imtiyaz senedi cinsinden algılanır; bu “bu imtiyazlılık” hissi, dinin “inkârcıları” bile kuşattığını fiilen göremez; onlar için din, sadece kendileri gibiler için va’zedilmiş özel bir ritüeller bütünüdür; bunlara göre sanat sadece “dini” konularda hareket imkanı bulabilen ve tabii olarak sanatçılara mahsus bir disiplin haline gelmiştir. Dar anlamıyla bütün dinlerin tarihî tecrübelerinde bu gibi dindarlık yorumlarına mahsus kapalı sanat alanları vardır.

Geniş anlamıyla din, geniş anlamıyla insanı güzelliğin muhatabı, üreticisi, sürdürücüsü ve yayıcısı olarak görür; bu mânâda din, her insanı sanatçı, her faaliyeti bir sanat olarak kabul eder. Güzelin zıddı çirkin değil “zulm” dür; “çirkin, âhenksiz, zıt, iptidai, vb” cinsinden menfî kavramlar kendi başlarına “zulm” cümlesinden değildir. Dinin güzellik anlayışına göre “zulm”ün zıddı, “hadler” dediğimiz ıskalanın içinde kalabilen her nevi davranış, ürün, niyet ve yorumdur: Hadler, zulm mıntıkalarını işaretleyen hudut çizgilerine benzer; din, bu gibi tehlikeli hudut çizgilerini tarif eder, işaretler ve hadler dahilinde insanı hür kılar. Gariptir ki dine karşı olanlar kadar çoğu kere dindarlar da, dinin insana bıraktığı hürriyetler mıntıkasını daraltılmış bir yorumla algılamayı tercih etmişlerdir; acaba “cehl” böyle bir şey midir?

Küfür Deryasında Bir Müslümanlar Adası

Böylece İslâm sanatı kavramını niçin ihtiyatla karşıladığımı izah edebildiğim kanaatindeyim. İslâm sanatı tabiri, “orientalism” mahreçli olması bir yana “dindar”lara mahsus, daraltılmış bir yorum gibi görünüyor bana. Bu tâbir, geniş anlamıyla “din”in koyduğu “sanatçı=insan”, “hayatın bütün faaliyetleri=sanat”, “hayat=din” eşitliklerini mutaassıbâne bir edâ ile reddeden ve kendisini küfür deryasının ortasında Müslümanlar adasına sığınabildiği için imtiyazlı zanneden ebter zihniyetlerin kavrayışı olarak doğrusu reddedilmeğe lâyıktır. Bu kavrayışın sair türevleri, son iki asırda Müslümanların kendilerini “ikinci sınıf mağdur bir zümre” gibi markalamasına yol açmış, Müslümanların cihanşümul düşünmelerini engellemiş ve Müslümanları ezilecek raddede kendi üstüne kıvrılmaya zorlayarak “şimdiki zaman”dan kopmalarını kolaylaştırmıştır.

Geleneği Yeniden Kurmak

Bu noktadan sonra belki isrâf-ı kelâm olacak fakat niçin söylememeli: Bugünün dindar kuşakları, “İslam sanatı” diye varlığını vehmettiğimiz geleneği sürdürmekte tam bir “ebter” çaresizliği sergilemektedir. “Din’in, tarih, toplum ve gelenek mahpesinde bunaltılmış yorumu, bırakınız hayatı teşrih ederek onu şimdiki zamanın suallerine ferah-fahur cevaplar üretecek tarzda canlı kılmayı, kendi hayatiyetinin meşruluğunu bile üretebilmek kabiliyetinden mahrum görünmektedir. Din, gelenek ve ritüele mahkum edilmiştir. Gelenek, aynen tekrarı gereken bir tefsir mecmuası değildir; gelenek dediğimiz birikim, yeniden üretildiği takdirde manidar bir hareket noktası teşkil edebilir. Geleneği yeniden üretmek, “had”ler muvacehesinde hayatın tamamını göğüsleyebilmek cesaretiyle mümkün.

Yukarı