. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6107

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Kış 96 
 Bilim ve Din
 KÖPRÜ / Kış 2011 
 Kadın


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanlığın En Uzun Yüzyılı
Kış 2000   [ 69. Sayı ]


Geleceği Eleme ve Geleceği Süzme Arasında: Nur Çağı veya Altın Çağ

Mustafa Özcan

Yeni Asya Gazetesi Yazarı

Al-i İmran Suresi 140. ayetinde mealen: “Biz o günleri insanlar arasında döndürüp, dolaştırırız...” buyuruluyor. Bu ayet doğrultusunda veya kelamullahın yorumu bağlamında “el harbu sicalün: Yevmün leke ve yevmün aleyke” denmiştir. Yani zafer ve hezimet günleri dönüşümlüdür. Bir gün sana olursa, ertesi günde başkasına olacaktır. Sırayla. Bir gün sana bir gün başkasına. Ve bu sos-yolojik ve tarihi hakikat asırlar boyu hayata damgasını vurmuştur. Tarihte Müslümanların zafer ve hezimet devreleri vardır. Hadis-i şeriflerde de bu mesele tayin edilmiştir. Müslim, Tirmizi ve İbni Mace ve Ahmed İbni Hanbel’in Müsned’i gibi hadis kolleksiyonlarında nübüvvet metodu üzerine (ala menheci’n nübüvve) yükselen asırlardan ve devrelerden bahsediliyor. Ve onu takip eden bidata bulaşmış dönemlerden...Bu konudaki hadis rivayetlerinden birisi şudur: “Dininizin bidayeti; nübüvvet ve rahmettir. Bu (devre) Allah’ın dilediği kadar devam eder. Sonra Cenab-ı Mevla bu vaziyeti kaldırır. Sonra nübüvvet metodu üzerine hilafet günleri gelir ve Allah’ın dilediği kadar devam ettikten sonra kalkar. Sonra ısırıcı saltanat devri başlar. Bu devre de Allah’ın dilediği kadar devam eder. Sonra Allah onu da kaldırır. Sonra zorba saltanat devri başlar. Bu devre de Allah’ın dilediği vakte kadar muammer kalır. Sonra hilafet, yine nübüvvet metodu üzerine avdet eder; insanları nübüvvet yani peygamberin sünneti üzerine yönetir. İslam yeryüzündeki komşularıyla karşılaşır ve ondan yerin ve göğün sakinleri memnun olur. Gök yağmurunu, yer bereketini esirgemez... (El İslam evi’t-tufan, El Adlu ve’l İhsan Mürşidi Şeyh Abdusselam Yasin, sayfa 84.)

Hadis-i şerifte ve şeriflerde beyan edildiği gibi Müslümanların saadet devreleri olduğu gibi şekavet devreleri de oluyor. Bu bize Beni İsrail gibi salif ümmetlerin halini de hatırlatıyor. İtila ve ikbal devirlerini, idbar ve iptal devreleri izliyor. Kainatın eşsiz bir minyatürü olarak insan hayatı da böyle değil mi? Acıyla tatlı, zorlukla kolaylık birbirini takip ediyor, adeta kovalıyor. ‘İnna meal üsri yüsran’ sırrı kainatın her tabakasında tecelli ediyor. Zamanın ve mekanın yuvası ve kabı olan tarihe de. Tabiatın tarihi veya hayatı olan mevsimler de insan hayatı ve beşeriyet hayatı olan tarih gibi geçişlidir. Bediüzzaman’ın dediği gibi müstakil bir çizgide yürümez, belki helezonik/dairevi bir şekilde devaran eder. Eğer tarih düz bir çizgide devaran etseydi herhalde tekerrür etmezdi. Kış yazı, yaz kışı deviriyor ve devrediyor. Gece gündüzü, gündüz geceyi kovalıyor. Hakeza devalik (yani, sürgit) böyle...

Geçmiş asra ve gelecek asra bu pencereden ve zaviyeden bakmak lazım. Bu açıdan istikbal, köklerdedir. Eserden müessire istikra yoluyla giderken geçmiş asrın verileri, gelecek asra ışık tutuyor. Bugün futuroloji yani istikbalden haber vermek bir ilim dalı haline gelmiştir. Ancak modernizmin ve post modernizmin istikbal görüleri insanın tabiatından ve aslından uzaklaştığı ölçüde insana küf kokusunu ve kurşuni rengi hatıra getirmektedir. Araplar geleceği koklamaya ve süzmeye istişraf ve ‘istişraf el mustakbel’ diyorlar. Hazreti Peygamber (a.s.m.) ve bütün peygamberler gelecekten bahsetmişlerdir. Her peygamber bir sonraki peygamberi adeta müjdelemiştir. Hazreti İsa benden sonra “Praklit veya Fraklit yani Ahmet gelecek” buyurmuştur. “Praklit’in gelmesi için gidiyorum” demiştir. Yine Hazreti Peygamber’in ifadesine göre Nuh (Aleyhisselam)’dan başlayarak; bütün peygamberler ümmetlerini Deccal’den sakındırmışlardır. Kafa karışıklığının ve bulanıklığının sınır tanımadığı günümüzde ise İsmail Nacar gibi bazı isimler, güya Yaşar Nuri Öztürk’ün mehdiliğini veya mücedditliğini reddetme ve nakzetme babında Hazreti Peygamber’in (a.s.m.) gaybdan ve gelecekten haber veremeyeceğini iddia ediyorlar. Halbuki burada iki husus birbirine karıştırılıyor. Gaybdan kendi namına haber vermekle, gaybdan Allah adına haber vermek arasında fark vardır. ‘Züviye’l ardu’ yani “yeryüzü bana dürülerek gösterildi” tarz hadisler, Allamü’l Guyub olan Cenab-ı Hakk’ın Peygamber vasıtasıyla beşere gaybdan huzmeler ve sızıntılar bildirmesidir. Yoksa mutlak gaybı Allah’dan başka kimse bilmez. Peygamberi gaybına muttali kılmadığı bahanesiyle Mehdi gibi Eşratü’s Saa (kıyamet alametleri) veya her yüzyılda bir yenileyicinin gelişi (müceddit) gibi hususları haber veremeyeceğini söylüyorlar. Böylece gayb/ sema ile beşeriyet arasındaki vahiyden sonraki dolaylı bağlantıları kesiyorlar. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de ilham anlamında arıya ve mahlukatın diğer çeşitlerine vahyedildiği ifade ediliyor. Burada Mutezile gibi bazı yeni türedi gruplar galiba ilhamı ve kera-meti fiilen inkar ediyorlar. Halbuki ayette; “illa men irtada min resulin” sırrıyla Şari-i Hakim buna istisna kaydı düşmüştür (Bak : Suretü’l Cin, ayet 26). Onlar bu veya ben-zeri ayetlerin kapsamını keyiflerine göre sınırlandırıyorlar. Ayeti başkalarının keyif-leri haricinde yorumlamasına da itirazları var.

İki Gelecek Arasında

Bazı dindarların geleceği karadelikler gibi algılamasının yanında bazı potivisitlerin de kendilerine has beklentileri vardır. Aslında henüz 21. yüzyılın arafında bulunduğumuz 2000 yılında; 1999 yılını devre-derken bazı pozitivist erbab-ı kalem inandıkları dünyanın adına gelecekle ilgili beklentilerinde ve hissiyatlarında pesimist idiler. Dolayısıyla kendi ürünleri olan dünyadan memnun kalmadıkları anlaşılıyor. Pozitivizm bataklığından bakınca gelecek sisler ve dumanlar arasında görülüyor. “Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” zaviyesinden bakıldığında 20. yüzyıl teessürle yadedilmeyi hakediyor ve aynı zaviyeden bakıldığında onun devamı olan 21. yüzyıl daha karanlık gözüküyor. Nihat Dağlı’nın ifadesiyle ( Sızıntı, Ocak, 2000) “Yüzü geleceğe dönük ütopyalar insanı hayal kırıklığına uğrattı. İnsanlar gelecekten korkuyor! Orwell’in 1984, Huxley’in Cesur Yeni Dünya ve Zamyatin’in Biz, Anti Ütopya romanları ile daha çok ‘gelecek’ temasını işleyen bilim-kurgu filimleri çok rağbet görüyor. Ancak insanın yüreğine su serpemiyorlar. Hemen herkes, ‘eğer gelecek buysa, yandık!’ diyor. Hızla gelişen teknolojiden (ve insanı ezmesinden) ve sınır tanımayan iletişim ağından hareketle düşünülen bilim-kurgular, kıyameti hatırlatıyor. Mesela Termi-natör ve Matrix filimlerindeki gelecek tasviri... İnsan bu kurgularda kuşatılmış-lığını, zavallılığını ve ‘hiç’liğini görüyor. Hem ilgiyle izliyor, hem de bu gelecekten korkuyor. Böylesine paradoksal bir görüntüde şunu gözlemliyoruz: korku ve güven-sizlik içinde yeniden geçmiş zaman şarkılarına dönülüyor. Bu yüzyılın ve sonrakilerin ütopyalarından bir kaçış var. Otantik mekanları, esrarlı serüvenleri, din ve medeniyetlere beşiklik yapmış coğrafyaları konu edinen romanlar dünyanın bütün dillerine çevriliyor ve en çok okunan kitaplar oluyorlar. Coelho’nun Simyacı ve diğer yazarların Ramses ve Musa... türü romanlarında yitik cennet özlemi gideriliyor....”

Evet insanın nefsi bu pozitivizmin manevi olarak kirlettiği dünya suretini ve imajını temaşadan doymasa bile ruhu feryad ediyor, hatta feryadları göğe yükseliyor ve adeta insanoğlu; modernistler dahil kendi inşa ettikleri dünyadan inmek istiyorlar. “Durdurun şu dünyayı inecek var” ifadesinde kendisini bulduğu gibi. Orhan Pamuk bile Fransız pozitivizminin ürünü olan muhayyel dünyalarında tabiata hükümranlık ve egemenlik fikrinin egemen olduğunu; aynı bağlamda insandan başka yaratıcı güç tasavvur etmediklerinden; Allah fikrini dışladıklarından; romanlarında deprem gibi arazi ve tabii afetlerden kaçındığını ama Marmara Depremi’nin po-zitivim üzerine kurulu muhayyel dünyasını yıktığını ve külli iradeyi hatırlattığını itiraf ediyor.

Ruh ‘yitik cenneti’ arıyorsa demek ki bu, Halıkı tarafından cevherine işlenmiş. Zaten Mevlana’nın neyallagorisinde bu gerçek işlenmiyor mu? İnsan kaybettiği cennetini yeniden arıyor. Vatanından cüda neyin de ah-u enini aynı gerçeğin ifadesi değil mi? Mevlana’nın daha çok yaşamasını temenni eden bir yakınına söylediği gibi: Biz dünyaya firavunlar ve nemrudlar gibi kazık çakmaya mı geldik ? Asıl ve asli yurt burası mı? Bu çerçeveden baktığımızda geçen yüzyıl helaketler ve felaketler asrı olmuştur. Dolayısıyla beşaretlerin/müjde-lerin ışığında baktığımızda 21. yüzyılın; biiznillahi Teala saadet ve selamet asrı olmaması için hiçbir neden yoktur. Bu bağlamda 21. yüzyıl; “Hüvellezi ersele resulehu bilhüda ve dini’l hakkı liyüzhirehu aladdini küllihi velev kerihel müşrikin” yani: “O ki elçisini hidayet ve hak din ile gönderdi; ta ki onu (o dini) bütün dinlerin fevkine çıkarsın... Allah’a ortak koşanlar hoşlanmasalar da....” ayetinin de tecelligahı olacaktır.

Birleşen Yollar

Ahirzaman da müjdelenen kıyamet alametlerinden birisi de İsa Aleyhisselam ile Mehdi’nin Beytü’l Makdis’de veya daha umumi bir ifade ile diyar-ı Şam’da buluşmalarıdır. Bu aslında bir yerde Bediüzza-man’ın ifadesiyle Müslümanlarla İsevi ruhanilerin daha geniş ifadesiyle Hıristiyanlığın buluşması ve İslamiyete inkilap etmesidir. Rivayet edildiği gibi Mehdi ile İsa aleyhisselamın veya şahs-ı manevilerinin buluşması sırasında yeryüzü Adem Aleyhisselam dönemindeki yani ilk günkü gibi terü taze ve bereketli olacaktır. Ve aynı zamanda onların buluşması birleşen yollar anlamına gelecektir. Yeryüzü Adem Aleyhisselamınki gibi müttehid ve bir olacaktır. Kapanış açılışı, son gün ilk günü hatırlatacaktır. Dünyanın finali böyle tecelli edecektir; muhteşem bir kapanışla sona erecektir. 20. yüzyıl küfrün final yüzyılıydı. 21. yüzyıl ise imanın tomurcuklandığı imanın final yüzyılı olacaktır. Zeytin Dağı’ndan yükseldiğine inanılan İsa Aleyhisselam keyfiyeti meçhul bir şekilde Şam’da Beyaz Minare’ye veya Efik Dağı’na indikten sonra yeryüzü tek bir millet ve dünyada bu milletin camisi haline gelecektir. Yüzyılların tefrikası sona erecektir. (Et Tasrih Bima Tevatere fi Nüzül el Mesih-Enver Şah Keşmiri, sayfa 223) Bu devrede yeryüzünde bilinen ve mahut şekliyle Hıristiyanlık kalmayacaktır. Teslis tevhide inkılap edecek, cizye kaldırılacak, domuz yasaklanacak ve haç şiar ve sembol olmaktan çıkacaktır (Et-Tasrih, Keşmiri, sayfa 303). Dolayısıyla kudsi bir asrın başlangıcında bulunuyoruz. Nasıl 20. yüzyıl asırların küfürlerini ve afunetini kusmuşsa; 21. yüzyıl da (Allahu a’lem) asırların gizlediği hayrını ve bereketini fışkırtacaktır. 20. asrın zulümatına karşı nur asrı olacaktır. Uzak planda boynuzsuz koyunun(acma) boynuzlu koyundan (kurana) hakkının alınması gibi 21. yüzyılda hakkını ve rövanşını 20. yüzyıldan alacaktır. 21. yüzyıl atideki gizlenmiş bir nevi Asr-ı Saadet hükmüne geçecektir. Biiznillah..

Gelecek Asrın Belirtileri

21. yüzyıl her sahada tamirat dönemi olacak ve asırlardır açılan gedikler kapatılacak ve yeryüzü ilk günkü sadeliğine ve asudeliğine avdet edecektir. ‘Evveli Şam ahiri Şam’ dedikleri gibi Emevi Camii asırların tanığıdır. Emevi Camii geçmişe tanıklık ettiği gibi tarihin en önemli sembollerini bağrında barındırmaktadır. Emevi Camii, tarihin manevi baş aktörlerinden birisidir. Beşinci asrın imamı ve müceddidi Gazali ve son devrin müceddidi Bediüzzaman asra ve asırlara oradan seslenmişlerdir. Ve son tarihin çatısı yine orada çatılacaktır. Bediüzza-man 1911 yılında, İslam dünyasının karalar bağladığı bir devirde, adeta bir ‘beşir’ olarak o beyaz gelecekten bahsetmiş, zulümat içinde geleceğin aydınlığını görmüş ve haber vermiştir. Herkesin ve herşeyin bittiğine inanıldığı bir devrede o parlak gelecekten haber vermiştir. Şam’lı Cevdet Said de; parlak gelecekten bahsederken ‘ahir şer’ telakkisiyle Doğulu bazı kabilelerin Bediüzzaman’a itiraz ettikleri ve iskatına çalıştıkları gibi, aynı anlayışla malul bazı alimlerin çocukluğunda geleceği zifiri karanlığa mahkum ettiklerini ve bundan çok etkilendiğini anlatır. Bediüzzaman gibi kibrit-i ahmer hükmünde olan alimler, inandıkları ve düşledikleri ve bekledikleri geleceğe projektör tutmuşlardır.

Üç Devreye Mukabil Üç Devre

20. yüzyıl üç önemli gelişmeye sahne olmuştur. İslamın kamusal alandan tamamen dışlanması, tecridi ve hatta şeair-i İslamiye olarak bilinen İslamın sembolleri olan ezan ve başörtüsüne karşı adeta savaş açılması. Böylece hadislerde haber verilen gelişme tamamlanmıştır. İslam’ın halkaları birer birer yerlerinden sökülüp koparılmıştır (Yenfesimu ura’l Islami urveten urveten evveluha: essalat....). Ve bu her alana sira-yet etmiş ve piramid veya pradigma tersine dönmüştür. Böylece ehl-i iman neredeyse Allah’ın lutfu olmasa 20. yüzyılın labirentlerinde adeta kaybolup gitmiştir. Yitik cennetten, yitik dünyaya atılmıştır.

‘Cemre’ yani ahirzamanda dinin Müslü-manın elinde kor haline gelmesinin anlamı yaşanan hayatın Müslümana, Müslümanın da yaşanılan hayata yabancılaşmasıdır. Yani karşılıklı bir yabancılaşma ve tenakür. Müslümanların inanç ve ölçüleriyle hayatın sarkacı arasında gerilim ve tezattır. Yaşanılan hayatla inançları arasındaki çelişkidir. Müslüman inancını terkedemez, terkederse ebedi hizlana ve şekavete düçar olur; dünyadan da tamamen kopamaz, aksi taktirde şizofreniye; ikileme, düşer. Velhasıl ahirzamanda müminlerin durumu oldukça zordur. Bu durumu en güzel şe-kilde tasvir eden Peygamberimizin buyruklarından ‘guraba’ hadisi ve benzetmesidir. Peygamber Aleyhisselatu Vesselam “El İslamu beda gariben ve seyuudu gariben ve tuba lilgureba” buyurmuşlardır. Yani İslam garip, doğru yine garip zuhur edecek müjdeler olsun o gariplere... Burada garip bir çok anlama geliyor, bunlardan birisi de yabancılaşma ve yabancılıktır yani yabancılık çekmektir. Müslümanın 20. yüzyıldaki durumu gibi. Diğer bir anlamı enteresanlıktır. Galiba her iki mana da hadisin muhtevasının kapsamı içindedir. Bu anlamda müminler 70 yıldan beri kendi dünyalarında değil başkalarının dünyasında yaşıyorlar. Ne bu dünyadan çıkabiliyorlar ne de huzur bulabiliyorlar. Tam bir ikilem. Adeta fetret çağları gibi, ‘el infisam en nekid’ devresi yani meşum kopukluk dönemi olarak adlandırabileceğimiz bu dönemde İslam, inanca, hayata, siyasete referans olmaktan çıkarılmıştır. Bu da yarı fetret devresi demektir. Daha somutlaştıracak olursak; Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Müslümanlar darmadağınık hale gelmişlerdir. Selin önündeki çer çöp gibi. İttihad-ı İslam bağı kopmuştur. Churchill gibilerinin marifetiyle Müslümanlar yeryüzünde birbirlerinden kopuk, sırt dönmüş adacıklar haline gelmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı’nın akabinde kurulan yeni dünya düzeni Müslümanlara dağınıklık getirmiş ve edilgen bir konuma itilmişlerdir. Adeta ferdi bazda olduğu gibi ümmet bazında da hayatın dışına, sistem dışına itilmişlerdir. Sadece lokal sistemler değil dünya sistemleri de Müslümanlara sırtını dönmüş ve yabancılaşmıştır. Müslümanlar da ona keza. Bu tarihten sonra Müslüman-ların dünya gurbeti başlamıştır. Bu devrede itilmiş, kakılmış ve horlanmışlardır. Toplum arasında ve milli devletler arasında İslamın bağı teker teker koparılmış ve bu bağ müntesipleri arasında tabu ve yasak haline getirilmiştir. II. Dünya Savaşı sonrasında Birinci Dünya Savaşı bakiyesi olan dünya sistemi revize edilmiş ve gözden geçirilmiş ama Müslümanların hal ve gidişatında önemli bir değişiklik husule gelmemiştir. Tadil edilen yeni sistem de Ortadoğu için kayda değer bir yenilik getirmemiştir. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nın irhasatlarının doğumuna sahne olmuştur. Mesela 1917 yılında İngiliz Tacı adına Yahudilere verilen ‘milli vatan’ vaadi (Belfaour Deklerasyonu ) İkinci Dünya Savaşı’nın akabinde 1947-48 yıllarında kuvveden fiile çıkmış yani hayata geçi-rilmiştir. Bu anlamda İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki sistem birincisinin ikmali ve tetimmesi olmuştur. Bolşevik Rusya (SSCB) savaş sonrası daha da büyümüş ve nükleer pençeler elde etmiştir.

İlk defa kutsal topraklar (Filistin) Selahaddin Eyyubi’den beri gayr-i müslimlerin eline geçmiştir. Şayan-ı dikkat bir şe-kilde bu tarihi değişim kıyamet alametleriyle ilgili verilen haberlere uygunluk arzetmektedir. Bugünkü Müslümanlar; gelecekte olacağı haber verilen bir savaşta; tarif edildiği şekilde Yahudiler karşısında konum almış bulunuyorlar. Müslümanlar Batı Yakası’nda, Yahudiler ise Doğu Yakası’nda. Ortada da Ürdün Nehri...

1960’lı yıllarda Müslümanlar suri yani göstermelik bağımsızlıklarına kavuştular. Cezayir 130 yıllık mücadeleden galip çıktı ve bağımsızlığını elde etti. 1990’lı yıllara gelindiğinde ise evrensel Deccalizmin saçayağını oluşturan SSCB ve onun Komünist sistemi terk-i silah etti, hak ile yeksan oldu. Böylece 400 yıldan beri ilerleyen Rusların talihi, tersine döndü. Hazar Denizi yükselmeye başladı. Türki cumhuriyetler bağımsızlıklarını kazanmaya başladılar. Dağınık da olsalar, dünya sistemi içinde yerlerini almaya başladılar.

Bu bağlamda 20. yüzyılın ters zaviyesinden bakıldığında dünyayı üç önemli gelişme bekliyor. Türkiye’nin kökleriyle yeniden buluşması. Şizofrenik, iğtişaş ve hile düzeninin ve devresinin kapanması. Yani yerel düzlemde çatışmanın yerini değerleriyle uzlaşması ve buluşmasının alması. İkinci olarak bölgesel düzlemde Churchill gibilerinin dağıttığı tesbih tanelerinin imamenin etrafında buluşmaları, yeniden yekvücut hale gelmeleri. Yani Birinci Dünya Savaşı’nın sonrasında kurulan sistemin kalıntılarının ve tesirlerini ortadan kaldırılması. Üçüncü aşamada ise ittifaklarla bölgesel güç haline gelen İslam dünyasının yeniden dünya ve tarih sahnesine çıkması. 20. yüzyılda Birinci ve İkinci Dünya Savaşları akabinde dünya düzenlerini Ingiltere ve ABD kurmuştu. Bu defa da bu düzen biiznillah Müslümanlar tarafından inşa edilecektir. Parola: Kudüs’ü yeniden kurmak olacaktır. Bu devrede Hazreti Mesih’in kutsal nefhası altında Hıristiyan-larla telaki ve buluşma sağlanacaktır. Umulur ki; bu buluşmanın zeminlerinden birisi de; 2011 yılında; 20 asrın 21. asra simetrik gölgesinde ve izdüşümünde Emevi Camii’nde İmam-ı Gazali ve Bediüzza-man’ın ruhaniyetleri altında gerçekleşir. Bediüzzaman yaklaşık 45 yıl önce Abdulkadir Badıllı’ya bunu; Arapların ‘reyü’l ayn’ yani görürcesine dedikleri ilme’l yakin hatta ayne’l yakin ve hakka’l yakin bir şekilde ifade eder. Bediüzzaman 1955 yılının sonbaharında Isparta Barlasında kendisini ziyarete gelen talebesi Abdulkadir Badıllı’nın Urfa’ya davetine verdiği cevapta şöyle der: “Evet, Urfa’ya gelmeyi arzu ediyorum; fakat şimdi gelsem Suriye ile Türkiye’yi birleştirmek mecburiyetinde kalacağım; bu da şimdi olmaz.” (17 Ocak 2000, Yeni Asya Gazetesi, Cevher İlhan; Urfa, ‘hıllet’, Türkiye ve Suriye) Demek ki vakt-i merhun tamamlanmamış.

Abdulkadir Geylani ve İmam-ı Gazali’nin Selahaddin Eyyubi dönemine ışık tutması ve kılavuzluk etmesi gibi. Bediüzzaman da Gazali gibi Beyaz Minare’nin olduğu mekandan, Emevi Camii’nden geleceğe ışık tutuyor. Burada büyük gerçekler büyük rumuzlar içine gizlenmiş bulunuyor. Özün özüne gelecek olursak: 20. yüzyıl Müslümanların karanlık çağı (dark age) olmuştur. 20. yüzyıl bedeniyle değil ama ruhuyla Müslümanların yüzyılı olmadı. Müslümanlar bu çağa ayak uyduramadılar, ülfet kesbedemediler. Ortaçağ’ın Hıristiyanlar için ifade ettiği anlam gibi. 21. yüzyıl ise aydınlık çağımız ve altın çağımız (golden age) olmaya namzettir.

“Görmedin mi Allah, gökleri ve yeri hikmet gereği yaratmıştır. Dilerse sizi götürür, (yerinize) yeni bir halk getirir. Bu, Allah’a zor değildir (vema zelike alallahi biaziz.../ İbrahim Suresi, ayet 19).” Nasıl ki, rahmeti ilahi haktır, öyle de vaad-ı ilahi de haktır.

Son sözümüz: Eni’l hamdu lillahi rabbil’l alemin...Allahu a’lemu bi’s sevab... Yegane doğrusunu Allah bilir.

Yukarı