. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 10097

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2002 
 İrtica: Tehlike mi, Maske mi?
 KÖPRÜ / Kış 98 
 Modernleşme Serüveni


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İnsanlığın En Uzun Yüzyılı
Kış 2000   [ 69. Sayı ]


Küresel Köyün Kavalcısı: Medya

Ufuk Özdemir

Sona ermekte olan 20. asır için pek çok nitelemeler yapılmıştır. Bunların içinde herhalde en yaygın olanı, “enformasyon çağı” veya “iletişim çağı” tanımlamalarıdır. Buna bağlı olarak son dönemde “enformasyon toplumu” kavramı da çok kullanılmakta, bununla ilgili olumlu ve olumsuz—daha çok olumlu—nitelemeler yapılmakta, 21. asra ait açılımlar çizilmektedir. Bir yanda enformasyon teknolojilerindeki hızlı gelişimin insanoğlunun yaşantısını niteliksel olarak daha önce hiç olmadığı kadar düzelteceğini varsayan kuramlar, öte yandan ise insanların bu teknolojiler sayesinde denetlenerek itaatkar birer vatandaş haline getirileceğini savunan düşünceler yer almaktadır.

Enformasyon toplumunu savunanlar göre, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla her türlü gelişme, hızlı bir şekilde gelişen iletişim teknolojilerinden faydalanarak, enformasyon toplumu olmakla sağlanacaktır. Bunun aksini savunanlar ise bunun bir aldatmaca olduğunu, değişen bir şey olmayacağını, insanların, gene her türlü bilgi ve haberin değişime uğratılarak, belli hedeflere yöneltilerek, dezenformasyon ve manüpülasyonlar yoluyla sistemin uslu birer üyesi haline getirileceğini iddia etmektedirler. Değişen tek şey insanların kendilerini, gerçekten enformasyon toplumunda yaşayan, kitle iletişim vasıtalarıyla her türlü konudan haberdar olan şanslı fertler zannetmeleri olacaktır.

Küresel Köy ve Medya

Gerçekten de 20. asra bir iletişim asrı olarak bakılabilir. 19. asrın ikinci yarısında, telgrafın icadıyla birlikte çok uzaklardaki haberleri alabilme ve gazete vasıtasıyla geniş kitlelere iletebilme imkânı, 20. asrın başında radyonun insan hayatına girmesiyle haber ve bilginin çok geniş bir alana, küresel seviyede nakledilebilmesi imkânını getirmiştir. Radyonun gücü bir propaganda aracı olarak kullanılmaktaki etkisi dolayısıyla 2. Dünya Savaşı döneminde çok daha açık olarak ortaya çıkmıştır. Radyonun, kitleleri etkilemekteki gücü, özellikle politikacılar ve yöneticiler açısından vazgeçilmez bir araç olarak görülmesine neden olmuştur. 1950'li yıllardan itibaren yaygınlaşmaya başlayan televizyon ise kısa sürede radyonun pabucunun dama atılmasına sebep olmuştur. Çünkü televizyon, sesin yanına görüntüyü de ekleyerek etkiyi bir kat daha arttırmaktadır.

1980’lerden sonra uydu yayıncılığının gelişmesiyle, dünyanın her tarafına yayın yapabilen televizyonlar, coğrafi ve siyasal sınırları da ortadan kaldırmıştır. Bu gelişmelere asrın sonuna doğru hızla gelişen ve yaygınlaşan kişisel bilgisayar ve internet şebekelerini de katarsak küresel çapta bir iletişim çağını yaşamakta olduğumuz görülmektedir. Bediüzzaman’ın daha asrın başlarında kullandığı tabirle bütün dünya artık küçük bir köy hükmüne geçmiş durumdadır.1

Bu tabiri bilimsel bir iddia olarak ortaya atan ise Kanadalı İletişim Felsefecisi Marschall McLuhan’dır. McLuhan 1960’lı yıllarda özellikle televizyonun dünyayı küresel bir köye dönüştürebileceği yorumunda bulunmuştu. McLuhan’ın bu öngörüsü, soğuk savaş döneminin şartları, ekonomik sınırlamalar, teknolojinin yaygınlaştırılmasındaki kısıtlamalar ve kamu yayıncılığı gibi faktörler yüzünde uzun süre gecikti. Fakat zaman, uzay ve coğrafi sınırlar sonunda ortadan kalkarak, küreselleşme vakıasını insanlığın gündemine koydu. (Wheeler, 178).

Ama bu tarihten önce de. 1940’ların sonunda tam da radyonun diktatörlerin elinde çok etkili bir araç olarak kullanıldığı, komünizm ve faşizm gibi totaliter yönetimlerin uygulamaların tüm dehşetiyle yaşandığı ve yaşanmakta olduğu bir dönemde, kitle iletişim araçlarının insanların yaşantısındaki etkileriyle ilgili öngörüler ortaya atılmaya başlanmıştı. Bunların en önemlisi George Orwell’in iletişim teknolojilerinin insanları küresel çapta bir diktatörlüğe getireceği ve bütün insanların totaliter bir yönetim altında, onun “Big Brother” (büyük birader) adını verdiği bir sistemin gözetimi ve denetimi altında yaşamak zorunda kalacakları 1984 romanındaki kehanetiydi. Orwell bu kehanetinde daha çok komünizm ve faşizm benzeri bir totaliterizmin hakimiyetindeki bir dünyayı tasvir etmekteydi.

1984 yılı gelip de kehanet gerçekleşmeyince dünya rahat bir nefes aldı ve liberalizme övgüler düzülmeye başlandı. Liberal ekonominin kökleri sağlam çıkmıştı. Hatta bir süre sonra komünizmin yıkılmasıyla bu rahatlık “liberalizm”in dünyadaki tek ideoloji olarak kaldığı ve “tarihin sonu”nun geldiğini savunan Francis Fukuyama gibi teorisyenler tarafından “küreselleşme”ye övgüler düzülerek, dünyada artık ekonomik sınırların yıkıldığı ve medya aracılığıyla herkesin her şeyden haberdar olduğu bir köye dönüştüğü iddiasına bıraktı.

Oysa Orwell’ın ürkütücü kehanetinden başka, o dönemde çok dikkat çekmeyen başka bir kehanet daha vardı. Bu değişik kehanet, Aldous Huxley’in biraz daha eski, biraz daha az bilinen, ancak aynı derecede ürkütücü olan Brave New World (Cesur Yeni Dünya) teziydi. Okumuş insanlar arasında bile yaygın olan inancın tersine, Huxley ile Orwell’ın kehanetleri aynı şeye ilişkin değildi. Orwell’ın uyarısı, dıştan da-yatılan bir baskının bize boyun eğdireceği yönündedir. Huxley’in görüşüne göre ise insanları özerklikleri, olgunlukları ve tarihlerinden yoksun bırakmak için Büyük Birader’e gerek yoktur. Huxley’e göre, insanlar süreç içinde üzerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme melekelerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaklardır.

Orwell kitapları yasaklayacak olanlardan korkuyordu. Huxley’in korkusu ise ki-tapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimse kalmayacağı şeklindeydi. Orwell bizi enformasyonsuz bırakacak olanlardan, Huxley pasifliğe, egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutacak olanlardan korkuyordu. Orwell hakikatin gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu. Orwell esaret altında bir kültür haline gelmemizden, Huxley duygu sömürüsüne dayanan, içki alemleri ve tek başına ipte asılı bir tenis topuyla oyalanmak (yada günümüzde olduğu gibi, bütün gününü televizyon karşısında sihirlenmiş gibi maç veya başka şeyleri seyretmek, bilgisayar başında iskambil falıyla vaktini geçirmek veya saatlerce süren chat gevezelikleriyle meşgul olmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşmemizden korkuyordu. Huxley’in Brave New World Revisited’de belirttiği gibi, tiranlığa karşı direnmek üzere daima tetikte bekleyen kamusal özgürlükçüler ile rasyonalistler “insanın nere-deyse sonsuz olan eğlenme açlığı”nı hesaba katmamışlardı. 1984’de insanlar acı çekerek denetlenirken, Huxley’in Brave New Worl’unda hazza boğularak denetlenmektedir. (Postman, 7, 8)

Kısaca Orwell bizi nefret ettiğimiz şeylerin mahvetmesinden korkarken, Huxley bizi sevdiğimiz şeylerin mahvedeceğinden korkuyordu. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, biri insanların hürriyetleri üze-rine uygulanan istibdattan korkarken, diğeri, insanın nefsinin esiri haline getirileceği bir sistemi daha gerçekçi bir tehlike olarak görmekteydi. Dünya bir küresel köye dönüşecekti ama, küresel köyün kavalcısı da insanları uyutmak ve uyuşturmak için işbaşında bulunacaktı.. Küresel köyün kavalcısının elindeki kaval da medya ve özellikle televizyon olacaktı.

Konuya başka açıdan bakan Amerikalı siyaset bilimcisi Zbignev Brezenzinski ise “küresel köy” yerine “küresel şehir” terimini kullanır. Çünkü köy sözcüğünün ihtiva ettiği “cemaat ve samimiyet ortamına geri dönüş” çağrışımı, ona göre yeni milletle-rarası çevreye pek uygun düşmemektedir. Çünkü “tetnotranik” adı verilen bilgisayar, televizyon ve telekomünikasyon birleşimi şebekeler dünyayı “birbirine bağlı, sinirli, huzursuz ve gergin ilişkiler yumağı” haline dönüştüreceğinden, insanlar için yaban-cılaşma riskini yükseltecektir. (Mattelart, 99).

1989’da Berlin duvarının yıkılışı ve komünizmin çöküşü, küreselleşmeyi tek seçenek olarak tüm insanlığa dayatacaktır. ABD etkisindeki tek kutuplu dünyada, “ideolojilerin sonu” Fukuyama’nın teziyle, “ta-rihin sonu”na dönüşecekti.

Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve libera-lizmin tüm dünyada hakimiyetini ilan etmesini Fukuyama 1989 yılında The National Interest dergisinde yayınladığı makalesinde “tarihin sonu” teziyle formüle etmiştir. Fukuyama bu teziyle “son yıllarda hükümet sistemin olarak liberal demokrasinin meşruluğu üzerinde dünya çapında dikkate değer bir uzlaşmanın oluşmuş olduğunu ve aynı zamanda monarşi, faşizm ve son dönemde komünizm gibi rakip hakimiyet biçimlerinin liberal demokrasiye yenik düştüğünün ortaya çıktığı”nı göstererek fikir yürütmeye devam etmiş ve liberal demokrasinin muhtemelen “insanlığın ideolojik tekamülünün son noktası ve nihai hükümet biçimini” temsil ettiğini öne sürmüştü.2 Bu teze göre “liberal demokrasinin zaferi, tarihin sonu”ydu. (Fukuyama, 7)

Mattelart’ın tabiriyle (97) “Küresel-leşme günümüzde yaşanan bir olgu olmasına karşın, aynı zamanda kendi ideolojisini de oluşturmuştur”. Bütün teknolojik imkânlar ve kitle iletişim araçları bu ideolojinin meşrulaştırılması ve kabul ettirilmesi için çalışacaktır. Fakat liberalizmin doğasının gereği zorla veya baskıyla değil, sevdirerek ve isteyerek. Bunun en önemli usülleri de dezenformasyon ve manipülasyondur. Yani haberlerin çarpıtılması ve belli istikamette yönlendirici bir hale getirilmesidir.

Burada sadece kitle iletişim araçlarının kısa adıyla medyanın haber ve bilgi verme işlevindeki farklılaşma ve saptırma ele alınacaktır. İnsanlar bilgi ve haber sağanağıyla farkında olmadan nasıl cahil hale getiriliyor ve buna rağmen kendini enformasyon çağında yaşayan şanslı bir insan olarak görmeye devam ediyor. Tam da insanların “cehl-i mürekkeb” içine sokulmasını, yani bilmeyen, bildiğini zannedip, bilmediğinin de farkında olmayan insanların oluşturduğu bir küresel köyü ve bu köyün kavalcılarının yaptıkları konu edilecektir.

Medyada Mülkiyet Yapısı

Öncelikle kitle iletişim araçlarının mülkiyet yapısı, haber ve bilgilerin içeriğini önemli ölçüde etkilemektedir. Yazılı basında ve özellikle televizyonlarda bize sunulan haberler çeşitli kaynaklardan, çeşitli kademelerde süzülerek gelmektedir. Bu süreçte, devletlerin menfaatleri, uluslararası şirketlerin beklentileri ve kişisel bakış tarz-ları haberlerin sunumunu etkilemektedir. Dünya çapında servis yapan haber ajansları sınırlı sayıdadır. Bu ajanslardan, Reuter, AP, AFP gibi 4-5 ajans dünyadaki haber servisinin %90’ını ellerinde tutmaktadırlar. Bu ajansların tümü Batı kaynaklıdır. Öncelikle bütün haberler Batının bakış tarzıyla ele alınmaktadır. Ayrıca ABD gibi dünya düzeninin sağlama iddiasındaki ülkelerin bu haberlerin içeriğinin oluşması üzerindeki etkisi çok önemlidir. Uluslararası şirketler de kendi çıkarları doğrultusunda haberleri gerek bizzat medyaya sahip olarak, gerekse reklamveren olarak elinde bulundurduğu reklam gücüyle etkileyebilmektedirler.

Medyadaki endüstrileşme bu alandaki maliyeti çok artırmıştır. Bilgi ve haberlerin toplanmasının yüklü bir bedeli vardır. Bu yüzden de gazete ve televizyonlar, mecburen haberleri potansiyel olarak ellerinde bulunduran kuruluşlardan almak zorundadırlar. Belirli bir sunum tarzını benimseyenler de haber toplama bedeli konusunda medyaya küçümsenmeyecek yardımlarda bulunmaktadırlar. Haber ajanslarının ve halkla ilişkiler şirketlerinin büyümesinin başlıca nedeni budur. Söz konusu haber kaynakları bu şekilde çalışarak, medyayı, piyasada belirli bir tezgahta satabilecekleri olay çeşitlemelerini sunmak zorunda bırakmaktadırlar. Özellikle İslamla ilgili iletilen haberler buna en önemli örnektir. Bu tip haberlerin çoğu Batılı ajanslar tarafından kendi bakış tarzlarıyla, formatlanmış olarak dünya medyasına sunulur. Ülkelerinde televizyonları seyreden veya gazeteleri okuyan milyarlarca insan bu haberleri gerçeğin kendisi olarak algılamaktadır3 1970’lerin sonunda Unesco tarafından yayınlanan bir raporda bu durumun özellikle mülkiyet değişimlerine nazarları çekerek, şunları ifade etmektedir (MacBride, 21, 22): “Değişen teknolojik yapı ve değişen mülkiyet yapıları özgürlükler için yeni tehlikeler ortaya çıkararak temel ilkelerin uygulanabildiği çerçeveyi değişime uğratmaktadır. Her yeni buluş öyle büyük yatırımlar gerektirmektedir ki, ister özel ister kamusal olsun, yalnızca sermaye sahipleri bunu karşılayabileceklerdir. Ülkelerin çoğunda, gittikçe daha masraflı hale gelen bu baskı araçlarına ve özellikle radyo, televizyon gibi yeni medyalara bu yolla el konması, kendileri için artık ancak kuramsal olarak varolabilen bir özgürlüğü gerçekleştirmek için mali kaynaklara sahip bulunmayan herkesi sessizliğe mahkum etmektedir”. Bu eşitsizlikler kendini hem milli seviyede, hem milletlerarası seviyede, hem de zengin ve fakir ülkeler arasında iletişim konusunda kendini hissettirmektedir.

İdeolojik soğuk savaşın bittiği kapita-lizmin dünyanın tek hakimi olarak görüldüğü yeni dünya düzeni, düzenin hakimleri olan devletler ve uluslararası şirketler, medyayı kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmakta tereddüt etmeyeceklerdir. Bu yüzden Chomsky’ye göre (23) yeni medya düzeninde, medya, haberlerin ve çözümlemelerin çatısını, yerleşik imti-yazları destekleyen bir çerçevede kurarak ve bu doğrultuda her türlü tartışmayı sınırlayarak, birbiriyle sıkı sıkıya kaynaşmış olan devletlerin ve şirketlerin menfaatlerine hizmet etmektedir.

Bazılarına göre medyanın öylesine büyük bir etkileme gücü vardır ki, insanlara nasıl düşünmelerini ve davranmalarının uygun olacağını telkin edebilir. Çoğu kişiye göre kitle iletişim araçları, çeşitli bilgiler ve görüş açıları sunmak yerine, hakikatin yanılsamalı bir biçimde algılanmasına yol açar. Bunlar, isteyerek olmasa, bile bir noktaya kadar kültürel yabancılaşma ve toplumsal tekbiçimciliğe yol açabilirler ve dünyanın hiçbir parçası bu tehlikeden korunmuş değildir. (MacBride, 18)

İletişim teknolojisindeki gelişmeler, farklı kültürel oluşumlara da imkân tanımamaktadır. Aksine dünya çapında hakim, başat ve tek bir kültürün oluşumuna katkıda bulunmaktadır. Bunun tipik örnekleri, dünyanın hemen her ülkesinde görülebilecek olan televizyon yayınları, standartlaşmış film ve programlarla, tek bir dil kullanan bilgisayarlardır. Enformasyon teknikleri, kültür hizmetlerinin niteliğini tanımlayan ve üreten tekelleşmiş-tek merkezden yönlendirilen-bir kültür ve eğlence pazarının doğmasını sağlamaktadır. Bu vakıa, insanların özgün kültürel çevreleriyle bağlantılarını sağlayan ve kültürel gelişmelerin özünü teşkil eden mekanizmaların hızla yok olmasına yol açmaktadır (Hamelink, 21). Dünya televiz-yonlarındaki programlar büyük ölçüde ABD ve Hollywood kaynaklıdır. Amerikan kültürü ve hayat tarzı tüm dünyada televiz-yon vasıtasıyla yaygınlaştırılmaktadır. Bu kültürel tekbiçimcilikten en muhafazakar ve kapalı toplumlar bile kurtulamamaktadır.

Dezenformasyon, Gerçeğin Çarpıtılması

Herkes yeni elektronik iletişim ortamları ile dolaşımdaki en yeni bilgiye anında ulaşma imkânına sahip olduğumuz için, dünyanın elektronik bir köy haline geldiğini söylemektedir. Oysa bu “bilgi ve haberin” kalitesi ve doğruluğu pek sorgulanmamaktadır. Ama asıl meseleyi de bu oluşturmaktadır. Kitle iletişim araçlarında haber ve bilgiler bütün dünyada insanlara hissettirmeden, yeniden işlenerek ve formatlanarak sunulur. Burada yaşanan süreç, televiz-yonun esasen dezenformasyon denebilecek bir enformasyon türü oluşturarak, “bilgilenmenin” anlamında değişiklik yapmasıdır. Dezenformasyon kavramı aslında soğuk savaş dönemine has bir kavramdır. Karşı casusluk teşkilatlarının birbirlerine doğru zannedilen ama aslında karşısındakini yönlendirmeye matuf bilgileri sızdırmasına verilen isimdir.

Kullanımı eski Sovyetleri Birliği tarafından Batı’ya karşı uygulanan enformasyon aldatmacaları ile ilgili yöntemleri göstermek için 80’li yılların başında artmıştır. Bugün, “gerçekdışı haber verme” terimi, çok daha geniş bir anlamda kullanılmaktadır. Gerçekten de 1991’de Körfez Savaşında olduğu gibi, bazı olayların biçimini değiştirmeye ya da onları gizlemeye yardımcı olduklarında, Batılı iletişim araçlarına yönelik bir eleştiriyi de kapsayabilir. Böylece şu ya da bu biçimde sansüre tabi her enformasyon “gerçek dışı bilgi ver-me” olarak değerlendirilebilir. (Semelin, 34)

Peki günümüzdeki anlamıyla kitle iletişim araçlarında dezenformasyon nasıl gerçekleşmektedir. Postman (119) bunu hemen hemen tam da CIA ve KGB casuslarının kullandıkları anlamıyla kullanmaktadır. Dezenformasyon yanıltıcı (yersiz, ilgisiz, parçalı ya da yüzeysel) enformas-yon, yani insanda bir şey hakkında bilgi sahibi olma illüzyonu meydana getiren, oysa aslında insanı bilgilenmekten uzaklaştıran enformasyon demektir. Çünkü “yalancının mumunun yatsıya kadar yandığını” bilen düzenin hakimleri daha çok doğruluk görünümü verilen, ama istenilen doğrultuda ve gerektiği kadar enformasyon sunmaktadır. Mevcut teknolojiyle bilgiyi ve haberi saklamak veya yanlış haber ve bilgilerle insanları kandırmak mümkün olmadığına göre bu bilgi ve haberlerin amaç doğrultusunda saptırılması ve doğru haber ve bilgi görüntüsüyle sunulması maksada daha uygun gelmektedir4. İnsanlar çoğu kere şöyle düşünmektedirler “Ne kadar şanslı bir dünyada yaşıyorum Televizyon sayesinde bütün dünyadaki olaylardan haberdar olabiliyorum. Her türlü bilgiye ulaşma imkânım var.” İşte sağlanan illüzyon budur. Bu durumdaki bir insan hiçbir zaman doğruluğunu sorgulamadan gelen enformasyonu kabul edecek ve hala kendisini geçmişteki insanlardan şanslı hissetmeye devam edecektir.

MacBride Raporu’nda (175) haberlerin çarpıtılması “Yanlışlık veya sahte kurguların gerçek olayların yerini aldığında, ya da haber yanlı bir yorumu haline bağlandığında (mesela küçültücü sıfatlar, stereo-tipler kullanıldığında” ortaya çıkar denilmekte, ayrıca çarpıtmanın şu şekiller-de gerçekleşebileceği sıralanmaktadır:

1. Gerçekten önemli olmayan haberlere önem ve öncelik verildiğinde ve sathi veya asılsız haberlerle, gerçekten haber değeri olan haberler birbirine karıştırıldığında,

2. Derme çatma haberleri bir bütün gibi sunarak, veya kısmi gerçeklikler tüm bir gerçeklikmiş gibi sunulduğunda,

3. Olaylar yanlış yoruma yol açar biçimde sunulduğunda ve kamunun bu doğrultuda yapacağı yorumlar bireysel menfaatlere uygun düştüğünde,

4. Fertleri hatta toplumları ve hükümetleri etki altına alıp, şartlandırma amacıyla, olaylar kuşku veya korku meydana getirecek biçimde sunulduğunda,

5. Kamuoyunda ilgi uyandırmayacağı belli olay ve olgular üstünkörü geçişti-rildiğinde.

Bu yüzden dezenformasyon, sadece yalan haber verme ya da haberi çarpıtma şeklinde algılanmamaktadır. Çünkü bu durum çok incelikli tekniklerle topluma böyle bir durum olduğu hissettirilmeden uygulanmaktadır. Bunun için “gerçek dışı bilge veren” ileti, inanılırlığın güvencesi olan “tarafsızlık görünümüne” sahip olmalıdır. Bu ise asıl kaynağın gizlenilmesini gerektirir. Lacoste’a göre gerçek dışı bilgi vermenin hedefi, karşı görüşte olana, bilgi kaynağının menfaatlerine uygun biçimde hareket edip doğru düşündüğüne inandırarak yanıltmaktır. Böylelikle, alıcıyı yanılgıya düşürmek amacıyla asılsız, gerçek yada yarı gerçek enformasyonları kasıtlı olarak birbirine karıştırarak “yanlışı doğru gibi göstermek” söz konusudur. Sonuç olarak gerçek dışı bilgi verme karşı görüşte olanı, uydurma bilgiye inandırma ve onu kendi yenilgisine götürecek bir davranış ve düşünce biçimine sürüklemek için yeterince inandırıcı aldatmacalar uydurmayı bir hak olarak görmektedir. (Semelin, 34) Bu durum medyadaki dezenformasyon için de geçerlidir. Çünkü kitleler, amaç doğrultusunda enformasyonda eksiltme, ekleme veya haberle yorumu birbirine karıştırılarak, tarafsız ve objektif bir görünümde muhataba sunulmaktadır.

Özellikle Pazar ekonomisi içinde haberin gerçek olup olmadığından çok sunum biçimi önem kazanmaktadır. Bu konuda en profesyonel davranan haberini en iyi pazarlayan olmaktadır. Ayrıca basitleştirilmiş haber daha çok tercih edilmekte, bu da haberciliği büyük ölçüde kısıtlamaktadır. Piyasa, bir haberin hikayesinde neyin aktarılacağını sistematik olarak belirlemektedir. Bu durum medyada her zaman yalan haber aktarma biçimi olmasa da, asıl önemli olanın ne olduğunu tam olarak anlatmama ve olayları basitleştirerek sunma sonucunu doğurmaktadır. Demokratik ortamda medya tarafından bilgilendirilmesi beklenen vatandaşlara bu imkân her zaman tam olarak sağlanmamaktadır. Yanlış haber aktarılması bazen de gerçeklerin kısmi olarak sunulmasıyla ne-ticelenir ki, bu durumda haberin kendisi yanlış olmadığı halde okuyucuya ve seyirciye yanlış olduğu intibaı verilebilir. (O’Neil, 42)

Mesela, bir savaşı, yalnızca belli bir diktatörle çatışmaymış gibi aktarmak, bu kısmen doğru olsa da, bu durum savaşın yalnızca bundan ibaret olduğu intibaını meydana getirebilir ki, bu da normal olarak yanlıştır. 1991’deki Körfez Savaşı tam da bu şekilde bütün dünyaya sunulmuştur. Kuveyt’i işgal eden zalim diktatör Saddam ve karşısında adaletin savunucusu ABD. Aynı şekilde ABD, Grenada ve Panama’yı işgal ettiğinde ise medya tarafından işgalci ABD, Irak’ın aksine gene kahraman rolünde aksettirilmiştir.

Medyayı ve hususan televizyonu kutsayanların ve dünyanın artık küçük bir köy haline geldiğini ileri sürenlerin buna örnek gösterdikleri Körfez Savaşı ve medyanın buradaki rolü bu açıdan incelenmeye değer. Körfez Savaşı özellikle televizyonun etkisi açısından küreselleşmenin iyi bir göstergesi olarak sunulmuştu. Herkes naklen bir savaşa şahit olmuştu ve her şey herkesin gözleri önünde cereyan etmişti. Tarihte ilk defa milyarlarca insan bir savaşı aynı anda naklen izlemişlerdi. İşte televizyonun gücü ortadaydı.

Doğrusu savaşın başından itibaren pek çok insan savaşı televizyonları başında seyretmişti. Peki insanlar saatler boyu naklen ne izlemişlerdi? Bu hiç de tartışılmamıştı. Saatler boyunca insanların tek gördüğü havai fişeklere benzeyen uçak bombardımanları, füzeler, semaya ateş yağdıran uçaksavarlar ve bulunduğu bir otel odasının penceresinden bizim de gördüğümüz aynı şeyleri saatler boyu anlatmaya çalışan bir muhabirin anlattıkları. Her şey bir masal gibiydi. Bağdat’ın semasını kaplayan, bombardıman uçaklarının yağdırdığı bombalar, gemilerden gelen uzun menzilli füzeler ve uçaksavar atışları Bağdat semalarını havai fişek gösterilerinin yapıldığı bir şenlik ortamına dönüştürüyordu. Bilgiyasayarının başında savaş oyunu izleyen insanlara benziyorduk. Peki her şey bu muydu? Savaş bu muydu?

Bombalanan, evleri barkları yıkılan ve sığınaklarda ölümü bekleyen insanlar, bombardımanlar sonucu yerle bir olan şehirler, ölen ve yaralanan, sakat kalan kadın, çocuk, yaşlı, genç binlerce insan, akan kanlar. Bombalanan İslam aleminin büyüklerinin medfun bulunduğu türbeler, camiler, bir tarih ve kültür, bütün bunların hiçbiri ortada görünmüyordu. Ortada olan evlerinde koltuklarına gömülmüş vaziyette bir futbol maçını seyreder gibi savaşı izleyen insanlardı. Savaş gerçekliği ortadan kaybolmuş, kurgulanmış bir televizyon programı sunulmaktaydı.

İşte illüzyon veya yanılsama buydu.

Ayrıca Körfez Savaşının çokça kullanılan propaganda malzemelerinden “petrole bulanmış deniz kuşu” görüntüsü de bu illüzyon içinde dünya kamuoyunu yönlendirmek için önemli bir fonksiyon ifa etmiştir. Saddam tarafından Körfeze akı-tılan binlerce varil petrol, başta deniz canlıları ve kuşlar olmak üzere pek çok canlının hayatını tehlikeye sokmuştu. Öyleyse Saddam’a dolayısıyla Irak’a yağdırılan bombalar haklı bir gerekçeye dayanıyordu, Bu görüntü öldürülen binlerce Iraklının da çektiği sıkıntıları perdelemekteydi. Sonradan bu görüntünün Alaska’daki bir petrol tankerinin batması sonucu kıyılara dökülen petrole ait olduğu anlaşıldı. Ama bu arada dünya kamuoyu da Irak’a karşı yürütülen bombardımanın ne kadar kutsal bir amaca hizmet ettiği konusunda manipüle edilmişti.

Dezenformasyon bazen telafisi mümkün olmayan sonuçlar meydana getirebilmektedir. Aralık 1989’da Romanya’da meydana gelen olayların büyümesinde, CNN’in Temeşvar kentinde 20 bin kişinin öldürüldüğü şeklinde sunduğu haberin tüm Romanya’da duyulmasının, önemli etkisi olmuştur. Sonradan böyle bu haberin yalan olduğu ortaya çıkmışsa da, bir diktatörün yıkılması gibi bir sonucu sağladığı için pek dikkat çekmemiştir. Ama bu, medyanın kitleleri etkileme ve yönlendirmedeki gücüyle çok büyük vahim sonuçlara yol açabileceğini de ortaya koymaktadır.5

Ve bu durum 20. asra, Körfez Savaşına has bir durum değildi. Her alanda aslında farkında olmadan çarpıtılmış haberler insanlar tarafından tek hakikat olarak algılanıyordu. İnsanların çoğu bunun doğruluğunu bile düşünmek zahmetine katlanmıyordu. Medyaya hakim olanlar da bu durumu ellerinden geldiğince, kullanıyorlardı. Dünyayı yönetmek ve yönlendirmek için medya en iyi araç olarak görülmekteydi.

19. asır Amerikan deniz piyadelerinin yerli halkı can çekişen İspanyol Krallığı’ndan kurtarmak bahanesiyle Küba’ya çıkarma yapmalarıyla sona ermişti. Tarihte ilk kez William Randolp Hearst’ün (Orson Welles tarafından tanıtılan adıyla “Yurttaş Kane”) sansasyon basını tarafından kışkırtılan kamuoyu, emperyalist bir müdahaleye alet edilmişti. Durumun saçmalığını özetleyen anektot şöyledir: Hearst’ün Havana’ya gönderdiği Frederic Remington, başkentten patronuna şöyle telgraf çeker: “Bildirecek bir şey yok, her şey sakin, savaş çıkmayacak. Dönmek istiyorum.” Hearst derhal cevap verir: “Orada kalıp resim çiz. Savaşı ben çıkarırım.” (Mattelart, 97)

Haberlerin çarpıtılması dışında insanları çok da ilgilendirmeyen enformasyon sağanağı da insanları olumsuz yönde etkilemektedir. Sayısız televizyon kanalından gelen enformasyon, fertler üzerinde, olaylara karşı hassasiyetin azalmasına neden olmaktadır. Çok hızlı akan, birbirinden alakasız çok sayıdaki enformasyon insanların ruh sağlığını da tehdit edebilmektedir. Çok dramatik bir görüntünün ardından gelen, çok komik veya eğlenceli bir haber bir önceki haberin etkisini bir anda silmektedir. İnsanlar birkaç saniye süren bir habere, mesela bir felaketle karşılaşmış veya savaşı tüm dehşetiyle yaşayan insanlara karşı merhamet hissetmeye bile fırsat bulamadan, komik ve eğlenceli bir haber ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu seyircinin, acı çeken, dünyanın başka yerlerindeki insanlara karşı merhamet duymasını bile engellemekte ve hassasiyetini yok etmektedir. Ayrıca neye gülüp, neye ağlayacağımız bile medya tarafından belirlenmektedir. İnsanlar bombalar altında ölen, yaralanan binlerce insana bir atari oyununun unsurları olarak bakarken, bir kuşun haline üzülebilmektedir.

Gündemimiz, hangi konulara alaka göstermemiz gerektiği de düzenin hakimleri tarafından medya vasıtasıyla belirlenmektedir. Postman’ın da değindiği gibi, bu enformasyonların çoğu “bir konuşma vesilesi olsalar da bizi ilgilendirmezler ve harekete geçirmezler”. Çünkü fertler, kendileri için anlam taşımayan bir enformasyon bolluğu ile karşı karşıyadır ve bu bolluk, fertlere olayların akışında herhangi bir etkide bulunmalarını sağlamaz. J.Baudrillard’a göre “enformasyon bize her şeyi söyleyebilir. Bütün cevaplar ondadır. Ama bunlar, sormadığımız ve sorulmayan sorulara ve-rilen cevaplardır”(Coste-Cerdan, 183). Gündemimiz, yani neleri, nasıl düşünmemiz ve tartışmamız gerektiği konusu da medya aracılığıyla önümüze konur. Bir konuyu tartışırken, o bitmeden başka bir konu gündemimize giriverir. Her zaman, tartışmamız istenen konularla meşgul oluruz. Bu o kadar ustalıklı yapılır ki, farkına bile varamayız6.

Uyduların ve gazeteci sayısının artmasının bir sonucu olarak seyirci oturduğu yerden, tarihe doğrudan ve fazlasıyla şahitlik edebilmektedir. Kimse dünyanın bütün olaylarıyla ilgilenen evrensel vatandaş olma özelliğine sahip değildir. Batıda haberleşme özgürdür. Dahası, televizyon, dünyaya açıldıkça izleyiciye olan bitenlerin kısmen sorumlusu olduğu duygusunu aşılamaktadır. Dünya tarihi üzerinde genel olarak hiçbir müdahale aracına sahip olmayan seyirci, bu durumda kendi dünyasına kapanır. Televizyon muhteşem bir açılma aracıyken, dünya sorunlarının çokluğu karşısında aksi tesir yaparak kapanmaya yol açabilir. Bu, aynı zamanda bir ölçek ve oran sorunudur. Dünyayı gözlemleyebilme imkânımız arttıkça, ilgi ve merakımız da azalmaktadır. (Wolton, 191)

Sonuç

20. asır teknolojik gelişmeyle paralel olarak, kitle iletişim araçlarının yani medyanın da çok hızlı geliştiği ve insanların hayatını çok yakından etkiler hale geldiği bir dönem olmuştur. Bu yüzden bu asır “iletişim çağı” olarak nitelendirilmiştir. Özellikle televizyon, dünyanın en uzak köşelerinde bile insanlar için önemli bir bilgi ve haber kaynağı olmaya başlamıştır. Uydu yayınları sayesinde, bütün televizyonlar dünyanın her yerinden seyredilebilir hale gelmiştir.

‘90 sonrası dönemde, Sovyetler Birliğinin yıkılması sonrasında oluşan yeni dünya düzeninde medya, bu düzenin önemli bir ayağını oluşturmuştur. Kişisel bilgisayarların çok hızlı gelişimiyle, internet şebekeleri dünyayı bir köy haline getirmiştir. Kitle iletişim alanındaki bu gelişme-ler ve küreselleşme vakıası, insanlığın önüne her türlü bilgiye ulaşma açısından çok büyük imkânlar sunmuştur.

Yeni dünya düzeninin savunucuları, küreselleşme iddiasıyla kitle iletişim araçlarını kutsama noktasına gelmişlerdir. İnsanların geldiği bu noktada, teknolojik gelişmeler nazara verilerek, asıl önemli unsur olan, haber ve bilginin mahiyeti ve doğruluğunun sorgulanması ise pek istenmemektedir. Çünkü, yeni düzenin hakimlerinin elinde medya bu düzenin devamında önemli bir unsurdur. Önce kitle iletişim araçları “kutsanmakta”, bu araçların sunduğu her şey insanlara tek hakikat olarak kabul ettirilmekte ve daha sonra bu araçlardan düzenin devamı doğrultusunda işlenmiş, hakikat görünümü verilmiş haberler aktarılmaktadır.

Teknolojik gelişmeler, sosyal gelişme-lerle, sosyal gelişmeler de ferdi gelişmelerle takviye edilirse ancak, insanlık için faydalı hale gelebilir. Yoksa, ferdi istek ve arzuları kışkırtılmış insanlar ne hakikatin mahiyetini araştıracaktır, ne de hakikatı arama yolunda istek gösterecektir. Medya bu çerçevede, daha çok, bir taraftan insanların nefsani arzularını kamçılamakta, diğer taraftan sanal bir hakikat sunarak, insanların her şeyden haberdar oldukları, her şeyi takip etme imkânına sahip oldukları zannını vermektedir. 21. asrın başında medya hala küresel köyün hakimleri tarafından, köy sakinlerini daha rahat yönetmenin ve yönlendirmenin bir aracı olarak görülmektedir.

Kaynakça

Bride, Sean Mac(Başkan), Bir Çok Ses, Tek Bir Dünya-İletişim ve Toplum-Bugün ve Yarın, Unesco Raporu, Unesco Türkiye Milli Komisyonu, Ankara, 1993.

Chomsky, Noam, Medya Gerçeği, Çev.: Abdullah Yılmaz, Tümzamanlar Yayıncılık, İstanbul, 1993.

Fukuyama, Francis, Tarihin Sonu ve Son İnsan, Çev.: Zülfü Dicleli, 2.Baskı, Gün Yayıncılık, 1999.

Hamelink, Cees J., “Enformasyon Devriminden Sonra Yaşam Sürecek mi?”, Enformasyon Devri Efsanesi, Der. ve çev.: Yusuf Kaplan, Rey Yayınları, İstanbul, 1991.

Huxley, Aldous, Cesur Yeni Dünya, Çev.: Ender Aral, Yılmaz Yayıncılık, 1989.

Mattelart, Armand, “Les Nouveau Scenarios de la Communication Mondial”, Le Monde Diplomatiqua, Ağustos 1995. Çev.: Erdal Peker, “Dünya İletişiminde Yeni Senaryolar”, İ.Ü. İletişim Fakültesi Dergisi, Sayı:.VIII, 1998.

Nursi, Bediüzzaman Said, Mesnevi-Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1994.

------------------------------, Sünühat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1996.

O’Neil, Jonn, “Piyasada Gazetecilik Yapmak”, Medya ve Gazetecilikte Etik Sorunlar, Der. A.Belsey, R.Chadwick, Çev.: Nurcay Türkoğlu, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1997.

Orwell, George, Bin dokuz yüz seksen dört, Çev.: Nuran Akgören, 4.Baskı, Can Yayınları, İstanbul, 1999.

Postman, Neil, Televizyon: Öldüren Eğlence, Çev.: Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1994.

Semelin, Jacque, “Gerçek Dışı Bilgi Verme ya da ‘Yalanı Gerçek Gibi Gösterme ‘ Sanatı”, Medya Dünyası, Der.: Jean-Marie Charon, Çev.: Oya Tatlıpınar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1992.

Wheeler, Mark, Politic and the Mass Media, Blackwell Puplisher Inc., Chambridge, 1997.

Wolton, Dominique, “Televizyon ve Politika: Demokratik Oyunun Bozulması mı?” Medya Dünyası, Der.: Jean-Marie Charon, Çev.: Oya Tatlıpınar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1992.

 

Dipnotlar

1. İ’lem Eyyühel Aziz! Küre-i Arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefîheyle gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve kezâ, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması, ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur (Nursi, Mesnevi-i Nuriye, s. 105)

2. Fukuyama’ya göre diğer ideolojiler gibi “belli bir ahlak koduna ve politik ve sosyal adalet doktrinine sahip bütünsel bir ideoloji” olan İslamın da libera-lizm karşısında şansı bulunmamaktadır. Fukuyama “İslam’ın kültürel fetihler döneminin geçmişte kaldığını, yitirdiği bazı yandaşlarını geri kazanabileceğini, ama, Berlin, Tokyo veya Moskova’da genç insanlar üzerinde hiçbir yankı uyandıramayacağı”nı iddia etmektedir. Fukuyama bu konuda şöyle devam eder: “Bir milyar insanın—dünya nüfusunun beşte biri—İslam’ın renklerini taşıyan bir kültürde yaşamakta olmasına rağmen, İslam kendi alanında, fikirler alanında liberal demokrasi karşısına çıkamaz”

3. Mesela Türkiye veya Endonezya’daki bir televizyon veya gazete Cezayir’deki olayları Batılı ajansların verdiği bilgilerle seyirci ve okuyuculara iletmektedir. Tabii olarak Cezayir’deki terör hareketleri ve katliamlar İslam ülkelerinde de, tüm dünyada da “kökten dinciler”in “İslami terör eylemleri” olarak sunulmaktadır.

4. Türkiye’de bu konuda dezenformasyona bile gerek duyulmamakta, alenen yalan habercilik yapmaktadır. Sabah gazetesi eski yazarı Can Ataklı Özellikle 28 Şubat sürecinde yapılan haberlerin % 90’ının yalan olduğunu bir röportajda belirtmiştir. (Zaman, 22 Aralık 1999)

5. Mesela, uluslararası haber ajansı Reuter’in 19 Eylül 1990 günü tüm dünyaya geçtiği “Asil Nadir’i Hong Kong’da vurdular” haberi, Nadir’in çöküşünün başlangıcı olmuştur. Haber nedeniyle Nadir’in borsadaki hisseleri inanılmaz biçimde değer kaybetmiştir (Ali Genç, “Türk Televizyonculuğunda Etik Sorunlar”, İ.Ü. İletişim Fakültesi Dergisi, S.VII. 1998, s.373.)

6. Bu açıdan Bediüzzaman Said Nursi’nin “Rü’yada Bir Hitâbede” Türkiye’de siyaseti yönlendirenleri ifade etmek için kullandığı cümle önemlidir: “Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvim ile telkin eder, biz kendimizden hayal edip, asammâne tahribimizde eser-i telkini icra ederiz” (Nursi, Sünuhat, 64)

Yukarı