. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6811

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 95 
 Laiklik ve Sekülerizm
 KÖPRÜ / Bahar 2010 
 Çağımızın Sorunlarına Çözüm Arayışları ve Said Nursi Modeli


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Popüler Kültür
Yaz 99   [ 67. Sayı ]


Popüler Kültürün Siyah Yüzü: Beyaz

Serdar Taştan

O, modern hayatın önümüze sunduğu yeni bir imaj…
O, medyanın ortaya çıkardığı (sahte) kahraman…
O, kusurlarını pazarlayarak ün kazanan tâcir…
O, milletin sahip olduğu mukaddesâtla dalga geçen günümüzün frenkzâdesi veya Bihruz Bey'i…
O, Jhony White…
O, popüler kültürün kara yüzü: Beyaz (Beyazıt Öztürk)

Herhalde yazıya bir mübaşir edasıyla "Beyazıt Öztürk" veya "Beyaz" diye başlamak daha makul bir davranış olacaktı. Ancak o zamanda yazımız maksadını aşıp bir biyografiye dönüşebilirdi. Oysa bizim amacımız popüler kültürün içinde Beyaz ve Beyaz gibilerin yerini tesbit etmekti. Bu yüzden yazının mukaddimesinde bir tellal gibi Beyaz'ı aslında ise popüler kültürün Türkiye'de meydana getirdiği yeni kimlikleri incelemek istedik.

Mukaddimedeki ilanâtımızı açıklamadan önce niçin Beyaz'ı incelediğimizi belirtmekte fayda mülahaza ediyoruz. Beyaz, popüler kültürün en etkin silahı olan medyadan bihakkın istifade etmiş ve onun hemen her alanına el atmış bir insandır. Evvela radyoculuk, ardından TV programları, şov programları, film, stand-up gösterileri ve nihayet bir türkü kaseti. Kısacası televizyon ve radyonun her alanında at koşturan bir insan. Bize göre bir kusurlu tarafı vardı ki, o da makale, deneme, şiir tarzından bir ürün ortaya koymaması idi. Lakin öğrendik ki ilerleyen zamanlarda "Memleketimden İnsan Manzaraları" isminde bir eser kaleme alacakmış. Eserinin de çıkmasından sonra medyanın her alanında imza atmış olacak. İşte bu özelliği Beyaz'ı diğer popüler kültür misyonerlerinden farklı kılmaktadır…

Modern hayat'ın cilvelerine kapılıp kendimize yeni çehre kazandırmak istediğimizden beri beyaz, siyah, mavi, pembe tonlarda lakin bir türlü kendi rengini bulamamış yeni tiplerin ortaya çıkmasına sebep olduk. Evvela Fransız kibarlığı, İngiliz kibri, Alman kabalığı bizlere asil meziyetlerimizi unutturdu. Bizlerde bu yeni meziyetlerin ortasında ama gerçek manasıyla onlardan olmadan zaman zaman kibarlık budalalığıyla züppeleşirken, zaman zaman "bir Türk dünyaya bedeldir" ucuz edebiyatıyla teselli bulurken (ki bugün 1$, 400 küsür bin liraya bedeldir), zaman zamanda "ölmeye ölmeye geldik…" nidalarıyla Yunan, İngiliz, Alman…ilh. takımlarına cihad ilan ederek modernleştiğimizi iddia ettik. Modernleştiğimizi göstermek için de Bihruz Bey, Felatun Bey, Tarkan, Sezen Aksu, Mirkelam, Rafet el Roman, Beyaz…ilh. gibi isimleri öne sürdük.

Dikkat ederseniz bu satırların yazarı Bihruz Bey'i ve Felatun Bey'i de aynı kategoride değerlendirmektedir. Evet bizce Tarkan, Rafet el Roman…ilh. gibiler bunların çocuklarıdır. Her ne kadar tenâsühü reddediyorsak da o zamanki ruhun aynen ve belki daha da gelişerek devam ettiğini söylemek mümkündür. Değişen tek şey moda ile birlikte değişen imajlardır. Mesela o dönemin setre pantolon, püsküllü fes, yağlanmış bıyığı yerini transparan kıyafetlere, yırtık blujeanslere, No problem, Chigago Bulls… yazılı şapkalara, koyundan yoksun diyarın Abdurrahman Çelebisi mo-delinde kesilmiş sakal ve ancak ucubelere yaraşır bir şekilde kesilmiş saçlara bırakmıştır. Felatun Bey ve Rakım Efendi isimli romanda Felatun Bey'in başına gelen felaket (rezalet)i bugün torunları yaşamaktadır.

Yine de hakkını vermek gerekirse o dönemin frenkzâdeleri ile zamanımızın frenkzâdeleri arasında bazı farklar vardır. Bir kere o dönemin insanları günümüzdekilere göre ince duygu ve güzelliklere âşina, adab-ı muaşereti bilen ve alenen mukaddesatla oynamaktan ictinab eden veya en azından toplumun bir değerler manzumesi olduğunu idrak etmiş insanlardı. Bu değerlere karşı tavır almaları da onların toplumu geri bıraktığı zannından ileri geliyordu. Günümüzdekiler ise böyle bir akıl ve feraset melekelerinden yoksun olduklarından bu milletin bazı kıymetleri olabileceği gerçeğini kavrayamamış ve bohemliği ha-yatın bizatihi kendisi bilen kimselerdir. Onlara göre namus mefhumunu savunanlar XX. yüzyıla gireceğimiz şu günlerde yüz karasıdır.

Tanzimattan günümüze uzanan zaman diliminde Cumhuriyet bir dönüm noktasıdır ve günümüzün frenkzâdeleri Cumhuriyet'e çok şey borçludur. 10 yılda onbeş milyon genç yaratan Dinsiz A.Ş. ve fabrikalar ürünlerini ülkenin dört bir yanına dağıtarak mukaddesatı yok etmeye ve kendi ürünlerini pazarlarda sergilemeye çalıştı. Bu günkü gençlik bu fabrikaların eseridir. Frenk ve bilhassa pagan kültüre ait Yunan eserlerin pazarlanmasını serbest bırakıp buna mukabil Kur'an-ı Kerim'i ve imanî esaslardan bahseden eserleri yasakladılar.

İçinde en büyük tarihi hakikatlerin gizli olduğu kelime ile ifade edersek "yıllar yılları, aylar ayları kovaladı" ve bir gün dinsiz A.Ş.'nin malları piyasaya hakim olmak için ayaklandı ve ortalığı kan gölüne çevirdi. Bütün faaliyetlerine rağmen ideolojisini pazarlayacak kimse bulamadığından "ben de patent değiştiririm arkadaş" diyerek kendini Amerikancılığa yamadı. Amerika'yla farkında olmadan Amerika'nın değerleri ile mücadeleye kalktı. İslâm'ı da Amerikan değerleri ile yıkmaya çalıştı. Böylelikle sekülerleşmeyi daha kolay sağlayacaktı. Elin Maykıl'ı varsa bizim de Tarkanımız var. N'olcak yani?" "Hem bizim stand-upçı ('şaklabanlarımız' vurgu bana ait) Amerikan esprilerini pek bir hoş yapıyor." "yok abicim biz Avrupa'yı çoktan yakalamışız. Baksana şimdiki filmlere tam Avrupa düzeyinde" diyerek modernleştiğimizi zannediyorduk. Oysa modernlikten ve batı ile sidik yarıştırmaktan çok bizatihi onu taklit ediyorduk

Sonunda ne oldu. Evvela Tarkan, ardından Serdar Ortaç askerlikten kaçmak için türlü bahaneler uydurdular, Doğuş adi suçlardan hapse girdi. Bilmem kim, kaç gram esrarla, kokainle, hapla yakalandı. Hapishaneler, hastaneler, kabristanlar bu yeni imajlarımız ile doldu.

Malumunuz toplum olarak en büyük zaafımız, gözümüzde büyüttüğümüz bir takım insanlara kudsiyet atfetmektir. Hani eşek ve türbesi meselesi gibi. Medyanın kahramanlaştırdığı bu insanları gözümüzde çok büyüttük. Keşke sadece onunla kalsaydık. Kimilerimiz onlara secde edecek ve "sana tapıyorum" diyecek kadar şirk batağının içine saplandı. Kimimiz kanımızı bu kahramanlarımız uğrunda feda etmekten çekinmedi ve ülkede kırık şişe, yarım jilet endüstrisinin doğmasına sebep oldu. Kimimiz de bohçamızı toplayıp "benim onlardan neyim eksik?" diye büyük şehirlerin küçük lokması oldu.

Medya kimi zaman mülevveslikleri de bir özenti haline getirme gayreti içine girdi. Bundan bir kaç yıl önce "İSKİ Gate" ismi ile maruf davanın sanığını önce mahkum etti ardından da sanki onu mükafatlandırıyormuşçasına Skandal isimli bir dizi film çekti. Böylelikle atasözleri literatürümüzde yer alan "devlet malı deniz…" atasözünden uyarlanmış bir filmle bizlere hakaret etti.

Bir başka zamanda ehl-i dünyanın bir sene gündemini meşgul eden Kumkapı cinayetinin suçlu ve mağdurunu sanatçı yaparak "sahipsiz değilsiniz. Nasıl olsa size sahip çıkan enayiler bulunur" diye piyasaya sürdüler.

Bir başka zamanda bilmem hangi tarikatin liderinin hanımı ile bir başka tarikat liderinin oğlunu piyasaya sundular. Tarikat liderinin hanımı kocasının gayr-i meşrû bir ilişkisi yüzünden ondan boşanmış ve bir dahaki seçimlerde milletvekilliğine adaylığını koyacağını açıklamıştı. Diğeri ise ağzı ile tuz yalamış koyunları dereden su içmeden geçirecek maharette kaval çalmakta idi. Ancak üzerlerine fazla düşmedikleri için bu konuda muvaffak olamadılar.

Ve bir gün Eskişehir'de Güzel Sanatlar Fakültesi'nde okurken orada bir yerel rad-yoda sunuculuk yapan Bayezıt Öztürk'ü bulup getirdiler. Gençti, yakışıklıydı ve üstüne üstlük "r" harflerini söyleyememe gibi bir kusuru vardı. Evet bu çok önemli idi. Çünkü böylelikle sıradan insanlara da bir umut kapısı açıyorlardı. Burası fırsatlar ülkesi idi. Kim bilir belki yolda giderken biri kolundan tutup "arkadaş gel bizim şaklabanımız ol" diye cazip fiyatlarla sizi TV'ye, radyoya götürebilirdi. Bırakın onu, Boğaz Köprüsü'nün korkuluklarından kendinizi Marmara'nın serin sularına bırakıp Cehennemin kaç arşın olduğunu ölçmeye çalıştığınızda veya en azından teşebbüs ettiğinizde orada bulunan nöbetçi "kahraman bulma" teşkilatı sizi meşhur ediyordu. Üzerinize benzin dökmeniz, birini doğramanız, Alişan'ın yazdığı Delikanlılığın Kitabı'ndan okuduğunuz teorileri pratik hayata dökmeniz, fuhuş yaparken yakalanmanız kâfi idi meşhur olmak için.

Hakkını verelim ki Beyaz bunların hiç biri ile meşhur olmadı. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi zaafları ve kusurlarını pazarlayarak meşhur oldu. Üstelik bu zaafları ve şaklabanlıkları ile Boğaziçi, İstanbul, Ankara gibi hatırı sayılır üniversiteler tarafından en iyi talk show'cu seçildi. Ardından türkülerden müteşekkil bir kaset çıkardı ve listelerde başa oynadı. İyi aile çocuğu rolüne bürünerek "Aileler Yarışıyor" isimli bir yarışma programı sundu. Ancak ailenin en temel taşı olan namus realitesini bir kenara koyarak. Bu özelliğini hem yarışma programında hem de günlük hayatında gösterdi.

Bir gün bu ülkenin değerlerinden bıkmış olacak ki Jhony White olarak karşımıza çıktı. Kurnaz, sinsi ve batının temel niteliği olan homo economicus'u bihakkın temsil eder bir biçimde. Saçlarını uzatmış, elinde icad ettiği ürün ve ürünü pazarlayabilmek için şekilden şekle giriş. Evvela sempatik görünüyor, iş çıkmaza girince "alın ulan" diye bayağılaşıyordu. Batıyı çok güzel yansıtıyordu. Ve bize 75 yılda aldığımız mesafenin ne kadar olduğunu gösteriyordu.

Kim ne derse desin bu ülkede gerçek beyaz yüzün, saflığın ve masumluğun, ülkenin değerlerine sahip çıkan insanlar olduğuna iman ediyorum. Beyaz ve Beyaz gibiler ancak ve ancak karanlık ve kapkara tarafımız olabilir.

Yukarı