. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 13492

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 95 
 Milliyetçilik
 KÖPRÜ / Güz 2010 
 Üçüncü Said


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Popüler Kültür
Yaz 99   [ 67. Sayı ]


Hayat Tarzı, Hegemonya ve Popüler Kültür

Selim Sönmez

 "Bedevilikte beşer, üç-dört şeye muhtaç oluyordu. O üç dört hâcâtını tedârik etmeyen, on adette ancak ikisi idi. Şimdiki Garp mediniyet-i zâlime-i hazırası, sû-i istimalat ve isrâfât ve hevesat-ı tehyic ve havayic-i gayr-i zarûriyeyi, zarûrî hâcâtlar hükmüne getirip; görenek ve tiryakilik cihetiyle, şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor."

Bediüzzaman

1980'li yıllar, dünyadaki bildik ideolojik kodları temelden sarsan bir süreci içerdi. Modernleşmenin sunduğu hayat tarzı, "tartışılmaz, kutsal" niteliklerini yitirerek, yeni insan için yaptırım gücünü kaybetti. Yeni dönemlerin ideolojisi olarak ifade edilen "postmodernizm"de henüz tartışmadan uzak olabilecek berraklıkta tanımlanamadı. Üretim eski değerini kaybetti. Tüketim olabildiğince, hoyratlaştı."Değer"in yerini imaj aldı. İhtiyaçlar reklam ve imajla belirlenmeye başlandı. Önce "ihtiyaç" üretiliyor, sonra alıcısı hazırlanan meta pazara sunuluyordu. Her şey metalaştı. Gündelik hayatın standartlaştırılan ihtiyaçları kültür endüstrisi tarafından giderilmeye çalışılıyordu. Günümüz insanına "standart paketler"de yiyecek-içecek, giysi, bilgi, hayal, sevgi-nefret, ev, gündelik araç-gereçler, otomobil, tasarım, eğlence ve boş zaman meşguliyetleri pazarlanıyordu.

"Yeni çağ"ın (new age) yeni hayat tarzı, sınır tanımadan bütün dünyaya yayıldı. Büyük ulusaşırı sermayeler, başta ulus-devlet olmak üzere, bütün bürokratik unsurları ve kültürel değerleri önüne alıp süpürdü. Bu fırtına karşısında, değerleri felce uğrayan toplumlar, genellikle ulusaşırı sermayelerin öngördükleri hayat tarzlarına alıştılar. Bu hayat tarzını taklitten kaçınanlar da toplumdan dışlanma yoluna gidildi.

İnsanlığın tümü "ehl-i tahkik" (araştırıcı-seçici) değildir. Bundan dolayı, nüfusun yarısından çoğunun taklide temayülü vardır. Taklidin her dönemde önemli sosyolojik sonuçları olmakla beraber, kitle iletişim araçlarının bu zamanda kazandığı boyutlar, taklidi daha da önemli kılmaktadır. Ferdi her taraftan kuşatan popüler kültür ürünleri, hayatın taklit üzerine kurulması için çok ciddi baskılar yapmaktadır. George Ritzer'in (1998, 255) ifadesi ile, insanı "demir bir kafese" almaya yönelmiştir1. İnsanlar kitleler halinde, bilerek veya bilmeyerek kendi kafeslerinin demir çubuklarını inşa etmeye başlamışlar. Fakat yaptıkları işler zamanla onları esir alır boyutlara ulaşmıştır.

Türkiye'de bu süreç, 80'li yıllardan itibarın ivme kazanmaya başlamıştır. O yıllarda Türkiye'deki hayat tarzı anlayışlarında önemli kırılmaların yaşandığı bir vakıadır. İnsanlar, düşünce, değer gibi kavramları bir kenara bırakarak spor, cinsellik ve imaj çerçevesinde şekillenen yeni hayat tarzına alıştırılmaya çalışılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında, modernist etkilerle, "Lüküs Hayat" simgesi altında içselleştirilen "hayat tarzı", günümüzde kıyafet, kadın-erkek ilişkileri ve eğlence tercihleri gibi görünümlerde sık sık gündeme gelmektedir.

Bugünün şartları ferde, hayat tarzını seçmek için iki alternatif sunuyor: Bunlardan birisi, insanın başkaları tarafından güdülüp-yönetilebilen bir konuma getirilmesidir. Bu süreç, "standartlaşmış hayat kodları" nı kendisine hayat tarzı haline getirmiş, "ehl-i taklit" insanların hayatıdır. İkincisi ise, "ehl-i tahkik" insanların hayatıdır. Bu insanlar, hayatı daha anlamlı kılabilmek için, seçicidirler. İnsanı sadece "tüketen bir varlık" olarak gören, çeşitli kitle iletişim araçlarının baskılarına karşı, "mütenebbih" olurlar.

Biz bu yazımızda, gündelik hayatın kazandığı bu yeni görünümleri, "ülfet perdesi"ni aralayarak anlamaya / eleştirmeye çalışacağız. İnsanlığın ve ehl-i İslam'ın maruz kaldığı hegemonya ve bunun sonucunda oluşan hayat tarzlarını analiz ederek, ferdin çevresinde olup-bitene daha farklı bir gözle bakmasına yardımcı olacağımızı umuyoruz. Günümüz hayat tarz-larını anlayabilmek için, son çeyrek asırda entellektüeller arasında, "yeni çağın ideolojisi" olarak tartışılmakta olan postmodernizm ve bunun gündelik hayattaki yansımaları olan popüler kültür kavramını incelememiz gerekecektir.

Postmodernizm: Aykırılığın İdeolojisi

Postmodernizmin kelime anlamı, modernizm sonrası demektir. Modernizm ise, bir çok araştırmacı tarafından Rönesans ile başladığı varsayılan, hatta kökleri eski Yunan'a kadar götürülen bir sürec olarak kabul edilir. Berman'ın (1992, 44) sözünü ettiği modernizmin üç aşamasından2 sonra, modernizmin tutarsızlıkları, ortaya çıkan yeni durumu açıklamak için entellektüelleri yeni argümanlara yöneltmiştir. Postmodernizm, böyle bir ortamda tartışılmaya başlanmıştır.

Bilindiği gibi modernizmin temel kodları pozitivizm, otoriterlik, sekülerizm, hegomanya, milliyetçilik, ulus-devlet gibi kavramlardı. Postmodern yaklaşımlarda modernizmin bu temel ilkelerinden hemen hemen hepsi eleştirilmiştir. Bizim buradaki amacımız modern veya postmodern teorilerin eleştirilerini sunmak veya tartışmak olmadığı için bu konulara girmiyoruz. Postmodernizme, bugünkü hayat tarzını anlamamıza yardımcı olduğu ölçüde değineceğiz.

Postmodernizm üzerine yapılan teorik çalışmalarda, kavramın net tanımının yapılmasından hep kaçınılmıştır. Hatta, Featherstone'ye göre (1996, 18) Postmoder-nizmi tanımlamak "insanı sinir edecek kadar zor" bir uğraştır. Birçok araştırmacı "Anything goes" (her şey uyar) ifadesini postmodernizme uygun bir deyim olarak kabul ederek tanımlama zorluğundan kurtulmuşlardır. Bütün bunların yanında postmodern yaşantıların genel özelliği, sosyal hayatın "aykırılık" ve "belirsizlik" temelinde analiz edilerek (Arıkan, 1992, 65) mevcut durumun eleştirilmesidir.

Postmodernizm tanımlarında bu kavramın modernizm sonrasını ifade için kullanılan bir kavram olduğunu söyleyenler olduğu gibi, bunu reddedenlerde olmuştur. Featherstone bu kavramın çağ değişikliğini ifade ettiğini şöyle açıklar: "Kendine özgü örgütleyici ilkelere sahip yeni bir toplumsal totalitenin ortaya çıkışını içeren bir çağ değişikliğidir." (1996, 22) Bir çağ değişikliğini iddia etmek, modernlikten kopuşu ileri sürmek, yada yeni bir dönemin başlaması anlamına geliyordu. Baurdrillard, Lyotard ve bir ölçüde de Jameson'nun yazılarında bu düzen değişikliği sezilir. Lyotard, post-endüstriyel bir düzene doğru gidildiğini varsayarak, postmodern toplumdan ya da postmodern çağdan söz eder. Fakat, postmodernin bir dönemleştirme olarak algılanmasına karşı çıkar. Postmodernin, yalnızca bir "ruh halini" yada "zihinsel durumu" gösterdiğini savunur. Fredric Jameson, postmodernizmi dönemliştirici bir kavram olarak ele alır. Ancak, bunu bir çağ değişmesi olarak düşünmeye gönülsüzdür; postmodernizmi daha ziyade ikinci Dünya Savaşı sonrasından kaynaklanan kapitalizmin, üçüncü büyük aşamasının, geç kapitalizmin kültürel egemeni yada kültürel mantığı olarak açıklar.

Postmodernist teorisyenlerden Lyotard ve Foucault alternatif bilgi ve söylem tarzları geliştirme çabasına odaklaşırken, Baurdrillard, Jameson, ve Harvey gibi öbür teorisyenler; ekonomi, toplum, kültür ve yaşantı şekillerine ağırlık vermişlerdir. (Best ve Kellner,1998, 49) Bunlardan da anlaşılacağı gibi, postmodernizmin somut sınırlarını belirlemek pek mümkün değil; ancak hayatta görülen bazı yansımaları üzerinde durulabilir. Lyotard'ın belirlediği gibi, bir "Postmodern Durum" dan belki de bir süreçden sözedilebilir.

Bu süreç, 1930'lu yıllarda modernizme karşı küçük çapta bir tepkiyi ifade etmesine karşılık, 1960'lı yıllarda Rauschenberg, Cage, Burroughs, Barthelme, Fiedler, Hassan ve Sondag gibi genç sanatçılar, yazarlar ve eleştirmenlerce müze ve akademi de kurumsallaşmasından ötürü rededilen "tükenmiş" yüksek modernizmin ötesinde yer alan bir hareketi anlatmak için kullanılmıştır. 1970 ve 1980'li yıllarda sanat ile gündelik hayatın arasındaki sınırın silinmesine yarayan tartışmalar postmodernizmi daha fazla gündeme taşımıştır. Bu tartışmalar dikkatleri postmodernizm ile popüler kültür arasındaki ilişkiye çekmiştir.

Popüler Kültür: Pastmodern Yaşantılar

Postmodernizm ile popüler kültür ara-sındaki ilişkiye geçmeden önce kavram tanımları üzerinde duralım.Rowe, "Popüler" kelimesini, "halk' ve 'iktidar bloğu' arasında doğrudan bir ayrım önererek "halka ait" şeylere, aktörlere ve kurumlara gönderme yapan bir kavram" şeklinde tanımlar. (1999, 21) Özbek, kavramın iki tanımından bahseder. Birinci tanımında popüler "yaygın olarak beğenilen, tüketilen" şeklinde ifade edilir. İkinci tanım da ise, "halka ait" anlamında kullanılır.

Kültür kavramının da birçok farklı tanımı vardır. R .Williams, kültürü "Yal-nızca sanat ve öğrenimde değil, aynı zamanda kurumlarda ve sıradan günlük davranışta belli anlam ve değerler ifade e-den belirli bir yaşam tarzına işaret ediyor" şeklinde tanımlar. Bu tanıma göre kültür, "belirli bir yaşam tarzı, yani belirli bir kültürdeki açık yada örtük anlam ve değerlerin ortaya çıkarılması" şeklinde algılanabilir. (Özbek, 1994, 76)

Popüler kültüre gelince, genellikle "gündelik yaşamın kültürü" şeklinde tanımlanır. (Oktay, 1995). Dar anlamında, emeğin gündelik olarak yeniden üretilmesinin bir girdisi olan eğlenceyi, geniş anlamında ise, belirli bir yaşam tarzının ideolojik olarak yeniden üretilmesinin ön koşullarını sağlayan faktör" olarak algılanır. Bizde bu çalışmamızda popüler kültürü “gündelik hayatın kültürü” şeklinde ele alacağız.

Postmodernizme atfedilen cazibe, toplumdaki değişmelere hitap etmesinden ve ayrıca toplumdaki geniş grupların gündelik tecrübelerindeki ve kültürel pratiklerindeki değişmeleri aydınlatmaya yaramasından kaynaklanıyor. (Featherstone, 1996, 33) İşte bu noktada postmodernizm ile popüler kültür arasındaki ilişki dikkat çekiyor.

Featherstone'un bu ilişkiye dair yaptığı analizi konuyu açıklayıcı niteliktedir. (1996, 164) Toplumsal yapılar ve ilişki-lerdeki temel değişmeleri önceden haber vermesi açısından, postmodernizmle kurulabilecek ilintileri şöyle sıralar:

I-Batı modernliğinin bilim, hümanizm, sosyalizm vb. nosyonlarla imtiyazlı evrensellik iddialarının yaslandırıldığı temel üst-anlatıların sakat olduğunu ve entellektüellerin kendinden emin yasa koyucu rolünü terkedip yorumlayıcı rolüne soyunmasından ötürü yerel farklılıklara daha duyarlı ve daha az gösterişçi bilgi tarzlarına yönelmemiz gerektiğini öneren felsefe, toplum ve kültür teorilerinde temelcilik karşıtı bir konum.

II-Yerel ve bölgesel alanın bu şekilde imtiyazlı kılınması akademi içerisinde, entellektüel ve san'at çevrelerinde simgesel hiyerarşilerin demokratik ve popülist bir çöküşüne tercüme edilir ve böylece sözgelimi yüksek kültür ve popüler yada kitle kültürü arasındaki, san'at ve gündelik hayat arasındaki ayrımlara itiraz edilir.

III- Sözcükler karşısında görsel imgelere, egonun ikincil süreçleri karşısında, birincil süreçlere ve izleyicinin mesafeli değerlendirmeleri karşısında nesneye gömülüp gidilmesine ağırlık verilişinde belirgin olarak görülebileceği gibi, söylemsel kültür biçimlerinden figürel kültür biçimlemesine bir geçiş vardır.

IV- Bu boyutlar "postmodern derinliksiz kültür" (Jameson) ibaresinde düzenli tarihsel gelişme nosyonunun yerini, geçmişin esaslı bir düzen yada değer yargısı üretilebilecek bir noktanın keşfedilmesine izin vermeyecek şekilde, bitimsizce çoğaltılan ve simüle edilen imajlar, fragmanlar ve gösterilerin yığılması olarak algılanmasına bırakması gerektiğini belirten nosyonda özetlenir.

Bugünkü popüler kültür ürünlerini oluşturan temel dinamikler postmodernizmin temel ilkeleriyle benzerlik göstermesi, raslantı sonucu değildir. Toplumların gündelik hayatı, postmodernizmin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bundan dolayıdır ki popüler kültür, "postmodern yaşantılar" şeklinde de adlandırılır.

İmajlar ve Gösteriler

Her devrin kendine has bir gündelik hayatı ve buna bağlı alarak gelişen popüler kültürü vardır. Ancak, 1960'lardan itibaren, özellikle de 1980'li yıllarda kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle, gündelik hayatın motifleri endüstriyel madde haline gelmeye başlamıştır. Bu da kültürün metalaşmasını sağlayarak, geniş halk kitlelerinin gündelik hayatlarını ekonomik açıdan "değerli" kılmıştır. Popüler kültür ürünlerinin, endüstriyel madde haline gelmesi, dikkatlerin bu kavram üzerine dönmesine neden olmuştur.

Gündelik hayatta görülen pratiklerin, postmodern ilkelerle benzerlik göstermesi bugünkü toplumsal hayatın, postmodern ilkelerden etkilendiğini göstermesi açısından önemlidir. Hayat tarzının şekillenmesinde hızla çoğaltılan simüle edilen imaj-lar ve fragmanlar, hayatı bir gösteriye dönüştürüyor. Bu süreçte sunulan bir örnek, enformasyon aracılığıyla kısa sürede ben-zerlerini üretiyor. Artık, her şey "gibi"lerle açıklanmaya çalışılıyor. Sanki her şeyin aslına değilde, "gibi" sine sahipmişiz gibi bir algılama gerçekleşiyor. Eskiden, sanatın "gibi" yapmak olduğu düşünülürdü; şimdi bütün hayatın her alanı büyük bir "gibi" ye dönüştü. Eskiden, filmlerin toz pembe dünyasına kapılıp perdeye yansıyan "olmayan hayatlara" sanki onlar gerçekmiş gibi duyarlılıkla bakılırdı; oysa şimdi, gerçek hayata bile sahteymiş gibi bakılıyor. Jean Baudrillard'ın dediği gibi, artık bir "gibi"ler dünyasında yaşıyoruz. Ve "ayna halkı"yla3 bizim aramızdaki ayna, yani medya bu "aldatmaca" da başrolü oynu-yor: Dünyanın dolaysız algılanışını imkansız kılıyor, nesneleri sadece görüntüde var olan, varlıkları hissedilmeyen bir hale getiriyor. (Argın, 1992, 118)

Kitle iletişim araçlarının toplumu simüle etme gayreti, hayat tarzının oluşmasında etkili oluyor. İnsanın nasıl giyineceği, nasıl konuşacağı (söylem), nasıl yiyeceği ve ne-lerle meşgul olacağı sunulan örnek frağmanlarla empoze edildiği için, toplumsal yapının hemen hemen her alanında bir benzerlik sağlanmış oluyor. Bu da insana, "düşünen" değilde "tüketen bir varlık" olarak bakan, sermayenin istediği sonucu çıkarıyor.

Yanlış ihtiyaçlar veya "hacat-ı gayr-i zaruriye"

Raymond Williams, toplumu şekillendirilebilir maddi bir gövdeye benzetir. (Mutman, 1995, 28) İnsanı "tüketen bir varlık" olarak gören sermeye, metalaşan kültür ürünlerini pazarlayabilmek için, tüketici kitlenin üzerinde çalışarak istediği şekli vermesi gerekir. Bu da başta kitle iletişim araçlarıyla olmak üzere, her türlü enformasyon denenerek yapılabilir. Toplum tüketilecek mala, talip hale gelinceye kadar çalışılır. Bu süreçde kültür ürünlerinin endüstriyel bir madde haline gelmesi, kültür endüstrisini ortaya çıkarmıştır.

Kültür Endüstrisi, kültür ürünlerinin üretilmesi dağıtılması tanıtımı ve tüketilmesi süreci ve bu süreçte teknolojiye ve emeğin örgütlenmesine ilişkin bir kavram olarak kullanılmıştır. (Özbek, 1994, 87) Kültür endüstrisi, hayatın her alanı ile ilgilenmeye başlayınca bireyin tükettikleri üzerinde yönlendirme yolu açılmıştır. Bu da bütün kültür ürünlerinin bütün dünyada aynılaşmakta olduğu sonucunu getirmiştir. (Ahıska, 1995, 15)

Tabii ki malın, insanlar için gerekli olup olmaması o kadar önemli de değildir. Frankfurt okulunun güdüp yönetmeye dair kuramı bu temele oturur. Kitle kültürü, tüketicileri varolan düzenle uzlaştırarak kapitalizmin çıkarlarına hizmet etmektedir. Kültür endüstrisinin tüketicileri güdüp yönetmesinde -işbölümüne dayanan toplumsal yaşantının derinleştirdiği- "yanlış ihtiyaçlar" oluşturması yol alır. (Özbek, 1994, 66)

Bediüzzaman, yanlış ihtiyaçlar kavramının yerine, "hâcât-ı gayr-i zaruriye hâcât-ı zaruriye hükmüne geçmiş" ifadesini kullanır. Zaruri olmayan birçok ihtiyacın zarurı hale getirildiğinden söz eder. Bunun nedeni de "görenek belası"dır. (Nursi, 1994a, 145) İnsanlar başkalarını taklit etmek amacıyla, gerçekte olmayan ihtiyaçları varmış gibi algıladığından, "fakr-u zaruret" içerisine düşebilmektedir. Hatta, insanlar bu gerçek olmayan ihtiyaçlarını temin edebilmek için, "mukaddesat-ı diniyesini" bile feda edecek duruma gelebilmektedir. Özbek'in (1994) Kitle kültürüne yönelik eleştiriler çerçevesinde bahsettiği "yanlış bilinçlilik" burada geçerlidir. Çünkü, kitleler zaman içerisinde, gerçekten ihtiyaç duymadıkları birçok şeyi, gerçek bir ihtiyaçmış gibi algılamaya başlayacaklardır. Bugün genel bir hastalık olarak bu yanlış bilinçlilğin belirtileri, evlerde, işyerlerinde ve insanlar üzerinde görülmektedir. İnsanlar komşusunda, akrabasında yada arkadışında gördüğü bir malzemeyi edinebilmek için aylarca süren ekonomik sıkıntıyı göze alabilmektedir.

Ferdin gerçek ihtiyaçlarının algılanmasını engelleyen yanlış ihtiyaçlar ve yanlış bilinçlilik reklamlar yoluyla durmaksızın teşvik edilmeye çalışılmaktadır. Ağustos 1978'de, Business International dergisi, tarımsal besin üreten firmalara dönük olarak aşağıdaki tavsiyelerde bulunuyordu:

"Renklerin görüntüsünü ve duyumunu vurgulayın. Reklamı en temel tüketici olan kadınlara yöneltin, ürünün tanınmasını sağlayın ve dili kullanmadan (okur yazarlığın düşük olduğu bölgelerde markaya özgü bir çizim yada bir sembol büyük yardım sağlayabilir.) markayı be-nimseme isteği uyandırın. Modernleşme ve batılılaşma fikirlerinin birleştiği hızlı gelişme gösteren bölgelerde, ürününüzü toplumsal standart biçimine getirmek için ürünlerinize batılı bir görüntü vermeye çalışın."

1974-76 yıllarında Nestle firmasının yaptığı reklam da tüketiciyi tasarlamanın güzel bir örneğini oluşturur. Bu firma Anne sütünün yerine, kendi süt tozlarını satabilmek için, şu argümanları kullanmıştı:

"Nestle, bebeğin iyiliğini düşünür. Biberonla beslenme, modern, bilimsel, sağlığa yararlı olmak demektir. Batılı, dolayısıyla saygın olmaktır. Biberon bebekleri güçlü, sağlıklı, tombul, neşeli ve zevkli yapar. Çocuğunu seven anne Lactogene satın alır."

Bu firma, kendi tüketim kültürünü oluşturabilmek için, insan beslenmesinde anne sütünün önemini hiçe saymış toplumun genel menfeatlerinin aksine yayın yapmıştı. Bu firmanın tavrında kendi pazarını oluşturabilmek için değerlerin hiçe sayılması eleştirilmiştir.( Mattelart, 1995, 105)

Tüketici üzerinde yapılan çalışmalarla öyle bir tüketim toplumu oluşturuldu ki, birçok gelişmekte olan ülke, sağlık açısından çok gerekli besin üretimini terk ederek suni yiyecek ve içeceklere yöneldi. Örneğin Brezilya, dünyanın en önemli portakal suyu ihracatcısı olmasına rağmen, nüfusunun büyük bir kısmında önemli miktarda C vitamini eksikliği görülmeye başlanmıştır. Çünkü, en az portakal suyu tüketilen ülke ve bu meyvenin en ufak bir özelliğini taşımayan Fanta oranges'in en önemli tüketicisinden biri haline gelmiştir. Coca Cola buraya gireli kırkbeş yıldan fazla olmuştu ve bir milyon dolardan fazla hasılatla, ABD'den sonra firmanın ikinci büyük temsilciliğini oluşturuyordu. Coca Cola, 1948'den itibaren Brezilya'daki reklamlarını, Mc cann-Erickson'un bir şubesine bırakmıştı. Bu ilk deneyimin başarıyla ödüllendirilmesinden güç alan Atlantalı bu firma, Arcy ajansıyla yüzyılın başından beri süren sözleşmesini feshederek tüm dünyadaki reklamcılık faaliyetlerini Mc Cann-Erickson'ın ellerine teslim etti. Ve bu faaliyetler hala Me Cann Erickson'ın tekelindedir.(Mattelart, 1995, 108)

Bu örnekler bize, reklam mantığında, "değer" kaygısı olmadığını, insanların zararına bile olsa üretilen ihtiyaçların tatmin edilebilmesi için, her türlü yolun meşru görüldüğünü gösteriyor.

Hayat Tarzı ve Hegemonya

Hayat tarzı son yıllar da dillerden hiç düşürülmeyen bir kavram haline gelmiştir. Bir kimsenin bedeni, giysileri, konuşması, boş zaman kullanımı, yiyecek ve içecek tercihleri, ev, otomobil, tatil seçimleri vb. mülk sahibi/tüketicinin beğeni ve üslup duygusunun bireyselliğinin işaretleri olarak görülür. (Featherstone, 1996, 141)

Postmodernizme de kaynaklık eden bugünün hayat tarzının genel ilkesi, Elizabeth ve Stuart Ewen'in "Arzu Kanalları" adlı çalışmalarında şöyle formüle edilir; "Bugün moda yok, yalnızca modalar var. Herkes herhangi biri olabilir." Burada bizim özgül gruplara sabitlenen, hayat tarzlarının benimsendiği sabit statü gruplarının olmadığı bir topluma geçmekte olduğumuz ima edilir. Enformasyon bolluğuna ve nihai istikrara kavuşturulamayacak yada sabit toplumsal bölünmelerle karşılıklı ilişki içindeki bir sistemde hiye-rarşik düzene sokulamayacak imajların dallanıp budaklanmasına yaslanan bir postmodern tüketim kültürü doğrultusunda, toplumsal bölünümlerin anlamsız olduğunu ve nihai olarak da anlamlı bir gönderi çevresi olarak toplumsalın sona erdiğini ileri sürecektir.

Hayat tarzı ve tüketimin bir kitle toplumunun tamamen manipüle edilen ürünleri olduğuna dikkat çekmek istiyorum. Tüketimin esas olduğu bu hayat tarzında, gündelik tüketim malları lüks egzotiklik, güzellik ve cazibe ile ilintilendirilir. Bunlar yapılırken malların asıl kullanım amaçları, gözden uzaklaştırılır. Böylece, çok fazla ihtiyaç olmayan bir mal zaruri bir meta haline dönüşebilir.

Toplum kendisi için hazırlanan metayı almaya başlayınca, yeni bir hayat tarzını da seçmiş olur. Popüler kültür ürünleri, aynı formatları kullandığından insanlık için bir hayat standartı oluşmaya başlamış demektir. Jean Baudrillard, "La Morale des objets" isimli ilk denemelerinin birinde hayat standardının uluslararasılaşmasından sözederken, bir tabakanın veya bir sınıfın toplumun tümü üzerine yansımış olacağını söyler. (Mattelard, 1995, 104)

George Ritzer, (1998) benzer hayatların oluşturulmasını yemek kültürü açısından ele alarak, yaşam standardının uluslarasılaşmasını somut örneklerle ele alır. Standart menüler yiyen, standart elbiseler giyen, standart işler yapan, standart okul kitapları okuyan ve standart bir şekilde ölen insanın, "McDonaldlaşan toplumun" karakteri olmaya başladığından söz eder.

Bu tarzda standartlaşma, hayatı güdüp yöneten etki sahibi güçleri akla getiriyor. Hayatın her halinin standart hale gelmesi, toplumun mekanikleşmesi anlamına geleceğinden, önceden tanımlanmış ihtiyaçları gidermeye yönelik çabalar zor olmayacaktır. Bir makinanın bozulan bir parçası nasıl ki standart numaralar ile birlikte servisinden istenebiliyorsa, insanın ihtiyaçları da aynı kolaylıkta istenebilecektir. Bu da toplum üzerinde hegemonya kurmayı kolaylaştıracaktır.

Popüler kültür üzerine yapılan önemli tartışmalardan birisi de burada yoğunlaşır. Gerçekten popüler kültür, "modern kapitalist toplumlardaki hegemonik tahakküme direniş olarak mı, yoksa çanak tutma olarak mı" (Rowe, 1996, 23) nitelendirilebilecektir? Biz baştan beri yazdıklarımızla, zaten ikinciyi haklı bulduğumuzu ifade etmiş olduk. Yani ferdi ve ihtiyaçlarını yücelten postmodernimin sunduğu hayat tarzı ile, "çanak tutma" işlevini üstlendiğini söyledik.

Dünyadaki bu genel eğilimler bir değerler sistemi sunan bütün semavi dinlerin müntesiplerini de etkilemiştir. Bütün dinlerin müntesipleri kendi değerleri açısından popüler kültürü eleştirmişlerdir. Ehl-i İman'ın, hayat tarzını oluşturan ayrıntılar Kur'an ayetleri ve Hadis-i şerifler olduğuna göre, değerler çerçevesinde, "meşru" ve "gayr-i meşru" ayrımı kaçınılmaz olarak karşımıza çıkacaktır. Çünkü, hayat tarzını oluştururken bunlara dikkat edilmesi emredilmektedir.

"Bilerek tercih etmek"

Popüler kültür ürünlerinin ferdi her açıdan kuşattığı bu zamanda, yanlıştan kaçınmak için bilmek yetmemektedir. Birçok insan bildiği halde yanlışı tercih edebilmektedir. Birçok yönden günahla sarılmış olan insanın, bu ortamda en doğruyu seçebilmesi için çeşitli donanımlarla yaratılmıştır.

Bediüzzaman Said Nursi, bu donanımları "ruhun yaşayabilmesi" için gerekli üç kuvvet olarak tanımlamıştır. Bunlar, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliyedir. Ancak, "insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmişse de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin her birisi, tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar." (Nursi, 1997b, 29) Bu üç hayat tarzından "meşru" olanı vasat mertebesidir.

Postmodern yaşantılarda görüldüğü gibi, her şeyi mübah sayan bir hayat anlayış Eh-l-i İman'a uygun bir hayat tarzı değildir. Ehl-i İman "vasat"ı tercih ederken, ne mo-dernizmin-ulus devletin- sunduğu çerçevesi beşeri mulahazalarla çizilmiş bir hayat tarzı, ne de ferdi kutsallaştırarak yapacağı her şeyi mübah karşılayan postmodernizmin hegemonyası, esas olmalıdır. Kendi değerler sistemi, davranışları belirleyin temel faktör olmalıdır.

Ne yazık ki, "ehl-i dalalet nazar-i dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, edna bir hacat-ı hayatiyeyi, büyük bir meseleyi diniyeye tercih ettiriyor.

Postmodern yaşantıların Ehl-i İslam üzerindeki yansımaları, diğer insanlardan pek farklı olmamıştır. Said Nursi, görenek, tiryakilik ve alışkanlık yollarıyla Ehl-i İslam'ın da, "zarar-ı dünyevi yüzünden elmas gibi umur-u diniyeyi" (1994b, 74) terketmesinden söz eder.

Ehl-i imanın içine düştüğü bu durumdan daha da önemlisi "Hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih" eder hale gelmesidir. Bediüzzaman, "Onlar dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler..." mealindeki İbrahim Suresi 3. ayetini, "bu asır, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhrevi-yeye, Ehl-i İslam'a da bilerek severek tercih ettirdi." şeklinde tefsir ederek içinde bulunulan şartların vehametini belirler.

Ehl-i İslam'ın hayat tarzı ile diğer insanların hayat tarzları arasında önemli bir farkın kalmaması, modern veya postmodern hayat tarzlarının öngördüğü motiflerinin Ehl-i İslam'ın hayatında da aynen görülmesi bir vakıadır. Gündelik hayatın hemen her alanında görülen benzerlikler, bütün insanlar gibi Ehl-i İslam'ında kitle iletişim araçlarının etkisiyle şekillendirilen bir "malzeme" durumuna düştüğünü göstermektedir. Bediüzzaman, bu sonucun, fıtrat-ı insaniyede derc edilen "cihaz-ı insaniye" nin yaralanmasıyla ortaya çıktığını yazar. Bu gerçekten dolayıdır ki, Ahirzamanda gelecek zatın, "hayat", " şeriat" ve "iman" safhalarına dair görevleri arasında en mühimi ve en azamı, iman meselesi olarak zikredilir. Umumun nazarında en mühim mesele olarak, hayat ve şeriat görülmesine rağmen, bu zamandaki hakim cereyanların etkisinden korunabilmek için, iman meselesi esas olacaktır. (Nursi, 1994b, 62) Ayrıca, “hayat-ı içtimaiyeye giren” her Müslüma-n’ın “hangi şeye temas etse,ekseriyetle günahlara maruz” kalması, (Nursi, 1977a, 47) günahlardan kaçınıp sünnet-i seniyyeye ittiba edenlerin “yüz şehid ecri” sevap kazanmasına neden olacağı ifade edilmiştir. (Nursi, 1994a, 101)

Popüler kültür batıda da endişelere neden olmuştur. Batılı toplumlarda, Postmodern yaşantıların ortaya çıkarttığı sapkınlıklar, "ahlak paniği" kavramı altında içsellendirilmiştir. Sosyal düzen adına hareket ettiği düşünülen, ahlak paniği, "düzenleyici bir mutabakat" aracı olarak görülmüştür.

Özellikle muhafazakar kesimlerin endişelerini ifade eden "Nereye gidiyoruz? Ne oluyoruz?" gibi bildik sorular değerleri korumaya yönelik söylemlerdir. McRobbie, ahlak paniğini, "sağ kanadın kendi değerlerine ve politikalarına popüler destek sağlamak için kullandıkları en etkili stratejilerden" biri olarak kabul eder. Ve şöyle devam eder: "Şuraya dikkat edilmelidir ki, ahlak paniği ayrılmaz bir şekilde muhafazakarlıkla bağlantılıdır; ve ayrıca, "medya" ile "sosyal kontrol" arasındaki bağlantı anını belirler. (1999, 290) Ahlak paniğinin sapkınlığı artırdığına dair tezleri bir kenara bırakarak, sosyal tepki olarak ahlak paniği üzerinde durmak istiyorum.

Bu anlamda ahlak paniği genellikle suç sözkonusu olunca gündeme gelmiştir. Bütün dünyada suça teşvik edici bir unsur olarak medya, sosyal tepkinin önünü kapatmaya çalışmıştır. Mesela, İngiltere'de, cinsel tacize uğramış çocuklar adına hareket eden kadın doktor, (Marietta Higgs) medya tarafından ahlak bekçisi ilan edilmesi beklenirken, halk düşmanı ilan edilmiştir. Ayrıca, sapkınlıkları önlemeye dönük bu tür çalışmaları, "arzuyu denetlemek" olarak yorumlayanlar da çıkmıştır.

Bütün bunların yanında ahlak paniği, değerlerin yitirilmesinin verdiği endişe içerisinde, toplumun gösterdiği reaksiyon olarak algılanmıştır.

Sonuç

Hayat tarzı, ferdin hür iradesiyle belirlemesi gereken özel bir alan olduğu halde, her dönemde bu alanı belirlemek için çalışanlar çıkmıştır. Modern dönemlerde otoriter öz taşıyan hayat tarzları, modernleştirici güçler tarafından sunulurken şimdi bu iş enformasyon aracılığıyla yapılmaktadır. Bugün popüler kültür ferdin hayatının her alanında açık veya örtük bir tarzda hegemonya kurmuş durumdadır.

Öngörülen hayat tarzı, dönüşüm ve taklit yoluyla oluşturulmaktadır. Bu anlayışta insana "tüketen bir varlık" olarak bakılması tükettiği oranda değer verilmesine neden oluyor. Postmodernizmde ferdin öncelenmesine karşılık, değerlerin ikinci plana atılması, ister istemez insanı bir malzeme konumuna düşürüyor. Ferdin bütün ihtiyaçları, öngörülebilir şekilde standartlaştırılıp sunulunca insana düşen, kendisi için uygun görülen popüler kültür ürünlerini almak kullanmak kalıyor. Alışkanlık saikasıyla sorgulama yeteneğini yitiren fert, kendisi için öngörülen hayat tarzını, daha iyi yaşama şekli olarak algılamaya başlıyor. Gerçek olmayan ihtiyaçlar gerçek gibi algıladığından, temin etmekte zorluk çektiği malzemeleri değerleri yok saymak pahasına elde etmek yoluna gidebiliyor

Ehl-i İman içinde durum pek farklı değildir. Yeni zamanların hayat tarzına alışan Ehl-i diyanet, sunulan hayat tarzına İslami renkler katarak, bu çabasıyla hayatını din nazarında meşrulaştırmaya çalışıyor. En küçük bir dünyevi menfeat için dini bir meseledeki hassasiyetini yitirebiliyor. Bu da İnananları, ayet-i kerimede mealen belirtilen, "onlar dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler" grubuna dahil ediyor.

Bilerek dünya hayatını ahirete tercih etmemek için, hayat tarzımızın bütün unsurlarıyla hesaba çekilmesi gerekiyor. Analiz etmeden hayatımızın bir parçası haline getirdiğimiz onlarca alışkanlıklar, seçerek oldıklarımız, yada farkında olmadan sahiplendiklerimiz; hepsini yeni baştan sorgulamalıyız, herhalde.

Dipnotlar

1. Max Weber, 1904'de yazdığı Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserinde "modern ekonomik düzenin muazzam kozmosu" tümüyle "bir demir kafes" içine aldığından bahsediyordu. Neyse ki Ritzer (1998) demir kafes kavramını kullanırken kafesin niceliğini tartışarak, "kadife kafes"ten de bahsederek yeni dönemlerin kafese kattığı farklılığı vurgulamış.

2. İlk aşaması 16. yüzyıldan başlayarak 18. yüzyıla kadar devam eden dönemdir. Fransız ihtilali ile başlayan ikinci aşaması 20. yüzyıla kadar sürer; son aşaması ise 20. yüzyılda yaşanmıştır.

3. Borges bir öyküsünde, aynaların dünyası ile insanların dünyasının birbirlerinden ayrı, bölünmüş olmadığı bir çağda, bir gece ayna halkının ayaklanarak dünyayı işgal edişinden söz eder. Çıkan savaşın sonunda, Sarı Sultan'ın büyü gücü sayesinde, ayna halkı altedilir ve Sarı Sultan, işgalcileri aynalara hapsedip, bundan böyle insanların hareketlerini taklit etmekle cezalandırır. Artık ayna halkı insanların kölesi yansımalardır. Ama birgün gelecek, büyü bozulup ayna halkı da özgürlüğüne kavuşacaktır. Ayna halkının özgürlüğü, yanılsamaların gerçeğin ayağını kaydıran iktidarı anlamına geldiğine göre, bugünün tam ne zaman gelmiş olduğunu, belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ancak günümüz Fransız felsefesinin önde gelen isimlerinden, J. Boudrillard'ın, çağdaş dünyanın bir "illüzyonlar" dönemine girmiş olduğu tezi, bugünün gelmiş olabileceği sezgimizi kuvvetlendiriyor. Boudrillard'a göre, çağdaş yaşamda hiçbirşeyin "aslı" yok, her şey bir "simülasyon". (Ergin, 1992, 118)

 

Kaynakça

Ahıska, M.(1995), "Medya, Küresellik ve Yerellik", Toplum ve Bilim, (67): 6-23

Argın, Ş. (1992), Postmodern Yaşantı(lar), Medyave Biz(ler)", Birikim, (38-39): 117-120

Arıkan, M. (1992), "Postmodernist düşüncede gerçekliğe ve düzene bakış", Birikim, (34): 65-69

Berman, M. (1992), "Modernlik-Dün, Bugün ve Yarın", Birikim, (34): 43-56

Best, S., Kellner, D. (1998) Postmodern Teori, Çev: Mehmet Küçük, İstanbul, Ayrıntı

Featherstone, M. (1996), Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, Çev: Mehmet Küçük, İstanbul, Ayrıntı

Mattelard, A. (1995), Beyin İgfal Şebekesi, Çev: Işın Gürbüz, İstanbul, Ayrıntı

McRobbie, A. (1999), Postmodernizm ve Popüler Kültür, Çev: Almila Özdek, İstanbul, Sarmal

Mutman, M. (1995), "Televizyon nasıl sorgulanmalı", Toplum ve Bilim, (67): 26-71

Nursi, B. S. (1994a), Lemalar, İstanbul, Yeni Asya

Nursi, B. S. (1994b), Kastomonu Lahikası, İstanbul, Yeni Asya

Nursi, B. S. (1995), Hutbe-i Şamiye, İstanbul, Yeni Asya

Nursi, B. S. (1997a), Sikke-i Tasdik-i Gaybî, İstanbul, Yeni Asya

Nursi, B. S. (1997b), İşaret-ül I'caz, İstanbul, Yeni Asya

Oktay, A. (1995), Türkiye'de Popüler Kültür, İstanbul, Yapı Kredi

Özbek, M. (1994), Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski, İstanbul, İletişim

Ritzer, G. (1998), Toplumun McDonaldlaştırılması, Çev: Şen Süer Kaya, İstanbul, Ayrıntı

Rowe, D. (1996 ), Popüler Kültürler, Rock ve Sporda Haz Politikası, İstanbul, Ayrıntı

Yukarı