. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4877

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2005 
 Adalet
 KÖPRÜ / Güz 2001 
 Ölüm Gerçeği


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Modernleşme Serüveni
Kış 98   [ 61. Sayı ]


Çağdaşlaşma Sınavı

Hüseyin Hatemi

Prof. Dr. Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi

Çağdaşlaşma; Ahlâk ve Hukuk’un temel yargılarında geçerli olabilecek bir kavram değildir. Müspet ilimlerin kanunlarında da bu kavrama yer yoktur. “Çağdaş” dediğimiz yargılar “doğru” değil iseler; “çağdaş” nitelemesi onlara hiçbir yarar sağlamaz. Doğru iseler, “çağdaş” diye nitelenmelerinin onlara muntazam bir değer kazandırdığı söylenemez. Doğru; bu anlamda “çağdaş” olmasa da doğrudur. “Doğru”nun değeri düşmez. Yanlış ise; “çağdaş” olsa dahi değersizdir.

Ahlâk ve hukuk’un temel ve evrensel ilkeleri alanında çağdaşlığın anlamı olmadığını anlamak için; “Asr” Suresi’ne bakalım. Bu Sure’yi okuduğumuzda görürüz ki çağdaşlık akıntısına kapılarak akıntı çağanozuna dönenler; “hüsran”dan kurtulamazlar. “Hüsran”dan kurtulanlar kimlerdir? İman edenler, salih amel sahipleri, Hakkı ve Sabrı öğütleyenler ve bu yönde öğütleşenler! İmanın konusu bellidir, nisbî ve izafi değildir. “Salih ameller”in kıstası, ölçütü de bellidir. “Hakk”da belirli “artikl” ile anılmaktadır, herhangi bir hak anlayışı değil, El-Hakk!

Şu halde “çağdaşlığın” anlamı ne olsa gerektir? Olsa olsa teknoloji alanındadır: Teknoloji alanındaki ilerlemeleri kavrayamayan, izleyemeyen bir toplum; Osmanlı’nın başına geldiği gibi, bir süre sonra “niçin geri kaldık?” sorusuna cevap bulmaya uğraşır. Bu sırada da “intizâm-ı kaar için düşmenden istifsâr-ı rey/Rah-ı Firdevs-i berîni sormadır iblis’den” beytinde belirtildiği gibi, İblis ve yardımcılarını “danışman” seçerse, şu vahîm yanılgıya düşer: Teknolojide geri kalmasının kusuru; inançlar ve Ahlâk alanındaki yanılgı ve yanlışlarındandır. Şu halde her şeyden önce bu alanda Pozitivizm, agnostisizm, materyalizm ve rölativizmi kabul etmelidir.

Bu yanılgıya düşen bir toplum için; bu yanlışından dönmedikçe, artık kurtuluş yoktur. Gitgide daha fazla batağa, fasit daireye saplanır-kalır. Oysa yapacağı şudur: Bilgide ve teknolojide geri kalmış ise, bu alanda çağın vardığı çizgiye ulaşacak, Evrensel ve İlahi Tabiî Hukuk ve ahlâk alanında ise “çağdaş” olmaya değil, Hakkın doğru bilincine dönmeye ve aklının ve gönlünün yardımı ile bu bi-linci korumaya çalışacaktır.

Osmanlı bunu yapamadığı için başarıya ulaşamadı. Yeni Türkiye yalnızca teknoloji alnında değil inanç ve ahlâk alnında da doğrunun değil “çağdaş”ın izini izlediği için, bir süre Milli Sanayi’i kurmaya çalıştı ise de, kısa bir süre sonra ümidini ve hızını yitirdi. Çünkü yenileşme ve çağdaşlaşma çabaları sağlam bir felsefî temele değil, taklide dayanıyordu. Örnek olarak da Osmanlı’nın “Düvel-i muazzama”sının bileşkesi olan soyut bir “Batı” alınmıştı. İkinci Dünya Savaşı ise; artık bu Batı’nın değil daha Batı’nın, ABD’nin daha güçlü olduğunu göstermişti. Bu sebeple her üçü de yine köksüz ve sırf şekilci bir taklide dayanan üç tür Batıcılık; Sovyet İmparatorluğu çökünceye kadar; Türkiye’de varlığını sürdürdü: Sovyetler güçlü göründükçe, Osmanlı Batıcılığı artık modadan düşmüştü, buna rağmen bir tür Tanzimat nostaljisi ile, Dünya görüşünde ve dış Politikada değil de, “günlük yaşamda”, zararsız bir zarafet ve kültür belirtisi olarak korunmak isteniyordu. “Dostum Mozart” diyebilmenin yine de bir itibarı vardı. Dünya görüşü ve dış politika alanında ise, iki tür Batıcılık (taklitçilik) çarpışıyordu: Kapitalizm ve komünizm. Her iki Batıcılık da kendi içinde ikiye ayrılıyordu; Sırf Amerikancı veya Sovyetçi olanı ile, Batı imbiğinden, Avrupa imbiğinden geçirilmeye çalışılanı.

Bu “Batıcılık” (taklitçilik) türlerinden ikincisi, Komünizm; Kapitalizme karşı tepki olarak doğmuştu. Bu dünya görüşü; “çağdaşlaşma”nın İlâhi-Tabiî Hukuk alanında değil Teknoloji alanında olması gerektiğini tesbit ve teşhis edememiş, bu sebeple de binmesi gereken dalı önceden kesmişti.

Hınçtan doğan tepkinin ilk hızı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkmanın barutu bir kırk-altmış sene sonra tükendi. Can çekişen Sovyet Sistemi Afganistan’a bir kuyruk darbesi vurduktan sonra iflas etti. Oysa bizim tak-litçi sosyalistler İkinci Dünya Savaşı’-nın bize komşu olan galibinin; yakında tek süper güç olacağını bekliyorlardı. Şimdi; “harakiri”mi yapacaklardı?

Bir şaşkınlık dönemi geçirdikten sonra, ABD’nin kendilerine “bizim dergâhımız değişmez ilkeler dergahı değil, sadece bize itaat dergâhıdır, eski materyalist olsan bile, sadece komü-nizme tövbe et ve bize gel” dediğini fark ettiler ve bu kez de Amerikancı kucaklara koştular.

İlâhi-Tabiî Hukuk ve Ahlâk yine “garib” kaldı. Esasen Resûl-i Ekrem (S.A.) “din garib başladı ve yine garib olacaktır” buyurmamış mı idi? Şimdi işte bu “gurbet”i yaşamaktayız. Kur’an-ı Kerim’in belirttiği gibi; Dâbbetülarz (Leviathan) tekrar ortaya çıkmıştır ve insanlığın mahvı bahasına, evrensel İlahi-Tabii Hukuk ve Ahlâk’ı Yeryüzü’nden silmeye çalışmaktadır. Bundan başarılı olamayacaktır. Akıbet; takva sahiplerinindir. Allah; Nûrunu tamamlayacaktır.

Körü körüne taklitçilik ve şekilcilik anlamında bir çağdaşlaşma; teknolojik bir üstünlüğü bile sağlayamaz. Biz de Sovyetler’in düştüğü hataya düşmeyelim. Bindiğimiz dalı keserek hiçbir uzun vadeli kalkınma hamlesine girişemeyiz. Bir Dünya Savaşı’nın galibi de olamadığımıza göre, çökmemiz için en fazla yetmiş yıllık bir süre de gerekmez. Zamanında tedbir alınmazsa, bindiği-miz dal çatırdayarak düşerken, Gorba-çov-vari “Perestroyka, Glasnost?” fer-yatları da, “yetiş yâ Amerikan Başkanı, meded yâ President!” çığlıkları da fayda vermez. Merhum İkbal’in ve merhum Akif’in söyledikleri gibi, hakim güçler kendilerine körü körüne itaat eden taklitçilerine merhamet duyarak onları ezmekten vazgeçecek değillerdir. Zulme tabi olarak—sadece teknoloji alanında da olsa—kalkınmanın hiçbir örneği tarihte görülmemiştir. Köleliği kabul edenin sadece süslü-püslü, yal-dızlanmış zincirleri olur o kadar! Yoksa silahı bile olmaz.

Köksüz taklitçiliğimizin son ibret verici örneklerinden birisi de; İlâhî ve evrensel Tabiî Hukuk’a dayandırılmayan “Başkanlık Sistemi” hevesleridir.

Dinleneceğinden emin olsa idim, daha çok şeyler söylerdim. Heyhat! Doğruyu apaçık söyleyen; şimdi dokuz köyden değil doğrudan doğruya—Dâbbetülarz tarafından—Arz’dan kovuluyor. İyisi mi siz de Köprü’yü geçin-ceye kadar zamane dayılarından birisinin köşe yazısını okuyun. Fakat unutmayalım ki Sırat Köprüsü var! Bu köprüden geçebilmek için de zamane Deli Dumrulları’na bac ödemek değil değişmez ve evrensel değerlere dönmek gerekiyor.

Geçen yüzyılda Osmanlı “çağdaşlaşma” için İslâm’dan uzaklaşmak gerektiği noktasında iğfal edildi. Bu yüzden de Doğruya dönüş yapacak yerde, yerli gelenekçiler ile Batıcı taklitçiliği bir düalizm biçiminde uzlaştırarak ilerleyebileceğini sandı. Tamamlanmak üzere olan yüzyılımızda ise gelenekçilik tasfiye edilmek istendi ve önce Avrupa usulü bir tekçilik, fakat o da maalesef sadece şekilcilik ve taklitçilik görü-nümünde, gerçekleştirilmek istendi. Ardından da kapitalizm ve komünizm ikilemi arasında tam anlamı ile bînamaz kalındı. Bu gün bize ister gelenekçilik anlamı ile olsun, ister gerçek ve öz anlamı ile olsun evrensel İlâhi ve Tabiî Hukuku terk ederek teknolojide montaj-cılık ve pazarlamacılık, ideolojide ise tamamen—ABD’ye bile değil—oligarşinin asıl hakim odağı olan Leviathan’a tabi olmamız dayatılıyor. Bir uyanış belirtisi gösterecek yerde zorbalara yaranmak için tersine bir hoşgörü yarışına giriyoruz. Bu yarışın “Motto”su şudur: Zorbaya hoşgörü (yani geç yiğidim geç), zulüm görene ise bir tekme de senden!

Beğenene—olabiliyorsa—mübarek olsun. Bu ilke altında toplanabilecek herhangi bir çağdaşlık anlayışına mensup olmaktansa ben, çağdışı sayılmayı ve çağlar üstü değişmez ve evrensel ilkelere bağlı olmayı üstün tutarım.

Yukarı