. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4999

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2008 
 Bir Medeniyet Dili Olarak Risale-i Nur
 KÖPRÜ / Kış 2004 
 Avrupa Birliği


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Hoşgörü: Nereye Kadar?
Kış 97   [ 57. Sayı ]


Müslümanca Tavır Alış Üzerine Bir Deneme

Mustafa Akça

"Sırtındaki akrebi gösteren
kardeşine kızılmaz ve kızılmamalı"

a.

Ülke insanlarının ortak değer yargılarının ve temel birleştirici unsurlarının bir kısım insanların-fırkaların tekeline geçmesi siyasî ve içtimaî işleyişin en önemli müşküllerindendir. Genelde “devlet” mefhumunun yanlış anlaşılmasından ortaya çıkan bu problemin aslî sebebi; devletin “bir teknolojik alet, bir ma-kina, toplumun eğilimlerine göre şekillenen bir kurum” olarak değil de; yaptırımcı, sınırlayıcı, baskıcı, toplumu yönlendirici bir halk çobanı yahut bir aile babası olarak yorumlanmasıdır. Fikirlerin başkaları tarafından kabullenilmesine yarayacak yaptırımcı bir kurum olarak da görülen devletin; en küçük ilişkilerden en büyük felsefî tartışmalara kadar her birimde tartışılması, onun vazgeçilmez-liğini ortaya koyuyor. Devletin nimetlerini bir zorlama aracı olarak gören zihniyet, cemiyetin inkişaf etmesine sebep olan sosyolojik birimlerin parçalanmasını netice verecektir. Devletin âdil bir hakem rolünden diktatör bir hâkim şekline sokulması, her ne ad altında olursa olsun, insanlarının riyakâr olduğu bir ülkeyi de beraberinde getirecektir. Otoritenin zayıfladığı anda ise tam bir anarşi ortamı doğacaktır.

Devlet hizmet yeridir; ister müslümana, ister sosyaliste, ister dinsize... Devletin yönetim usulünü belirleyecek olanlar, ülkenin ekseriyetini teşkil eden vatandaş kısmıdır. Şu meselenin belirginliğinin tepe noktası ve rejim saatinin kurma kolları insanların sadırlarındaki vicdan-inanç-fikir üçlemesidir. Devletin bir kimliğe bürünüşünün prosedürü millette oluşacak olan uyuşma-uzlaşma ile başlayacaktır. Sonuçta, bu uzlaşmanın tecelli tarlası olan mecliste şu hususun rütuşlanıp, yani kanun ve nizamnamelerle sınırları çizilip; kaziyye şeklini alması hem mantıkî hem insanî, hem de gerçek İslâmî yöntem olacaktır. Demek ki işin fıtrî yapıcıları tavandaki “meclis-parti-hükümet kombinezonu” değil; taban olan ve temelleri oluşturan milletin kendisidir. Eğer bu çark böyle işlemiyorsa, o zaman ülkede bir diktatörlüğün varlığından söz etmek yanlış olmayacaktır. Devlet milletiyle çatışma halindeyse, temel hak ve hürriyetler çiğnenebiliyorsa, fıtrata muhalif bir siyasal ve sosyal yapının o ülkede yerleşik olduğunu söyleyebiliriz demektir.

Meşhurdur, bir Emevî valisi olan Haccâc-ı Zalim, huzuruna gelip Hz. Ömer gibi adaletli olmasını isteyenlere şu karşılığı veriyor: "Sizler bir Ebu Zer-i Gıfârî gibi olmadıkça, ben de Ömer (r.a.) gibi olmayacağım!.." Demek ki idarecilerin rengi, toplumun renklendirmesiyle oluyor. Hıristiyanca düşünen ve dolayısıyla o tarz yaşayan, nüfus cüzdanlarında ise “müslüman” yazan bir toplulukta İslâmî bir devlet “diktatör bir devlet”ten başka bir şey olmayacaktır. Olması da mümkün değildir. Görünen o ki bir İslâmî devlet idealinin gerçekleşmesinin çözümü “insanların müslüman edilmesine çalışmakta” düğümleniyor. Peki şu merhalede sorun nedir? Sorun, başarının hangi yolla elde edilebileceğidir. Resmî kurumlar olan partilerle mi, yoksa içtimaî müesseseler olan cemaatler-tarikatlerle mi? Kalkış noktası olarak önce birey ve ardından toplum mu seçilecek; yoksa işe devletten mi başlanacak? Hak ve hakikate uygun ve sünnetullaha muvafık bir şekilde, ihlas ve samimiyeti yitirmeden ve adâleti gözeterek tebliğ nasıl gerçekleştirilecek?

b.

Geniş İslâm coğrafyasında, İslâm'ın insanlara ulaştırılması çalışmaları iki tarzda devam etmekte; a) Sivil Yöntem, b) Resmî Yöntem... Sivil yöntem dediğimiz şey, esasen katılıma dayalı —çoğulculuğa değil— ümmet'i ön plana çıkaran; aşağıdan yukarıya, halktan devlete bir değişimi öngören yapıdadır ve çekirdeğinde pozitif ilimlerle birlikte İslâmî ilimleri de kaynaştırarak, klasik millî eğitim ve öğretimi aşıp modernist ve rasyonalist dünyaya alternatifler saçmaktadır. Bu değişim planının tuğlalarını ise evrensel düzleme değılmış olan yüzlerce cemaat ve tarikat oluşturmaktadır.

Resmî yöntem hakimiyet ve otoriteyi, iktidarı ve devleti ele geçirmek düşüncesindedir ve yukarıdan aşağıya bir çözümü öngörür. İdeologyasının odağını “ahlâk ve insan (birey)” değil, siyaset ve askerî otorite oluşturur. Darbeye sıcak bakan bir yapıdadır. Küresel düzlemde, etnik-sosyopolitik ve kültürel farkların olması sebebiyle birkaç versiyona ayrılmıştır. Hemen aklımıza gelenler; İran'da Devrimci Radikaller, Sudan ve Suriye’de İhvan-ı Müslimîn Cemaatleri, Ürdün’de Hizbü't-Tahrir Örgütü, Cezayir’de İslâmî Kurtuluş Cephesi (FİS) ve Türkiye'de MNP-MSP-RP zinciri... Bir de Türkiye'de ve Senegal'de yer alan, bahsedilenlerden ayrı olarak devletin kontrolünde hizmet veren Diyanet İşleri var ki, bunları bahsimizden hariç tutmak durumundayız. Şüphesiz, saydığımız oluşumları birbirlerinden ayıran net çizgiler de olmasına rağmen, temelde “siyaset” eksenli olmaları hepsinin ortak noktasıdır.

Şunu açıklıkla vurgulamak gerekiyor ki; İslâmî coğrafya üzerinde Pakistan, Malezya, İran, Türkiye, Ürdün ve Mısır gibi ülkelerde “resmî yöntemin” iktidara geldiği görülmesine rağmen, genel gidişatta hissedilir bir iyileşme olmadı. Kimi yerlerde mezhepçilik, kimi yerlerde de siyasî ayrılıklar sebebiyle İslâmî yapılanma sağlıklı bir biçimde gerçekleştirilemedi. Hemen bir örnek verecek olursak, Francis Fukuyama'nın yazdığına göre İran'da, mil-yonlarca insanın Devrim'in cazibesi ve görkemli atmosferi altında "Amerika'ya ölüm!" diye bağırdıkları bir zamanda; bir gazeteci Tahran'daki reklam tabelalarına dikkat çekerek şunları söylüyor: “Korkacak birşey yok, çünkü reklam tabelaları hâlâ yerinde duruyor."1 Reklam tabelaları; yani kapitalizmin yaldızlı ahtapot kolları.

Ülkemizde, hangi tonda olursa olsun, TV kanalları ve radyo istasyonları evlere, mutfaklara, çarşı-pazar ve işyerlerine modern, kapitalist ve nefsanî dünyanın alterna-tiflerini sundukça korkulacak birşey yok gerçekten. Demek ki, tek başına siyaset ve iktidar, evrensel bir alternatif ve ittihad-ı İslâm 'a bir dayanak noktası olamıyor.

Burada, hemen bir hususun altını çizmek istiyorum: Kurtuluşun “düşmanın silahıyla silahlanmak” düşüncesinde olduğu muhakkak olmakla beraber, bu yanlış bir yorum ile pekâlâ geri tepecek bir yöntemdir. Meselâ sadece ekonomiyi mutlaklaştırıp “ağır sanayi hamleleri” hazırlamak yeni bağımlılıklara zemin hazırlayacaktır. Aslî gücü, modernizmin materyalist vasıtalarında değil; insanî dinamiklerde, ruhî atmosferlerde aramak gerekir. Çünkü, eşyayı anlamlandırışın merkezi onlardadır. Bunu anlamak için Bedir Savaşı örnek olarak bize yetecektir.

c.

Colin Turner'ın yazdıkları hâlâ hafızamdadır. Asrın ihtiyacı olan hizmet tarzının iman'ı esas alan bir halk dirilişi olduğundan bahsediyordu. Son devrin iki önemli İslâmî hareketini karşılaştırdığı yazısında şöyle diyordu: "Bediüzzaman'ın müdafaa ettiği inkılab; Tahran, Kahire ve Cezayir sokaklarında çığırtkanlığı yapılan cinsten bir inkılab değildir. Risale-i Nur'un inkılabı zihinlerde, kalplerde, ruhlarda ve nefislerde bir inkılabdır. Bu bir 'İslâm devrimi' değil bir 'iman inkılabı'dır. Bu da iki seviyede gerçekleşecektir: Müslümanları taklidî imandan tahkikî imana; inanmayanları da 'ene'nin kulluğundan Allah'ın (c.c.) kulluğuna eriştirmekle...”2

Bilindiği üzere Bediüzzaman, kendine “müslüman” diyen kitlelerin İslâm'ın ana umdelerinden, en başta imanın tahkike muhtaç olan esaslarından uzak kaldıklarına; her türlü fıkhî-siyasî-içtimaî meseleden daha öncelikli olarak, materyalist-tabiatpe-rest felsefelerin kalplerini ve kişiliklerini zayıflattığı müslüman kitlelerin imanî ve kalbî yönden tahkikî (sarsılmaz) bir sevi-yeye getirilmeleri gerektiğine işaret ediyordu.

Şüphesiz Turner'ın vurguladığı “iman inkılabı”, Said Nursî'nin hedeflediği tecdit (yeniden yapılanma) hareketinin birinci safhasını oluşturuyordu. İman tohumlarının kökleşip filizlenmesi sürecinde, İslâm’ın ana umdelerinin, sosyolojik tabanda, yani hayatta icrasına geçilmesi hareketin ikinci basamağını oluşturuyordu. Hukuk ve iktidar, daha geniç bir anlatımla ittihad-ı İslâm ve hilafet, hayatın rayına oturma sürecinde tartışılacak ve neticeye vardırılacak konular olmak üzere, tecdit hareketinin üçüncü sırasını teşkil ediyorlardı.3

d.

Hayat safhasından kastımızın İslâm'ın toplumsal dinamiklerini işletebilmek olduğu açıktır. Yani, düzenin paradigmalarına, kurum ve kuruluşlarına, özel giri-şimciliğin şartlarıyla tutarlı ve hakikaten İslâmî alternatifler üretmek. Eğitime, ekonomiye, san'ata, yayıncılığa kadar sos-yolojik karaktere sahip her alanda örnekler geliştirebilmek. Yani bir peygamber mesleği olarak insanları hâlen ve kâlen ikna edebilmek. Tabiî ki, bu alternatiflerin gerçekleştirilmesi esnasında; üçüncü basamakta zikredilen hususların teşkil edilmesi yönünden hukukî ve siyasî alanlarda somut, açık, takiyyesiz, programlı, inandırıcı örnekler sergilenmesi de önemli bir husus. Sanıyorum ki resmî yöntemcilerle sivil yöntemciler arasındaki sun'î problemler hayat safhasının olgunlaşması sırasında eriyecektir. Her iki tarafın da, İslâm’ın toplumsal dinamiklerinin hayata tatbik olunması sürecindeki çalışmalarda, birbirlerini tanıma ve karşılıklı olarak motive etme yönünden hayli yakınlaştıkları durum, onların ayaklarını yere daha bir kuvvetlice basabilmelerine yardımcı olacaktır. Hayalî ve hamasî şeylerin zamanı değil, isbat ve icraat zamanı olduğunu farketmeleri lazımdır.

Ne kadar İslâmî oldukları tartışmalı olsa da, “dinî” radyo ve TV'lerin çoğalması, İslâmî müzik ve matbuat endüstrisinin son demlerde en parıldayan kesimler olması, “ittihad- İslâm ve hilafet nasıl olabilir?” tartışmalarının yoğunluk kazanması, cumhurbaşkanı da dahil olmak üzere pek çok bürokrat ve politikacının “laik Türkiye” söylemini bırakıp “demokratik Türkiye Cumhuriyeti ve anayasal vatandaşlık”ı telaffuza meyletmeleri sanıyorum ki “hayat” safhasının sinyalleri... Bunlardan sonra, artık hilafet, ittihad-ı İslâm vs. gibi siyasal meselelerin tartışılmaya başlanması bizi şaşırtmamalı. Lakin, hayat safhasında halledilmesi gereken o kadar problem var ki! Müslüman kesimlerin hâlâ kapalı sos-yolojik birimler ve ekonomik teşekküller halinde kalmaları; iletişimin, dolayısıyla modern dünyanın dayatmaları karşısında zayıf kalmalarına sebep olmaktadır. Şirketleşmenin çok önemli olduğu şu zamanda, küçük oluşumlar olarak kalmak ve küçük hedefler peşinde koşmak ne yazık ki hâlâ müslümanların ısrar ettikleri bir durum. Modernizmin maddî ve manevî saldırıları karşısında maddî ve manevî şirketler oluşturmak şimdiki asrın bir gereğidir. Bu oluşumu önleyen şeylerin —özellikle siyasî endişelerin— izale edilmesi lazımdır ki, böylece birbirleriyle çatışmayan bir makinenin çarklarını işletebilmek mümkün olsun.

e.

Şu zamanın çarşısında en önemli metalar haline gelen siyaset ve ekonomiden çok daha önemli bir husus olan ve iman ve hayat safhalarıyla içkin olan bir konu da kültür olgusudur. Son yetmiş-seksen senedir dünyayı sarsan olaylar, her ülkede çeşitli oranlarda depremlere sebep olmuştur. Ülkemizde de bir “fetret” dönemi yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Herhangi bir kültürün en önemli unsurlarından olan dil büyük bir erozyona uğramıştır. Tarihimizle bizi bağlayan nakışlar kazınmış; mekanik ve metalik bir hale girmiştir. Bugün kaçımız Namık Kemal'i, Naima'yı, Evliya Çelebi'yi, Said Nursî'yi, Menâkıb-ı Sultan Süleyman'ı, Ahmet Hamdi'yi, İskilipli'yi anlayabilecek kelime dağarcığına ve dil aşinalığına sahibiz? Üstelik, tüm kudretleriyle, İslâmî kültürün dil dahil her bir ögesini tüm zenginliğiyle kuşağımıza ve gelecek nesillere aktarmaya çalışan şu insanları karışık kuruşuk ve anlaşılmaz ifadeler kullanmakla suçlayabiliyoruz. Hatta, ihtiyarlık dönemini zindanlarda, insafsız memurların baskı ve tarassutları altında geçiren; ilim, makam ve şereflerini, gelecek kuşakların imanlarını ve kişiliklerini kurtaracak olan eserlerine ve hizmetlerine zarar gelmemesi için feda edebilen, ayakları öpülesi iman ve kültür mimarlarımıza son raddede bir vefasızlık örneği gösterebiliyoruz. Eğer vefa denilen şey, sadece İstanbul'da bir semt ve üçüncü ligden çıkamayan bir takım değilse; Elmalılı gibi, Bediüzzaman gibi insanlarımıza; Necip Fazıl, Tarık Buğra, Peyami Safa, Cemil Meriç gibi kültür mühendislerimize göstermemiz gereken bir davranış değil mi? Şu bir gerçek ki, bu insanlara hâlâ soğuk bakışımızın bir sebebi de, özellikle siyasî endişelerimizdir ve “sadece benim mesleğim haktır” olan yanlış düşünüşümüzdür.

Siyaset ve ekonomiye harcadığımız zaman, para ve enerjinin kırkta birini kültür alanına kaydırabilsek, göreceğiz ki, o zaman iktidara kimin geldiğinin pek önemi yok. Eğer bizler son yetmiş yıldır enerjimizi sarfettiğimiz alanlar olarak imanî ve İslâmî altyapıyı, irfanî ve kültürel sahaları seçmiş olsa idik, bugün zaten durum böyle olmazdı. Çünkü İslâmî hayattan uzak kalışımızın ve imanî bir fikir atmosferine sahip olamayışımızın ana sebebi, bu noktalarda erozyona uğramış, uğratılmış oluşumuzdur. Padişahlığın ve sadece siyasal bir görüntüye bürünmüş hilafetin kaldırılması değildir bugünkü halimizin sebebi. Bu bakımdan, düşünülecek her türlü intifada hareketinin, her tadilat girişiminin temelini siyasal yapılanma ve iktidar olayı değil; kültürümüzün altyapısını oluşturan iman hakikatlerinin inkişafi oluşturmalıdır.

f.

Halkın iradesinin ve hakimiyetinin ilk tecelligâhı, insanların fert-be-fert kalplerindeki vicdanî sorumluluk duygusudur. Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir sözünden anlayacağımız; ülkedeki otoritenin asıl kaynağının milletin dininin, örfünün ve vicdanî sesinin bir karışımı olmasıdır. Yoksa herşeyi kuşatan ve halkın iradesi gibi mecalsiz ve vehmî bir olgunun çok ötesinde bulunan küllî hakimiyetin Allah'ta (c.c.) olduğu izahtan varestedir. Halkın hakimiyeti, insandaki cüz'î irade şeklinde anlaşılmalıdır. Kendi halkı “düşünme tembeli” olan bir politikacı, iktidar dahi olsa; ya kendi nefsinin esiri ya da ihtilalci-kurtarıcı akbabaların yemekliği olacaktır. Halkın fikridir, politikacının fikri denilen. Ve, “layık olduğunuz şekilde yönetilirsiniz” biçiminde düsturlaşan, prensipleşen de bu değil midir?

g.

Aylaklığa ve lumpenliğe methiyeler düzülen şu ülkede, meselelerin hallolabilmesi pek güçtür. Hele eğitim seviyesi —tabiî ki eğitimden kastımız millî eğitim değil— çok düşük olan insanlara bir arada yaşamayı öğretebilmek; demokrasiyi ve meşvereti anlatabilmek hiç de kolay değil. Özellikle münevverlerimiz, her kesimden insanı demokratik düzleme çekebildikleri oranda kıymetli şeyler yapabilmiş olacaklardır. Siyasal alanlara çekilmeye çalışıldıkça, zaten halkın gözünde özellikle tek parti döneminde ciddi şekilde sicillenmiş olan siyasetin çamurlarına bulanılacaktır. Demokratik düzlemden kastımızın bireysel ve kurumsal faaliyetlerimizin arenası olan ve sosyal dinamiklerin kaynağını oluşturan toplum hayatı olduğu aşikârdır.

İnsanlar eğer İslâm adına, kurulu düzeni hayırlıyorlarsa, kitlelere hamasî değil sahici örnekler ve hedefler göstermeliler. Bunu yapmazlarsa, sonuçta, iki asırdır Batıcıların savunageldikleri hedef-leri, İslâmî terim ve söylemlerle savunmak zorunda kalacaklardır. Şüphesiz ki bu, İslâm için bir düş kırıklığından başka bir şey değildir ve bunun sorumluluğunu üstlenebilecek kimdir?

h.

Yetmişli yılların gürültülü atmosferinden seksenli dönemin uykulu günlerine sürüklenen Türkiye'de, siyasî hayatta tek adam rolünü oynayan Özal, dindarlığı gerekçesiyle halkın teveccühüne de mazhar olmuştu. Lakin, İsmet Özel'in de atıfta bulunduğu gibi, Kemalizm'in “motor değişimi”ni de üstlenmişti.4 Kapitalizm, bireycilik, liberalizm, vs. gibi temelde mo-dernist dünyaya ait olan ve İslâmî tüm kurum ve kuruluşlara mukabelede bulunan kurumları, kanun zoruyla, medyatik bir illüzyonla hayatımızın seyline akıttı. Neticede, işin farkında olanların bile kendilerini kontrol edemedikleri bir durum ortaya çıktı. Bu ise milletin hayatını ahlâksızlığın ve düşünmemenin sınırlarına itiverdi.

Yetmişli yıllarda, Türkiye, ideoloji savaşlarının maddî-manevî arenalarda yapıldığı bir durumdaydı. Öyle ki, sağcı-solcu, ülkücü-komünist, vs'ler arasında başka şeylerin esamesi bile okunmuyordu. Pek çok insan öldü, yaralandı, tutuklandı. Fakat bu insanlar, insanî şeyler için mücadele ediyorlardı. Ve bu yüzden “saygın”dılar. Seksenli ve doksanlı yıllar, herkesin ekonomi ve siyaseti konuşageldiği bir fikir mezarlığı ya da uykulu yıllardır. Özal'ın, daha başbakanlığının ilk döneminde sarfettiği "Herkes ekonomi konuşacak" sözlerinin bizi bu boyutlara taşıyacağını kestiremezdik. Enflasyonist ve faizci ekonomiye dayalı düzen, insanları, pa-ralarını kullanmada da kararsızlığa itiyor. İslâmî hizmetlere harcamak, Bosna'ya yardım etmek; dolar ya da marka yatırım yapmaktan; repo'ya ve faize yatırmaktan daha az “akıllıca” görünüyor. Sayın Hüseyin Hatemi'nin dediği gibi “paranın tuğra tarafını gösterip yazı tarafını cuk oturtan” Özal'ın Türkiye insanını getirdiği nokta "homo economicus"luktur. Müslümanımız, ateistimiz, aydınımız, herkes işin sonucunu iktisadî ölçülerle değerlendirmeye başladı.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Müslüman hayatla ve tabiatla barışıktır, ama müslüman içinde yaşadığımız gayr-i insanî düzenle musalaha edemez. Bazı “dinî” medya kuruluşları müslümanların bir kısmının, bu bozuk düzene kuzu kuzu teslim olmalarını sağlıyor. Sözkonusu kuruluşlar, statükonun istediği uyumlu, pasif ve protestan ahlâklı müslüman portresini her gün evlerimize taşıyor. Müslümanların “gerici” damgası yememek uğruna ya da şüpheli bir “maslahat” uğruna kendi hayat anlayışlarından böylesine tavizler vermelerinin sonucunda gelinen nokta pragmatist ve makyavelist müslümanların ortaya çıkmasıdır. Kendilerini kapitalizmin sınırlarında tutmaya çabalayan bu insanların istedikleri hakikaten “şeriat” olabilir mi?

i.

Dil ile beraber zikredebileceğimiz başka bir unsur da, müziktir. Nisan '94'te okuduğum bir sohbette, "özgün İslâmcı müzik"in ilklerinden olan Emirhan Ertürk, müzik kalitesi olarak çok yüzeysel olduklarını söyledikten sonra, başlangıçta orgla sahneye çıkmaları yadırganırken, şimdi gitarın dahi alkışlandığını ifade ediyordu. Yaptıklarının doğru olduğuna inanmadığını söylüyordu. Şüphesiz, sadece müzik kalitesinin ne olduğu değildir sıkıntının kaynağı. Sıkıntı, insanların ölçüsüzlüğüdür. İslâmî sezgi, terbiye ve kültüre sahip olmayan kitleler, taklidî ve mevhum bir İslâm ile kuşandıklarından ifrat ve tefrite düşebiliyorlar. Bu insanlara, İslâmî hayatın teferruat türünden olan unsurlarını uzatmak; alın size TV, alın size İslâmî müzik vs. demek; insanların putlarına yenilerini eklemek olacaktır.

Anlatmaya çalıştığımız şey; medeniyetin nimetlerinden “sahih” bir tarzda faydalanmak olayıdır. Sinemaya, TV'ye, tiyatroya, müziğe sadece “İslâmcı” denilmesi yetmiyor. Önemli olan, müziği icra edenlerin de, müziği dinleyenlerin de hakikaten müslüman olmaları ve hele manen böyle bir altyapıya sahip olmalarıdır. İsmet Özel "Bazıları vardır, rağbette olan ne varsa, ona rağbet ederler; ama bazıları da rağbet edilecek şeyleri arar bulurlar. Türkiye'de müslümanlığın küfre karşı siper kılınmasını sağlayanlar, bu ikincilerdir" diyor. Amerikan uçak firmalarına 120 milyar dolar yatıran Suud'luları Bosna'ya yardım etmemekle suçlayan bizim mahalle bakkalının onlardan pek farkı yok aslında; birisi dolar milyarderi, diğeri dolarzededir, lakin ikisi de aynı aylaklıktaki müslümandır.

Burada şunu da belirtmek gerekiyor: İslâm dininin hedeflediği toplum düzeni “uygar” değil, “medeni” olan bir tondadır. Çünkü uygarlığın getireceği şey teknolojiyi ve maddeyi mutlaklaştırmaktır. Medeniyet ise sosyal dinamikler açısından mükemmele koşmaktır. Çünkü mutlaklaştırılmış, hazmedilmiş bir dindarlığın karşısında madde ve teknoloji, ancak i'la-yı kelimetullah için anlamlıdır.

j.

Bediüzzaman'ın "Siyaseti aslî maksad yapanlarda din ikinci derecede kalır" tesbitinin bizlere müslümanın siyasete bakış açısının normlarını uzattığını düşünüyorum. Siyasî bir oluşumun hedefleyeceği nihai sonuç kitleleri kendine çekmek olacaktır. Bunun demokrasilerdeki adı oy çokluğudur. Eğer tekelci bir zihniyete, meselâ sadece ben milliyetçiyim ya da sadece ben dindarım gibi bir inhisarcı düşünceye sahip iseniz, bu meselelerin yolu benden geçer diyorsanız, ya ilkelerinizden büyük tavizler vererek, yani kitleselleşerek farklı olduğunuza inandığınız insanlara benzeyeceksiniz, ya da ilkelerinize sıkı sıkıya sahip çıkıp küçülmeye başlayacaksınız. Tabiî ki, “ilkeler”den kasdımız, toplumun ekseriyetinin mâlik olduğu değerlerdir. Yoksa şahsî bazı prensipler değildir. Siyasetçimizin ayakları yere değmedikçe, kendilerinden başkalarının da bulunduğunu görmedikçe ıslah olması mümkün değil. Ayrıca salahat ve maharet ayrımının iyi yapılamaması da en büyük çıkmazlarımızdan. Bazılarımız en dindar insanın en maharetli olabileceğini, en milliyetçi olanın en iyi belediye başkanlığı yapabileceğini zannediyoruz. Halbuki en dinsiz adam iyi bir ekonomist olabilir, mason bir zat ekonomiden iyi anlayabilir vs...

Siyasî parti iseniz; oy miktarınız ideolojinizin boyutlarını da belirtir diye düşünmeniz yanlış olacaktır. Çünkü siyaset bir ideoloji işi değil, daha çok bir hizmet ve teknoloji işidir. Ve size oy verenleri hayal kırıklığına uğratıyorsanız; kendinizi iyi ifade edemiyor, siyasetin ne olduğunu oy verenlere anlatamıyorsunuz demektir. Tek başına bir siyasî parti hiçbir zaman bir dini ya da bir ideolojiyi sırtlayamaz.

Ayrıca, insanları daima siyasî atmosferin içinde tutmak; ondan başka alterna-tifin olmadığını söylemek, tek kelimeyle insanları aldatmak demektir. Vatandaşı, dört-beş yılda bir yapılan seçimlere her gün, her hafta, her ay motive etmek yozlaşmayı da beraberinde getirecektir. Ayrıca, politikadaki her çalkantıyı hayatımıza aksettirmek, en önemli vazifemizi unutmayı da beraberinde getirecektir. Birbirini yutmakla beslenen ve menfaat üzerine dönen halihazırdaki siyasetten insanların fazla birşey beklememesi gerekirken, herkesin herşeyi siyasetten beklediği bir ortama ulaşılmış ise; suçu kendimizde aramamız gerekmez mi?

Bir örnek olsun diye yazıyorum: Meselâ, devletin şeriatla yönetilmediğinden şikayet edenler kendi hayatlarının ne kadar “şer'î” olduğuna bakıyorlar mı? Sıcak evle-rimizde ve garantili işlerimizde “sömürü edebiyatı” yapmak nasıl bir çelişki, değil mi? Şeriatı istemek, düşünce hayatımızdaki lüksümüz. Böylece, damarlarımızdaki ihtilalci tarafı tatmin ediyoruz. İbadet etmek, yalan söylememek, gıybet etmemek; bunların hayatta yerleşmesi için çabalamak bizim için hilafetten ve iktidardan daha mı az kıymetli? Ne zaman gıybeti tahkike, yalanı sıdka, hasedi gıptaya çevirebilmişsek; işte şeriat evimize gelmiştir. İlk önce ülkeyi değil, ilkeyi sahiplenmek lazımdır. Eğer, ülkede şahsiyetli bir politika yapılmadığından dem vuruyorsak, kendimizin bu noktadaki katkı payını da düşünmeliyiz. Genel mânâda hepimize düşen önce İslâm'ı yaşamak ve sonra da tebliğ etmektir. Ekonomi ve hukuk gibi ülkeyi kaplayan konuları da ihtisas sahiple-rine bırakmak ve herşeyi bilemeyeceğimizi bilmek gerekiyor. Sayın Muhsin Yazıcıoğlu'nun belirttiği gibi uzlaşma, siyasette değil, sosyal hayatta sağlanmalı ki, yani millî bir mutabakat sağlanmalı ki herşey yerli yerine oturabilsin. Tüm milletin mukadderatıyla ilgili meselelerin, en hassas noktalar da dahil olmak üzere sokaklarda, kahvehanelerde konunun mütehassısı olmayanlarca tartışılması, işi içinden çıkılmaz hale gitiriyor.

k.

Resmî yöntemcilerin, kuvvetin organizasyonundan ve aklîleştirilmesinden ibaret olan iktidara yönelişleri, asrın dimağının “Kuvvetli olan üstündür ve kudretli olan konuşur” prensibini benimsemiş olduklarındandır. Yani resmî yöntemciler bu kuvvetin ıslahına çalışıyorlar. Sivil yöntemcilerin hedefleri ise “kült”ün İslâmîleştirilmesidir. Çünkü, diyorlar, peygamber “âlet”e (otori-teye, kuvvete) değil “kült”e (halka ve hayata) yönelmişti. Mekke devrinde iktidarı (Mekke reisliğini) reddetmesi ve Medine'den, İslâmî kültürün oluşmasıyla 'âlet'in de fıtrî bir şekilde İslâmî tarza bürünmesi bu bakımdan anlamlıdır.

Şüphesiz, müslümanların parti ile dine hizmet etmeleri mümkündür; fakat bunun getireceği sorumluğunun da bilincinde olmak ve siyaseti birinci maksat yapmamak kaydıyla. Ya müslüman kimliğini öne çıkararak herkesi kucaklayacaklar, ya da partizanlık damarıyla hareket edip haklıyı değil, bizden'i; hakkı değil menfaat'i; kardeşliği değil partidaşlığı vs. seçmek zorunda kalacaklar. Üstelik, eylemlerinde yapacakları en ufak bir yanlış sadece kendilerinde kalmayıp tüm müslümanlara ve İslâmiyete maledilecektir. Allah hepimizin yardımcısı olsun.

İktidar olmak aynı zamanda muktedir olmayı da getirmiyor. Halkın istediği ile Hakk’ın istediği örtüşmediğinde ne yapacağız? Hz. Ali gibi hakkı sahiplenip, gerektiğinde iktidarı bırakabilecek miyiz; ya da kuvvetimiz yettiğince, zorla hak bildiğimizi dikte mi edeceğiz? Eğer halka açılmak haktan taviz vermeyi de getiriyorsa, hakta sebat etmeli.

Sonuç

Ülkenin kozmopolit yapısı gözönüne alındığında, aslî hizmet; insanların kalbine gerçek kimliklerini koyabilmek, düşünmelerini sağlayabilmektir. Böyle bir toplumsal düzlemde İslâm’ın ihyası bir zümrenin üzerinde ve tekelinde olamaz. Temel olgularda birleştiğimiz halde, metodlarımızda ayrışıyoruz. Hepimiz birer hazine taşıyıcıları hükmündeyiz. Bu hazineyi beraber taşımak zorundayız. Yapmamız gereken her işimizde “haklı” olmak değil, her işimizde “hakkı” gözetmeye çalışmaktır; çünkü, eninde sonunda hak ve hidayet Allah'tandır. Lütfen, artık insanlara “sahih” bir imanı ve “doğru” bir İslâm’ı öğretelim ve daha önce de kendimiz bu işi öğrenelim. Mekke ve Medine bağlantısını iyi yorumlamak; sadece müslümanların bulunduğu bir siperin ancak iman tarafında olabileceğini; Turner'ın bahsettiği gibi asra bir fıkh dersi değil, bir iman talimi verilmesi gerektiğini anlamak zorundayız. Hayat ortak yaşanıyor ve gafil müslümanlar ve kâfirler de bu müştereklikte pay sahibidirler. Bu nedenle “iman birliği,” Medine Vesikası'ndan binler defa yüksektir. Hakiki hizmet adamının ve idealist insanın ilk safhada muhatabı “devlet” değil; devlet havuzunun rengini oluşturan şahıslar kitlesidir. Asr-ı Saadet'te insanlar ikna ediliyorlardı, vesselam...

Dipnotlar

1. Nur, the Light, March’93.

2. Nur, the Light, March ’93.

3. Kastamonu Lahikası, Envar Neşr., s. 90.

4. Cuma Mektupları I, s. 22.

Yukarı