. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6128

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2005 
 Hidayet: Dine Yöneliş Zamanı
 KÖPRÜ / Bahar 2001 
 Nübüvvet


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Hoşgörü: Nereye Kadar?
Kış 97   [ 57. Sayı ]


Hoşgörü: Kim, Kime, Niçin?

Nejat Turhan

“Biz Müslümanlara karşı tahammül gösteriyoruz ama, acaba onlar iktidar olduklarında bize karşı aynı hoşgörüyü gösterebilecekler mi?”

İtiraf edelim ki İslam’da hoşgörü konulu tartışmaların kaynağı yukarıya bir örneğini aldığımız türden sorulardır. Bu bakımdan, sorunun meşruluğunun tartışılması konunun tartışılmasına tekaddüm etmelidir.

Sorunun kurnazca formüle edilmiş olduğu, cevabın, ancak soruyu soranın özgürlükçü ve demokrat kimliği kabul edilerek verilebilir olmasından anlaşılmaktadır. Sorudaki “biz” ve “Müslümanlar” ikiliğini esas alarak açacak olursak: “Biz” özgürlükçü ve demokrat olduğumuz için “Müslümanlar”a tahammül gösterebiliriz. Müslümanlar bu hoşgörüden yararlanarak iktidara da gelebilirler. Acaba o zaman bizim hak ve özgürlüklerimiz korunacak mıdır?

Acaba bu soru Şark kurnazlığının tipik göstergelerinden değilse, en hafifin-den ciddiye alınmaması gerekmez mi? Biraz fikir yürütelim.

Türkiye’de müslüman olanlar ve olmayanlar şeklinde bir bölünmeyi önkabul olarak içeren böyle bir sorunun cevaplandırılmasına gerek var mıdır? Varsayalım böyle bir bölünme olsun! Hangi tarihsel süreç içinde, hangi sosyal çatışmaları arkasına alarak gerçekleşmiştir bu bölünme? Türkiye’nin tarihî ve coğrafî arkaplanında bu bölünmeyi destekleyen hangi veriler bulunmaktadır?

Bu sorulara makul cevaplar verilmesi mümkün olmadığına göre, yazının başındaki soruyu soranların “üzüm yemek” maksadıyla hareket etmediklerini anlamak pek de zor olmasa gerektir.

Islahat Fermanı’na gelinene kadar bugünkine benzer bir “hoşgörü sorunu” yaşanmamıştır. Ülkemizde Batılılaşmanın tarihi ile “hoşgörü sorunu” birlikte gelişmiş denilse, yeridir. Osmanlı’yı dört yandan kuşatan müstemlekecilerin talepleri, İslam’ın insan hakları konusunda yetersizliği iddiasına dayanmaktaydı sonuçta. İslam hukuku azınlıkların ve yabancı tüccarların korunmasını sağlamı-yorduysa, onlara özel bir statü tanınarak, Aydınlanma tezgahından geçmiş rafine kuralların şefkatine bırakılmaları gerekiyordu.

Kamu hukuku hocalarının biraz da halkı küçümseyerek ifade ettikleri “Bizde hak alınmaz, verilir” gerçeğinin arkaplanında müstemlekecilerin bu karşı konulmaz baskıları bulunmuştur. Sorun hiçbir zaman “ihkak-ı hak” olarak görülmemiş, insan haklarının tahakkukuna yönelik samimi bir çabanın varlığına şahit olunmamıştır. Halkın inkılaplardan duyduğu tedirginliğin arkasında “hamakat” aramak yerine, menfaatlerinin nerede olduğunu bilen bir milletin, devrimlerle birşeylerini kaybettiğini belli belirsiz sezinlediğini ve bundan dolayı kaygılandığını görmek gerekir.

Hamakat, insanların haklarına sahip çıkmadıklarına, onlardan düşüncesizce feragat ettiklerine inanmaktır. 1961 Anayasası’nın diğerlerine nazaran hayli özgürlükçü görünüşüne rağmen fazla taraftar bulamamasının sebebi, halkın ellili yıllarda kazandığı fiilî özgürlüklerden, görünürde özgürlükçü bir Anayasa bahane edilerek mahrum bırakılmak istenmesine duyduğu tepkide aranmalıdır.

Uluslararası Af Örgütü raporlarına duyulan tepkiler de aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Halk, bu raporlarda belirtilen insan hakları ihlâllerinden daha fazlasına bizzat şahit olduğu halde bu tür örgütlerin Türkiye’yi hedef alan açıklamalarına tepki duymuştur. Bilmektedir ki, raporları kaleme aldıranların derdi insan hakları ihlallerinin bertaraf edilmesi değil, uluslararası platformlarda Türkiye’nin önüne engeller çıkartmaktır. Çünkü aynı örgütler, hâmileri ile işbirliği yapan ülke-lerdeki insan hakları ihlallerine karşı çok daha fazla hoşgörülü davranabilmektedir. Uluslararası Af Örgütünün Almanya bürosuna Almanya’daki insan hakları ihlalleri konusunda bilgi almak için başvuran bir gazeteci arkadaşımıza verilen cevap ilginçtir: “Biz gelişmiş ülkelerdeki insan hakları ihlallerini araştırmıyoruz.” Bilenler bilir, “gelişmiş” ülkelerde insan hakları ihlal edilirken “gelişmişlik”in yardımıyla usulsüzlükler ustaca örtbas edilir; bu yüzden insan haklarını savunan kişi ve kuruluşların “gelişmiş” ülkelerde bilakis daha fazla çalışıp yorulmaları gerekir.

Dışarıdan gelen baskılara halkın ancak sezgileriyle verdiği tepkinin olumsuz sonuçları da olmamış değildir. Halk, bir olaya tepki gösterirken ölçüsünü “kimler karşı, kimler yana” sorusunun odağına yerleştirmiştir. Ülkenin düşmanı kabul ettiği kesimlerin dile getirdiği iddiaları kabul etmemekle kalmamış, zaman zaman bu ke-simlerin haksız buldukları uygulamaları, sırf onlar eleştirdiği için savunur olmuştur. Bir Müslümanın hiçbir zaman kabul etmemesi gereken muameleler, bunları eleştirenlerin kimliği dikkate alınmak suretiyle savunulur olmuştur.

Mesajlarını dindar kitlelere ulaştırabilen yazar-çizerlerin üzerlerine düşeni yapmaması da bu olumsuz gelişmeye katkıda bulunmuştur. Yapay bir kavgada yan olmanın doğurduğu sonuçlardır bunlar. Kavganın dışında kalmayı başaramayanlar, tuttukları yanın doğruları kadar yanlışlarını da savunmaya mahkum olur.

Sadede gelecek olursak: Tanzimat’a gösterilen tepkilerin arkasında bir tür bağımsızlık kavgasının izlerini yakalamak mümkündür. Bir ülkenin hukuku dış müdahalelerin etkisiyle değiştirildiğinde, değişikliğin kazandırdığı içeriğin niteliği önemini yitirir. Bağımsızlık elden gitmiştir çünkü. Hakimiyetin millette olması için demokrasi iyi bir araçtır, ama demokrasi dışındaki idare tarzlarının millet hakimiyetine geçit vermediği iddiası da gerçeğe tekabül etmez. Millî kimlik dediğimiz manevî varlığı dikkate alan, menfaatlerini koruyan ve gelişmesini gözeten bir yönetim, demokratik olsun olmasın, millet egemenliğinin sağlandığı bir idaredir.

Bir ülkede millet egemenliğinin sağlanıp sağlanmadığını test etmenin yolları vardır. Bir ülkenin yazılı olan ve olmayan tüm kaynakları ile hukuk sisteminin incelenmesi, millet hakimiyetinin sağlanıp sağlanmadığının önemli bir göstergesidir. Bu yüzdendir ki, Ahmet Cevdet Paşa’nın Fransız Medeni Kanununa karşı hazırladığı Mecelle, düzenlediği bazı alanlardaki yetersizliği ve hiç düzenlemediği alanlar bakımından eksikliğine rağmen halkın sempatisini kazanmıştır. Çünkü Mecelle referansları bakımından millî kimliği destekleyen bir muhteva taşımaktadır.

Millî kimliği sembolize eden değerlerin yaşatılmasına gösterilen özen veya özensizlik de önemli bir göstergedir. Burada, Taksim Camii çevresinde yapılan tartışmalara sayın Hüseyin Hatemi’nin getirdiği açıklığı anmadan geçemeyeceğim: Evet, diyor Hoca, Taksim Camii bir simgedir ve sadece bu sebepten gerçekleştirilmesi gerekir. Cami projesini savunanların “halkın ibadet ihtiyacı” iddialarını bir yana koyması gerekir.

Halkının müslümanlığından kuşku duyulmayan bir ülkede tarihî yarımadanın kimliğini ortaya koyan sembollerden Ayasofya’nın müze yapılmasına mukabil Hıristiyan Pera’nın göbeğine cami yapılamıyorsa, orada istediğiniz kadar demokrasiden söz edin, millet hakimiyetinden söz edemezsiniz. Buna mu-kabil, —sadece örneklemek için söylüyorum— II. Abdülhamid’in devr-i saltanatında demokrasi ile uzaktan yakından ilgisi bulunmayan, son derece otoriter bir yönetimin varlığı, millet hakimiyetinin bugünkü kadar ihlal edildiğini kabul etmemizi gerektirmiyor. II. Abdülhamid’in sadece Filistin siyaseti, millî kimlik ile yürütmenin nasıl çakıştığının göstergesidir. Bugün Türkiye’yi yöneten iktidarın iki ortağının da İslâmî kimliği ön plana çıkartan propagandalarına rağmen Abdülhamid’inkine benzer bir politikayı onlardan taraftarları bile beklemiyor.

“Türkiye’de müslümanlar iktidar olursa bize karşı aynı hoşgörüyü gösterirler mi?” sorusunu soranlar, millî iradenin hakim olmamasından sebeplenenlerdir açıkçası. Eğer maddî varlığımızı kuşatan manevî dünyamızın tecavüze uğramaması, ha-yatiyetini sürdürebilmesi için verilmiş bir millî mücadelenin ardından kurulan yeni yönetimin aynı kimliği sürdürmesi gereki-yor ise, başta İstiklal Marşı olmak üzere bu mücadelenin dayandığı temel umdeleri ihlal etmemek gerekiyor. Bosnalıların mücadelesinde onları biraraya getiren temel ilkenin ne olduğunu gördüğümüz zaman, Türkiye için hangi tartışmaların abes olduğunu da anlarız.

Türkiye’de İslâm yeni bir alternatif olarak denenmeye kalkışılmıyor ki muha-liflerine tavrı tartışma konusu edilsin! Sözgelimi Almanya’da böyle bir mücadele verilse idi, iktidara gelen Müslümanların Hıristiyan ahaliye göstereceği hoşgörünün tartışılması anlamlı olabilirdi. Ama Türkiye’yi yurt olarak benimsedikten sonra, kendisini Müslümanlardan ayırarak tanımlayan bir kimsenin, “Müslümanlar bana tahammül gösterir mi?” sorusunu yöneltmesine hiçbir Müslüman tahammül göstermez. Kaldı ki, bu sorunun arkasında, “Müslümanlar tahammülsüzdür, iktidar olduklarında kimseye özgürlük tanımazlar, o halde onlara iktidar imkanı tanımayalım” kurnazlığı yatmaktadır.

Bilinsin ki bu tür tartışmalar, pazarlıklar bir milletin üyeleri arasında yapılmaz, olsa olsa ülkeler arasında yapılır. Türkiye’nin millî kimliği tarihsel arkaplanının ve Millî Marşının ortaya koyduğu biçimi ile belli iken, bunun dışındaki değerleri ön plana çıkaran siyasetleri esas alarak Müslümanlarla pazarlığa oturanların kendilerini hangi ülkenin sözcüsü saydıklarını sormak hakkımızdır.

İslâm’ın gerek hukuksal açıdan, gerekse sosyolojik açıdan İslâm olmayan unsurlara karşı gösterdiği hoşgörünün sınırları muhkemdir, belirlidir. Bunları madde madde saymak mümkündür ama tıpkı İstanbul işgal altında iken Müslümanların cevap vermesi için Anglikan Kilisesi tarafından sorulan sorulara Bediüzzaman hazretlerinin tükürerek cevap vermesi gibi, bir İslam ülkesinde “Müslümanlar iktidar olursa bize karşı tahammüllü olurlar mı?” sorusunu yöneltenlere en azından sükutla cevap vermek hakkımızdır.

Yukarı