. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 8977

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Güz 2004 
 Bitmeyen Esaret: Yoksulluk
 KÖPRÜ / Güz 2000 
 İslam’ın Siyasallaşması Sorunu


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Hoşgörü: Nereye Kadar?
Kış 97   [ 57. Sayı ]


Gazalî ve Bediüzzaman’da "Hoşgörü" ve "Tahammül"

Bünyamin Duran

Doç.Dr.

“Hoşgörü”nün bittiği, “tahammül”ün başladığı yer

"Hoşgörü" kavramının insan zihnine ilk nazarda getirdiği anlam, bir olgunun kabullenilmesi, benimsenmesi ve sempatiyle değerlendirilmesi şeklindedir. Bir olgunun iyi, güzel ve hoş görülmesi zorunlu olarak o olgunun meşru kabul edilmesini; dolayısıyla ortaya çıkmasının sevinilecek bir gelişme, çıkmamasının da üzülünecek bir kayıp olarak algılanmasını gerektirir. Bu yaklaşıma göre "hoş görülen" şeyler, doğal olarak "hoş gören"in meşruiyet dünyasında yer bulan şeyler olacaktır. Şüphesiz, bireyin meşruiyet dünyası içinde çok sayıda olay, olgu, davranış, inanç, imaj ve rütüel gibi bir kültürel set olacaktır. Setin tümünün veya bir parçasının birey tarafından görülmesi, hissedilmesi, yaşanması şüphesiz bireyi mutlu eden olgular olacaktır. Aynı şekilde, bireyin meşruiyet dünyasında meşru görülmeyen çok sayıda setler de olacaktır. Bu tip olgular, birincinin tersine bireyi kızdıran, kin ve nefret duygularını kabartan, hatta engellemek veya ortadan kaldırmak için fiziki güç kullanmasını zorunlu kılan olgular da olabilecektir. O zaman bu tip olguların birey tarafından hoşgörü, sevinç, kabul ve güler yüzle karşılanması mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla, bu tip olgular benimsenip hoş görülen değil, tersine hoş görülmeyen olgular olacaktır. Hatta, birey bir kısım kültürel set veya normları yaygınlaşması gerekli olgular olarak algıladığından onların yaygınlaşması için çalışırken, bir kısmı da ortadan kaldırılması gerekli olgular olarak görüleceğinden onların ortadan kaldırılması için de savaşacaktır. Buna göre bireyin hoş gördüğü ve hoş görmediği olay ve olgular bulunabilecektir. Bu, sosyo-kültürel hayatın zorunlu bir sonucudur.

Sınırsız hoşgörü, hiçbir şeye inanmayanların tavrıdır

Her olgunun hoşgörülmesi ise bireylerde "değersizleşme", ve "amaçsızlaşma" olgusunu doğurur. "Değerden bağımsızlaşma" Batı toplumlarındaki sekülerleşme-laikleşme süreçlerinin sonucunda ortaya çıkan bir toplumsal hastalıktır. Batı toplumu her türlü kutsaldan ve aşkın amaçtan uzaklaşarak bir "hoşgörü toplumu" olmuştur. "Acınacak rahatlığı"ndan başka hiçbir şeyi düşünmeyecek kadar sorumsuz ve kaygısız bir toplum... Aslında, bu olgu Amerikan toplumunun en önde gelen eleştirmenlerinden Christopher Lasch’a "Çağdaş yaşamda herhangi bir şeye, uğrunda ölmek şöyle dursun, onu savunacak kadar ciddi bir şekilde inanma yeteneğimizin körelmesi beni endişelendiriyor" dedirten bir felakettir. Gerçekten Batı toplumları değer yargılarından öyle arındırılmışlardır ki, bireyi bağlayan hemen hiçbir değer kalmamış durumdadır. Bu durum da toplumu akılalmaz bir "kayıtsızlık" ve hoşgörü tavrına itmiştir. Oysa, yine aynı yazara göre; "Bağışlayıcılıkla hoşgörü arasında hassas bir fark vardır. Hoşgörünün aslında hiçbir şeye inanmayanların tavrı olduğu söylenir. Önemli olan aranızda derin ayrılıklar bulunan insanlara saygılı davranmaktır. Açık anlaşmazlık, şiddete vardırılsa bile, hoşgörüden daha yüksek bir saygı biçimidir. Başkalarının inaçlarını (ve tabii kendi inançlarımızı) kavgaya tutuşacak kadar ciddiye aldığınızı gösterir". (NPQ, 1994). Şiddete kadar varan açık çatışmaların hoşgörüden nasıl daha saygılı bir davranış biçimi olduğunu bizim toplumumuzun en azından şimdi anlaması mümkün değildir.

Temel referans kaynağı olarak Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Peygamberin hadisleri ve varisleri olan ulema bulundukça, İslâm toplumlarında Batıda yaşandığı anlamda bir "değersizleşme" süreci yaşanmayacaktır. İslâm tarihinde ne dün, ne de bugün böyle bir "çürüme" süreci yaşanmıştır; yarın da yaşanmayacağı söylenebilir.

“Tecdid çevresi”nin tavrı: hoşgörüleni hoşgörme, hoşgörülmeyene tahammül

Toplumların farklı değer ve meşruiyet dünyalarına sahip olmaları yanında, beraber yaşama zorunlulukları da vardır. Sosyo-politik hayatta her bireyin kendine göre meşru olmayan davranış ve inanca karşı çıkmaya kalkışması durumunda insanların birarada yaşamaları mümkün olmaktan çıkacaktır. Oysa, insanların belli asgari müşterekler altında "sözleşerek" birarada yaşamaları sosyal hayatın vazgeçilmez bir zorunluluğudur. O zaman bireyler kendi meşruiyet dünyası setinde yer alan olguları "hoşgörürken", yer almayanları doğal olarak "hoşgörmeyecek"; fakat onları yıkıp, yerine kendi setini zorla ikame etme yoluna da gitmeyecektir. Bu varsayıma göre, bu ortamda kişinin yaptığı veya yapması gereken şey, kendi meşruiyet seti sınırları içindeki normlara "hoşgörü", geri kalan alanlardakilere de "tahammül"le mukabelede bulunmak olacaktır. Huzur ve barış içinde beraber yaşama karşılığında her medeni insan, diğer bireylerin kültürel norm ve inanç sistemine "tahammül" etmek zorunda kalacaktır.

Burada hemen vurgulamalıyım ki, incelemekte olduğumuz olay hemen birkaç cümleyle geçiştirilecek basitlik ve yüzeysellikte bir olay değil, tersine son derece karmaşık ve aynı zamanda da toplumsal hayat için son derece önemli bir olaydır. Çözümlenmesi gereken problem yumağı içinde; farklı kimlik ve kültürlerin beraber yaşama problemi ile, belli bir öncü azınlık'ın yeni bir medeniyet kurma yolunda ortaya koyacağı yüksek dinamizmle statik kesimlerin uyuşma ve uzlaşma problemleri, aynı şe-kilde öncü azınlık'ın halk yığınları ve egemen azınlık kadrolarıyla nasıl bir diyalog kurması gerektiği problemi, yine öncü azınlık kadrolarının mağlup ve mahkum iken topluma karşı genel tavırları ile hakim oldukları dönemlerdeki tavırlarının nasıl olması gerektiği problemi gibi çok sayıda problem mevcuttur.

Burada, bir noktanın vurgulanmasında fayda vardır: Sosyolojik analizlerde toplumsal yapı ve toplumsal değişme olguları incelenirken "öncü azınlık" kurumu belirleyici parametre olarak değerlendirilmelidir. "Tecdid çevresi"ni de oluşturan bu kurumu dikkate almayan sosyolojik yorum ve yaklaşımların gerçeği tam olarak kapsayamayacağı rahatlıkla ileri sürülebilir. Toplumsal yapı ve değişmenin odağında "tecdid çevresi" kurumu olduğuna göre, beraber yaşama veya "tahammül" olgusunun da odağında yine bu kurum olacaktır. Dolayısıyla, beraber yaşama sürecinde belirleyici ve et-kileyici kanatlardan biri, belki de en önemlisi "tecdid çevresi" olmak durumundadır. O zaman "tecdid çevresi"nin tarihî süreç içindeki gelişimini dikkate almak gerekecektir.

Farklı kültürel setlerle beraber yaşama sürecinde "tahammül" ve "sabır", "tecdid çevresi"nin temel vasfı olacaktır. Ancak "tahammül" olayını tekdüze bir davranış olarak tanımlamak doğru değildir. İslâm tarihi bir çizgi üzerinde gelişen bir süreç olmayıp, devrevî bir süreç olduğundan İslâm tarihinin konjonktürel eğilimlerine bağlı olarak "tecdid çevresi"nin göstereceği "tahammül" de konjonktüre uygun olarak farklılık arzedecektir. Öte yandan, İslâm toplumunun genel yapısını belirleyen "tecdid çevresi" bu süreç içinde bazan mahkum ve mağlup, bazan diğer unsurlarla eşit, bazan da galip ve hakim güç olacaktır. Her duruma denk düşen davranış tarzı ve hareket metodu da doğal olarak farklılık arzedecektir.

Mağlup ve mahkum olduğu dönemlerde bir kere bizzat kendisinin tolerans ve tahammüle ihtiyacı vardır. O halde bu dönemde iyiliği emredip kötülüğü nehye-derken demokratik tavır ve ortamlara ihtiyaç duyacaktır. Hoşuna gitmeyen inanç, davranış ve politikalara da tahammül ve sabırla mukabele edecektir. Bozguncu çevrelerle eşit güce sahip olduğu dönemlerde de yine kan ve şiddete başvurmayacak, tebliğ faaliyetini çok etkin yollarla icra ederken hoşgörmediği şeylere yine tahammül ve sabır gösterecektir. Hakim olduğu dönemlerde ise hiçbir zaman tahakküm yo-lunu seçmeyecek, her zaman lutuf, ihsan ve şefkat metoduyla hareket edecektir.

Burada ilk olarak "tecdid çevresi"nin mağlup ve mahkum olduğu dönemlerde çevresinde bulunan kitlelerle iletişimi, onlara "iyiliği emredip kötülüğü nehyetme" stratejileri üzerinde duralım.

İyiliği emredip kötülüğü nehyetme faaliyeti farz-ı kifayedir

Bir kere, İslâm toplumlarında tarihin her döneminde insanlar arasında iyiliği emredip kötülüğü nehyedecek bir topluluk bulunmak durumundadır. Bu topluluk Kur'ân’da "ümmet" kavramıyla ifade edilir: "İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredecek, kötülükten alıkoyacak bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir" (Âl-i İmran/l04) buyrularak İslâm toplumunda böyle bir cemaatın bulunması emredilmektedir. Âyette geçen "ümmet" kelimesi şimdilerde anladığımız mânânın tam tersi bir anlamı ifade etmektedir. "İçinizde bir ümmet bulunsun" diyerek mü'minlerin içinde dinamik, atak ve hareketli, aynı zamanda imanlı ve samimi bir grup bulunsun demektedir. Toplumun tümünün dinamizm, iman ve eylem bakımından aynı olmadığı, bu tür faaliyetleri ancak yüksek düzeyli enerji sahibi insan topluluklarının gerçekleştirebileceği sos-yolojik bir gerçektir. Kur’ân da bu sosyolojik gerçeği dikkate alarak toplumun tümünün değil, sadece belli bir kesiminin bu faaliyeti yürütebileceğini vurgulamıştır.

Başka bir âyette de aynı mânâ vurgulanır: "Hepsi değil. Kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta durup Allah'ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanan bir topluluk da vardır. Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten men’ederler; hayır işlerine koşuşurlar. İşte onlar iyilerdendir." (Âl-i İmran/113-114)

Bu âyette de aynı fonksiyonu yine "ümmet" olgusu ifade etmektedir. Kur’ân’da, ehli kitaptan bir grubun iman, iyiliği emretme ve kötülüğü men'etme bakımından diğerlerinden farklı oldukları; bu vazifeyi bu grubun ifa edeceği vurgulanmaktadır.

"Ümmet" kavramının ifade ettiği olguya biz "öncü azınlık" demeyi uygun buluyoruz. Öncü Azınlık kurumu, İslâm tarihinin Çöküntü Dönemlerinin ilk çeyreğinden Fazilet Dönemi'nin ortalarına kadar etkin ve belirleyici bir güç olarak varlığını sürdürür. Fazilet Dönemi'nin sonlarından Çöküntü Dönemi'nin ilk başlarına kadar ise etkin ve belirleyici bir güç değildir, fakat yine de faaliyetine devam eder.

Öte yandan sözkonusu âyette iyiliği emredip kötülüğü men'etme işinin İslâm toplumuna farz olduğu bildirilmektedir. Çünkü Gazalî'nin dikkat çektiği gibi âyette geçen “veltekün” kelimesi bir emirdir. Emir ise farziyet ifade eder. Ancak, bu farz, “farz-ı kifaye” niteliğinde bir farzdır. Müslümanlardan bazılarının bu faaliyeti yerine getirmeleri halinde diğer müslümanların üzerinden bu mesuliyet de düşmüş olur. Gerçekten Cenab-ı Hak çok sayıda âyette bu konu üzerinde ısrarla durur:

"Onlar o mü'minlerdir ki, eğer kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten alıkoyarlar." (Hac/41)

"İyilik etmek ve fènalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmayın." (Mâide/2)

“Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan menetmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulüm yapanlar ise kendilerine verilen refahın ardına düştüler ve hep mücrim (günahkâr) oldular.” (Hud/ll6)

“Onların fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi veya bir iyilik etmeyi yahut da insanların arasını düzeltmeyi emreden müstesnadır. Kim de bu işleri Allah'ın rızasını arayarak yaparsa, biz ona âhirette büyük bir mükâfat vereceğiz.” (Nisa/ll4)

Kur’ân iyiliği ikame edip kötülüğü önleme faaliyetinin nihaî sınırını da belirler. Tüm çarelerin bitip, başka yapacak birşeyin kalmadığı bir ortamda kötülüğü ortadan kaldırmak için silahlı mücadeleye girmenin, hatta savaşa başvurmanın gerekli-liğini ifade eder:

“Eğer mü'minlerden iki grup çarpışırlarsa, hemen aralarını düzeltin. Eğer onlardan biri (Allah'ın hükmüne razı olmayarak) ötekine saldırırsa, o vakit tecavüz edenle Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın.” (Hucurât/9)

İleride üzerinde tekrar durulacağı gibi, şiddete başvurarak kötülüğü ortadan kaldırma faaliyeti, bireysel veya cemaatî değil, topyekün bir devlet işidir.

Aynı zamanda âyetlerde, müslümanların kurtuluşlarının iyiliği emretme ve kötülüğü men’etme faaliyetlerini hakkıyla yapmalarına bağlı olduğu da vurgulanmaktadır.

İyiliği emredip kötülükten men'etme faaliyeti yapılmadığı zaman ise İslâm toplumlarının başına çok sayıda felaketin gelebileceği ihtar edilmektedir:

"İsrailoğullarından kâfir olanlara hem Dâvud'un, hem de Meryem oğlu İsa'nın diliyle lânet olundu. Bunun sebebi; isyan etmeleri ve hakkın sınırını aşmış olmalarıydı. Onlar birbirlerini yaptıkları kötülükten alıkoymazlardı. Gerçekten ne kötü iş yapı-yorlardı!" (Mâide/78-79)

"Artık onlar, edilen nasihatları unutunca, biz de kötülükten alıkoyanları kurtardık. Zulmedenleri ise, çıkardıkları fesadlar yüzünden, şiddetli bir azap ile yakaladık.” (A`raf/l65)

Yukarıdaki âyetlerden de açıkça anlaşılacağı gibi her hal ve şart altında İslâm toplumunda bir grup çevresine iyiliği emretmek, kötülükten men'etmek faaliyetini sürdürecektir. Bunun anlamı şudur: İslâm toplumlarında Batıda yaşandığı şekilde bir “değer ölümü” süreci yaşanmayacaktır. Her zaman insanların uğrunda kavga edebileceği idealleri ve amaçları olabilecektir. İslâm toplumlarının diri ve hareket halinde olmalarının en önemli nedenlerinden birinin de iyiliği emretme ve kötülüğü men’etme sorumluluğu olduğu söylenebilir. Ancak bizi burada ilgilendiren husus şudur: bu etkin faaliyetle farklı kültür ve inançların birarada yaşamaları olgusu nasıl bağdaşacaktır? İyiliği emretme sürecinde baskı, dayatma, şiddet gündeme gelmeyecek midir?

Çöküntü döneminde “iyiliği emretme” bir tebliğ faaliyetidir

İyiliği emredip kötülüğü men'etme faaliyeti, İslâm toplumlarının Çöküntü ve Çöküntü-sonrası dönemlerinde "Tebliğ Faaliyeti" olarak anlaşılmalıdır. Gerçekten Çöküntü döneminde "tecdid çevresi"nin tebliğ faaliyetinden başka yapabileceği bir cihad şekli yoktur. Çünkü Çöküntü döneminin genel özellikleri incelendiğinde bu dönemde cihad yönteminin sadece tebliğ faaliyeti olabileceği anlaşılır.

Bu dönemde toplumun büyük ekseriyeti adalet, iffet, muhabbet, şefkat, hikmet, ubudiyet, ihlas ve haktan uzaklaşarak; zulüm, şiddet, şehvet, şöhret, hırsızlık, kavmiyetçilik, enaniyet gibi kötü hastalıklara yakalanmaktadırlar. Toplumsal yapıya paralel olarak yönetici eliti temsil eden "egemen azınlık" da tevhid-duyarlı olmayan, baskıcı, dayatmacı, asimile edici politikaları belirlemekte ve uygulamaya koymaktadır.

Bu devrede "tecdid çevresi" etkin ve belirleyici bir güç halinde olmadığından, baskı ve dayatmalarda bulunabilecek nitelikte değildir. Çünkü, hem gizli gizli faaliyet göstermekte (sırran tenevverat), hem de çok zayıf bir gücü temsil etmektedir. Tersine bizzat kendisi dayatma, zulüm, işkence, sürgün ve zindanlara maruz kalmaktadır. Bununla birlikte "tecdid çevresi"nin en dinamik ve heyecanlı olduğu dönem de bu dönemdir. Tebliğ vazifesini ifa ederken akıl almaz fedakârlıklara katlanabilmektedir. Burada ilk olarak bu dönemin genel özelliklerinden kısaca söz ederek "tecdid çevresi"nin bu dönem insanlarına yaklaşım tarzlarını inceleyelim.

Yaşadığımız çağa kadar İslâm toplumlarının genel olarak iki çöküntü süreci yaşadığını söyleyebiliriz. Bunlardan biri XI-XII. yüzyıllar, diğeri de XIX. yüzyıl ile XX. yüzyılın önemli bir kısmıdır. İslâm ta-rihinin ilk çöküntü dönemini oluşturan XI. yüzyıldaki genel yapıyı dönemin müceddidi Gazalî'den dinleyelim:

"İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, dinin en büyük temeli ve dayanağıdır. Allah Teâlâ'nın bütün peygamberlerini, devam ettirmesi için gönderdiği biricik önemli meselesidir. Eğer bu vazife yapılmaz, ilim ve amel dumura uğrarsa, kesinlikle peygamberlik vazifesi muattal olur, diyânet temelinden yıkıma uğrar. (Toplumda) başıboşluk hâkim olur ve dalâlet yayılır. Cehâlet alabildiğine dağılır. Fesat insanların iliklerine kadar işler. Yırtık oldukça genişler, memleketler harap ve kullar helâk olurlar. Fakat helâk olduklarını ancak kıyámet gününde anlarlar. Olmasından korktuğumuz şey maalesef olmuştur! İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn [Biz Allah'tan geldik ve Allah'a dönücüle-riz]. Zira bu büyük temel çatlamış ve ilmî yıkıma uğramış, hakikat ve adalet tamamen ortadan kalkmıştır! Dolayısıyla, halka yağcılık kalpleri kaplamış; Yaratıcının murâkabesi ve mülâhazası kalplerden tamamen silinmiş; insanlar nefislerine, hevalarına ve şehvetlerine, akılsız hayvanlar gibi, daldıkça dalmıştır. Yeryüzünde Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından perva etmeyecek doğru bir mü'min pek nadir kalmıştır..." (Gazalî, İhya, 1993, c. II, s. 741 vd.)

İkinci bir çöküntü döneminin müceddidi olan Bediüzzaman ise zamanındaki çöküntünün boyutlarının daha derin ve yaygın olduğunu vurgular. Üstad'a göre ümmet, daha önceki asırlarda da "çöküntü" dönemi yaşamıştı. Ancak o dönemlerdeki çöküntünün niteliği farklıydı. O dönemlerde çöküntünün kaynağı "cehalet" idi. "Çöküntü felsefesi" ise doğrudan iman esaslarına ilişmemişti. Fakat şimdi tehlike "fen ve felsefeden" gelmekte ve doğrudan iman esaslarına ve "inkâr-ı uluhiyyet"e yönelmektedir. Dolayısıyla “bilim”den kaynaklanan saldırılara karşı mücadele de o nisbette zor olmaktadır. Öte yandan, bu asırdaki sosyo-kültürel cereyan ve felsefe-ler, insanlığın manevî ve kültürel dünyasını geniş ölçüde tahrip etmiştir. Başta iman ve imana dayalı değerler sistemi maddeci felsefenin ağır bombardımanı altında ciddi ölçüde tahrip olmuştur. Bütün insanlık yoğun bir iman bunalımı içine girmiştir. Bu “kutsalını yitiren” insanlığa nasıl yaklaşmak gerekir? Bediüzzaman’ın insanlığın durumu hakkındaki yaklaşımı şöyledir:

"Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Kur’ân’ın nuruyla gördüm ki o yol bir bataklığa girdi. Mülevves [pis] ve ufunetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı, selametli bir yolda gider, bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş [onunla gider]. Bir kısm-ı ekseri; o ufunetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle o pis çamuru misk-ü amber zanne-derek yüzüne gözüne bulaştırıyor, düşerek kalkarak gider... [ve sonunda] boğulurlar. Yüzde sekseni ise; bataklığı anlar, ufunetli ve pis olduğunu hisseder: Fakat mütehayyirdirler, selametli yolu göremiyorlar..."(Nursî, c. I, 1994, s. 368).

Toplumun sosyo-kültürel yapısı ilgili dönemde son derece erozyona uğramış bir yapı olduğuna göre, "tecdid çevresi" bu hasta yapıyı tedavi etmek için nasıl davranmalıdır? Fitne ve fesada bulaşmamak için dağlarda uzlete mi çekilmelidir? Yoksa mümkün olduğunca toplumun tam odağında mı yer almalıdır? Toplum tepeden tırnağa günah ve isyan içinde yüzdüğüne göre, onlarla nasıl diyalog kurmalıdır? Gerek çaresizlik içinde kıvranan kitlelere, gerekse toplumu bu hale getirmeye çalışan bozguncu elite nasıl yaklaşmalıdır? Şiddet ve "tahakküm"e dayanan bir yöntemi mi, yoksa ikna ve "lutf"a dayanan bir yöntemi mi benimsemelidir?

Tecdid çevresinin toplumun çeşitli ke-simlerine yaklaşımlarını Gazalî ve Bediüzzaman ayrıntılı olarak incelerler. Burada müceddidlerin görüşlerini kısaca inceleyelim. Bu inceleme esnasında öyle ümit ediyorum ki, aynı zamanda bir toplumsal barış projesi de gündeme gelmiş olacaktır.

Bediüzzaman’ın çöküntü dönemi toplumuna yaklaşımı

Bediüzzaman, topluma yaklaşırken toplumun mevcut yapısını "veri" olarak alır ve yaklaşımını o yapıya göre belirler. İçinde yaşanılan dönem çöküntü dönemi olduğundan, toplum fertlerinden yüksek performans beklentisi içine girmez. Uzun yıllar süren bir savaştan henüz yeni çıkmış bir ordudan nasıl yüksek dinamizm beklenebilir? Askerler yorgun ve bitkin. Kiminin kolu, kiminin bacağı kırık, kimi gözünü kaybetmiş, kimi derin yara bere içinde kıvranıyor. Kimi hafızasını ve şuurunu kaybetmek üzere... Böyle bir toplumdan yüksek askerî performans bekleyerek onlara bağırıp çağırmanın ve işkence etmenin kışkırtılmış bir sadistlikten başka birşey olmadığını herkes kabul eder. Bediüzzaman’a göre böyle bir topluma yapılması gereken onları tekrar cepheye sürüp tamamen tahrip olmalarını sağlamak değil, tersine dinlenmelerini sağlayarak yara berelerini tedavi etmektir. Tedavi süreci içinde de yaralı ve hasta olduklarını fazla hissettirmeden, engin bir şefkat ve merhametle tedavi edilmelidir.

Bediüzzaman mevcut toplumsal yapıyı ciddi bir hastalık içinde görür ve bunların tedavisi için şiddet ve anarşi yerine şefkat ve merhamet yolunu önerir. Ona göre toplumu çöküntüden kurtarabilmek için iki alternatif yol ve metod vardır. Bunlardan biri "topuz"la kafalarına vura vura toplumun yüzde yirmilik kısmını oluşturan sarhoşları ayıltmak; veye "bir nur göste-rerek" yolunu şaşırmış yüzde sekseni "doğru yola" götürmektir.

"Ben bakıyorum ki,..” der, “yirmiye karşı seksen adam elinde topuz tutuyor. Halbuki o biçare ve mütehayyir olan [yüzde] seksene karşı hakkıyla nur göste-rilmiyor. Gösterilse de; bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam ‘Acaba beni nurla celb edip topuzla dövmek mi istiyor?’ diye telaş eder. Hem de bazan arızalarla topuz kırıldığı vakit nur dahi uçar veya söner." (Nursî, 1994, s. 368). Bediüzzaman, iki eli olduğunu, iki eliyle de nur tutmak zorunda olduğunu, hatta farz-ı muhal, yüz eli olsa idi yüzüyle de "nur tutacağını", topuz tutmayacağını, çünkü bu zamanda topuza değil nura ihtiyaç olduğunu ısrarla vurgular.

Bediüzzaman'a göre böyle kültürel bir ortamda kitlelerin "sahih" İslâm’la buluşabilmelerini sağlayabilmek için maddî ve manevî hiçbir şeyi âlet ve basamak yapmadan doğrudan doğruya Kur'ân hakikatlarını tebliğ etmek gerekir. "Kur'ânımız yeryüzünde cemaatsız kalırsa cenneti de istemem" sözü bu anlamda söylenmiş olmalıdır.

Gazalî de benzer yöntemler önerir. Ona göre iyiliği emretme faaliyetinin, zaman ve ortamlara göre farklı tarzlarda yapılması gerekir. Bu faaliyet tek boyutlu değil, aksine çok boyutlu ve içtihada dayanan bir faaliyettir. Hangi yöntemlerin belirleneceği “tecdid çevresi”nin içtihad ve irfanıyla tesbit edilecektir. Gazalî’ye göre tebliğ faaliyeti ilk olarak bilgilendirme ve cehaleti ortadan kaldırma şeklinde olmalıdır. Bilgilendirme faaliyeti de aynı zamanda “hikmet”e uygun şekilde ve toplumda tepki doğurmayacak tarzda gerçekleştirilmelidir. Kendisi açıktan aynı ve benzeri günah ve kötülükleri işleyen insanların bilgilendirme faaliyeti içinde bulunması doğru değildir. Bu faaliyeti yürütenler İslâm’ı, kendi nefsinde yaşayan, samimi, fedakâr, hasbi ve şefkatli insanlar olmalıdır. Bilgilendirme sürecinde gerek yöntem, gerekse bilgilendirici kişiden dolayı olumsuz sonuçların doğması muhtemelse, bilgilendirme faaliyetinde bulunmak doğru değildir. Bu süreç esnasında karşı tarafı üzecek ve kıracak bir üslup içinde kesinlikle bulunulmamalıdır. Her doğru, her zaman söylenmemelidir. Aynı inceliğe Bediüzza- man da dikkat çeker. Tecdid çevresi tebliğ sürecini yerine getirirken son derece seçici olmalıdır. Nerede neyin nasıl söyleneceğini iyi belirlemelidir:

"Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti halis olmayan bir adam, nasihati bazan damara dokundurur, aksülâmel yapar."

Gazalî’ye göre tebliğ sürecinin ikinci yöntemi nasihat yöntemidir. Burada da bilgilendirme sürecindeki aynı noktalara dikkat edilmesi gerekir. Gazalî’ye göre diğer süreçler; kızma ve azarlama yöntemi, küçük çapta güç kullanarak şiddete başvurma yöntemi ve büyük çapta silahlı eyleme başvurarak kötülüğü önlemeye çalışma yöntemi olarak sıralanır. Ancak bunlardan kızma ve azarlama yöntemi ile şiddet kullanma yöntemlerinin çok sayıda şartları vardır. Özellikle “tecdid çevresi”nin mağlup ve azınlıkta olduğu bir ortamda Gazalî de hem kızma ve azarlama yöntemini, hem de şiddete başvurma yöntemini doğru bulmaz. Hatta bu yöntemin böyle bir ortamda “haram” bile olabileceğini vurgular.

Hem Bediüzzaman, hem de Gazalî’ye göre çöküntü dönemleri ve bu dönemden sonra gelen bunalım dönemlerinde en geçerli ve doğru yöntem bilgilendirme ve nasihat yöntemidir. Toplumun yüzde sek-senini oluşturan çaresiz ve şaşkın olan ke-sime “nur göstererek” doğru yola ulaşmalarını sağlamaktır.

Beraber yaşamanın birinci ilkesi: ferdî günah ve kusurları görmezlikten gelmek

Bilgilendirme ve “nur gösterme” sürecinde “tecdid çevresi”nin topluma yaklaşım tarzı şefkat ve lutuf duyarlı olmalıdır. Fertlerin sadece “iyi taraflarını” görüp, kötü ve günahlı taraflarını görmemeye çalışmalıdır. Nitekim, Bediüzzaman bu konuyu incelerken son derece ilginç bir toplumsal barış ve kardeşlik projesi geliştirir. Bu projede ilk olarak müslümanlar arasında düşmanlık, kin ve haset gibi olgular yoktur ve olmamalıdır.

Bediüzzaman’ın “müslümanlık sınırı” çok geniştir. Mesela Gazalî, İbn Sina’yı üç noktadan tekfir ederken, Bediüzzaman İbn Sina’yı “âdî bir mü’min” kategorisine sokmaya çalışmıştır. Ayrıca, "tekfire çabuk cür'et edenler"i uyarmakta ve "kâfire bir sıfat" taşıyan insanların, imanın tereşşuhatını haiz başka sıfatları varsa, o kişiye "kâfir" denilemeyeceğini belirtmektedir. "İlla ki o sıfat küfürden neş'et ettiği yakinen biline... Zira başka sebepten neş'et edebilir."

Bu ölçü uygulanırsa, toplumun çoğunluğunun "inananlar" kategorisinde görülmesi gerekir. Dolayısıyla, aşağıdaki ilkeler sadece belli bir azınlığın değil, yaklaşık olarak tüm toplumun sorumlu olduğu ilke-lerdir.

Beraber yaşama problemine yaklaşırken Bediüzzaman ilk olarak beşerin günaha eğilimli olarak yaratıldığı gerçeğinden hareket eder. Günahlı bir dünyada yaşadığımızı düşünür. Mümkün olduğu kadar insanların günahının görmezlikten gelinmesini ve affedilmesini önerir. Bir mü'minin işlediği bir günah veya kötülükte çok sayıda faktörün etkisi olduğunu belirtir; dolayısıyla günah işleyeni yargılarken sadece kişinin değil, aynı zamanda o faktörlerin de dikkate alınmasını tavsiye eder:

"Halbuki, mü'min kardeşinden sana gelen bir fenalığı bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin. Çünkü, evvelâ kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp, o kader ve kazâ hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir..."

Dikkat edileceği gibi, buradaki “kadercilik” kişinin kendi işlediği günahları kadere havale edip sorumluluktan kurtulmaya çalışmasını değil, tersine başka insanlardan kendisine yönelen kötülükleri kader tezgahından çıkan mamuller olarak görüp, kadere teslim olması ve insanlara af ve muhabbetle yaklaşmasını öngörür.

"Saniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adâvet değil, belki nefsine mağlûp olduğundan, acımak ve nedamet edeceğini beklemek gerekir."

Gerçekten insanoğlu için savaşların en büyüğü nefis ve şeytanla savaşıdır. Zaman zaman onları yeniyorsa da, bazı zamanlarda da onlara yenilmektedir. Bu zorlu savaşın ciddiyetini kabul edip insanlara yardımcı olmak, onları maneviyatını tahkim etmeye çalışmak gerekir. Yenildiği zaman da ona acımak, başka bir defasında yenilmeyeceğini beklemek gerekir.

"Salisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver"

ve bütün bunları dikkate alarak insanlardan sana yönelen kötülük ve haksızlıklara karşı affetme yüceliğini göster!.

Benzer ifadeleri Gazalî de kullanır:

"Arkadaşının kusur ve hataları için yetmiş çeşit mazeret bulman mümkündür. Eğer buna rağmen kalbin onu kabul etmiyorsa, sen suçlu olarak nefsini gör ve kalbine: 'Amma da katı imişsin, arkadaşın senden yetmiş çeşit özür dilediği halde sen hâlâ kabul etmiyorsun. Bu bakımdan kusurlu olan arkadaşın değil sensin' de." (Gazalî; c: II, s. 470).

Bediüzzaman düşmanlık besleyen bir müslümanın yaptığı işin ne kadar vahim olduğunu şu soruyu sorarak vurgular: “Sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni olsa. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Onun zalimliğini semâvata işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni [bile] olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.” Batırılmaması gerekir. Bu geminin batırılmasını veya o evin ateşe verilmesini hiç kimse savunamaz. Bunu ancak sadist ve zalim kimseler savunabilir.

Üstad devam ederek insanın vücudunun da bir ilahî gemi veya ev olduğunu; bu gemi veya evin içinde iyi-kötü sıfatların buluna-bileceğini; iyi sıfatların masum insanlara, kötü sıfatların da canilere benzediğini; iyi sıfatlarını görmezlikten gelerek, sadece kötü sıfatlarına bakıp bir insana kin ve düşmanlık yapmanın aynen gemiyi batırmak gibi bir zulüm olacağını vurgular. Bediüzzaman’a göre, mü’min, mü’min kardeşini sadece sevmekle mükelleftir. Fenalık ve kötülükleri karşısında sadece acır. Günahlarının, baskı ve tahakküm yoluyla değil, lütuf ve güleryüzle ıslahına çalışır.

Bediüzzaman "Uhuvvet Risalesi" (Kardeşlik Risalesi) adı verdiği, bu konuyla ilgili eserinde kalbinde kin ve düşmanlık taşıyan mü'minlere biraz da sitem yüklü ifadelerle seslenir:

"Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü'min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü nasıl ki sen adi, küçük taşları Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud'dan [Uhud Dağı] daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman gibi çok evsâf-ı İslâmiye [İslâmî vasıflar] muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü'mine karşı adâvete sebebiyet veren ve adi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı iman ve İslâmiyete tercih etmek, ne derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın."

Dikkat edileceği gibi Bediüzzaman son derece ilginç bir benzetme ile mü'minin kalbindeki imanı Uhud dağına, basit ve önemsiz bazı kusur ve günahlarını da adi taşlara benzetir. O'na göre Uhud dağı gibi hem ilahî açıdan önemli, hem de büyüklük ve azamet bakımından muhteşem olan bir dağa küçük taş parçalarını tercih etmenin hiçbir mantığı olmamalıdır. Mü’minde de iman ve İslâmiyet gibi her insana nasip olmayan yüce vasıflar ve değerler varken, bunların varlığına bakmayıp, küçük günah ve kusurlarına bakarak ona kızmak, düşmanlık yapmak ve aleyhinde bulunmak kabul edilemez bir insafsızlık ve zulümdür.

"Evet, tevhid-i imanî [iman birliği], elbette tevhid-i kulûbu [kalb birliğini] ister. Ve vahdet-i itikad [inanç birliği] dahi, vahdet-i içtimaiyeyi [sosyal birliği] iktiza eder. Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğundan, arkadaşâne bir yakınlık telakki edersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i ilâhiyye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var."

"Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir; bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir; bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir; ona kadar bir, bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları halde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın."

Mü'minleri birbirine bağlayacak öyle manevî zincirler vardır ki bu zincirlerle küreler birbirine rahat bağlanabilir, kırıl-mazlar. Bu zincirler Bediüzzaman'a göre Allah birliği, peygamber birliği, din-kitab birliği, kıble ve kutsal mekan birliği, ülke ve devlet birliği gibi birliklerdir. Bunlara değer vermeyip örümcek ağı değerinde ve kıymetinde olmayan basit kusur ve günahları dikkate almak yukarıda sayılan birlik unsurlarına açık bir hürmetsizlik ve edepsizliktir. Bu hürmetsizlik ve edepsizliği hiçbir mü'min yapamaz ve yapmamalıdır.

Öte yandan insanda iyi sıfatlar da kötü, sıfatlar da bulunabilir. Bu, zaten beşeriyetin gereğidir. “Birinin günahından başkası sorumlu tutulamaz” (En’am/164) âyetinin sırrına göre, bir mü'minde bulunan câni bir sıfat yüzünden, sair mâsum sıfatlarını mahkûm etmek de açık bir haksızlık ve zulümdür. Hele "bir mü'minin fena bir sıfatından darılıp, küsüp, o mü'minin akrabasına adâvetini teşmil etmek gayet azîm bir zulüm"dür.

İkinci ilke: affedilmeyecek günah yoktur

Kur'an müslümanın İslâmî niteliklerini dikkate alarak onun hangi tip ve boyutta olursa olsun günah ve kusurlarına katlanılması gerektiğini vurgular. Kin, gayz, nefret, husumet, adavet, haset ve şiddete başvurmayı kesinlikle yasaklar.

Gazalî de, Bediüzzaman gibi, hangi kusur olursa olsun müslümanın affetmesi gerektiği tezini savunurken Asr-ı Saadet'ten çarpıcı bir örnek verir: Hz. Peygamberin nezih eşi Hz. Âişe'ye iftira edilmişti. Bilindiği gibi Hz. Âişe Hz. Ebu Bekir'in de kızı idi. Hz. Ebu Bekir'in sürekli yardım ettiği, bakıp büyüttüğü Mıstah isimli bir müslüman da Hz. Âişe'ye yapılan iftira kampanyasına katılmıştı. Kızına yapılan bu çirkin saldırı ve yürütülen kampanyaya katıldığı için Hz. Ebu Bekir Mıstah'a bir daha yardım yapmayacağına dair yemin etmişti. Bunun üzerine şu âyet-i kerime indi:

"...Yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere vermemek üzere yemin etmesinler, [onların kusurlarını] bağışlasınlar, aldırmasınlar. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah gafûrdur [çok bağışlayıcıdır] rahîmdir [çok merhametlidir]" (Nur/22).

Bir insanın en fazla hassas olduğu ve üzerinde titrediği konu herhalde namusu olmalıdır. Bir iffet abidesi olmasına rağmen kızının iftiraya uğraması, ayrıca iftiracıların olayı büyük bir kampanya şeklinde her tarafa yaymaları, bu kampanyaya küçüklüğünden beri bakıp büyüttüğü bir insanın da katılması Hz. Ebu Bekir'i derinden yaralayan bir olay olmuştu. Bunun üzerine Cenab-ı Hak âyet indiriyor ve Hz. Ebu Bekir'in yeminini bozmasını, kampanyaya katılan Mıstah'ı affetmesini, ona yardıma devam etmesini istiyordu.

Gazalî'nin ifade ettiği gibi Hz. Peygamberin nezih hanımına, Hz. Ebubekir'in iffetli kızına iftira edebilecek kadar ileri giden insanlar affedilebiliyorsa, affedilmeyecek günah yok demektir. (Gazalî, c. II, s. 428)

Bediüzzaman da sözkonusu âyeti tefsir edercesine, düşmanlık ve kin duygularının kışkırtıldığı çağımız insanlarından "muhabbet fedaileri" olmalarını istiyordu.

"Adâvet [düşmanlık] etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref'ine [yok edilmesine] çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-i nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü'minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır. Öyle de, adâvet hasleti, herşeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır."

Sosyal hayatta sen ne kadar iyi ve saygılı davransan da, karşıdaki saygılı davranmayabilir. Her fırsatta sana haksızlık ve zulüm yapma eğiliminde olabilir. Bu durumda da yapılması gereken yine iyi ve saygılı davranmaktır. Ancak iyi ve saygılı davranmakla karşıdaki insanın hasmâne davranışları engellenebilir:

"Eğer hasmını mağlûp etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder [artar]. Zâhiren mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen, nedâmet eder, sana dost olur. Mü'minin şe'ni, kerîm olmaktır. Senin ikramınla sana musahhar olur. Zâhiren leîm [kötü] bile olsa, iman cihetinde kerîmdir. Evet, fena bir adama ‘İyisin, iyisin’ desen iyileşmesi ve iyi adama ‘Fenasın, fenasın’ desen fenalaşması çok vuku bulur."

Üçüncü ilke: meslek ve meşrepte inhisarcılık yapmama

Öte yandan Bediüzzaman fertler arası çıkabilecek ihtilaf ve çatışma alanlarını birer birer kapatırken sınıflar arası veya meslek ve meşrepler arası çıkabilecek çatışma alanlarını da kapatmaya çalışır. Sosyal hayatın zorunlu sonuçlarından olan meslek ve meşreplerin farklılaşması ve kademelenmesi gerçeğini teslim ettikten sonra bu farklılaşmanın düşmanlık ve husumete neden olmaması gerektiğini vurgular. Ona göre her meslek ve meşrep sahibi haklı olarak kendi mesleğinin en iyi ve en etkin meslek olduğunu iddia edebilir, etmelidir de; buna hakkı vardır. Fakat sadece kendi mesleğinin iyi olduğunu, diğer İslâmî mesleklerin kötü ve bâtıl olduğunu iddia etmeye hakkı yoktur.

Said Nursî, "Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, ‘Mesleğim haktır veya daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur" diyerek meslek ve meşrep konusunda inhisarcılık ve taassubun yeri olmadığını vurgular. Bu yaklaşıma göre, toplumsal hayattaki farklı meslek ve meşrep mensupları, kendi meşrep ve mesleklerine muhabbet ve teslimiyetle birlikte diğer meşrep mensuplarına da saygı duymak zorundadırlar. Bir taraftan kendi meşrebinin gelişmesi ve yaygınlaşmasına çalışırken, diğer meşreplerin tahribine çalışmamalıdır. Herşeyde amaç Allah rızası olduğundan tüm faaliyet ve düşüncelerin bu amaca göre endekslenmesi gerekir. Yoksa daha fazla insan toplamak, daha fazla üyeye sahip bulunmak amaç olmamalıdır.

Dördüncü ilke: herkesi komşu görmek ve komşuluk hakkına riayet etmek

Öte yandan beraber yaşama sürecinde ilahî irade “komşuluk hakkı” konusunda da son derece olumlu ilişki setlerini arzu etmektedir. Peygamberimiz komşuları a) bir hakkı olan komşular b) iki hakkı olan komşular ve c) üç hakkı olan komşular olarak üçe ayırır. Üç hakkı olan komşular hem aynı dinden hem de akraba olan komşulardır. İki hakkı olan komşular sadece aynı dinden olup, akraba olmayan komşulardır. Tek hakkı olan komşular ise sadece komşu olan, fakat aynı dinden olmayan komşulardır. (Gazalî, c. II, s. 530)

Dikkat edileceği gibi, mü’minin komşuluk çerçevesine putperest olanlar dahi girebilmekte, beraber yaşama ilkeleri onlar için de sözkonusu olmaktadır. Bu ifadeler sadece birer spekülasyon ve fantaziden ibaret değil, hayatın birer gerçeğidirler. Aşağıdaki olay Asr-ı Saadette bu konuya ne kadar önem verildiğini yansıtır: Bir gün Hz. Ömer'in oğlu Abdullah’ın hizmetçisi bir koyun keser. Abdullah, hizmetçisine koyunu yüzdükten sonra Yahudi komşusundan başlamak üzere komşulara birer parça vermesini emreder ve bunu birkaç defa tekrar eder. Tekrarı birkaç defa yapınca hizmetçi “Ne kadar tekrar ettiniz efendim” diyerek anladığını ifade etmeye çalışır. Bunun üzerine Abdullah: "Peygamberimiz komşularımız hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki, onları bize varis kılacak zannettik" diye ısrarının nedenini anlatır. (Gazalî, c. II, s. 533).

Gerçekten müslim-gayrimüslim kim olursa olsun komşuluk kurumuna Cenab-ı Hak çok önem vermektedir. Hz. Peygamber bir hadisinde:

"Cibril bana komşu hakkında o kadar fazla tavsiyede bulundu ki, Allah komşuyu komşuya varis kılacak zannettim" (Buhari) buyurur.

Başka bir hadisinde: "Kim Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa komşusuna ikramda bulunsun"(Müslim) diyerek beraber yaşamanın bir angarya veya zoraki katlanılması gerekli bir yük olarak değil, tersine sosyal hayatın bir sonucu olarak algılanmasını tavsiye eder.

Gazalî de bu konuyu şöyle değerlendirir: "Komşu hakkı sadece onlara eziyet etmemekten ibaret değildir. Aynı zamanda onların eziyetlerine de katlanmaktır. Bu da yetmez, komşu komşusuna şefkatli ve saygılı davranmak zorundadır. Kendisine eziyet eden komşusuna iyilikte bulunmalıdır.”

Sonuç olarak, çağımızda "tecdid" hareketinin "öncü azınlık"ını oluşturan çevreler kelimenin tam anlamıyla bütün himmet, gayret ve enerjilerini i'la-yı kelimetullah sürecinde iyiliği emretme faaliyetine sarf ederken son derece "hikmetli" bir metod takip etmişlerdir. En bunalımlı dönemlerde bile ma'şerî kalabalığın tepkisini çekecek üslup ve davranışlardan sürekli kaçınmışlardır. "Kur'ân hazinesinde imal edilen ilaçlar"la hem "hususî kalplerin" ve "has vicdanlar"ın, hem de "umumî kalplerin" ve "vicdanların" tedavisine çalışmışlardır. İnsanların kötülük ve günahlarını fazla dikkate almadan çeşitli kesimlerle diyalog zemini aramışlar ve toplumun önemli bir bölümünü bir "uzlaşma düzlemi"ne taşımışlardır. Bundan sonraki dönemin daha da sağlıklı ve uzlaşma açısından daha da verimli olacağı rahatlıkla söylenebilir.

Fazilet döneminde beraber yaşama problemi ve “tecdid çevresi”nin tavrı

Tecdid çevresi, topluma hakim olduğu dönemlerde toplumun çeşitli kesimlerine yine şefkat ve merhamete dayalı olarak yaklaşacaktır. Çünkü, bu kesimin inanç sistemi ve topluma yaklaşım tarzını belirleyen kaynak vahiy olduğundan, tecdid çevresinin yaklaşımları da vahyin öngördüğü ilkeler çerçevesinde şekillenecektir. Bu ilkeleri Kur’ân ve hadisten çıkarmamız mümkündür. Fertlerin günahlarını değil, sevaplarını ve iyiliklerini görme arzusu bi-rinci ve vazgeçilmez bir ilkedir. O zaman şu genellemeyi rahatlıkla yapabiliriz: İ’la-yı kelimetullah sürecinin tüm evrelerinde siyasî, ilmî ve bürokratik elitin topluma bakış tarzı son derece esnek ve şefkatli olacaktır. Tüm toplumsal mekanizmalar bireyin kişisel özgürlüğü, mesken dokunulmazlığı ve aile mahremiyetini azamî ölçüde koruyacak şekilde organize edilecektir. Birey, aleyhinde net, kesin ve objektif deliller bulunmadan temiz ve günahsız kabul edilecektir. Her türlü malî, siyasî, sosyal ve dinî konularda bireyin özgür beyanı esas alınacaktır. Hukukî mekanizmalar toplumda sürekli suçlu üretir şekilde değil, mümkün olduğu kadar suçu ve suçluyu en aza indirir şekilde geliştirilecektir.

Bu ilkeler toplumsal hayatın tüm cephelerinde yaygın olduğundan, toplumsal hayat bir barış ve kardeşlik formunda şekillenecektir.

Gerçekten ilahî irade insanlardan kardeşine karşı güleryüzlü olma, onları affetme, günahını görmezlikten gelme, onun hakkında kötü zanda bulunmama gibi üstün ve yüce vasıfları istemektedir. Burada yüzlerce âyet ve hadisten birkaç tanesini zikredelim:

"İyiliği gördüğü zaman kapatan, kötülüğü gördüğü zaman yayan kötü komşunun şerrinden Allah'a sığının." (Buhari)

Dikkat edileceği gibi, Hz. Peygamber “iyilik”in, diğer insanlar tarafından da yapılmasını teşvik etmek amacıyla etrafa duyurulmasının faydalı olacağını ifade etmektedir. Bu bakımdan herhangi bir kimsede iyi bir davranış görüldüğünde o iyiliği yapan insanı tebrik etmek ve bu davranışı uygun bir dille başkalarına anlatmak gerekmektedir. İyiliği gördüğü halde görmezlikten gelip “kapatan” insan, en basitinden, nankör insandır. Bu insan, Hz. Peygamber’e göre aşağılık bir insandır. Kendisinden şeytandan Allah’a sığınıldığı gibi sığınılması gereken bir kimsedir. Şerrinden sığınılması gereken ikinci kimse “kötülüğü yayan” kimsedir. İyiliği kapatma olayı belki kötülüğü yayma kadar vahim değildir. İnsanı şeytan düzeyine indiren bir çirkin vasıf, kardeşlerinin herhangi bir günah ve kötülüğünü başka insanlara duyurmaya çalışma vasfıdır.

Bu ilkeye bağlı olarak, siyasal ve toplumsal mekanizmaları belirleme düzeyine ulaştığında, tecdid çevresi, tüm mekanizmaları “iyiliği yayma, kötülüğü kapatma” yönünde dizayn edecektir.

Başka bir ilke insanlar hakkında kötü zan beslememe ilkesidir. Bu ilke de doğrudan vahiy kaynaklıdır. Bir hadiste Hz. Peygamber "Cenab-ı Hak mü'mine müminin kanını, malını, ırzını ve onun hakkında kötü zanda bulunmayı haram kıldı" (Hakim) buyurmaktadır. Aynı şe-kilde: "Kötü zandan kaçınınız. Çünkü kötü zan, konuşmanın en yalanıdır” (Müslim) diyerek mü’minlerin mümkün olduğu kadar kardeşi hakkında iyi düşünmesi gerektiğini vurgular.

İ’la-yı kelimetullah safhasının olmazsa olmaz kültürel ve siyasal ilkelerinden biri de bireyleri her an günah işleyecekmiş gibi sıkı kontrol altında tutmak, özgürlük alanlarını daraltarak günah ve kusurlarını gözetlemek gibi davranışlardan uzak durmaktır.

"Tahassüs ve tecessüs etmeyin. Aranızdaki bağları koparmayın. Birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları, kardeş olun" (Müslim) diyerek Hz. Peygamber herhangi bir müslümanı nerede, nasıl günah işleyecek diye sıkı markaja almanın da, günah işlediği yeri ve zamanı araştırıp casusluk yapmanın da açık bir haram olduğunu vurgular. Buna ne bir alimin, şeyhin, nasihatçının, ne de bir devlet görevlisinin hakkı yoktur. Asr-ı Saadet’te devlet başkanı da olsa kimse kimsenin günahını merak etmez, tecessüs ve tahassüste bulunmazdı.

Abdurrahman b. Avf’ın anlattığına göre, bir gece Abdurrahman b. Avf’la Hz. Ömer Medine sokaklarında dolaşmaya çıkarlar. Bir ara gözlerine bir ışık ilişir. Oraya doğru yürüdüklerinde o ışığın bir pencereden sızdığını görürler. Biraz daha yaklaştıklarında evin içinden birtakım gürültüler geldiğini, içindeki sakinlerin içki içip işret yaptıklarını anlarlar. Ne yapmaları gerektiğini istişare eder ve şu sonuca varırlar: Biz Allah Teâlâ’nın yasaklamış olduğu bir günahı işlemek üzereyiz. Çünkü Cenab-ı Hak "Sakın tecessüs etmeyin," (Hucurat/12) buyurmaktadır" diyerek oradan süratle u-zaklaşırlar. (Gazalî, c. II, s. 505).

Gerçekten sahabe çevresinin yaklaşımı "Kim kardeşinin ayıbını örterse Allah da dünya ve âhirette onun ayıbını örter" (İbn Mâce) ve "Müslüman kardeşinin ayıbını örten kimse diri diri gömülen bir kız çocuğunu diriltmiş gibidir" (Ebu Davud) hadisleri çerçevesinde olmuştur.

Kur’an’dan sonra müslümanlar için en önemli referans kaynağı olan Hz. Peygamberin yaşantısı, beraber yaşama konusundaki tavrı ve yaklaşımı da çağımıza ışık tutacak nitelikteydi. Efendimizin yaklaşımı birinci planda “barış ve kardeşlik”i öngörüyordu. Barış ve kardeşlik sadece müslümanlar arasında değil, aynı zamanda Yahudi, Hıristiyan, hatta putperestler arasında da öngörülüyordu. Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde, Medine’de tam bir kaos yaşanıyordu. Medine’nin hakim iki kabilesi olan Evs ve Hazrec birbirinin hasmı durumundaydı. Hicretten altı yedi yıl evvel aralarında şiddetli bir çatışma olmuş; çatışmadan Hazrecliler galip çıkmıştı. Hazrecliler aynı zamanda Medine’de yaşayan Yahudilerle de bir ittifak ve saldırmazlık anlaşması imzalamışlardı. Evsliler de Mekkeli Kureyşlilerle bir ittifak anlaşması yapmak üzere idiler. Hazrecliler kendilerine bir kral seçmeye ve onun altında siyasî birliğe gir-meye karar vermişler, kralın giyeceği tacın siparişini bile vermişlerdi. Hazreclilerin bu tavrı Evslileri ve Yahudileri tedirgin ediyor, politik gerilim giderek tırmanıyordu. Yahudiler de Kaynuka, Benu’n-Nadr ve Benu Kureyza olmak üzere üç ana kabileye ayrılmıştı. Bunlardan Kaynuka, Hazreclilerle ittifak anlaşması içerisinde idi. Bu üç kabile arasında da sürekli anlaşmaz-lık ve çatışmalar olmaktaydı. Medine’de Hıristiyan tebaanın sayıları yok denecek kadar azdı.

Siyasal ve sosyal hayat Medine’de son derece heterojendi. Kabileler birliğini andıran, şehir-devleti statüsünde bile olmayan bir siyasal yapı sözkonusuydu. Gerek Araplar, gerekse Yahudiler kendi aralarında bağımsız bir hukuki birlik teşkil ediyor ve bizzat kendi başkanlarının otoritesine bağlanıyorlardı. Adlî, malî, kültürel ve eğitimle ilgili, askerî ve ekonomik alanlarda toplumun tümünü kuşatan müesseseler yoktu.

Hz. Peygamber ilk olarak Medine’de yaşayan insanlar arasında toplumsal birliği sağlamak amacıyla çeşitli kesimlerle diyalog kurmaya başladı. Müslümanlar zaten Efendimizin yanında idiler. Onları kendi aralarında bütünleştirdi. Aynı şekilde müslüman olmayan kesimlerle de diyalogun gerçekleştirilmesi gerekiyordu. Bu amaçla sahabe ve gayrimüslimlerden oluşan bir toplulukla Enes’in evinde geniş iştişareler yapmaya başladı, ve tüm taraflar yeni bir şehir-devleti kurmak üzere anlaştılar. Yazılı bir anayasa hazırlayarak imzaya açtılar. Gerçekten bu anayasa sadece müslümanların değil, tüm dünyanın ilk devlet anayasası özelliğini taşıyordu. Bizi burada ilgilendiren nokta, ağırlığı ve ekseriyeti müslümanların oluşturduğu bir siyasal yapıda Yahudi ve putperestlerin barınabilmesi gerçeğidir. Nitekim anayasanın 25. maddesi Yahudilerin dinlerini açık bir şekilde yaşamalarını garanti altına almaktaydı. 42. maddeye göre problemlerini kendi aralarında kendi özel yasalarıyla çözmeye çalışacaklar, bir sonuca ulaşamazlarsa Hz. Peygambere müracaat edeceklerdi. 16. maddede Yahudilerin kesinlikle zulme uğramayacakları ve her türlü güvenlik hakkından müslümanlar gibi yararlanabilecekleri öngörülüyordu. (Hamidullah, İslâm Peygamberi, 1980, s. 225)

Rasulullah Medine’de siyasal birliği sağladıktan sonra civar kabilelerle de çeşitli saldırmazlık ve dostluk anlaşmaları imza-ladı. Bu stratejiyle henüz müslüman olmayan kabileler Medine’nin müttefiki durumuna sokuluyordu. Efendimizin bütün çabası Mekke’deki putperestler dahil tüm insanların kansız bir şekilde İslâm’la tanışmaları idi. Hz. Peygamber bu uğurda gerektiğinde taviz sayılabilecek jestlerde de bulunabiliyordu. Nitekim, daha sonraki dönemde gerçekleştirilecek olan Hudeybiye Anlaşması belli tavizleri de kapsıyordu. Şefkat ve tahammüle dayalı yaklaşımlarla Hz. Peygamber Mekke’yi kansız bir şekilde fethediyor, fakat Mekke ve Kâbe’de hemen şeriat kanunlarını uygulamaya koymuyordu. Müslümanların eline geçtikten sonra bile o yıl civar kabilelerden gelen putpe-restler Kâbe'yi tavaf ediyor, ibadetlerini kendi dinlerine göre yapabiliyorlardı. (Hamidullah, 1980, s. 295) Hz. Peygamberin amacı civar Arap topluluklarıyla yakından diyalog kurabilmekti. Şimdiye kadar buna imkân bulamamıştı. Mekkeli müşrikler aleyhte propagandalarla Arapları yanlış bilgilendirmiş ve müslüman olmalarını önlemişlerdi. Mekke’nin fethiyle yeni bir şans doğmuştu: Bedevî Araplarla vasıtasız buluşabilmek.. Onlara dayatma ve baskısız ilahî hakikatleri anlatabilmek.. Gerçekten Efendimiz bu fırsatı en iyi bir şekilde değerlendirmiş, putperest Arapların bir taraftan kendi dinlerine göre haclarını yapmalarına, bir taraftan da İslâm’ı vasıtasız öğrenmelerine imkân tanımıştı. Kur’ân’ı dinleyen, Hz. Peygamberi yakından izleyen, sahabeyle yakın diyalog kuran Araplar, gerçekleri bizzat gözleriyle görmüş ve kitle halinde müslüman olmuşlardır. Bu insanlar yeni hayatlarını İslâm’ın yayılması sürecine adamışlardır.

İşin ilginç tarafı hakimiyet ve gücünün en yüksek düzeye çıktığı zamanlarda bile Hz. Peygamber’in “hoşgörü” ve “tahammül” göstermekten uzaklaşmamasıdır. Mekke’nin fethinden sonra Taif üzerine yürünmüş, fakat sağlam bir kale içine sığındıklarından Taifliler teslim olmamışlardır. Aslında Taifliler bağ ve bahçelerine çok önem veren bir topluluktu. İsteseydi Hz. Peygamber Taif civarındaki su yollarını tahrip eder, bağ ve bahçeleri yakar, ziraat alanlarını kullanılamaz hale getirebilirdi. Uzun muhasaraya rağmen bunların hiçbirini yapmadı ve en sonunda Taif kuşatmasını kaldırarak Medine’ye döndü. Taiflilerin kendilerinin gelmesini bekliyordu. Nitekim kısa bir müddet sonra Taifliler bir heyetle Medine’ye çıkageldi-ler. İslâm’ı kabul ediyorlar, fakat bazı ayrıcalıklar istiyorlardı. Kendilerinin madde madde hazırlayıp Hz. Peygambere sundukları anlaşma metninde namaz kılmaktan, zekat vermekten, mecburî askerlik mükellefiyetinden muaf tutulmayı, Taif şehrinin milli park statüsüne tâbi tutulmasını, ünlü putun bulunduğu puthanenin yıkılmamasını, zinanın ve faizin yasaklanmamasını istiyorlardı. Anlaşılan Hz. Peygamberi sadece bir siyasi lider olarak kabul edip, diğer alanlarda otonom olmayı arzu ediyorlardı. Bu kabul edilemez şartlara bakıp Hz. Peygamber onları huzurundan kovmadı, onlara nasihat ederek namazın, zekatın ve cihadın fazilet ve öneminden sözetti. Zinanın ve faizin kötülüğünden bahsetti. Kendi aralarında istişarede bulunmak üzere Hz. Peygamberin huzurundan ayrıldılar ve en sonunda isteklerinin bazısı kabul edilmiş, bazısı da reddedilmişti: Namaz kılmama, zina yapma, alkollü içki kullanma gibi imanî ölçülerden uzak istekleri kabul edilmemiş; bunun dışında diğer istekleri kabul edilmişti. Anlaşmaya göre Taifliler tek Allah’a inanacak ve Hz. Peygamberi O’nun Elçisi olarak kabul edeceklerdi. Taif vadisi milli park ilan edilecek, bundan böyle ağaçlarının kesilmesi ve av hayvanlarının avlanması yasaklanacaktı. Taifliler zekat vergisinden (üzüm öşründen) ve askerlikten muaf olacaklardı. (Hamidullah, 1980, s. 535) Ancak bu tavizleri koparan Taifliler kısa zamanda İslâm’ı tam olarak öğrendiler, tavizleri kendileri ortadan kaldırdılar.

Sonuç olarak Hz. Peygamber, “hoşgörü ve sabır”a dayanan bir yaklaşımla âdet ve geleneklerine aşırı ölçüde bağlı bir toplumu kısa bir zamanda dize getirerek, yalnızca ikiyüzelli kişilik bir zayiatla koskoca bir yarımadayı İslâmlaştırmayı başarmıştır.

Hz. Peygamberin eğitiminden geçen sahabe çevresinin topluma yaklaşım tarzları da tam anlamıyla şefkat ve merhamet duyarlı olmuştur. Şefkate dayalı tavır ve yaklaşımı sadece yakın çevrelerine değil, aynı zamanda uzak insan yığınlarına, hatta hayvan varlığına da yaymışlardır. Burada Hz. Ali’nin hem devlet başkanı olarak, hem de bir insan olarak insan ve hayvanlara yaklaşımını çarpıcı bir şekilde yansıtan bir fermanını özetlemek yararlı olacaktır. Ferman uzak bölgelerde vergi tahsil eden vergi memuru için çıkartılmıştır. Onların vatandaşa ve vergiye konu olan hayvanlara nasıl davranmaları gerektiğini anlatır.

“Bir olan, hiçbir ortağı olmayan Allah'tan korkarak git, hiçbir müslümanı ürkütüp istemediği halde yanına gitme, malından Allah'ın hakkı olandan fazlasını alma. Bir kabileye gittığin zaman hemen evlerine girme, sularının başlarına git, vakar ve sükunetle yanlarına var; selam vermekte ve hal-hatır sormakta kusur etme. Sonra: ‘Ey Allah'ın kulları! Allah'ın velisi ve ha-lifesi, mallarınızdaki Allah'ın hakkını almak için beni gönderdi. Mallarınızda Allah'ın velisine vereceğiniz Allah hakkı var mı?’ de. Birisi yok derse, ısrar etme; hakkını verecek kimseyi bulduğun zaman da onu korkutup ürkütmeden, kaba davranmadan usulsüz ve zalimce muamele etmeden onunla beraber git, altından ve gümüşten ne verirse al. Öküzü, davarı, devesi varsa, hayvanların bulunduğu yere sahibinin izni olmadan girme. Hayvanları ürkütme, sahiplerini de korkutma. Malı say ve ikiye ayır, sahibi hangi kısmı almak isterse onu almasına müsaade et. Geri kalanı da ikiye ayır ve yine, onu iki bölükten birini almakta serbest bırak. Seçtiği, almak istediği hayvanlara dokunma. Böylece geriye Allah'ın hakkı kalıncaya kadar ayırmaya devam et. Sonra, Allah'ın hakkını tut ve al. Taksiminden şüpheye düşüp onu bozmak isterse, isteğine uy. Sonra, onları birbirine karıştır. Yine, iIk yaptığın gibi, geriye Allah'ın hakkı olan kalıncaya kadar bu işleme devam et. Hastalıklı, yaşlı, arık, bir azası kırık, bir gözü kör olan hayvanı alma. Müslümanların mallarını alıp Allah'ın velisine ulaştıracak kişi olarak ancak dininden emin olduğun, teslime kadar yumuşak ve iyi davranacak birini seç ki, aldıklarını müslümanlar arasında taksim etsin. Taksim için, ancak nasihat eden, müşfik olan, koruyan ve emin olan, sert davranıp zarar vermeyen, malı sürükleyip götürmeyen, üzmeyen kişiyi vekil yap. Sonra, yanında toplanan malı da hemen bize yolla, biz de Allah'ın emrettiği gibi hareket edelim. Malı toplayan memuruna deveyi yavrusundan ayırmamasını, sütüne tamah ederek almamasını (çünkü bu, yavruya zarar verir), binerek yormamasını, sütlerini sağarken adil davranmasını, yorulanları dinlendirmesini, yürümekte güçlük çeken hayvanları yavaş sürmesini tenbih et. Suya rastlayınca sulasın, otlağı bol olmayan yerden götürmesin; zaman zaman hayvanları dinlendirsin, sulak otlak yerlerde sulayıp otlatarak getirsin. Böylece bize; semiz, yorulmamış, sağlam, dinç hayvanlar gelsin ki, Allah'ın Kitabına, Resulünün Sünnetine göre taksim edelim. Bu Allah’ın izniyle daha büyük, olgunluğa, iyi davranmaya daha yakın bir iştir.” (Hz. Ali, 1990, s. 334-335)

Metinden de anlaşılacağı gibi Hz. Ali derin bir şefkat ve saygı insanıdır. Devlet memurları tarafından insanların rahatsız edilmemesi, özel yaşantılarına müdahale edilmemesi, mahremiyetlerine girilmemesi, doğallıklarına dokunulmaması, misafirlik gibi yeni külfetlerle karşı karşıya bırakılmaması, sert ve fevrî davranışlarla korkutulup ürkütülmemesi.. üzerinde âdeta titrenilen hususlardır. Bu tavsiyeler insana ve insan şeref ve haysiyetine tek kelimeyle saygı ifadesidir. İnsanlara insan olarak değer verme, onları şerefli birer varlık olarak algılamadır. Hz. Ali’nin şefkat ve merhamete dayalı politikası sadece saygıyla da bitmemektedir. Büyük halife, insanların beyanının esas alınarak kendilerine güvenilmesi, vergi toplama konusunda zor ve dayatmalara başvurulmaması gerektiğini de vurgular. Aynı duyarlılığın hayvan varlığına da gösterilmesini ister. Zekat hayvanlarını merkeze getirecek çobanların yavrulu olanlarının sütünü sağarak yavrularını aç bırakmamasını, otsuz ve susuz yerlerden götürerek aç ve susuz bırakmamasını, yolculuk esnasında hayvanlara eziyet ve işkence etmemesini ister. Bu belge aynı zamanda hayvan hakkının resmî olarak dikkate alındığının da belgesidir.

Sahabe çevresi sadece müslüman tebaaya şefkat ve merhametle yaklaşmamış, aynı zamanda henüz müslüman olmamış kimselere de aynı merhamet ve şefkati göstermişlerdir. İnsanlar arasında dehşet salarak ve onların kanını dökerek onları zorla müslüman yapma yolunu seçmedikleri gibi, böyle birşeyi akıllarından bile geçirmemişlerdir. Aynı şekilde fethettikleri yerleri talan edip insanlarını mülksüz-leştirme yolunu benimsememişlerdir. Burada, yüzlerce olaydan sadece bir tanesini zikredelim: Daha önce Hums’u fethedip sakinlerinden cizye vergisi toplayan müslümanlar Herakliyus'un asker toplayıp kendilerine karşı yürüdüğünü haber alınca, şehri ve müslüman olmayan sakinlerini Bizans ordusundan koruyamayacakları sonucuna vardılar. Hums sakinlerinden aldıkları cizyeyi geri ödediler. Bu inanılmaz tavır karşısında Hums halkı, müslüman kumandanlara: “Bizans yönetimine teslim olup yeniden zulüm ve baskı altına girmeye hiç niyetimiz yok, sizin yönetim ve adaletinizi tercih ederiz. Sizin yardımınızla muhakkak ki, Herakliyus'un ordusunu püskürtebiliriz” diyerek şehri boşaltmamalarını, müslüman askerlerle beraber şehri savunabileceklerini bildirdiler. Gerçekten Hums halkı, şehrin kapılarını kapayarak bütün güçleriyle kenti savundular. Müslümanların zafere ulaşmasından sonra, şehirlerinin kapılarını açarak onları şarkılarla, çalgılarla karşılayıp cizyelerini tekrar ödediler. (İzzetî, İslâm’ın Yayılış Tarihine Giriş, 1984).

Allah için buğzetmenin şartları

Doğal olarak toplumsal hayatta "tahammül" sınırını aşan fiil ve davranışlar da olacaktır. Kur'an ve hadislere göre Allah'ın Kur'an’da yasakladığı kötülükleri yapan insanlara Allah adına buğzedilmesi gerekir. Bu ise sözle veya davranışla olur. Sözle buğz, konuşmamak veya konuştuğunda güleryüzle değil, sert bir eda ile konuşmak şeklinde olabilir. Davranışla buğzetmek ise kötülüğü yapan kimsenin fertle ilgili menfaatlarına mümkün olduğunca karşı çıkma şeklinde olabilir. Gerek söz, gerekse tavırla buğz yapılan kötülüğün derecesine göre değişir. Kişinin küçük günahları veya yaptığından pişman olduğu, üzerinde ısrar etmediği büyük günahlarda yukarıda anlatıldığı gibi, kişiyi affetmek ve günahını görmezlikten gelmek en sağlıklı yoldur. Fakat bu birey aynı zamanda "tecdid çevresi"ne mensup bireylerin dostu ise yine sabır ve tahammül yolunu seçerek onun kötülüğü bırakması için zaman tanınır. Çünkü, bir defa günah işleyen başka bir defa da sevap işleyecektir. Dost değil ve nasihat etme imkânı da yoksa ondan uzaklaşılır. İşlediği kötülük toplumsal bir kötülükse ve ortadan kaldırılması imkânı da varsa ortadan kaldırılmaya çalışılır. Meselâ kiraladığı bir evi gayrimeşru bir faaliyette kullanıyorsa ve sözleşmeye göre evi ondan almak mümkünse ev sahibi takdir yetkisini evin tahliyesi yönünde kullanabilir. Böylece o evde o fiilin icrası engellenmiş olunur. Ancak, kötülük ve günah işleyen kişi "tecdid çevresi"nin yardımına bağımlıysa, onlar yardım etmediği zaman ciddi sıkıntıya girme tehlikesi varsa yardımın devam etti-rilmesi, bu arada o kötülüğü bırakması için uygun bir dille nasihat edilmesi Gazalî'ye göre daha uygundur.

Ancak, zulüm veya kötülük bireye değil de topluma yönelikse bunun affedilmesi ve görmezlikten gelinmesi doğru değildir. Birey kendine yapılan kötülük veya zulmü affedebilir, ancak topluma yönelik bir zulüm sözkonusu ise fertlerin böyle bir zalim karşısında tavırları farklı olmalıdır. Gazalî'nin ifadesiyle kişiye yönelik zulüm açısından "zulmeden bir kimseyi affetmek, kötülük yapana iyilik yapmak, sıddıkların ahlâkıdır". Ancak zulüm topluma yönelik ise buna tahammül etmek veya buna karşı iyilik yapmaya kalkışmak, zalime iyilik yapmak, ama aynı zamanda mazluma kötülük yapmak demektir.

Gazalî'ye göre nasihat ve bilgilendirme faaliyetinde resmî devlet yöneticilerinden izin almak şart değildir. Hatta bu faaliyet silahlı çatışmaya kadar varsa da bu konuda da izne ihtiyaç yoktur. Ancak bu tip karşı çıkmanın da çeşitli versiyonları vardır. Gazalî'ye göre güç kullanarak kötülüğü önleme faaliyetinde kötülüğü ortadan kaldırma konusunda diğer tüm imkânların ortadan kalkmış olması gerekir. Kanun hakimiyetinin olmaması, devlet gücünün bulunmaması, veya devletin sözkonusu kötülüğü benimsiyor olması, güç kullandıktan sonra müsbet sonucun gerçekleşmesine kesin gözle bakılması, ortaya çıkacak olumsuzluğun kaldırılan kötülükten daha az zararlı olması gibi şartların bulunması gerekir. Aksi durumda güç kullanmak zararlı, hatta haramdır. Özellikle güç kullandıktan sonra daha derin ve yaygın kötülükler doğacak, bu kötülüklerden güç kullananların aile ve akrabaları da olumsuz etkilenecekse güç kullanmak haramdır. Aynı şekilde karşı taraf daha güçlü ise bu durumda da güç kullanmaya kalkmak yine haramdır. (Gazalî, 1993, c. II, s. 741 vd)

Haksızlık ve kötülüklere karşı direnme konusunda Gazalî'yle Bediüzzaman aynı düzlem üzerinde buluşur. Çöküntü ortamında Bediüzzaman'a göre "aktif direnme" hakkını kullanmak bir yana, zalimlere beddua bile etmemek gerekir. Çünkü öyle bir toplumsal ortamda yaşıyoruz ki zalime gelecek bir beladan mazlum ve masumlar da etkilenmektedir.

"....Benim ve Risale-i Nur'un mesleğinin esası ve otuz seneden beri bir düsturu olan şefkat itibariyle bir masuma zarar gelmemek için bana zulmeden canilere, değil ilişmek, belki beddua ile de mukabele edemiyorum. Hatta en şiddetli bir garaz ile bana zulmeden bazı fâsık, belki dinsiz zalimlere hiddet ettiğim halde değil maddî [mukabele] belki beddua ile mukabeleden beni o şefkat menediyor. Çünkü o zalim gaddarın peder ve validesi gibi ihtiyar biçarelere veya evladı gibi masumlara maddî zarar gelmemek için o dört beş masumların hatırına binaen o zalim gaddara ilişmiyorum, bazan da hakkımı helal ediyorum. (Nursî, 1994, s. 1034)

Bediüzzaman'ın tüm çabası sanki "fetret devri" niteliğine sahip olan bu çağın insanlarına Kur'ân hakikatlarını doğrudan ve perdesiz sunabilmektir. Bu takdimi engelleyecek her türlü davranış ve plandan şiddetle kaçınmaktır.

"İsyan" anlamındaki "siyaset"e yaklaşırken Bediüzzaman, Gazalî gibi, aynı hesapları yapar. Bu hesapta elindeki beşerî materyallerin niteliğini rasyonel olarak değerlendirir.

Gerçekten hayatından ve düşünce sisteminden anlaşıldığına göre Bediüzzaman'ın plan, karar ve eylemleri geniş ölçüde engin "şefkat" duygusunun etkisi altında şekillenmektedir. Genel hareket stratejisini belirlerken şefkatin ne ölçüde etkili olduğunu aşağıdaki satırlardan görmek mümkündür:

"...binler haysiyet ve şerefimi bu vatandaki biçarelerin istirahati ve onlardan belaların def’ine [kalkmasına] feda etmek için [Cenab-ı Hak] bana bir halet-i ruhiyyeyi ihsan eylemiş ki; ben de onların [zalim yöneticilerin] yaptığı ve niyetinde bulundukları tahkirat [aşağılama] ve ihanetlere karşı tahammüle karar vermişim. Bu milletin asayişine, hususan masum çocukların ve muhterem ihtiyarların ve biçare hastaların ve fakirlerin dünyevî istirahatlarına ve uhrevî saadetlerine binler hayatımı ve binler şerefimi feda etmeye hazırım."(Nursi, 1994, s. 1683).

Benzer soylu duyguları Bediüzzaman masum gayrimüslimler için de taşır. İkinci Dünya Savaşı esnasında savaş alanlarındaki çocuk ve masumları düşünür:

"...şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felaketler, helaketler, sefaletler, açlıklar, şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kafir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye masumlar hakkında bir nevi şehadet [şehidlik] hükmüne geçiyor."

"Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyeti ve harbinden hiçbir haberim yokken Avrupa'da [ve] Rusya'daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim [hatırladım]. O manevî ihtarın beyan ettiği taksimat bu elim şefkate bir merhem oldu..." (Nursî, 1994, s. 1615).

Tahammül ve sabrın sınırı: açıktan imansızlık

Bediüzzaman itaat ve sabrın da bir sınırı olduğunu, bu sınıra ulaşıldıktan sonra "sabır taşının çatlayacağını" ifade ederek bu sınırı ortaya koyar: yönetimin açıktan imansızlık ve dinsizlik hesabına çalışmaya başlaması. Artık bu ortama gelindikten sonra kalbinde iman kırıntısı bulunan her müslüman kendilerinin imanını boğmaya azmetmiş kâfir ve zalim yönetime karşı savaşmak zorundadır.

"...Yirmibeş senedir hayat-ı siyasiyye ve içtimaiyyeden çekilmişim. Hükûmet-i cumhuriyye ne hal kesbettiğini bilmiyorum. El'iyazü billah, eğer dinsizlik hesabına, iman ve âhiretine çalışanları mesul edecek kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmiş ise, bunu size bilâ perva ilan ve ihtar ederim ki, bin canım olsa, iman ve âhiretime feda etmeye hazırım." (Nursi, 1994, s. 1030)

Sonuç olarak, yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı gibi, öncü azınlık i'la-yı kelimetullah istikametine hareket ederken kesinlikle şiddete müracaat etmeyecektir. Geniş çevrelerle uzlaşma zeminleri araya araya medeniyetinin yolunu döşeyecektir. Zaten geliştirilen kurumlar tüm çevrelerin takdir ve hayranlığını kazanacağından ruhunun derinliklerinde bozgunculuk taşıyan sınırlı sayıda "müfsit"ten başka kimse karşı çıkamaz olacaktır. Dolayısıyla i'la-yı kelimetullah safhasına ulaşma büyük ölçüde "kansız" ve "kavgasız" olacaktır, denebilir.

Yukarı