. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 18653

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2003 
 Genetik Bilimi Nereye Gidiyor?
 KÖPRÜ / Bahar 99 
 Türk Müslümanlığı


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

Hoşgörü: Nereye Kadar?
Kış 97   [ 57. Sayı ]


Barış, Kardeşlik ve Hoşgörünün Esasları Üzerine

İbrahim Özdemir

Dr.

I. Giriş

İnsanlığın yeni bir yüzyıla girmeye hazırlandığı şu zamanda “barış, kardeşlik ve hoşgörüyü” tartışmak ilginç olduğu kadar düşündürücüdür. Zira kin, nefret, düşmanlık ve hoşgörüsüzlüğün sonucu olan savaşlar, çatışma ve soykırımlar olmasaydı “barış” sözkonusu olmazdı. Yine kin, düşmanlık, nifak ve zulümler olmasaydı “kardeşlik, dostluk, muhabbet” gibi kavramları yeniden tartışmamıza gerek kalmayacaktı. Bu kavramlar eğer hâlâ gündemimizi ve kafalarımızı meşgul ediyorsa, barış ve kardeşliği yeniden anlamak ve tesis etmek zorundaysak, bunun anlamı gerçekten büyük sorunlarla karşı karşıya olduğumuzdur. Ancak şunu hemen ifade edelim ki, bütün bu olumsuzluklara sebep olanlar, bugün Kur’ân’ın ışığında barış ve kardeşliği arayanlar değildir. Bilakis, başkalarının sebep olduğu ve içinden çıkamadıkları sorunlara, Kur’ânî değerler çerçevesinde çareler aranmaktadır.

Barış ve kardeşliği tartışırken, bunu Müslümanları esas alarak mı tartışacağız, yoksa tüm insanları hedefleyerek mi tartışacağız? Bunun belirlenmesi gerekmektedir. Kur’ân evrensel ve de taşıdığı değer yargıları kıyamete kadar geçerli ise, o zaman bizim ondan çıkaracağımız ölçülerin, kendi millî sınırlarımız ve insanlarımızla sınırlı kalmaması gerekir. Dahası, sadece beraber yaşadığımız farklı din ve inanç sahiplerinin de barış içinde yaşamalarını değil, diğer tüm canlılarla ve hatta tabiatla barış içinde yaşamayı da ihtiva etmelidir. Böylece, buradan çıkarılacak prensiplerin, dünyanın neresinde olursa olsun, zulüm, işkence ve soykırıma maruz kalan insanlara ve içinde yaşadığımız dünyaya ve diğer canlılara da hitap eden bir yönü olmalıdır. Görüldüğü gibi, tüm mahlukatı kucaklayan bir barış, kardeşlik ve hoşgörüden söz ediyoruz.

İnsanlığın yirminci yüzyılda gerçekleştirdiği bütün müsbet bilimsel ve teknolojik gelişmelere rağmen “barış ve kardeşliğin” tartışılması ancak trajik bir durum olarak değerlendirilebilir. Bu arayışın “Kur’ân'ın ışığında” gerçekleştirilmesi ise tarihin garip bir cilvesi olmalıdır. Zira son yüzyıllarda hakim olan dindışı ve seküler arayışların, toplumdan ve hayattan dini dışlayarak barış ve kardeşliği gerçekleştirme projelerinin inanılırlıkları ve en azından yetersizlikleri görülmüştür. Başka bir ifadeyle, dinden ve her tür manevî değerden bağımsız bir hümanizma üzerine bina edilmeye çalışılan “barış ve kardeşliğin” yetersizliği, dünyanın içinde bulunduğu mevcut durumla tescil edilmiş görünmektedir. Bu, aynı zamanda Aydınlanmacı felsefenin bazı temel varsayımlarının gerçeleşmediğinin bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir. Zira Aydınlanmacı ve pozitivist projeyi ileri süren filozoflara göre, dünyanın ilerlemesi doğrusal olarak devam edecek, insanlık her gün daha iyiye, barış ve kardeşliğe doğru gidecekti. Fakirlik, açlık, kıtlık, tabiî felaketler ile beraber savaşlar da yerini barışa ve kardeşliğe bırakacaktı. Bu düşünceyi en iyi dile getirenlerin başında hiç şüphesiz Fransız filozof M. Condorcet (1743-1794) gelmektedir. Fransız filozof şöyle diyordu:

Bütün zincirlerinden sıyrılmış, ilerlemelerine düşman olanların boyunduruğundan olduğu gibi tesadüfün boyunduruğundan da kurtulmuş olan insan soyunun bir tablosu, hakikat, erdem, saadet yolunda yürüyerek, yeryüzünü bugün kirleten, sık sık da kendisinin kurbanı olduğu yanılmalardan, cinâyetlerden, haksızlıklardan feylesofu kurtarıp yüreğine su serpen bir manzara gösteriyor. Feylesof, bu tabloyu temaşa etmekle, akıl ilerlemeleri ile hürriyeti koruma uğrundaki çabalarının mükafatını buluyor. Artık bu ilerlemeleri insan alınyazısının sonsuz zincirine bağlamaya cesaret ediyor; bununla da erdemin gerçek karşılığını kaderciliğin peşin yargıları ve esirliği getirerek uğursuz bir karşı kuvvetle bir daha yıkamayacağı, sürekli bir iyiliğin hazzını duyuyor. Bu temaşa, onun için kendisini kovalayanların asla akıllarına gelmeyen bir sığınaktır, orada hem tabiatın değerliliği içinde, hem hakları içinde yerini almış olduğunu düşünerek, açgözlülüğün, korkunun, kıskançlığın insanı sarsıp ahlâkını bozduğunu unutuyor; böylece aklının yaratabildiği, beslediği insanlık sevgisinin en saf sevinçlerle bezediği bir cennet içinde gerçekten soydaşlariyle birlikte yaşıyor.1

Condorcet ve diğer Aydınlanmacıların hayal ettikleri dünya böyleydi. Bu dünyada haksızlıklar, eşitsizlikler, sömürü, kölelik, açlık, sefalet, hastalıklar, alçaklıklar, hurafeler, her türlü bâtıl inançlar, kısacası insanı mutsuz eden herşey yok olacaktı. Ama çok geçmeden bunun bir hayal ve ütopya olduğu ortaya çıktı. Zira dünyanın içinde bulunduğu durum sözkonusu iddiaları doğrulamıyor.

Tam aksine, Postmodern Durum2 olarak da tanımlanan günümüzde insanlığın dine ve manevî değerlere yeniden yöneldiği görülmektedir. Adeta çağdaş insan dini ve ezelî hikmeti yeniden tanımaya ve keşfet-meye çalışmaktadır.3 “Barış, Kardeşlik ve Hoşgörü”yü arayışımızın nedenlerini daha iyi anlayabilmek için, gerek yüzyılımıza ve gerekse günümüze şöyle bir göz atmak gerekmektedir. Bunu da iki altbaşlık altında ele almaya çalışacağız. İlk olarak dünyanın, daha sonra da ülkemizin içinde bulunduğu mevcut duruma göz atacak ve neden barış ve kardeşliği aradığımızı anlamaya çalışacağız. Kur’ân merkezli barış ve kardeşliğin sadece müslümanları değil, tüm insanları ve hatta tüm mahlukatı kucakladığını ise ilerideki bölümlerde ele alacağız.

A. Dünyanın Durumu

Bugün bizi barış ve kardeşliği aramaya iten temel nedenlerden birisi, dünyamızın içinde bulunduğu mevcut durumdur. Yirmibirinci yüzyıla hazırlanan dünyamız âdeta sosyal çalkantılar, etnik çatışmalar, soykırımlar ve savaşlarla sarsılmaktadır. Tüm bu çatışmalar bir yanda çağdaş insanda tam bir düş kırıklığı yaratırken, diğer yandan bunların kurbanları onarılmaz rahnelerle yaralanmaktadırlar. Ayrıca tüm bu huzursuzlukların neden olduğu toplu göç olayları tüm dünya için büyük sorunlar meydana getirmektedir. Savaştan, açlıktan, yoksulluktan kaçan insanlar, gittikleri yerlerde ya kabul edilmemekte veya ikinci sınıf insan muamelesine maruz kalmaktadır.

Almanya’da bir grup bilim adamının yaptığı bir araştırma şu anda dünyada 40’tan fazla bölge veya ülkede savaşların devam ettiğini ortaya koymuştur. Hamburg Üniversitesi Savaş Sebeplerini Araştırma Grubu Başkanı Prof. Dr. Klaus Jürgen Gantzel, II. Dünya Savaşı’ndan sonra meydana gelen savaş sayısının 187’ye ulaştığını belirterek, 1994 yılı içinde dünyanın 41 ülkesinde savaş yaşandığını söylemiş ve bu savaşlarda 6.5 milyondan fazla insanın öldüğünü ifade etmiştir. Bilindiği gibi bu savaşların büyük bir kısmı, 1995 ve 1996 yılları boyunca devam etmiştir ve hâlâ devam etmektedir.

20. yüzyıldan, daha çok bilim ve teknoloji çağı veya mantık çağı olarak bahsedilir. Gerçekten de içinde yaşadığımız yüzyılda bilim ve teknolojinin çok büyük gelişmeler kaydettiği görülmektedir. Ancak tüm bu gelişmelere temel teşkil edecek evrensel değerler ve özellikle de ahlâkî değerler olmadığından, bu sonuçlardan tüm insanlar adil ve eşit olarak yararlanamamışlardır. Zbigniew Brzezinski'nin ifadesiyle “bütün bu gelişmeler ahlâki seviyeye yansımamış ve politikanın 20. yüzyılın en büyük düş kırıklığı olmasına yol açmış"tır:4

"Tüm beklentilerin tersine, yirminci yüzyıl insanoğlunun gördüğü en kanlı ve nefret dolu yüzyıl olmuştur. Bu yüzyılda çoğunlukla kuruntuların egemen olduğu politikalar inanılmaz boyutlarda ölümlere yol açmıştır. Zalimlik kurumsallaşmış, büyük ölçüde yaygınlaşmıştır. İnsan öldürme işlemleri kitlesel üretim seviyesinde örgütlenmeye başlamıştır. Daha önce tarihin hiçbir döneminde insan öldürmek bu kadar yaygınlaşmamış, hiçbir dönemde savaşlar bu kadar insanın hayatına mal olmamış, hiçbir dönemde böyle mantıksız amaçlar uğruna insanların hayatına son verebilmek için bu kadar yoğun bir çaba gösterilmemiştir.”5

Kısacası, bu yüzyılda savaş ve planlı soykırımlar sonucu ölen insanların sayısı takriben 175 milyondan daha fazladır. Bundan dolayı da bazı araştırmacılar yüzyılımıza “mega ölümler yüzyılı” adının verilmesi gerektiğine işaret etmişlerdir.6 Yalnızca bu yüzyıl içinde savaşlarda ölenlerin sayısı, tüm insanlık tarihi boyunca savaşlarda ölen insanların sayısından daha fazladır. Üstelik küçük çaplı ve etnik yapılı çatışmalarda ölenlerle, son yıllardaki rakamlar bu sayıya dahil değildir.7 En son Bosna-Hersek örneğinde bütün çıplaklığıyla görüldüğü gibi, yakılan ve yıkılan camiler, mabetler ve şehir meydanlarını süsleyen anıtlar, yakılan kitaplıklar ve medreseler, yok edilen ve yağmalanan müzeler, geleneksel tüm değerlere yapılan saldırıların insan ruhunda nasıl bir tahribata yol açtığı ve bunun gerçek boyutları ise başka bir trajedi olarak önümüzde durmaktadır.

Burada işaret edilmesi gereken diğer önemli bir nokta da şudur: Dünyanın neresinde olursa olsun, kin, nefret, düşmanlık ve bunların tabiî sonucu olan savaş ve soykırımlar varsa, bunların sömürgeci ve hükmedici Batı medeniyetinin, başka bir ifadeyle “beyaz adam”ın ektiği fitne ve fesat tohumlarının bir sonucu olduğu görülecektir. Bu nedenle, Batılı sömürgeci devletler Prof. Ernest Gellner'in iddia ettiği gibi, hakimiyetlerinde bulundurdukları ülkeleri terkederken arkalarında sadece “ilkellikten ve tarıma bağımlı olmaktan medeniyete ve sanayileşmeye geçmiş toplumlar” bırakmamışlardır.8 Sömürgeci devletlerin izafî olarak gerçekleştirdiklerini kabul etmekle beraber, bu ülkelerin yerli halkları üzerine yaptıkları antropolojik ve sosyolojik araştırmalarla, ırkçılığı ve kabileciliği öne çıkararak, etnik çatışmalara zemin hazırladıklarını da belirtmeliyiz. Bu çatışmalardan her zaman en kârlı çıkanların ise güçlü Batılı ülkeler olduğunu belirtmeye gerek yoktur. Bunun en son örnekleri, hâlâ dünyanın çeşitli bölgelerinde devam eden etnik çatışmalardır. Bosna-Hersek, Çeçenistan, Keşmir, Liberya ve Ruanda’da yaşanan insanlık dramları bunun en somut kanıtlarıdır.9

Prof. Dr. Anna Masala'nın, “20. yüzyılın sonunda, savaş, dinî hoşgörüsüzlük, ırkçılık, açlık, cahillik gibi kelimelerin anlamlarının unutulması gerekir”10 diye feryad etmesi düşündürücüdür. Bu kelimelerin değil unutulması, aksine her gün yeni çıkan çatışmalarla körüklendiğine şahit olunmaktadır. Soğuk Savaş sonrasında “Yeni Dünya Düzeni” olarak ortaya sürülen fikirlerin temelinde “medeniyetlerin çatışması” tezinin olması,11 tüm bu etnik çatışmaların kökeni hakkında bilgi verirken, böyle gittiği takdirde bunların şiddetleneceği bile söylenebilir.

Bu nedenle, gerçekten herkesin barış, diyalog, hoşgörü, dostluk ve kardeşlik için birşeyler yapması gerekmektedir. Herşeyin devletten veya totaliter ve tekçi; halkı dışlayan ve hatta “halka rağmen halk için” karar veren yönetimlerden bekleme dönemi geride kalmıştır ve kalmalıdır. Bu tür yönetimlerin sebep olduğu acı ve ızdıraplardan ders alan duyarlı insanlar gönüllü kültür kuruluşları esprisi altında örgütlenmekte ve reel politikalara ve karar verme mekanizmalarına katılmaya çalışmaktadır.12

B. Ülkemizin Durumu

Barış ve kardeşliği tartışmamızda ülkemizin içinde bulunduğu durumun da rolü bulunmaktadır. Bilindiği gibi Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra Türk insanı için yeni bir kimlik önerilmiştir.13 Bunun bir sonucu olarak, 1928'den itibaren dinîn eğitimden ve daha sonraki yıllarda ise sosyal hayatın tümünden dışlanmasıyla, bu yeni kimliğin esasları belli olmaya başlamıştır. Zamanın kabul gören anlayışına uygun olarak ulus-devlet ve vatandaşlık fikirlerinden hareketle, bu yeni kimlik ırkî esaslar üzerine bina edil-meye çalışılmıştır. Bu yeni anlayışın bir sonucu olarak da dinî olan herşey ya yasaklanmış veya takibata maruz kalmıştır. Bunun en tipik örneklerinden birisi 17 Mayıs 1942'de zamanın Matbuat Umum Müdürü olan Vedat Nedim Tör'ün yayınladığı bir genelgedir. Bütün gazetelere gönderilen bu genelgeyle, dinden bahseden bütün yazı ve tefrikaların en geç on gün içinde sona erdirilmesi istenmiştir. Amaç ise Türk insanı için öngörülen adı geçen yeni kimlikle ilgilidir: “Biz her ne şekil ve surette olursa olsun memleket dahilinde dinî neşriyat yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz.”

Burada gözden kaçırılan ve iyi hesap edilmeyen noktanın şu olduğu görülmektedir: Bin yıldır İslâmî değerlerin oluşturduğu bir kimliğin, ırkî esaslara göre tanımlanmasının ve üstelik her türlü dinî değerin tamamen dışlanarak bunun yapılmasının ülkenin geleceği için bir tehlike oluşturup oluşturmayacağının hesaplanmaması. Anadolu’nun asırlardır birçok millet ve kavme beşiklik ettiği, hatta çeşitli millet ve ırkların bir mozayiğinden oluştuğu düşünülürse, ırkî esaslara dayanan politikaların bu mozayiği nasıl parçalayacağını anlamak güç değildir. Durumun farkında olan ve bu yeni kimliğin değil ülkeyi muasır medeniyet seviyesine çıkarmak, bilakis ülkenin birlik ve beraberliğini tehdit eden bir boyut kazanacağını söyleyenler olmuştur. Bunların başında da o sıralar Emirdağ'da sürgünde bulunan Said Nursî gelmektedir. O, Türk milletinin bin yılı aşkın süredir İslâmî değerlerle yoğrulduğunu, bu nedenle dinî duygu ve değerlerden yoksun, dahası dine düşman olarak yetiştirilmiş bir gençliğin istikbalede ülkemiz için büyük bir tehlike teşkil edeceğine ısrarla işaret etmiştir. Bu endişelerini bizzat zamanın Halk Partisi Genel Sekreteri Hilmi Uran'a bir mektupla iletmesi ise gerçekten ilginç ve düşündürücüdür. Said Nursî, milletin bin yıllık İslâmî değerlerle oluşmuş kimliğiyle oynamanın, nasıl olumsuz sonuçlar getireceğine şöyle işaret etmektedir:

“Bin seneden beri âlem-i İslâmiyeti kahramanlığıyle memnun eden ve vahdet-i İslâmiyeyi muhafaza eden ve âlem-i beşeriyetin küfr-ü mutlaktan ve dalâletten şanlı bir surette kurtulmasına büyük bir vesile olan Türk milleti ve Türkleşmiş olanların din kardeşleri; eğer şimdi eski zaman gibi kahramancasına Kur'ân'a ve hakaik-i imânâ sahip çıkmazsanız ve doğrudan doğruya hakaik-ı Kur'âniye ve imâniyeyi tervice çalışmazsanız, size kat'iyyen haber veriyorum ve kat'î hüccetlerle isbat ederim ki: âlem-i İslâm'ın muhabbet ve uhuvveti yerine dehşetli bir nefret; ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir adâvet ve şimdi âlem-i İslâmı mahva çalışan küfr-ü mutlak altındaki anarşiliğe mağlûp olup, âlem-i İslâm'ın kal'ası ve şanlı ordusu olan bu Türk milletinin parça parça olmasına ve şark-ı şimâlîden çıkan dehşetli ejderhanın istilâ etmesine sebebiyet vereceksiniz.”

“Evet hariçteki iki dehşetli cereyana karşı bu kahraman millet, Kur’ân kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa, küfr-ü mutlakı, istibdad-ı mutlakı, sefahet-i mutlakı ve ehl-i namusun servetini serserilere ibâhe etmesini âlet ederek dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyanı durduracak, ancak İslâmîyet hakikatiyle mezcolmuş, ittihad etmiş ve bütün mazideki şerefini İslâmîyet'te bulmuş olan bu milletteki din kuvveti ve iman bütünlüğüdür.

“Evet bu milletin hamiyetperverleri, milliyetperverleri herşeyden evvel; bu mümteziç, müttehid milliyetin can damarı hükmünde olan hakaik-i Kur’âniyeyi terbiye-i medeniye yerine ikame etmek ve düstur-u hareket yapmakla o cereyanı durdurur inşaallah!..”14

Bu ikazların haklılığı 1970'li yılların anarşi ve terör olaylarıyla ortaya çıkmıştır. Mevcut eğitim sisteminin ve tabiî yeni kimliğin ürünü olan gençliğin, devleti ve anayasal sistemi bizzat tahrip etmeye başladığı görülmüştür. Bütün bunların bir sonucu olarak 12 Eylül 1980 askerî darbesi, din derslerini Anayasanın 24. maddesiyle ilk ve orta öğretimde zorunlu hale getirerek, İslâmî değerlerin toplumumuzun birlik ve beraberliğinin mayası ve çimentosu olduğu gerçeğini zımnen de olsa kabul etmiştir.

Diğer yandan ülkemizin son on yıldır karşı karşıya bulunduğu bölücü terörün de konumuzla ilgisi bulunduğunu düşünüyorum. Ülkemizin en ciddi sorunu olmaya devam eden bölücü terörün de, tıpkı yukarıdaki anarşi ve terör gibi, devletin resmî görüşündeki bazı çarpıklıklardan kaynaklandığını bugün birçok kimse kabul etmektedir. Bu konuda sadece dış güçleri suçlamak, yeterli değildir. Yapılması gereken soruna tarihî bir bakış açısıyla yaklaşmak ve doğru değerlendirmeler yapmaktır. Aksi takdirde, bölücü terörün neden olduğu ekonomik zararlar bir yana, bizzat ülkemizin birlik ve beraberliği için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Bu tehdidin ayrı bir devlet şeklinde ortaya çıkacağına ihtimal verilmemelidir. Asıl tehlike asırlardır beraber ve birlikte yaşamış, âdeta et-kemik gibi birbirine geçmiş ve kaynaşmış Türk ve Kürtlerin arasında ekilmeye ve geliştiril-meye çalışılan kin ve nefret duygusudur. Bunun yanında son zamanlarda körüklenen Alevi-Sünni, laik-antilaik vb. ayrımların da ülkedeki barış ve kardeşlik ortamını tehdit ettiğini belirtmeye gerek yoktur. Bu çalışmamızın daha sonraki bölümlerinde göstermeye çalışacağımız gibi, tüm bu sorunların çözülmesi İslâmî değerlerle mümkündür. Yapılması gereken, ırk, renk ve dil farklılığını üstünlük ve hakimiyete esas alarak kin ve nefretin toplumda yayılmasına yol açan bir kımliğin değil, bilakis İslâm’ın evrensel değerler manzumesinden ve ilkelerinden hareketle birlik ve beraberliğin teminatı olan daha üst ve kuşatıcı bir kimliğin vurgulanmasıdır. Böylece, sadece müslümanları değil, tüm insanları ve hatta tüm mahlukatı kuşatan, onlarla bir bütünlük ve âhenk meydana getiren bir kimlik oluşturmaktır.

Görüldüğü gibi “barış ve kardeşlik”ten bahsetmemizin çok önemli nedenleri var. Bununla beraber bütün bunların kökeninde ve temelinde yatan nedenlere işaret etmek gerekir. Aksi takdirde “barış ve kardeşlik” için yeni ve sağlam bir temel bulmak mümkün olmayacaktır. Çağdaş ideolojilere baktığımızda bunların en temel özelliğinin “tekçi, monist, totaliter ve mutlakiyetçi” oldukları görülmektedir. Bu ideolojiler kendileri gibi düşünmeyen farklı düşünceleri veya kendilerinden saymadıkları herkesi yok edilmesi gereken bir düşman olarak görmüşlerdir. Brzezinski'nin ifadesiyle “Bir önceki yüzyılda, Tanrı'nın herşeye kâdir olduğuna inanan adam, yerini cennetin yeryüzünde kurulabileceğine inanan, bunun için de yalnız insanı ezmekle kalmayıp doğayı da yok eden seküler fanatiğe bırakmıştır.” Ancak gerçek dinin yerini almaya çalışan bu tekçi ve totaliter anlayış insanlığa çok pahalıya mal olmuştur:

“Son yüzyıl boyunca, bu düşünce insanlık tarihinin politik anlamda en kibirli ve pahalıya ödenen deneyimine dönüşmüş, totaliter idareler zorlayıcı ütopyalarını yaratmaya çalışmışlardır. Bu ütopyalar bütün gerçekleri, objektif düzeyde toplumsal organizasyonları, sübjektif düzeyde ise kişisel inançları, tek bir politik merkezden kaynaklanan doktrinel kontrole bağlı kılmayı amaçladı. İnsanoğlunun bu aşırılık için ödediği fiyatı hesaplayabilmek mümkün değildir.”15

Bununla beraber, çağdaş ideolojilerin sebep olduğu zulüm ve tahribattan nasibini alan sadece insanoğlu olmamıştır. Bunun yanında insanın tabiî çevresi de tarihin en büyük tahribatıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu tahribatın günümüzdeki adı ise “çevre sorunlarıdır”. Şu kadarını ifade edelim ki, sadece II. Dünya Savaşından sonraki ve hatta sadece 1960-1990 tarihleri arasındaki çevre sorunlarının ulaştığı boyut tüm insanlık tarihindekinden daha büyüktür.16 İlginç ve düşündürücü olan ise, çağımızın en büyük zulümlerinin ve en büyük çevre sorunlarının daha çok her tür manevî değeri reddetmekle kalmayıp bunlara savaş açan komünist sistemin hâkim olduğu ülkelerde ortaya çıkmasıdır. SSCB eski devlet başkanı Gorbaçov'un bunun nedenlerini soran bir gazeteciye verdiği kısa cevap herşeyi açıklamaktadır: “İnsanın kendisini tanrılaştırması ve herşeye sahip olduğunu sanması. Ancak insan Tanrı değildir.”17

Böylece, tüm sorunların temelinde; çağdaş insanın kendisini herşeye sahip, istediğini yapabilen, kendi zevklerini tatmin eden herşeyin meşru olduğuna inanan anlayışının yattığı görülmektedir. Bu nedenle günümüz insanın kendinî yeniden tanımaya çalışarak kâinattaki yerini, görevini ve sorumluluklarını/sorumsuzluklarını yeniden tanımlamaya çalışıyor. Daha önce sahip olduğu izafi değerler yerine, herkesi kuşatan evrensel ve mutlak ilâhî değerleri koymaya çalışıyor. Postmodern olarak tanımlanan zamanımızda gözlemlenen dinî değerlerin yükselmesine ve önem kazanmasına Said Nursî'nin 1911'de Şam Emeviyye Camiinde verdiği hutbede işaret ettiği görülmektedir. İnsanın mahiyeti üze-rine yaptığı tahlil ve tesbitler sonucunda, insanlığın dinsizliğin mahiyetini ve sebep olduğu sonuçları istikbalde daha iyi anlayacağını ve din-i hakk’a yöneleceğini ifade ederek şu sonuca ulaşıyor Said Nursî:

Nev-i beşer, hususan medeniyet fenlerinin ikazatıyla uyanmış, intibaha gelmiş, insaniyetin mahiyetini anlamış. Elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar. Ve olamazlar. Çünki, acz-i beşerî ile beraber hadsiz musibetler ve onu inciten hâricî ve dahilî düşmanlara karşı istinad noktası; ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyâcâta mübtelâ ve ebede kadar uzanmış arzularına meded ve yardım edecek istimdâd noktası, yalnız ve yalnız Sani'-i âlemi tanımak ve iman etmek ve âhirete inanmak ve tasdik etmekten başka, uyanmış beşerin çaresi yok...18

Buraya kadar yaptığımız girişin temel amacı, bütün bu zulüm ve düşmanlıkların temelinde, çağdaş insanın önce “kendisini”, daha sonra da “öteki”sini tanımlamasında esas aldığı değer ve kıstasların yattığını göstermektir. Böylece, kendimizi ve ötekini tanımlama biçimimizi ve bu tanımlamanın muhtevasını değiştirmeden, bunların sonuçlarının da değişmeyeceğine olan inancımızı vurgulamaktır. Zaten asıl sorun da “kendisini” tek ve mutlak gerçek olarak tanımlayan, kendisi gibi düşünmeyen ve kendisinden olmayanları, hatta tabiî çevreyi, yani “ötekini”, ele geçirilmesi, baskı altına alınması ve nihâyette yok edilmesi gereken bir varlık olarak tanımlayan zihniyetten kaynaklanmaktadır. Bu tanımlamanın sonucu ise yukarıda arzetmeye çalıştığımız tablodur.19

Eğer barış ve kardeşliği Kur’ân'ın ışığında temellendirmeye çalışıyorsak, öncelikle bunun temelini oluşturacak temel kavramları vurgulamamız gerekir. Başka bir ifadeyle, Kur’ân'ın “kendimizi” ve “ötekini” nasıl tanımladığını ortaya koymamız gerekir. Bu yapıldıktan sonradır ki, Kur’ân merkezli bir barışın ve kardeşliğin gerçek boyutları ve değeri daha iyi anlaşılacak ve takdir edilecektir. Bunu gösterebilmek için özellikle Kur’ân'ın ortaya koyduğu ahlâkî öğretinin üç temel kavramına dikkat çekmek yerinde olacaktır: İman, islâm ve takva.

II. İslâm ahlâkının temeli: iman, islâm ve takva

İslâm'ın takdim ettiği değerler sistemini anlamanın temel şartlarından birisi hiç şüphesiz İslâm'ın temel inançlarını ve İslâmî dünya görüşünün esasını oluşturan unsurları bilmektir. Kur’ân'ın temel hedefi de insanları dalâletten hidâyete, nefsin ve tabiatın karanlığından nura çıkarmaktır. Zira Kur’ân’a göre gerek insanın kendi nefsi, gerekse tabiattaki herşey Allah’ı gösteren birer işaret [âyet] ve belgedir. Bu nedenle Kur’ân kendisini “yol gösterici bir kitap” olarak tanımlamakta,20 kâinat kitabını nasıl okuyacağımız konusunda bize rehberlik etmektedir.

İslâmî dünya görüşünün temelinin şu üç noktadan oluştuğu söylenebilir: Birincisi, Allah, veya Tevhid inancı; ikincisi, Peygamberlik veya Nübüvvet; üçüncüsü ise, âhiret ve hesaba çekilme inancı. İşte bu sebeple, Müslüman birey bütün hal ve hareketlerini bu üç temel noktadan hareket-le oluşturulan bir ahlâkî zemine oturtmak zorundadır.21 Kur’ânî öğretinin temelinde “tüm kâinatın Allah tarafından yaratıldığı” hakikatı yattığından; Ezelî ve Ebedî tek hakikat O'dur. O'nun dışındaki herşey fanidir. Herşeyin dizgini O'nun elinde, herşeyin anahtarı O'nun yanındadır. Herşey O'nun emriyle halledilir.

Bundan dolayı Müslüman kendini ve kendi dışındaki “ötekini” tanımlarken hep bu temel tevhid ilkesinden hareket eder. Böylece sadece hemcinsleriyle değil, tüm kâinatla bir ünsiyet ve kardeşlik bağı kurar. Bunun üzerinde daha sonra durulacaktır. Şimdi konumuzun teorik temelini oluşturacak üç temel kavram üzerinde duralım: İman, islâm ve takva. Bu kelimeler Arapça ayrı köklerden gelmelerine rağmen, hepsi şaşırtıcı şekilde benzer anlamlara sahiptir. Fazlur Rahman'a göre bu kavramlar Kur’ân merkezli bir ahlâkın en temel anahtar kavramlarıdır.22

İman kelimesi Arapça emene (e-m-n) fiilinden gelmekte ve “kendi içinde barış içinde olmak” veya “kendi içinde herhangi bir sorunu ve sıkıntısı olmamak”, “kendinden emin olmak” gibi mânâlara gelmektedir. İmanın temel anlamı, anlaşıldığı gibi, “barış” ve “emniyettir”. Ancak “inanmak” fiilinin Kur’ân'da (bi) harf-i ceriyle kullanılarak “-eye inanmak” şeklinde kullanıldığı ve çoğunlukla da “Allah'a inanmak veya güvenmek” anlamında âmene billahi şeklinde geçtiği görülmektedir. Ancak Allah'a inanmanın yanında, Kitaplara, Peygamberlere, Meleklere ve Hesap Gününe inanmak olarak da sık sık geçmektedir.

Burada dikkatimizi çeken ve vurgulanması gereken önemli nokta şudur. İnanmak kelimesinin asıl mânâsının “barış ve emniyet” olduğu göz önüne alınınca, bunun Allah'a, meleklere, Kitaplara, peygamberlere ve Hesap Gününe inanmayla irtibatlandırılarak, “gerçek barış, emniyet ve huzurun” bunlarsız olamayacağının vurgulanmasıdır. Böylece kardeşliğin, barışın, dostluğun ve tüm ahlâkî değerlerin temelinde Allah'a imanın yattığı görülmektedir. Kur’ân'ın en temel ve merkezî kavramının tevhid olmasının nedeni de budur. Başka bir ifadeyle, Kur’ân'a göre, “Allah'a iman ve güven olmadan” barış ve kardeşliğin, hem bireysel ve hem de toplumsal mânâda tesisi mümkün değildir. Zira imanı olmayan kişi, öncelikle kendi içinde barış ve emniyeti sağlayamamış, kendi bütünlüğünü gerçekleştirememiş olduğundan, böyle kişilerden oluşan toplumlarda gerçek barış ve kardeşliğin ortaya çıkmasını beklemek ölçüsüz bir iyimserlik olur. Bu gerçeğe günümüz İslâm düşüncesinin büyük temsilcilerinden Bediüzzaman şöyle işaret eder:

...hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, imân-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en halis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olmaz. Cenab-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihâyetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakiki tanımayan, sevmeyen nihâyetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptela olur.23

Fazlur Rahman gerçek emniyetin, barışın ve huzurun iman-ı billahta olduğunu vurgularken, Bediüzzaman’ın buna marifetullah (Allah'ı tanıma ve bilme) ve muhabbetullahı da eklediği görülmektedir. Böylece, Allah'a inanmadan, O’nu tanımadan ve sevmeden gerçek barış ve huzurun mümkün olmayacağını her iki düşünür de vurgulamış olmaktadır. Hatta Bediüzzaman yazdığı çağdaş Kur’ân tefsiri Risale-i Nur’un en büyük özelliğinin, Kur’ân'ın yöntemini takip ederek, “bu dünyada bir mânevî cehennemi dalâlette (inançsızlık ve küfürde) gösterdiği gibi, imânda dahi bu dünyada mânevî bir cennet bulunduğunu” açık bir şekilde ortaya koyması olduğuna dikkat çekmektedir.24

İslâm kelimesine gelince, Arapça seleme (s-l-m) kökünden gelmekte ve “emin olma”, “bütünlük” ve “tam olma” gibi anlamlara gelmektedir. Kur’ân'da bazı âyetlerde “barış” anlamında,25 bazen de “bütünlük” anlamında kullanılmıştır.26 Yine diğer bir âyet-i kerimede ise selam “barış” anlamında kullanılmıştır.27

Görüldüğü gibi selam Kur’ân'da değişik bağlamlarda “barış”, “emniyet” veya “barışla selamla” anlamlarında kullanılmıştır. Kelime dördüncü bâbdan esleme olarak, yani kendini teslim eden, kendini bırakan anlamında kullanılmıştır. Özellikle de sık sık esleme vechahu, yani benliğini ve kendisini teslim etti anlamında kullanılmış ve hemen sonrasında li'llahi denilmiştir. Böylece bütün varlığı ve benliğiyle Allah'a yönelen ve teslim olan anlamına gelmektedir. Yine sözlük anlamıyla Kur’ân'da kullanılan bu anlamını bir bütün olarak aldığımızda karşımıza şöyle bir anlam çıkmaktadır: Kişi emniyet ve bütünlüğünü ancak “Allah'a ve kanunlarına teslim olmakla” koruyabilir ve geliştirebilir. Böylece Kur’ân’da sık sık ism-i fâil olarak kullanılan müslim kelimesi de “kendisini Allah'a ve Allah'ın kanunlarına teslim eden kişi” anlamına gelmektedir. Müslüman kelimesiyle ilgili ilginç bir nokta da, Kur’ân'ın müslim sıfatını tüm kâinat için kullanmasıdır. Kâinat bizim tabiat kanunları dediğimiz, ancak müslüman düşünürlerin ilâhi kanunlar dediği kanunlar vasıtasıyla Allah'ın kanunlarına teslim olduğundan, kendisinden müslüman olarak söz edilmiştir.28 Aynı düşünce birçok âyet-i kerimede zikredilmiştir.29 Yine Hz. Nuh'tan (as) bu yana birçok peygamber ve ümmetleri için de müslim sıfatının kullanıldığını görmekteyiz.

Ancak burada dikkatimizi çeken en önemli nokta, islâm kelimesi ile iman kelimesi arasındaki anlam benzerliğidir. Zira Allah'a [kanunlarına] ve iradesine teslim olmak imansız mümkün değildir. Ayrıca gerçek barış, huzur, saadet ve kardeşliğin de ancak iman ve islâmla mümkün olduğu bir kez daha vurgulanmıştır. Kur’ân'a dayalı bir barışın ve kardeşliğin temelinin Kur’ânî anlamda sahih ve sağlam bir imanla mümkün olabileceği görülmektedir.30

İslâm ahlâkının temel kavramlarından üçüncüsü ise, takvadır. Takva daha çok “Allah'tan korkmak” ve “dindarlık” olarak tanımlanmıştır. Ancak Fazlur Rahman yine kelimenin sözlük mânâsından hareketle yaptığı tahliller sonucunda daha değişik bir anlamını öne çıkarmaktadır. V-k-y (vakaye) kökünden türetilen takvanın sözlük mânâsı “korumak”, “tahrip olmadan kurtarmak” ve “muhafaza etmek” demektir. Sekizinci babda kullanıldığı zaman ise “ kişinin kendisini muhtemel saldırı ve tehlikelerden koruması” anlamına gelmekte, bundan dolayı da “dikkatli olmak” ve “dikkat etmek” anlamını da ihtiva etmektedir. Böylece Kur’ân'da kullanılan takva kelimesi ahlâkî anlamda “kendini kötülüklerden muhafaza etmek” ve yine “kendini Allah'ın cezalandırmasından korumak” anlamlarında kullanılmıştır. Said Nursî’nin de takvanın sakınma ve korunma anlamını vurguladığı görülmektedir:

“Takvâ, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i salih, emir dairesinde hareket etmek ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def’i şer, celb-i nef’a racih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takvâ olan def-i mefâsid ve terk-i kebâir üssü’l-esas olup büyük bir rüçhaniyet kesb etmiş. Bu zamanda tahribat ve menfi cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribata karşı en büyük esastır.”31

Bununla beraber, Fazlur Rahman buradaki korku kelimesinin bizim genelde kullandığımız korkudan farklı olduğunu vurgulamaktadır. Böylece bir zalim veya diktatörden, bir kurttan veya bir suçlunun polisten duyduğu korkudan farklı bir korku sözkonusudur. Bu, “sorumluluktan kaynaklanan bir korkudur”.32 Başka bir ifa-deyle, insanın aşkın varlık olarak Allah'la ilişkisi iman, marifetullah ve muhabbetullaha dayandığı gibi, bu ilişkinin kesilmemesi, lekelenmemesi ve bozulmaması için gösterilen gayret ve çaba takva olarak nitelendirilmektedir. Böylece kulun, Allah'a olan saygı, sevgi ve sorumluluğundan kaynaklanan bir korkuyu ifade eder ki, bu zikrettiğimiz diğer korkulardan tamamen farklıdır. Belki evladın anne-babasına, öğrencinin öğretmenine karşı duyduğu ve onların sevgi ve saygısını kaybetme endişesinden duyduğu bir korkuya benzetilebilir. Böylece, yaptığı kötü amellerin sonucu olarak âhirette cezalandırılmaktan kaynaklanan korkunun yanında, Rahman ve Rahîm olan Allah'a karşı duyulan sevgi ve saygı merkezli bir korkudur. Bu açıdan bakınca, takvanın iman ve islâmı beraberce ihtiva ettiği görülmektedir. İman kalbin derununda yerleşirken, islâm ise insanın hal ve hareketlerinde inancının etkisinin ortaya çıkması ve tezahür etmesidir. Takva ise her iki kavramın bir sonucu olarak, kulun amellerini sadece ve sadece Allah’a karşı duyduğu sevgi, saygı ve korkuyla gerçekleştirmesidir. Sadece O’nun rızasını esas almasıdır. Bunu şu âyet-i kerimenin anlamında açıkça görmek mümkündür:

Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir: Lakin iyi olan, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan; (mal sevgisine rağmen) yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve kölelere uğrunda mal veren, namaz kılan, zekat veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar (takva sahipleri) ancak onlardır.33

Âyet-i kerimeden açıkça anlaşıldığı gibi, takva iman üzerine bina edilmelidir. Böylece iman üzerine bina edilmeyen hal ve davranışlar takva olarak nitelendirilemez. Aynı tezi destekleyen bir diğer âyet ise şöyledir: “Bu hayvanların ne etleri ve ne de kanları Allah'a ulaşacaktır. Allah'a ulaşacak olan ancak sizin O'nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir.”34

Burada Said Nursî'nin Kur’ân merkezli sahih bir iman için yaptığı vurgu dikkat çekicidir. Herkesin Allah'a inandığını söyleyerek, imana vurgu yapmanın anlamsızlık ve lüzumsuzluğunu iddia edenlere verdiği cevap, iman-amel ilişkisinin yanında, takvanın her ikisinin âdeta zorunlu bir sonucu olarak nasıl ortaya çıktığını da göstermektedir:

Allah'ı bilmek, bütün kâinatı ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî herşey O'nun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat'î iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına Lâ ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, “Bir Allah var” deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek hâşâ hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve herşeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini tanımamak, peygamberlerini bilmemek elbette hiçbir cihette Allah'a iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki mânevî cehennemin dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.

Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır. Evet, kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl'i inkâr edemez. Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır.

Fakat ona iman etmek, Kur'ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.35

Görüldüğü gibi, İslâm kardeşliğinin temeli olan Allah'a iman, gerçekten birey ve toplum için birçok sonuçları beraberinde getirmektedir. Dinin bir vicdan meselesi olduğunu iddia edenlerin görmezden geldikleri veya korktukları hususun, bireyin tüm benliğine, yaşantısına, hal ve hareketlerine nüfuz eden ve yönlendiren böyle Kur’ân merkezli sahih imanın gücü ve etkisi olduğu söylenebilir.

Bediüzzaman Uhuvvet Risalesi’nde, mü’minler arasındaki birlik ve beraberlik ruhunu pekiştirmek, kuvvetlendirmek ve geliştirmek için kullandığı bir argümanı Allah'ın isim ve sıfatlarına dayandırmaktadır. Aslında bu argümanın tüm insanlara ve hatta tüm mahlukata da teşmil edilebileceğini düşünüyorum. Bediüzzaman iman kavramının ve bunun yöneldiği objenin [Allah’ın] gücünden hareketle şöyle der: “İmanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği Esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak râbıtaları ve uhuvvet münasebetleri var. Meselâ, her ikinizin [veya hepinizin] Halikınız bir, Malikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir; bir bir, bine kadar bir bir.36

Burada zikredilen Esmâ-i İlâhiye ve sıfatların Müslümanlar arasındaki birlik, beraberlik ve gerçek kardeşliğin temelini oluşturduğu açıktır. Ancak daha geniş bir perspektiften bakıldığında, aynı esmâ ve sıfatların tüm insanları ve hatta tüm mahlukatı da kuşattığı görülmektedir. Bediüzzaman'ın ifadesiyle “tevhid-i imanî, tevhid-i kulûbu” ve “vahdet-i itikad dahi vahdet-i ictimaiyeyi” gerektirmektedir.37 Böylece bütün ayrımcılıkların, ırkçılığın ve zulümlerin menşei olarak görülen “diğeri” veya “ötekisi” ile ilgili sun’i ayrımlar, Müslümanın gözüne Allah'ın esmâ ve sıfatlarının tezahürü ve yansıması olarak görünür. Irk, renk, dil, vb. tüm farklılıklar İslâm’ın tevhid ilkesi çerçevesinde yeni bir anlam kazanarak; Allah'ın varlığının ve birliğinin âyetleri mertebesine çıkar: “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, O'nun varlığının belgelerindendir. Doğrusu bunlarda, bilenler için dersler vardır.”38 Yine bir diğer âyet-i kerimede ise, bu farklılığın bir diğer amacı ve sosyal boyutu da şöyle ifade edilir: “Ey insanlar! Sizleri bir erkek ve dişiden yarattık; sonra da birbirinizi tanıyasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık.”39 Said Nursî’nin bu âyete meal verirken bu sosyal boyutu öne çıkardığı görülmektedir: “Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinize hayat-ı ictimai-yeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa, sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerine karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir.”40

Görüldüğü gibi, “öteki” olarak adlandırılabilecek herşeyle ilgili davranışın temelinde “tanıma” ve “yardımlaşma” esprisi yatmaktadır. Bu aslında İslâm medeniyetini Batı medeniyetinden ayıran temel özelliklerden birisidir. Batı medeniyetinin sebep olduğu günümüzdeki sorunlara rağmen, bazı Batılı düşünürlerin, örneğin Samuel Huntington’ın, hâlâ medeniyetler arası ilişkileri “çatışma” eksenine oturtmaya çalıştıkları görülmektedir.41

İslâmî dünya görüşünün hakim olduğu yerlerde, insanların renkleri, dilleri ve ırklarının farklı olmasından dolayı horlanmamaları, sömürülmemeleri, zulüm ve işkencelere maruz kalmamalarının temel nedeni, bu dünya görüşünün temelindeki tevhid ilkesinde aranmalıdır. Konunun daha iyi anlaşılması için günümüzden bir örnek vermek istiyorum. Amerika’daki beyaz ırkçı zihniyetin, önce yerli Kızılderililere ve daha sonra da zencilere uyguladığı 400 yıllık zulüm ve işkenceler malumdur. Bütün bunları şahsında somutlaştıran ve konumuz için güzel bir örnek teşkil edebilecek kişi-lerden birisi Malcolm X'dir. Bu adı almasının temelinde de, bu ırk ayrımcılığına ve zencilere karşı duyulan kin, öfke ve düşmanlığa dikkat çekmek isteği yatmaktadır. Ancak Müslüman olduktan sonra el-Hac Malik Şahbaz adını almıştır. Yukarıda işaret ettiğimiz İslâmî dünya görüşünün insanlarda nasıl bir dönüşüm meydana getirdiğinin; insanlar arasındaki renk, ırk, dil ve benzeri farklılıkları kin, düşmanlık ve ayrımcılığa değil de, kardeşliğe, birlik ve beraberlik ruhuna dönüştürdüğünün en anlamlı örneklerinden birisi Malcolm X'in bizzat kendisidir.

Amerika’daki beyaz ırkçılığın ve ayrımcılığın bir sonucu olarak, çok katı bir siyahi ırkçı olan ve yeryüzündeki tüm beyazlara karşı kin ve nefretle dolan Malcolm X, Müslüman olduktan sonra tüm bu görüşlerini değiştirmiştir. Dahası renk ayrımcılığına dayanan Amerika’daki ırkçılığı, Amerika’nın iliklerini kemiren ve tedavi edilmediği takdirde Amerika’yı mahvedebilecek bir kansere benzetmiştir. Bu kanser illetini tedavi edebilecek tek ilaç da, Malcolm X'e göre İslâm'dır. Bunu hac için geldiği Mekke'den, Amerika’daki sadık bir arkadaşına yazdığı şu mektupta görmek mümkündür:

“Burada dünyanın her tarafından gelmiş on binlerce hacı var. Mavi gözlü sarışınlardan, siyah derili Afrikalılara kadar, her renkten insanlar bir arada. Ancak Amerika’daki tecrübelerim, beyazla beyaz olmayanlar arasında böyle bir ilişki ve beraberliğin mümkün olamayacağını söylese de, burada birlik ve kardeşlik ruhuyla hep beraber ibadet ediyoruz.

Amerika İslâm'ı anlamak zorunda. Zira ırkçılığın neden olduğu hastalıkları yok eden tek din İslâm'dır. İslâm dünyasındaki yolculuğum boyunca birçok insanla karşılaştım. Onlarla konuştum. Hatta Amerika'da beyaz denilebilecek kadar beyaz olan insanlarla aynı sofrada yemek bile yedim. Ancak İslâm'ın onlardaki ‘beyaz adam’a özgü [ırkçı ve ayrımcı] davranışları yok ettiğini gördüm. Bütün ırklardan ve renklerden insanların oluşturduğu böyle bir samimiyet ve kardeşliğe şimdiye kadarki hayatımda şahit olmamıştım.

Bu sözlerim sizleri çok şaşırtabilir. Ancak hac süresince gördüklerim ve yaşadıklarım, beni daha önceki düşüncelerimi değiştirmeye ve hatta onları bir kenara atmaya zorladı. Müslüman dünyasındaki son onbir gün süresince, Müslüman dünyasından gözleri mavinin en mavisi, saçları sarının en sarısı ve derileri beyazın en beyazı olan kardeşlerimle aynı tabaktan yemek yedik, aynı bardaktan su içtik, aynı seccade üzerinde uyuduk ve aynı Allah'a hep beraber ibadet ettik. Bunlar arasında hissettiğim samimiyet, Nijerya, Sudan ve Gana'dan gelen siyahîler arasında hissettiğimin aynısıydı.

Hepimiz gerçekten kardeşiz. Müslümanların tek Allah'a olan imanları, onların kafalarındaki, davranış ve tavırlarındaki ‘beyaz adamlığı’ yok etmiş. Bundan hareketle şunu açıkça görebiliyorum: Eğer beyaz Amerikalılar Allah'ın birliğini kabul edebilseler, o zaman insanoğlunun da tekliğini ve birliğini [yani Tek Allah'ın kulları ve mahluku olduklarını] kabul edebilirler. Böylece, başkalarını derilerindeki ‘farklılıktan’ dolayı değerlendirmeye, horlamaya ve zarar vermeye son verebilirler.”42

III. Barış ve kardeşliğin boyutları

Kur’ân merkezli bir barış ve kardeşliğin sadece mü'minler topluluğu arasındaki ilişkilerle sınırlı olmayıp, mü'min bireyin tüm mahlukatla olan ilişkilerini de ihtiva etmesi gerektiğini daha önce vurgulamıştık. Günümüz insanının en çok muhtaç olduğu şey “barış ve kardeşlik” olduğuna göre, Kur’ân'ın bu konudaki görüşünün biraz daha açılması gerekmektedir. Bundan dolayı, önce Kur’ân'ın müslümanla bütün mahlukat arasında tesis ettiği ilişkiye işaret edeceğiz. Müslüman önce bu kâinatın bir parçası, sonra insanlık aleminin bir ferdi ve nihayette ise, İslâm ümmetinin bir ferdidir. İslâm'ın ihtiva ettiği barış ve kardeşlik tüm bu geniş alanlarda da tezahür ettiğinden, önce kâinatla olan ilişkisini ortaya koymaya çalışacağız.

a. Müslümanın kâinatla olan kardeşliği

İslâmî dünya görüşü bütün mahlukatın (canlı-cansız) Allah tarafından yaratıldığı esasına dayandığından, insan da bu mahlukatın içinde bir parçadır. Böylece İslâmî anlayışta insan-tabiat iki ayrı ve birbirine yabancı unsur değil, aynı Yaratıcı tarafından yaratılmış birer mahlukturlar. Bunu şu âyet açıkça ifade etmektedir: “Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer toplulukturlar (ümmet).”43 İnsanla tabiat arasındaki farklılık sadece derece farklılığıdır. Bu farklılık insana tabiatı ve tabiattaki mahlukatı istediği gibi kullanmasını değil, belki belli bir sorumluluk duygusuyla ve israf etmeden kullanmasını gerektirir. Ayrıca mahlukatın tümü Allah tarafından yaratıldığı için, manevî ve kutsal bir boyutu olup, Müslümanın onunla manevî bir iliş-kisi sözkonusudur. Konumuz açısından vurgularsak, Müslümanın tabiata ve tüm kâinata bakış açısı şu ilkeler çerçevesinde oluşmaktadır:

Birincisi, bizi kuşatan âlem Allah’ın eseridir. Herşey O’nun varlığını göstermekte ve O’na işaret etmektedir. Tabiatı korumak, Allah’ın bir âyeti olarak, onun değerini muhafaza etmektir.

İkincisi, tabiattaki bütün varlıklar Yaratıcısını devamlı tesbih halinde bulunur. İnsanlar bu tesbihin şeklini veya niteliğini anlamayabilirler. Fakat Kur’ân’ın tanımladığı bu gerçek, tabiatla olan ilişkilerimizi maddî ve faydacı boyuttan daha büyük ve metafizik bir boyuta taşımaktadır.

“Yedi gök, dünya ve bunlarda bulunan herşey Allah’ı tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur, Ne var ki siz, onların tesbihini anlamıyorsunuz. O, çok halîm (merhametli) ve bağışlayıcıdır.”44

“Göklerde ve yerde ne varsa, herşeyin hakiki sahibi olan, her türlü noksandan münezzeh bulunan, kudreti herşeye galip olan ve hikmeti herşeyi kuşatan Allah’ı tesbih eder.”45

“Görmedin mi ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde ediyor.”46

Bu hakikatı ifade eden daha birçok âyetler bulunmaktadır. İslâm düşünce ve tasavvufunun büyük temsilcileri olan Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî, Ahmed-i Yesevî ve benzeri büyük şahsiyetler Kur’ân’dan aldıkları bu bakış açısını ve anlayışını kendi düşüncelerinde ve hayatlarında çok güzel yansıtmışlardır. Kâinatı adeta bir kitap gibi okumuşlar ve kâinattaki ilahî zikir ve ibadete iştirak etmişlerdir. Mevlânâ’nın Kur’ân’dan aldığı ilhamla bunu şöyle ifade ettiği görülmektedir:

“Toprak, su, hava bize ölü görünseler de, Allah nezdinde canlıdırlar.”47

“Rüzgar, toprak, su ve ateş kölelerdir. Benimle, seninle ölüdür. Hak’la diridirler, ancak O’nun emrini tutarlar.”48

“Bu cansız olan bulut, vaktinde yağmur yağdırmanın gerekli olduğunu ne bilir? Bu bitkiyi kabul edip, bir yerine on veren toprağı da görüyorsun. Bunları bir kimse yapıyor. İşte sen asıl O’nu gör.”49

“Toprak bile ulu Tanrı’nın kendisine verdiği herşeyden, cemad (cansız) olmasına rağmen, haberdardır. Eğer öyle olmasaydı suyu nasıl kabul ederdi ve herşeye nasıl süt-annelik eder ve onu beslerdi?”50

Yunus Emre’ye göre ise, Cennetin ırmakları Allah Allah diyerek akmakta; dağlar, taşlar, kuşlar ve bülbüller hep Allah demekte ve Allah’ı anmaktadır.51

Rahman Baba ise varlığı şu gözle görür:

Yeryüzü O’na ibadetle boyun eğdi,
Gökyüzü O’na tapınmak için eğildi,
Her ağaç ve bitki O’na ruku etmede,
Her ot ve yaprak O’nu öven dil,
Denizdeki her balık O’na hamd u sena eyler,
Kırlardaki, tarlalardaki her kuş onu tebcil eder.52

Günümüz İslâm düşünürleri de kâinatın sembolik boyutuna dikkat çekmiş ve onun bize Allah’ı tanıtan boyutunu vurgulamışlardır.53 Ancak kâinat kitabını en coşkulu şekilde okuyan ve ondaki mânâları keşfedenlerin başında Said Nursî'nin geldiği görülmektedir. Daha önce de işaret edildiği gibi, kendisinin Kur’ân tarzını takip ederek telif ettiğini söylediği Risale-i Nur’larda kâinat kitabının mütalaası büyük bir yer tutar. İslâm’ın sistemden dışlandığı, her türlü dinî eğitimin yasaklandığı; dinîn anlaşıldığı, tahsil edildiği ve öğretildiği kurumlar olan medrese ve tekkelerin kapatıldığı; daha önemlisi alfabenin değiştirilmesiyle tüm kültürle tam bir kopuşun yaşandığı bir dönemde, Nursî kâinat kitabını okumuş ve herkese de nasıl okunacağını öğretmiştir. Bu konu üzerinde müstakil çalışmalar gerektirecek kadar önemli ve geniştir. Sadece birkaç örnekle yetineceğiz. Kendisinden Allah'ın varlığı ve birliğiyle ilgili soru sorulması üzerine telif ettiği “Otuzüçüncü Söz”deki şu ifadeleri, kâinat kitabını okuyuş tarzı ve metodu hakkında bazı ipuçları vermektedir:

Şimdi rüzgarlara bak ki: Sair hakîmâne, kerîmâne faydalarının ve vazifelerinin şehadetiyle, gâyet mühim ve kesretli va-zifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak, bir Sâni-i Hâkim tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbanînin çabuk yerine geti-rilmesine sür’atle çalışmaktır.

Şimdi bak çeşmelere, çaylara, ırmaklara: Yerden, dağlardan kaynamaları, tesadüfî değildir. Çünkü onlara terettüp eden, âsâr-ı rahmet olan faydaların ve semerelerin şehadetiyle ve dağlarda bir mizan-ı hacetle iddiharlarının ifadesiyle ve bir mizan-ı hikmetle gönderilmelerinin delaletiyle gösteriliyor ki, bir Rabb-i Hakîmin teshiriyle ve iddiharıyladır. Ve kaynamaları ise, O’nun emrine heyecanla imtisal etmeleridir.

Şimdi yerdeki bütün taşların ve cevherlerin ve madenlerin envaına bak: Bunların tezyinatları ve menfaatli hâsiyetleri bir Sâni-i Hakîmin tezyiniyle, tertibiyle, tedbiriyle, tasviriyle olduğunun, onlara müteallik hakimane faydaları ve mesâlih-i hayatiye ve levazımat-ı insaniye ve hâcât-ı hayvani-yeye muvafık bir tarzda ihzarları gösteriyor.

Şimdi çiçeklere, meyvelere bak: Bunların gülümsemeleri ve tadları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri bir Sâni-i Kerîmin, bir Mün’im-i Rahîmin sofrasında birer tarife, birer davetname hükmünde olarak, muhtelif renk ve koku ve tadlarla her nev’e ayrı ayrı tarife ve davetname olarak verilmiştir.

Şimdi kuşlara bak: Onların söyleşmeleri ve cıvıldaşmaları bir Sâni-i Hakîmin intak ve söyletmesi olduğuna delil-i kat’î ise, hayret verir bir tarzda birbirine o seslerle müdavele-i hissiyat ve ifade-i maksat etmeleridir.

Şimdi bulutlara bak: Yağmurun şıpıltıları mânâsız bir ses olmadığına ve şimşek ve gök gürlemesi boş bir gürültü olmadığına kat’î delil ....

Şimdi göğe bak: Gök içinde hadsiz ecramdan yalnız kamere dikkat et. O’nun hareketi bir Kadîr-i Hakîmin emriyle olduğu....54

Said Nursî’nin bakış açısını iyi anlayan ve hatta hayran olanlardan, bu konuda yaptığı çalışmalarla tanınan Alman Ursula Spuler’in konuyla ilgil tesbiti şöyle:

Said Nursî bir Müslüman alimi olarak Kur’ân’dan aldığı ilhamla Cenab-ı Hakkın tabiatta, insanda; hatta bir sinek ve bir tohumda icraatını görmüştür. Eğer onun Kur’ân’dan beslenen bu bakış açısı dünyada tesirini gösterse, insanlık kendine gelirdi.”55

İslâm beldelerini ziyaret eden Avrupalı seyyahlar, Müslümanların tabiat ve tabiattaki bütün canlılarla nasıl bir barış içinde yaşadıklarına tanıklık etmektedirler. Bunların en önemlilerinden birisi olan Fransız şair Lamartine bu gerçeği şöyle ifade eder: “Türkler [Müslümanlar] canlı ve cansız mahlukatın hepsiyle iyi geçinirler: Ağaçlara, kuşlara, köpeklere, velhasıl Allah’ın yarattığı herşeye hürmet ederler; bizim memleketlerde başıboş bırakılan veyahut eziyet edilen bu zavallı hayvan cinslerinin hepsine şefkat ve merhametlerini teşmil ederler.”56

Ecdadımızın bu Müslümanca tavırlarının ve beraber yaşadıkları bütün canlılarla çok güzel ve dengeli bir tavır geliştirmelerinin kökeni Kur’ân ve Hz. Peygamber’in (sav) uygulamalarıdır. Hz. Peygamber, hayvanların ve kuşların korunmasını; onlara eziyet edilmemesini; temizlik ve bakımlarının yapılmasını; yaratılışlarına uygun işlerde kullanılmasını; fazla yük yüklenmemesini emretmiş; av yasağı koyarak rastgele eğlence için avlanılmamaları konusunda ciddi tedbirler almış ve emirler vermiştir.57

Üçüncüsü, Kur’ân’ın “Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve iki kanadıyla uçan kuşların hepsi ancak sizin gibi ümmetlerdir”58 âyetine dayanarak, insanlığın bu dünyada yaşayan tek ümmet olmadığını beyan etmesi, insanların devamlı olarak diğer ümmetlere üstün olmadığını beyan etmesi, bu diğer yaratıkların (ümmetlerin) da bizim gibi varlıklar olduğu, saygıya ve korumaya değer oldukları anlamına gelir. Hz. Peygamber (s.a.v.) bütün yaşayan varlıkları hürmete ve yumuşak davranışa şayan olarak telakki ediyordu.

Dördüncüsü, İslâmî dünya görüşü bütün insan ilişkilerinin adalet ve ihsan [kavramları] üzerine kurulu olduğu anlayışına da-yalıdır: “Muhakkak ki, Allah adaleti ve ihsanı emreder.”59 Bu prensip, adaleti mutlak bir değer olarak almakta, Müslümanın tüm mahlukatla olan ilişkilerinde adalet ve ihsanı emretmektedir.

Beşincisi, Allah’ın yarattığı bu kâinatın dengesi aynı şekilde muhafaza edilmelidir. Çünkü “O’nun katında herşey ölçü iledir.”60 Yine, “Hiçbir şey yoktur ki, O’nun hazineleri Bizim yanımızda olmasın; ama Biz onu bilinen bir miktar ile indiririz.”61

b. Müslümanın insanlarla olan kardeşliği

Kur’ân’a göre insan mahlukatın en şe-reflisidir. Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Bu nedenle insana çok önem verilmiş ve yüceltilmiştir. Bir insanı suçsuz yere katletmek, tüm insanlığı katletmeye denk tutulmuştur. Hz. Peygamber, Yahudi cenazelere saygı göstermiş ve böylece insan olma sıfatının, filan dine mensup olma sıfatından önce geldiğini göstermiştir. Müslümanların, diğer din mensuplarına karşı hoşgörü ve diyaloga dayalı bir gelenek oluşturmalarında bu anlayışın büyük payı bulunmaktadır.

Diğer yandan, Müslümanların kendi dışındakilere karşı olan bakış açıları Kur’ân'daki ilkelere dayandığından, hiçbir zaman hakimiyetleri altındaki insanları dinlerini değiştirmeye ve Müslüman olmaya zorlamamışlardır. Bu, Kur’ân'ın “Dinde zorlama yoktur”62 ilkesinin tabiî bir sonucu olarak görülmelidir. Böylece fethedilen bölgelerdeki insanlar hiçbir zorlamaya maruz kalmamış, aksine cizye ödemek şartıyla63 din ve inançlarında serbest bırakılmışlardır. Üstelik cizye, kadınlardan ve çocuklardan, yaşlılardan, fakirlerden, işsizlerden, özürlülerden, ticaretleri olmayan kilise mensuplarından alınmıyordu. Mükellef olanlardan ödemeyenlere sadece hapis cezası vardı. Onlara bedenî ceza uygulamak ve hakarette bulunmak kat’iyetle yasaktı. Hz. Peygamber'in şu beyanları, müslüman idarecilere daima ışık tutmuştur:

“İnsanlara azab edene Allah da azab eder.”

“Kim bir zımmîye zulmeder ve ona gücünün dışında iş yüklerse, kıyamet günü beni karşısında bulacaktır.”64

İnanç konusunda zorlama, dinin özüne aykırı olduğundan, daha İslâm'ın ilk gününden itibaren böye bir zorlamaya yer ve-rilmemiştir. Bu nedenle Hz. Peygamber’e (s.a.v.), “asıl görevinin tebliğ olduğu, yoksa insanları hidâyete erdirme olmadığı” bir âyette açıkça belirtilmiştir.65

Bu konuda Hz. Peygamber'in uygulamaları da tabiî ki Kur’ân'daki ilkeler çerçevesinde gerçekleşmiştir. Bilindiği gibi, Hz. Peygamber Mekke’den Medine'ye hicretle beraber, Yahudi toplumuyla birarada yaşamaya başlamıştır. Hz. Peygamber Yahudi toplumuyla olan ilişkilerini yazılı bir metin şeklinde ortaya koymuştur. Hz. Peygamber'in Medine ileri gelenlerini toplayıp vücuda getirdiği bu Şehir-Devleti Nizamnâmesi, dünyada bir devletin ortaya koyduğu ilk Anayasa olarak kabul edilmektedir.

Elli civarında maddeden oluşan bu yazılı vesikanın pek çok yerinde Yahudiler ele alınmakta, Medineli ve Muhacir müslümanların onlarla oluşturdukları birliğe, işbu yazılı metnin 2. ve 25. maddelerinde ümmet ismi verilmektedir. Ayrıca 25. maddesinde, “Müslümanların dinleri kendilerine, Yahudilerin dinleri de kendilerinedir” denilerek Yahudilere ve bunların müttefiklerine tam bir din hürriyeti tanınmış olduğu görülmektedir. Prof. Hatipoğlu'na göre, “Çeşitli ırk ve inançta kimselerin bir idâre altında birleşebileceklerinin en güzel örneklerinden birisini işbu Medine şehir devleti teşkil ediyor olsa gerektir.”66

Mekke'nin güneyinde kalan Necrân bölgesi, Hicaz’ın Hıristiyanlık merkezi durumunda idi. Yine Hz. Peygamber'in Necran Hıristiyanlarıyla yaptığı anlaşmada onlara, hem kendilerine hem de daha sonraki nesillerine şamil olmak üzere, kimsenin dininden döndürülmeyeceğini; dinlerinin, mabedlerinin haç ve suretlerinin masûn kalacağını, din adamlarının dinî mevkilerinden, rahiplerin rahiplikten uzaklaştırılmayacaklarını taahhüd etmiştir.67 Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber Necranlılarla yaptığı anlaşmada, onların can, mal ve din hürriyetlerini garanti ettiği gibi, mâbedlerine ve din adamlarına da tam bir dokunulmazlık tanımıştır.

Kur’ân ve Sünnetle belirlenen bu temel çizgi daha sonra gelen Müslüman idareciler tarafından aynen devam ettirilmiştir. Bu bağlamda Hz. Ebu Bekir’in komutanlarına verdiği talimatname ve Hz. Ömer’in Kudüs’ün fethinde yaptığı anlaşma aynı ruhu yansıtmaktadır.68 Hatta Ebu Bekir’in (r. a.) talimatnamesinde “Hurma ve diğer meyve ağaçlarını, koyun, keçi ve diğer hayvanları yemenin dışında bir amaçla kesmeyin, telef etmeyin” denilerek tabiî çevrenin savaş durumunda bile tahrip edilmemesi istenmektedir. Bunun detaylarına girmek, bu çalışmanın sınırlarını aşar. Ancak bir ülkede barış ve kardeşliğin temeli, o ülkedeki farklı din ve kültürlerin ve bunların müntesiplerinin can, mal ve ibadet hürriyetlerinin sağlanmasıyla mümkündür. İslâm tarihinin bir kesitini oluşturan, Endülüs Emevî İslâm devletindeki dinî hoşgörü, “çok dinli ve çok kültürlü bir ortamda birarada yaşamaya” örnek olarak verilecektir. Zira bu örnek o kadar göz kamaştırıcıdır ki, özellikle Avrupa kıt’asında modern zamanlar da dahil bir daha tekerrür etmemiştir. Bu nedenle, İsveçli bir diplomat, Avrupa birliğini savunanların Endülüslü Müslüman idarecilerin asırlar önce gerçekleştirdiği; hoşgörü ve barışın hâkim olduğu çok kültürlü Elhamra'yı örnek almasını teklif etmektedir.69

Bilinenin aksine, Müslümanlar Endülüs’ü savaş ve ordularla değil, sahip oldukları ahlâkî değerlerin yardımıyla fethetmişlerdir. İspanya'nın fethi böylece Vizigotların baskı ve zulümlerinden bıkmış yerli halkla ve özellikle de Kilisenin baskılarına dayanamayan Yahudilerin yardımıyla gerçekleşmiştir. Zira, 694 se-nesinde toplanan bir konsül “Yahudilerin Hıristiyanlaştırılmasından da öte, köleleşti-rilerek Hıristiyan ailelere dağıtılmalarını veya satılmalarını” kararlaştırmıştır.70

Müslümanların yerli Hıristiyan halka ve Yahudilere karşı bakış açılarını ve izleyecekleri siyaseti, Müslüman komutan Abdulaziz b. Musa ile İspanyol idareci Teodomiro arasında imzalanan anlaşma metninde görmek mümkündür:

Rahman ve Rahîm Allah'ın adıyla.

Abdulaziz'den Teodomiro'ya

Teodomiro barışı kabul etmiş, karşılığında kendisine Allah'ın ahdi ve zimmeti verilmiştir. Üzerinde ittifak edilen şartlara uydukları sürece, onun ve onun idaresi altındaki herhangi bir Hıristiyanın malına dokunulmayacak; kendileri, çocukları ve kadınları öldürülmeyecek, esir edilmeyecek; dinlerini yaşama hususunda herhangi bir engelle karşılaşmayacaklar, kiliselerine dokunulmayacaktır...71

Müslümanlar, hakimiyetleri süresince bu anlaşmaya bağlı kaldılar. Bunun sonucunda da “İspanya'da tam 800 yıl yaşayacak, parlak ve çok kültürlü bir toplumun temellerini” attılar.72 Zira Müslümanların gelişiyle Yahudiler Hıristiyanların baskısından kurtuldu. Kendi dinlerinde ve yaşayışlarında serbest bırakıldılar. Birçok Yahudi, devlet kademelerinde yükselme imkânı buldu. Birçokları eserlerini Arapça yazmayı tercih etti. Karlsson’ın ifadesiyle “900'lü yıllarda Kurtuba altın çağını yaşayarak, Avrupa'nın en büyük bilim ve sanat merkezi haline geldi. Bu tarihlerde Orta Avrupa’daki kentler tahta kulübelerden oluşurken, 500.000 nüfuslu Kurtuba halkı, kanalizasyona, sokaklarında ışıklandırma sistemine ve kamu hizmetinde 300 hamama sahipti.”73

Hıristiyanların hâkimiyeti ele geçirmesiyle tüm bunlar kısa sürede sona erdi. Hıristiyanların Müslümanlara ve daha sonra da Yahudilere tanıdıkları tercih hakkı sınırlıydı: Hıristiyan olmak, göç etmek veya ölüm.74 Son Müslüman idareci Ebu Abdullah İspanya'yı terkederken bile, Kral Ferdinand ve Kraliçe İsabella ile yaptığı anlaşmada geride bıraktığı Yahudilere de yer vermiştir. 67 maddelik anlaşmanın bir maddesi şöyleydi: “Müslümanların canları, malları ve dinlerine dokunulmayacak, aynı haklar Yahudiler için de geçerli olacak.”75 Bununla beraber, kısa bir süre sonra anlaşmanın hükümleri ihlal edilmiş, Müslümanlara karşı büyük bir zulüm ve Hıristiyanlaştırma hareketi başlatılmıştır. Yahudiler bile bu baskılardan kurtulamamış, Hıristiyan olmak veya göç etmek zorunda bırakılmışlardır. Bilindiği gibi, Yahudileri hiçbir Avrupa ülkesi kabul etmemiştir. Zamanın güçlü İslâm devleti olan Osmanlılar, Yahudileri himayesi altına alarak, can, mal ve din hürriyetlerini teminat altına almıştır.

Buraya kadar verdiğimiz tarihî malumattan ve özellikle de Endülüs örneğinden amacımız, Müslümanların hakimiyetlerindeki insanlara din, dil, ırk ve renk ayrımı yapmadıklarını; can, mal ve din hürriyetlerini keyfîlikten uzak anlaşmalar çerçevesinde teminat altına aldıklarını göstermektir. Böylece Müslümanların tarihinde insanları farklılıklarından dolayı zulüm, işkence ve asimilasyona tâbi tutma olaylarına rastlanmamaktadır. Bunun en müşahhas göstergesi, tarih boyunca Müslümanların hakimiyetinde olan bölge ve ülkelerde başta Hıristiyan ve Yahudiler olmak üzere çeşitli dinlerin ve kültürlerin müntesiplerinin varlıklarını devam ettirmesidir. Buna karşılık, Hıristiyanların egemen oldukları yerlerde yüzyılımıza kadar İslâm'a yaşama hakkı tanınmamıştır.76 Muasır meşhur tarihçi Arnold Toynbee bu tarihî gerçeği şöyle ifade eder:

“Hıristiyanlar nasihat etmek ve eğitmek dışında bir emir almadılar, ama gel gör ki, pek eskilerden beri, kendi dinlerinden olmayanları demir ve ateşte yoketmektedirler... Hiç şüpheniz olmasın, şâyet Batının Hıristiyanları Araplar ve Türklerin yerine Asya'da hâkim olsalardı, bugün Yunan kilisesinin hiç bir kalıntısına tesadüf edemezdik. İslâm'ın Hıristiyanlığa gösterdiği hoşgörüye Batının Hıristiyanları hiç sahip olmamışlardır.”77

Toynbee'nin de işaret ettiği, Batının bu tekçi ve hoşgörüsüz tavrının klasik örneğini Endülüs, en son örneğini ise Bosna-Hersek oluşturmaktadır. Ayrıca Avrupa ülkelerinde son zamanlarda yükselen yabancı düşmanlığı da hesaba katılmalıdır. Bu düşmanlığın ekonomik nedenlerini inkâr etmemekle beraber, daha çok sosyo-kültürel nedenlerinin, daha doğrusu Batılı insanın “diğerini” algılayış biçiminin etkili olduğunu düşünüyorum.

Bu tarihî tecrübeleri ve örnekleri inceledikten sonra, bazı çevrelerin İslâmî bilincin gelişmesinden endişe duymaları, hele hele bunu çoğulculuk, çok kültürlülük ve beraber yaşamaya bir tehdit olarak algılamaları gerçekten üzücüdür. Böyle bir endişenin temel kaynağı olarak bilgi eksikliği, önyargı ve yanlış anlamanın yanında; Müslümanların da bu ilkeleri iman, islâm ve takva bağlamında ortaya koymada eksiklikleri veya başarısız olmaları gösterilebilir.

IV. Sonuç

Kur’ân Müslümanları “insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmet”78 olarak tanımlamaktadır. Bu tanımın tarih boyunca Müslümanlar için bir hedef ve ideal oluşturduğu görülmektedir. Âyetin tanımladığı gibi, Allah'a inandıkları için doğruluğu emreden ve fenalıktan alıkoyan bir topluluk olmak, onların belirleyici özelliği olmuştur.79 Bununla beraber Müslümanların Kur’ânî değerlerden uzaklaştıkları dönemler de olmuştur. Böyle dönemlerde doğruyu emretme ve kötülükten alıkoyma görevinin yeterince yerine getirildiği söylenemez.

İslâm, daha önce de vurguladığımız gibi, Allah'ın iradesine ve dinine (şeriatına) teslim olmaktır. Bu teslimiyet (müslümanlık) zımnen :

1) Allah'a sahih ve sağlam bir imanı,

2) Bu imanın amel-i salih olarak dışa vurmasını,

3) Doğru olanı yapmayı ve ayrıca doğru olan şeylerin hakim olmasını temin edebilecek güçte olmayı,

4) Kötülükten sakınma (takva) ve kötü olandan sakınmada başkasına örnek olmayı; kötüyü ve adaletsizliği yenilgiye uğratacak güce sahip olma gibi birçok hususu ihtiva etmektedir.

Görüldüğü gibi, iman, islâm ve takvayı esas alan İslâmî değerler sisteminin hedefi, sadece Müslüman birey ve toplumun barış ve saadeti değil, belki tüm insanlığın bu nimetlerden yararlanmasıdır. Başka bir ifadeyle, Müslüman bir yandan kendi içinde barış, huzur, denge ve bütünlüğü Allah’a iman ve teslimiyetle kazanacak; diğer yandan da tüm mahlukat ve insanlıkla olan ilişkilerinde her tür aşırılık ve zulümden uzak bir şekilde barış, denge ve kardeşlik içinde ilişkilerini sürdürecektir. Müslümanların tarihine şöyle bir göz atıldığında, bu hedefin çoğunlukla gerçekleştirildiği görülecektir. Bu nedenle İslâm sadece kendisi için değil, insanlık için yaşayan evrensel bir dindir.

Dünyanın ve ülkemizin barış ve kardeşliğe, dostluk ve sevgiye, hoşgörü ve diyaloga çok muhtaç olduğu bir bağlamda bize düşen görev “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız” âyetinin bize yüklediği sorumluluktan kaçınmamaktır. Önce kendi benliğimizde, sonra tabiî ve toplumsal çevre-mizde barışın, emniyetin ve kardeşliğin hakim olmasını temin etmektir. Bu, kendisinden daha fazla kaçamayacağımız kutsal bir görev olarak karşımızda durmaktadır.

Dipnotlar

1. M. Condorcet, İnsan Zekasının İlerlemeleri Üzerinde Tarihi Bir Tablo Taslağı, Milli Eğitim Bakanlığı, Dünya Edebiyatından Tercümeler, Tercüme: Oğuz Peltek, Ankara, 1945, s. 77 (vurgular eklenmiştir).

Condorcet için ayrıca bkz.: Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi, çev. Muammer Sencer, c. III, Kitaş Yayınları, İstanbul, 1970, s. 405-415.

2. Bkz.: J. Lyotard, Postmodern Durum, çev. A. Çiğdem, Ara Yayıncılık, İstanbul, 1990. Ayrıca postmodernizm ve ilgili tartışmalar için bkz.: Modernite versus Postmodernite, derleyen: Mehmet Küçük, Vadi Yayınları, 1992; Ömer Naci Soykan, “Postmodern Tartışmanın Neresindeyiz?”, Türkiye’de Felsefe Manzaraları, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1993, s.116-150; Ernst Wolf-Gazo, “Postmodernizmin Aydınlanmayı Eleştirisi” çev. Şefik Deniz, İslâmî Araştırmalar, c. 6, no:1, 1992, s.1-16; Mustafa Armağan, “Postmodernlik ve Din Ya da İkinci Sekülarizasyon”, Yeni Dergi, sayı: 5-6, 1995, s.118-121; Ziyaüddin Serdar, “Total Recall: Postmodernist Düşüncede Yabancılar, ‘Öteki-ler’ ve Amenzi”, çev. N. Öztürk, Yeni Dergi, s.121-134. (Bu makale postmodernizm ve modernizmle ilgili yayınlanan son kitaplardan dördünü ele alarak eleştirel bir bakışla değerlendirmektedir. Bu ki-taplar: Richard Rorty, Contingency, Irony and Solidarity, Cambridge University Press, Cambridge, 1989; David Harvey, The Condition of Postmodernity, Basil Blackwell, Oxford, 1989; John R. Gibbons (ed.), Contemporary Political Culture: Politics in a Postmodern Age, Sage Publications, London; Andrew Ross, Universal Abandon? The Politics of Postmodernism, Edinburgh University Press, Edinburgh, 1989, Ziyaüddin Serdar, “Terminatör-1: Modernite, Postmodernizm ve ‘Öteki’”, çev. Naim Öztürk, Yeni Dergi, 7-8, 1995, s. 103-117. (Bu deneme dört yeni kitabı, [yani Anthony Giddens, The Consequences of Modernity, Cambridge, Polity Press, 1990; Leszek Kolakowsky, Modernity and Endless Trial, Chicago, Ill., University of Chicago Press, 1990; Francis Fukuyama, The End of History and the Last Man, London, Hamish Hamilton, 1992; Norman Denzin, Images of Postmodern Society, London, Sage Publications, 1991] inceleyerek modern ve postmodernle ilgili tartışmaları bir müslüman entellektüelin gözüyle ele alıyor.)

3. Gilles Kepel bu gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koymakta ve konuyla ilgili ilginç örnekler vermektedir: Din Dünyayı Yeniden Keşfediyor: Tanrının İntikamı, İletişim Yayınları, İstanbul, 1992. Çağdaş insanın dine yönelmesi başta sosyologlar olmak üzere birçok araştırmacının da dikkatini çekmiştir. Son zamanlarda konuyla ilgili birçok araştırmalar yapılmış ve kitaplar yayınlanmıştır. Bkz.: İbrahim Özdemir, “Postmodern Bağlamda Bilim ve Din İlişkisi”, Köprü Dergisi, No: 53, Kış 1996, s. 14; Bryan Turner, “Oryantalizm, Postmodernizm ve Din”, çev. Yasin Aktay, Tezkire, sayı: 9-10, Bahar 1996, s. 69; Mona Abaza & Georg Stauth, “Batılı Akıl, Oryantalizm, İslâmcı Fundamentalizm: Bir Eleştiri”, çev. Abdullah Topçuoğlu, Tezkire, sayı: 9-10, Bahar 1996, s. 89; ve orada zikredilen konuyla ilgili diğer kaynaklar; Ahmed Ekber, Postmodernism and Islam, Routledge, London, 1992.

4. Zbigniew Brzezinski, Kontroldan Çıkmış Dünya (Yirmibirinci Yüzyılın Arifesinde Dünya Çapında Karmaşa), çev. Haluk Menemencioğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1996.

5. Brzezinski, a.g.e., s. 4

6. Brzezinski, a.g.e., s. 6.

7. Yüzyılımızdaki dayatmacı ve totaliter yönetimlerin söz verdikleri cennet uğruna işledikleri cinâyetler hakkında bazı rakamlar: Hitler, 17 milyon, Stalin 25 milyon, Mao 29 milyon kişinin katledilmesine neden olmuşlardır. Ayrıca milliyetçi ve ırkçı ideolojiler adına katledilenlerin ve ölenlerin takribî sayısı 33 milyondur. Sadece Birinci Dünya Savaşında 8.5 milyon, II. Dünya Savaşında ise yaklaşık 19 milyon genç asker hayatını kaybetti. Kasıtlı soykırımların dışında kalan ve savaşın normal akışı içinde ölen sivil sayısı ise Birinci Dünya Savaşında 13 milyon iken, İkinci Dünya Savaşında da 20 milyon civarında çocuk, kadın ve yaşlı insan hayatını kaybetmiştir. Ayrıca İkinci Dünya Savaşından önceki Çin -Japon savaşında 20 milyon sivil insan ölmüştür. Dünyadaki diğer çatışmalarda da 6 milyon insan daha öldü. Bu savaşlar arasında Meksika savaşları, İspanya iç savaşı, Hindistan-Pakistan savaşı, Kore savaşı, Vietnam savaşı, İran-Irak savaşı sayılabilir. Görüldüğü gibi son yıllarda meydana gelen savaş, soykırım ve etnik çatışmalarda katledilenler ve ayrıca bütün bunların neden olduğu maddî ve manevî yıkımlar bu rakamlara dahil değildir. Bkz. Brzezinski, a.g.e., s. 7-16.

8. Ernest Gellner, “The Mighty Pen?”, Times Literature Supplement, February 1993, s.19.

9. Ruanda'da daha önce barış içinde yanyana yaşayan Hutu ve Tutu kavimleri, sömürgeci Avrupalı ülkeleri yönetiminden sonra kavmî ve ırkî sebepleri öne sürerek yekdiğerine üstün olduğunu ileri sürmüş, sonuçta milyonlarca kişinin ölümüyle sonuçlanan toplu katliamlar meydana gelmiştir. Bu kadar insanın öldüğü bir ülkede barışın tesisini kısa sürede beklemek gerçekçi değildir. Bu konuyla ilgili bkz. Mustafa Parıldı, “Katliamın Öteki Adı: Ruanda”, Evrensel İnsan Hakları Dergisi, sayı: 6, Temmuz 1995, s. 16-17.

10. Prof. Dr. Anna Masala, “Mevlana'dan Bediüzzaman'a Uzanan Çizgi”, İslâm Düşüncesinin 20. Asırda Yeniden Yapılanması ve Bediüzzaman Said Nursî, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1992, s. 20

11. Samuel Huntington, “The Clash of Civilizations?”, (Medeniyetler Savaşı Mı?) Foreign Affairs, Summer 1993. Adı geçen makalenin Türkçe tercümesi ve ilgili tartışmalar için bkz.: Medeniyetler Çatışması, derleyen: Murat Yılmaz, Vadi Yayınları, Ankara, 1995.

12. Bkz. John Clark, Kalkınmanın Demokratikleşmesi, Gönüllü Kültür Kuruluşlarının Rolü, Türkiye Çevre Sorunları Vakfı Yayını, Ankara, 1994.

13. Şerif Mardin bu yeni kimliğin oluşumunu Tanzimat’a kadar götürür. Mardin'e göre, “Tanzimat döneminde Osmanlı İmparatorluğu'nda cereyan edip sonra Cumhuriyet döneminde de süren değişimler, yarattığı 'kişisizleştirme' ölçüsünde geleneksel Osmanlı sistemini hedef aldı. (...) Önce Jön Türklerin sonra da Cumhuriyet'in yaptığı, ortalama Osmanlının kişisel ilişkilerine hayat veren ve önermeci olmayan araçlara dayalı söylemi ortadan kaldırmak olmuştur.” Mardin, Said Nursî'nin tecdit projesini bu “kişisizleştirmeye” bir meydan okuma olarak görür: “Said Nursî'nin katkısı ise Kur’ân'da konulan normları, geleneksel Müslüman davranış ve kişisel ilişki tarzını, gelişen bir sanayi ve kitle iletişim toplumuna yeniden sokacak biçimde yenilemiş (tecdit) olmasıdır. Said Nursî'nin et-kisinin, büyük ölçüde, bu felsefî-sosyolojik yaklaşıma dayandığını sanıyorum.” Bkz.: Bediüzzaman Said Nursî Olayı: Modern Türkiye'de Din ve Toplumsal Değişme, çev. Metin Çulhaoğlu, İletişim Yayınları, İstanbul, 1992, s. 26-27. Adı geçen kitabın bir eleştirisi için bkz. İbrahim Özdemir, “Şerif Mardin’in 'Bediüzzaman Said Nursî Olayı' Kitabıyla İlgili Bir Ön Değerlendirme,” Yeni Dergi, Ağustos-Eylül 1994, s. 26.

14. Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, Emirdağ Lahikası, s. 1772-1773. (Vurgular eklenmiştir.)

15. Brzezinski, s. 20.

16. Daha geniş bilgi için bkz. İbrahim Özdemir-Münir Yükselmiş, Çevre Sorunları ve İslâm, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1995.

17. Time, 6 Eylül 1993, s. 45.

18. Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, Hutbe-i Şâmiye, c. 2, s. 1962. (Vurgular eklenmiştir.)

19. Modern insanın içinde bulunduğu durumu ve ruh halini bir filozofumuzun şu tespitleri çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor: “Yakınçağ Dindışı Avrupa Medeniyeti, onyedinci yüzyıldan itibâren birinci şıkkı (yani dinin iç ile dış hayatımızı yönlendirdiği kabulünü kaale almamayı) kendisine fikrî ve zihnî zemin almak tercihinde bulunarak saçmalıktan (absurdité) hareket etmiştir. Saçmalığın kaynağı, en temel ilkeden yoksunluk, daha açık ifadeyle, Tanrısızlıktır. Öksüz kalmış çocuk ne ise, Tanrısızlık çukuruna düşmüş kişinin durumu da odur: Terbiye edici (Rab) ilk ve Sığınılacak (Rahman) son merciden kesin yoksunluk! Böylelikle kişi, mutlak yalnızlık (solitude absolue) dediğimiz tutanaksız durumda kendi eksik varoluşuyla başbaşa kalır. Kapkaranlık Sonsuzlukta (Evrende) yapayalnızdır, öksüzdür (benlik).” Bkz. Prof. Dr. Teoman Duralı, “ Tarih Felsefesine Medhal”, Türk Felsefe Derneğinin Bursa'da düzenlediği 1994 Felsefe Kongresine sunulan tebliğ, s. 5. Bu yalnızlığın ve dalâletin sonuçlarını Nursî şöyle ifade eder: “Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefahatin yolu, insanı nihâyet derecede sukut ettiriyor. Hadsiz elemler içinde nihâyetsiz ağır bir yükü, zayıf ve aciz beline yükletir. Çünkü, insan Cenab-ı Hakkı tanımazsa ve O’na tevekkül etmezse, o vakit, insan, gâyet derecede aciz ve zayıf, nihâyet derecede muhtaç, fakir, hadsiz musibetlere maruz, elemli, kederli bir fani hayvan hükmünde, bütün sevdiği ve alâka peyda ettiği bütün eşyadan mütemadiyen firak elemini çeke çeke, nihâyette, baki kalan bütün ahbabını bir firak-ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümatına yalnız olarak girer.” Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, s. 288.

20. Bakara (2): 2

“Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren Kitab'dır.”

21. Said Nursî, bunlara adalet ve ibadeti de ekler. Bkz.: Risale-i Nur Külliyatı, İşaratü'l İ'caz, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1996, s. 1159.

22. İman, islâm ve takva kelimelerinin İslâm ahlâkındaki yeri ve önemiyle ilgili buradaki değerlendirmelerimiz büyük ölçüde Fazlur Rahman'ın konuyla ilgili görüşlerine dayanmaktadır. Bkz. Fazlur Rahman, “Some Key Concepts of the Qur'an”, Journal of Religious Ethics, 2 (1983), s. 170-171.

23. Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, 20. Mektup, s. 448. (Vurgular eklenmiştir.) Marifetle ilgili olarak yine günümüz Müslüman düşünürlerinden Prof. S. Nakib el-Attas'ın farklı bir değerlendirmesi için bkz. Modern Çağ ve İslâmî Düşünüşün Problemleri, çev. Mahmut Erol Kılıç, İnsan Yayınları, İstanbul, 1989, s. 97.

24. Bediüzzaman Said Nursî, a.g.e., c. I, s. 1149.

25. Bakara (2): 208.

26. Zümer (39): 29.

27. Nisa (4): 91

28. Âl-i İmran (3): 83: “Allah'ın dininden başka bir din mi arzu ediyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez O'na teslim olmuştur, O'na döneceklerdir.”

29. Bkz., 41: 11; 13: 15 ve 16: 49.

30. İslâm düşünce ta-rihinde iman ve islâmla ilgili birçok tartışmalar olmuşsa da, burada bunların ayrıntılarına girmek konumuzu aşmaktadır. Konuyla ilgili olarak, bkz., Fazlur Rahman, a.g.e., s.175-176; Bediüzzaman Said Nursî, a.g.e., c. I, s. 369.

31. Risale-i Nur Külliyatı, Kastamonu Lahikası, s. 1632. Said Nursî'nin takva kavramını ibadet-i kâmile olarak tanımlayıp, ihtiva ettiği şeylerle ilgili şu ifadeleri dikkat çekicidir: “Vicdanın anâsır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan 'irade, zihin, his, lâtife-i Rabbaniye' her birinin bir gâyetü'l-gâyâtı var: İradenin ibadetullahtır. Zihnin, marifetullahtır. Hissin, muhabbetullahtır. Lâtifenin, müşahedetullahtır. Takva denilen ibadet-i kâmile, dördünü tazammun eder. Şeriat şunları hem tenmiye, hem tehzip, hem gayetü'l-gâyâta sevk eder.” Risale-i Nur Külliyatı, Hutbe-i Şamiye, s. 1980.

32. Fazlur Rahman, s. 176.

33. Bakara (2):177.

34. Hacc sûresi (22): 37.

35. Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, Emirdağ Lahikası, c. 2, s. 1764.

36. Bediüzzaman Said Nursî, a.g.e., 22. Mektup, s. 470.

37. Said Nursî, a.g.e., s. 470.

38. Rum (30): 22.

39. Hucurat (49): 13.

40. Bkz. Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, 26. Mektup, s. 498.

41. Bkz., Samuel Huntington, “The Clash of Civilizations?” (Medeniyetler Savaşı mı?), Foreing Affairs.

42. The Autobiography of Malcolm X, Alex Haley'in yardımıyla, Grove Press, Inc., New York, 1964, s. 339-341.

43. En’am (6): 38.

44. İsra (17): 44; ayrıca Hadid, (57): 1

45. Cuma (62): 1.

46. Hacc (22): 18

47. M.M. Şerif, İslâm Düşüncesi Tarihi (İnsan Yayınları: İstanbul, 1992) c. 3, s. 49.

48. Mevlânâ, Mesnevi, çev., Veled İzbudak, MEB Yay., İstanbul, 1988. c.1, s. 66, byt. 835.

49. Mevlânâ, Fihi Mafih, çev. Meliha Ambarcıoğlu, MEB Yay., İstanbul, 1989, s. 61.

50. Mevlânâ, a.g.e., s. 340.

51. Yunus Emre, Divan, yay. A. Gölpınarlı, İstanbul, 1943, s. 477.

52. Rahman Baba, asıl adı Abdurrahman olan ve 1709 yılında vefat etmiş bir mutasavvıftır. Bkz., Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, İslâm ve Ekoloji, TDV Yayınları, Ankara, 1992, s. 88.

53. Bkz., Prof. Seyyid Hüseyin Nasr, İnsan ve Tabiat, çev., Nabi Avcı, İşaret Yayınları, İstanbul, 1988; Prof. S. Nakib Attas, a.g.e., s.13-76. Bu konuyla ilgili muhtevalı kitap-lardan birisi son yıllarda yayınlanan, ünlü şarkiyatçı Prof. Annemarie Schimmel'in Deciphering the Signs of God (Allah'ın [Kâinat Kitabındaki] âyetlerini Okumak), Edinburgh University Press, Edinburgh, 1994, adlı kitabıdır. Kitap İslâm tarihindeki kâinatı okuma biçimlerini ve özellikle de mutasavvıfların görüşlerini genişçe vermektedir.

54. Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, s. 307-308.

55. Doç. Dr. Ursula Spuler, “Hıristiyan-İslâm Diyalogu”, İslâm Düşüncesinin 20. Asırda Yeniden Yapılanması ve Bediüzzaman Said Nursî, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1992, s. 30.

56. Lamartine, Voyage en Orient, Paris, 1896-1897, c. II. s. 259. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlakı, İstanbul Kitapevi, 1961’den nakledilmiştir. Ayrıca atalarımızın hayvanlara karşı olan sevgi ve merhametlerini hayvan hastaneleri, kuş evleri, kuş hastaneleri ve çeşitli vakıflar kurarak gösterdikleri unutulmamalıdır. Daha fazla bilgi için bkz., Özdemir-Yükselmiş, Çevre Sorunları ve İslâm, s. 119-127.

57. Peygamber Efendimiz'in (sav) hayvanlarla ilgili tutum ve davranışı için bkz., Özdemir-Yükselmiş, a.g.e., s. 110-119. Hayvan haklarıyla ilgili İslâmî bakış açısını şu ifadeler çok güzel özetliyor: “(İslâm’da) insana işkence edilmesi yasak olduğu gibi, hiçbir canlıya da eziyet edilemez, işkence edilemez. Horoz döğüşü, boğa ve deve güreşi gibi insanlık dışı ‘eğlenceler’ İslâm dışıdır. Resul-i Ekrem hayvanların hangi hayvan olursa olsun, isterse yaban domuzu veya kobra yılanı olsun, atış hedefi yapılmasını şiddetle yasaklamıştır: ‘Canlı olan hiçbir şeyi atış hedefi kılmayın!’ Hayvanın yüzüne vurulamaz, işaret konmak için yüzüne damga vurulamaz, dağlama yapılmaz. Bu gibi insafsız-lıklar, hayvanda da ruhi bozukluklara ve yüzdeki işaretler karşı cinsten hayvanların bu hayvana yaklaşmamasına sebep olabilir. Gerçekten merhametli bir müslüman, hayvana da ev halkından biri imiş gibi sevgi ile muamele eder, hayvanda bile’aşağılık duygusu’ doğmasına sebep olmaz... Hayvanlara da adalet göstermek zorundayız ve bir serçeciğe bile yapılan zulümden sorumluyuz. Sonuç olarak, Yaratıcımız Allah, Rahman ve Rahîmdir. Âlemlerin Rabbi olarak Allah’ın rahmeti sadece ‘insanlar âleminde’ değil, bütün kâinatta, her alemde, bu arada “hayvanlar âlemi’nde de tecelli eder... Prof. Dr. İsmet Sungurbey, Hayvan Hakları, İÜ Yay., 1993, İstanbul, s. 199-203.

58. En’am (6): 38

59. Nahl: (16) 90

60. Ra’d (13): 8

61. Hicr (15): 21

62. Bakara (2): 256 : “Dinde zorlama yoktur, artık, hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır.”

63. Tevbe (9): 29.

64. Ebu Yusuf, Kitabu'l-Harâc, s. 132-136; Prof. Dr. Mehmet Hatipoğlu, “Hoşgörü Açısından Müslümanlar ve Ehl-i Kitap,” yayınlanmamış tebliğ, s. 5'ten alıntılanmıştır.

65. Bakara (2): 272: “Ey Muhammed! Onların doğru yola iletilmeleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini doğru yola eriştirir.”

66. Hatipoğlu, a.g.e., s. 2. Taberî'nin naklettiğine göre, Necran Hıristiyanları 632 senesinde 60 kişi halinde Medine’ye, Hz. Peygamberi ziyarete geldiler. Gösterişli elbiseler giymişlerdi. İbâdet saatleri geldiği zaman, Peygamber mescidinde, doğuya doğru yönelerek ibadetlerini yerine getirmişler, Hz. Peygamber onlara herhangi bir müdahalede bulunulmamasını söylemiştir. İbn Hişâm, I, 574; İbn Sa'd, I, 11, 85; Taberî, I, 174. Hatipoğlu'dan naklen, s. 4.

67. Dr. Mehmed Özdemir, “Gayr-ı Müslimlerin Dinî Hayatı Açısından Müslüman Fatihlerin Endülüs'teki Uygulamaları”, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: XXXIII, s. 205.

68. Hz. Ebu Bekir komutanlarına şu talimatı vermişti: “Savaşta bile insaftan ayrılmayın. Çocukları, yaşlıları ve kadınları öldürmeyin ve zulmetmeyin. Hurma ve diğer meyve ağaçlarını, koyun, keçi ve diğer hayvanları yemenin dışında bir amaçla kesmeyin, telef etmeyin. Kiliselerde ibadete çekilenlere rastlarsanız onları ibadetleriyle başbaşa bırakın. Size yiyecek, içecek ikram ederlerse Bismillah demeden yemeyin, içmeyin. Kafalarını şeytan yuvası haline getirenlerin (Bizans askerlerinin) başlarını ise Bismillah kılıcı ile uçurun”. Komisyon, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Çağ Yayınları, İstanbul, c. 2, s. 33-34. Hz. Ömer’in yaptığı anlaşmaya göre, “Kudüs halkı dinlerinden dolayı rahatsız edilmeyecekler, zarara uğratılmayacaklar, kiliselerinde oturulmayacak, bu kiliseler ve müştemilatı yıkılmayacak, ayrıca şehri terketmek isteyen halkın da kilise ve suretleri koruma altında bulundurulacaktır.” Mehmed Özdemir, “Gayri Müslimlerin Dinî Hayatı”, s. 206.

69. Karlsson, İslâm ve Avrupa, çev. G. Ergün, Cem Yayınları, İstanbul, 1996, s. 243.

70. Doç. Dr. Mehmed Özdemir, Endülüs Müslümanları-1, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1994, s. 34.

71. Doç. Dr. Mehmed Özdemir, Endülüs Müslümanları, a.g.e., s. 35. Öyle ki bu hoşgörü ve barış ortamından etkilenen Hıristiyan gençler Müslümanları başta müzik ve edebiyat olmak üzere her yönden taklit etmeye başladılar. Bunun üzerine bir piskopos çok kızgın bir yazı yazarak şu ifadelere yer vermiştir: "Hıristiyanlar, Arapların şiirlerinden, aşk öykülerinden haz duyuyorlar. Muhammed'in teologlarını, İslâm filozoflarını, onları yalanlamak amacıyla değil, eksiksiz ve zarif bir stil edinmek için okuyorlar. Bugün, rahipler dışında Kutsal Metinlerin Latince yorumlarını okuyacak insanları nerede bulabiliriz? Evet, yetenekli genç Hıristiyanlar, Arap edebiyatı dışında bir edebiyat tanımıyorlar. Sadece Arapça kitapları okuyup inceliyorlar. Büyük masraflarla Arapça kitaplardan kütüphaneler kuruyorlar, her yerde Arap geleneklerinin savunuculuğunu yapıyorlar.” Karlsson, a.g.e., s. 228.

72. Karlsson, a.g.e., s. 228.

73. Karlsson, a.g.e., s. 240.

74. Hıristiyanların Müslümanlara uyguladığı baskı, zulüm ve etnik temizlik için bkz. Mehmed Özdemir, a.g.e., s. 204-218; Karlsson, a.g.e., 240.

75. Doç. Dr. Mehmed Özdemir, “Gayr-ı Müslimlerin Dinî Hayatı “, s. 198.

76. Karlsson, a.g.e., s. 223.

77. Arnold Toynbee, La Religion vue par un historien, s. 208, Hatipoğlu, a.g.e.den naklen, s. 5.

78. Al-i İmran(3): 110 “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız”

79. Bkz. Marshall Hodgson, İslâm’ın Serüveni: Bir Dünya Medeniyetinde Bilinç ve Tarih, İz Yayıncılık, 1993, İstanbul, c. 1, s. 1-2.

Yukarı