. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 6011

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Bahar 2006 
 Anarşi & Terör
 KÖPRÜ / Bahar 2002 
 İrtica: Tehlike mi, Maske mi?


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İslam ve Sanat
Yaz 96   [ 55. Sayı ]


Sanat ve Evren

Ahmet Atan

Yrd. Doç. Dr., Dicle Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Resim-İş Eğitimi Bölüm Başkanı

Evren, sanat için vazgeçilmez bir esin kaynağıdır. Uzayın o sonsuz, sessiz boşluğu ve dünya, sanat ve bilimin inceleme araştırma alanıdır.

Madde, evrenin sonsuz boşluğunda kendine en uygun yeri tutar. Kütlesi enerjiden oluşur, zaman boyutuna bağlıdır ve kütlesel ağırlığı vardır.

Sanatçı, görünen ve görünmeyen alemlerin derinliklerinde evrenin bilinmezlerini keşfe çalışır. Sanat sanatçının kendisiyle hesaplaşması sonucu ortaya çıkmıştır ve yeni bir düşüncenin ürünüdür. Sanatçı, kendini evrenin sonsuzluğunda arayış çabası içerisindedir. Bunun yanında sanatçı, doğanın kimi zaman maddi âleminden bağlarını koparma gereğini duymuş, kâinatın sonsuzluğuna açılmıştır.

Galaksilerden güneş sistemine, ta canlıların hayat ve ölümüne kadar kâinatın genelinde görülen kusursuz denge sanatçıya eserini ortaya koymak isterken ona derki; "dengeyi bende ara..."

Modern fiziğin, üzerinde durduğu konulardan biri de "zaman"dır. Zaman'ın rölatif (izafi) oluşumunun ispatlanmasından sonra, sanatta kullanılan üç boyutlu mekâna, bir de dördüncü boyut olarak zaman eklenmiştir. Uzayın zamana veya zamanın uzaya bağımlı oluşu nedeniyle, küçük ölçekte maddenin, büyük ölçekte ise evrenin, "zamansız" düşünülemeyeceği kesinlik kazanmıştır.

Uzay, mekân ve kâinatın bir "sıfır" anından sonra yaratıldığının kesin ve tartışılmaz ispatından sonra, zamanın "hiç olmadığı" bir an'ın var olduğu da zihinlere yerleşmiş ve böylece sanatta yeni yaklaşımlar, yeni yorumlar ve yeni fikirler gelişmeye başlamıştır. Sanatçı bir insandır. İnsan, geçmişi hatırlayarak, an'ı yaşayarak; geleceği ise planlayarak yaşar. Büyük küçük isteklerimiz, hiç bitmeyen arzularımız, hep "geleceğe" yöneliktir. Ama ömür zaman konisi içerisinde sınırlıdır. Evet, sanatçı fizik dünyasında "sınırlı" bir kâinat içinde "yaşamak" zorundadır. Onun için Aristo; "Sınırlı olan şey güzeldir demektedir".

İslam düşünürleri varlık âlemini üç bölümde incelemişlerdir. 1. Alem-i halk 2. Alem-i emr 3. Alem-i zat

1. Alem-i Halk; yaratılmış üç boyutlu (en'i, boy'u ve derinliği olan) maddi âlem, yani kemiyyet âlemi baş gözü ile görülebilir. Dağlar, ağaçlar, hayvanlar, insanlar, bu alemin elemanlarıdır. Buna "şehadet âlemi" de denilmektedir. Maddî ve fizikî varlıklar bütünüdür. Biçimleri, kokuları, sesleri, hacimleri, ağırlıkları ve benzer özellikleriyle kendini bize gösteren bu varlık dünyası, sağlıklı duygulara sahip herkesçe bilinir. Sanat ve bilim adamlarının incelediği ve tanıdıkça hayran kaldıkları eser, âlem-i halk veya şehadet âlemidir. Görüntü, ses ve söz sanatçılarına ilham kaynağı olur ve hayranlıkla taklit edilir. İşte, insanın şu görünen yüzü, bedeni, bu şehadet âleminin küçük bir örnek ve modelidir.

2. Alem-i Emr; Tamamen keyfiyet halinde bulunan, heyecan, duygu his bu âlemin elemanlarıdır. Baş gözü ile görülmez, iç gözü ile görülür. Şu görünen varlıklar dünyasının perdesi arkasında nice gizli dünyalar vardır. Onların görünmemeleri, onların olmamalarına hiç bir zaman delil olamaz. Varlıkları sadece dış duyularla hissedilenlerden ibaret sanmak, bir kitabı sadece kuru harflerden, bir tuvali sadece basit çizgi ve lekelerden ibaret sanmak kadar yanlış olur.

Mademki bir "şey" matematik olarak vardır, o şeyin fizik dünyada da mevcut olması kaçınılmaz bir sonuçtur. O şeyin "görünmemesi" varolmaması için bir gerekçe olamaz.

İnsan, evrenin küçük bir modelidir. Bütün âlemlerin örnek ve modelleri insanda vardır. Başka bir ifade ile evrenin haritası insana takılmış ve anahtarı insana verilmiştir. İnsanın ruhu âlem-i ervahın, hafızası levh-i mahfuzun, kuvve-i hayaliyesi âlem-i misalin ve bunun gibi her bir özelliği bir âlemin küçük bir modelidir.

Bu âlemler, "insan-ı ekber" yani büyük insan olan evrende birbiri içinde, hep bir arada bulunurlar, fakat aralarında yer darlığı gibi bir problem yoktur. Nitekim insanda da, kanunları birbirinden farklı olan küçük âlemler, yani hafıza, hayal, ruh, akıl ve kalp gibi çeşitli duygular aynı vücutta oldukları halde birbirlerine engel değildirler.

Duygularımızı incelemekle, kendimizi tanımaya çalışmakla bu psikolojik âleme pencere açabiliriz.1

3. Alem-i Zat; Ezeli ve ebedi olan yücelerden yücesi, güzellerden güzeli Allah'ın zat ve'sıfatlarını ifade eden mutlak varlık âlemidir. Hz. Muhammed'in buyruğuyla bize düşen; Allah'ın yarattıklarına bakarak Allah'ı, düşünce gözü ile görmeye çalışmaktır. İzleyici, bir resme bakarak ressamı hakkında nasıl bir fikir ediniyorsa, insan da tabiat manzarasına bakarak âlem-i zat hakkında öylece bir fikir edinebilir.

Cezanne, Japon estamplarını kullanırken, Kandinsky, Kur'an-ı Kerim harflerini değerlendirdi. Belki bir anlamda Salvador Dali'nin deyimi ile Cezanne kabuk ile uğraştı ama, Kandinsky kaligrafik biçimlerin kendine göre yorumları ile ruhun derinliklerine fısıldayan bir mistik ilahi kombinezonlar demeti hazırladı.

Sadelik ve vahdetten uzaklaşan bir sanat, sanat olmaktan çıkmıştır. Resim sanatı dış âlemden uzaklaşarak bir ruh halinden haber vermeye temel prensip edinir. Görünen zaten sonuçtur ve görüntünün yeniden bir keşfe ihtiyacı yoktur.

Sanata hakim olan soyut sanat iradesi, maddeyi ikinci plana atmış, görünmeyeni deneyüstü bir yere yücelterek ona olağanüstü değerler vermiştir. Böyle bir ilkeyi ortaya koyan resim sanatına yön göstermiştir. Objenin görünen özelliklerini resmetmek, sanatçının temel endişelerinden bir olduğu kadar ruhun da sezgiye dayalı güzelliklerini göstermek, önemli bir sanat problemi olarak ele alınabilir. Mana uzayının keşif çabası, maddenin inkârı anlamına gelmemelidir.

Ressam, dünya ile ahiret arasında bir denge kurmayı temel prensip olarak kabul ettiği taktirde ortaya koyacağı çalışmaların yönü konusunda kararsız bir konumdan çıkmış olacaktır. Ressamı ilgilendiren asıl konu, maddeden çok maddenin arkasındaki mana sırrını keşfetmektir. O, kargaşanın hakim olduğu çokluk fikrinden, birlik fikrine kanatlanan bir anka kuşu gibidir. Resim sanatının hareket noktalarından biri, taklidî güzellikten tahkikî güzelliğe ulaşmaktır. Mecazî aşktan gerçek aşka ulaşmak gibi... "Güzel varsa, güzelden de güzeli vardır."

Resim sanatının tek amacı güzeldir. İki güzel vardır. Biri sanattaki güzel, ikincisi tabiattaki güzel. Tabiattaki güzelin güzelliğini fark edebilmek için, sanattaki güzelliğin güzelliğini bilmek gerekir. Sanattaki güzelin güzelliğini bilmeden, tabiattaki güzelliğin güzelliği fark edilemez. Kalp merceğinin kapasitesi oranında sanatçı, yeryüzünün her tarafında tecelli eden güzelin güzelliğini görür.

Sanatçı; bildikleri ile yetinmeyen, hızla değişen şartlarda özünü yitirmeden kendini yenileyebilen, gerçeğe esir olmuş gayrisinden özgür, kendi kendisiyle kavgacı, insanlarla barışçı, sadece insancıl değil varlıkların kütüne hoşgörülü, kendi kişiliğini geliştirirken kardeşlerinin de gelişmesine lokomotif bir varlık olmak zorundadır...

Sanatçı; çağın gereklerine uygun, ama kendi benliğinden, geçmişinden, kendi öz kaynaklarından kopmamış bir insandır. Çünkü sanatçı, ancak insanî özelliklerini koruduğu oranda, çağdaş uygarlığa, öz kültürünün evrenselleşmesine ve zenginleşmesine katkıda bulunabilir. Sanatçının çağdaşlaşma çabası Hz. Muhammed'in "Dünü ile bu günü aynı olan zarardadır" sözlerine uygun düşer. Aynı zamanda "İlim Çin'de de olsa gidip, alınız" veya "Bedeviliği bırakın medeni olun" ya da "İlim mü'min'in yitiğidir onu nerede bulursa alsın" buyruğu ile her alanda olduğu gibi sanatçının da rotasını belirlemiştir.

Sanatçı, içinde yetiştiği kültürün bir yansımasıdır. Benzer özellikleri paylaşanlar, benzer biçimde düşünürler. Kültür, sanatçının duyuş, düşünüş ve davranış birliğidir.

Toplumsal değerlere sadık bir sanatçı, yaratıcılık gücünü ancak bu değerleri işleme yolunda kullanmalıdır. Böylece insanlık ruhunun en zarif tecellilerinden biri, marifetin ta kendisidir. İlahî mesajı günümüz toplumlarına en kestirme yoldan ve en süratli bir biçimde ulaştıracak en güçlü araç sanattır.

Bazı sanat eserlerinin samimi olup olmaması onların içeriğine bağlıdır. Konu ve kompozisyon eğer çıkar düşüncesi taşımayan ölçülere ve değerlere sadık kalarak yapılmış ise bu resme samimi resim diyebiliriz. Özel manada idealist meseleleri işlemiyor olabilir; mesela siyasi, sosyal, peyzaj, natürmort, portre, figür, vs. konuları ele almış olması da pekala mümkündür. Ancak bu tür eserlerin de en azından insanî ya da toplumsal prensiplere aykırı olmaması gerekir. İşte bu çerçeve dahilinde hareket edilecek olursa hazırlanan esere insanî ve samimi denilebilir. Zaten bir çalışmanın sanat eseri olabilmesi için birinci şart olarak samimi olması gerekir. Samimi olmayan çalışmanın insanî olup olmadığı tartışma konusu bile olamaz.

Resim sanatı, doğaya olan sıradan bir yaklaşımdan farklı olması gerekir. Ressam, tabiattan esinlenen bir resim yapmışsa bu elbette ki bir sanat ürünüdür; bu sanat ürünü onun aynı zamanda sıra dışı olacağı anlamına da gelir... Resim sanatı, bünyesinde yapıcı insanî düşünce ve unsurlar taşıyan sanattır. Yani sadece öz'ünde değil, aynı zamanda biçim'inde de insan veya insanî ilkelerden bir şeyler taşımalıdır... İşte o zaman ortaya konan o esere, bizden bize Resim sanatı denilebilir... Bunun için insana saygı duyan resim sanatının ipucunu aramak zorundayız...

Dünya görüşümüze göre her şeyin bir tek yörünge etrafında hareket ettiğini ve bu yörüngenin "Hak"tan başkası olmadığı dile getirilmektedir. Nitekim insan, Mimar Sinan'ın Selimiye'sinde, kubbenin altında oturduğunda kendisini evrenin merkezinde hissetmekte ve bütün âlemle irtibat halindeymişçesine bir psikolojiye bürünmektedir.

Bizler, tek bir uzay-zaman konisi içinde sıkışıp kalmış, belirli ve sınırlı evrende ömür tamamlayan canlılarız. Öte yandan, akıl ve düşüncenin, zihin ve tahayyülün dışında, alıştığımız mantık ve muhakemenin haricindeki sonsuz soyut âlem "yanı başımızda" durmaktadır. Soyut âlem ile bizim aramızda sınır vardır. Bununla ilgili olarak Aristo diyor ki: Soyut âlem sonsuzdur, sonsuzluğun dahi sınırı vardır. Sonsuzluk sınırının bittiği yerde, O'nun varlığı başlar. Bu ise ancak inanç çizgisinde kalır.

Dipnotlar

1. Sevinçgül, Ömer, Gizli Dünyalar, Zafer İlmi Araştırmalar Dergisi, Adapazarı, Ekim 1993, s. 22-23.

Yukarı