. Ziyaretçi


Okunma Sayısı: 4940

Bu Sayıdaki Diğer Yazılar

Metni Yazdır

KÖPRÜ Dergisini web üzerinden www.kitapyurdu.com adresinden satın alabilirsiniz.

Kampanyamızdan yararlanarak dergimizin eski sayılarına uygun fiyata sahip olabilirsiniz tıklayın.


 KÖPRÜ / Yaz 2007 
 Kamusal Alanda Din- Siyaset- Toplum İlişkileri
 KÖPRÜ / Yaz 2003 
 Genetik Bilimi Nereye Gidiyor?


Copyright © 2006
KÖPRÜ Dergisi
Her Hakkı Saklıdır

İslam ve Sanat
Yaz 96   [ 55. Sayı ]


San'atın İtikâdî Boyutları

İlyas Üzüm

Dr. TDV İslâm Araştırmaları Merkezi

Arapça'da bir şeyi meydana koymak, iş yapmak, amel etmek, oluşturmak anlarındaki sun'u kökünden gelen san'at1 Türkçe'de insanların zeka ve tecrübe ile kazandıkları bilgi ve maharet sayesinde yaptıkları iş manâsındadır.2 Bir zamanlar dil üzerinde yapılan faaliyetler meyanında "art" kelimesiyle karşılanmaya çalışılan ancak tutmayan san'at kelimesi esas olarak "bir duygunun, tasarının veya güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün beceri" demek olmakla beraber "belli bir uygarlığın veya topluluğun anlayış ve beğeni ölçülerine uygun olarak oluşturulmuş anlatım" karşılığında da kullanılmaktadır. Ayrıca "bir şeyi yapmada gösterilen ustalık" ve "bir meslekte uyulması gereken kuralların tümü" manasına da gelmektedir.3 Şüphesiz sanatın en meşhur tanımı "güzel ve bediî şeyler yapmaktır". Başka bir ifadeyle san'at "tabiat karşısında duyulan heyecanı ve tahassüsü ruha hitap eden şekiller, renkler ve seslerle tecelli ettirmek ve ifade etmek işidir".4

San'atla ilgili tarifler incelendiğinde ortak paydayı "maharet ve beceri ürünü olan iş veya eser"in teşkil ettiği görülmektedir. Şu halde san'at, sıradan bir iş veya eserden farklı olarak muhatapları etkileyen, yetenek ürünü her tür faaliyettir. İster resim, heykel gibi görsel ister müzik, şiir gibi işitsel türden olsun kendisini sıradanlarından ayıran, dolayısıyla güzellik taşıyan ve insanların his dünyalarında olumlu yansımalara yol açan her şey san'at vasfını hâizdir. Ne var ki çoğu kere san'at sadece insan ürünü için kullanılmış, güzellik vasfı taşıyan tabiatın kendisi ya da tabiattaki olaylar hakkında kullanılmamıştır. Oysa tabiat ve tabiattaki olaylar için de san'at kelimesini kullanmak tanımlardaki ortak noktaya tamamen uygun düşmektedir.

İnsanla beraber var olan ve geçmişi insanlık tarihinin başlangıcına kadar giden san'at, ilk dönemlerden itibaren felsefenin konusu olmuş, milattan önce yaşamış düşünür ve filozoflar bile sanatın menşei, mahiyeti ve amacı konularında muhtelif fikirler ileri sürmüşlerdir.5 Bu gün her dalı müstakil bir ilim haline gelen sanatla ilgili bütün eğitim kademelerinde dersler okutulduğu gibi orta öğretim ve üniversite düzeyinde müstakil kurumlar oluşturulmuştur. Ayrıca genel olarak güzel sanatlara veya bunların türlerine dair ansiklopediler, akademik çalışmalar, kitaplar ve dergiler neşredilmiş ve neşredilmeye devam edilmektedir.

Bu yazıda tarihî, itikâdî, felsefi, hukukî, ahlakî vd. olmak üzere gibi boyutları bulunan sanatın itikâdî boyutuyla ilgili birkaç noktaya işaret edilecektir. Zira dinin temelini teşkil eden itikâdın san'at gibi hayatın çok önemli bir gerçeğinden ilişkisiz olduğunu düşünmek mümkün değildir.

İstisnasız her insan doğal yapısı itibarıyla bediî, güzel, sanat'lı şeylere karşı ilgi duyar. Kendisi gerçekleştiremese bile başkalarınca yapılan san'at eserlerini tetkik edip san'atkârını takdir eder. İster marangozluk, duvarcılık, dülgerlik, dokumacılık gibi mihanikî ister şiir, musiki, mimarî, oyu ve resim gibi güzel san’atlar alanında olsun6 duygusunu geliştirmesi oranında san’at özelliği taşıyan her eser karşısında eserle san'atkârı arasında irtibat kurar ve san'atkârın inceliğini, becerisini, yeteneğini görür. Öte yandan bilhassa plastik san'atlar bir takım varlık ya da olayları başarılı biçimde yansıtmaya çalışmak yahut taklit etmekten başka bir şey değildir. Nitekim milattan önce 427-385 yılları arasında yaşamış Platon bile san'atın taklit, hatta taklidin taklidi olduğunu söylemiştir.7 Sözgelimi ünlü İspanyol ressamı Picasso'nun keçi, oturan kadın ya da yemek yiyen üç kişi tabloları8 gerçekte keçi, kadın ve yemek yiyenlerin taklidinden başka bir şey değildir. Herkes o taklidi yapamadığı için Picasso'nun becerisi teslim edilmiş, tablolarına paha biçilememiştir. Şu halde başta ressamlar olmak üzere san'at erbabına ilham kaynağı olan tabiat gerek bir bütün olarak gerekse her bir yönü itibarıyla muhteşem bir san'at abidesidir. san'atla san'atkâr arasında zorunlu bir irtibat olduğu aşikârdır. Zira hiç bir san'at ürünü kendiliğinden ya da rastlantılarla oluşamaz. Bu muhteşem san'at abidesinin de kendiliğinden ya da tesadüflerle meydana gelmiş olması imkân dahilinde değildir. O halde bu harika san'atın bir san'atkârı olmalıdır. İşte san'atın itikâdî açıdan temel boyutu bu san'at abidesiyle san'atkârı arasındaki ilişkiyi görmek ve san'atkârının özelliklerini müşahede ve kabul etmektir. Kelam literatüründe yaratıcı (Hâlık) yerine Sani teriminin kullanılması da herhalde aynı amaca yöneliktir.

Bir san'at eseri olarak âlemle san'atkârı arasındaki irtibat dikkate alındığında tabiattaki bütün güzelliklerin Yaratıcının özelliklerini açık bir surette yansıttığı görülür. Tabiattaki güzellik güzelleştiriciyi, renklilik renklendiriciyi, ahenklilik uyum sağlayıcıyı göstermektedir. İster tabiattan yola çıkarak buradaki güzelliklerden san'atkârın özelliklerine intikal edilsin, ister doğrudan Kur'an ayetlerinden yola çıkarak Allah'ın özelliklerinin tabiattaki yansımaları görülsün neticede aynı hakikat ortaya çıkacaktır. Burada tabiattaki olayları delil olarak kullanan Kur'an'dan hareket ederek Yaratıcının san'atkârlığına işaret eden ayetlerden bazı örnekler verilecektir.

Kur'an-ı Kerim'de Yaratıcının varlıkları san'atkârâne yarattığını ve süsleyip güzelleştirdiğini belirten ayetler kısaca üç grup altında verilebilir.

a) Genel olarak bütün mahlukatın güzel yaratıldığını belirten ayetler. Şu ayet bunun örneklerinden birini oluşturur: "Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan halkeden, sonra onun soyunu bayağı bir suyun özünden yapan, daha sonra da onu şekillendirip ruhundan ona üfleyen, size kulaklar, gözler, kalpler (duygular) veren Allah...”9 Bu ayette Allah'ın, yarattığı her şeyi güzel yarattığı, hilkatte çirkinliğin söz konusu olmadığı belirtilmiştir."10 Başka bir ayette ilahî renklendirmeye işaret edilmiş ve âlemdeki bütün renkliliklerin esasen bundan kaynaklandığı belirtilmiştir."11

b) Gökyüzünün süslendirildiğini belirten ayetler. Bu konuda 10'a yakın ayet vardır.12 Bir ayette Allah'ın bütün evrenin Rabbi yani yaratıcı ve geliştiricisi olduğu bildirildikten sonra "Şüphesiz biz dünya semasını yıldızlarla süsledik"13 denilir. Başka bir ayette ise vurgulu bir biçimde "Andolsun gökte burçlar meydana getirdik, ve onları bakanlar için tezyin ettik"14 denilerek göklerdeki ilahî süslemenin incelenmesine ve ancak inceleyip düşünenlerin bunu idrak edebileceğine işaret edilmektedir. Diğer bir ayette ise soru cümlesiyle "Onlar üstlerindeki göğü nasıl yaptığımıza ve nasıl süslediğimize bakmazlar mı? Orada bir aksaklık yoktur"15 denilmektedir. Başka bir ayette ise yine göğün süslendirilmiş olmasına bakılması emredilmekte, orada bir eksiklik ve düzensizliğin bulunamayacağı çünkü Allah tarafından korunduğu belirtilmektedir: "Dünya semasını ışıklarla biz donattık ve onu bozulmaktan koruduk".16

c) İnsana güzel suret verildiğini ifade eden ayetler. Bu hususta da birçok ayet bulunmaktadır. Bunların birinde göklerde ve yerde olanların Allah'ı tesbih ettiği, hükümranlığın ve hamdin yalnız O'na mahsus olduğu, buna rağmen bazı kimselerin mü'min bazı kimselerin kâfir olduğu belirtildikten sonra "O gökleri ve yeri hakkıyla yaratandır. Size şekil vermiş ve şeklinizi güzel yapmıştır"17 buyurularak simalarımızdaki güzelliğin Allah'ın güzel suret vermesinden kaynaklandığı vurgulanmaktadır. Başka bir âyette ise şöyle denmektedir: "Sizin için yeri durak, göğü bina eden, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan, sizi temiz şeylerle rızıklandıran Allah'tır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!"18 Tîn suresinde ise insanın sadece dış görünüş bakımından değil bütün yönüyle en güzel biçimde yaratıldığı19 belirtilmektedir.

İster varlıklarda gözüken zinetlendirme, güzelleştirme, renklendirme ve san'atkârane yapılıştan ister ayetlerin verdiği mesajdan hareket edilsin evrendeki güzelliklerin, renklendirmelerin, san'at eserlerinin yüce Yaratıcının eseri olduğu açık bir biçimde belirtilmiş olmaktadır. Nitekim O'nu insanlara anlatmakla görevlendirilen Hz. Peygamber de "Allah güzeldir, güzelliği sever"20 ve "Allah'ım! Sen yaratılışımı güzel yaptın, ahlakımı da güzelleştir"21 ifadesiyle hem Allah'ın cemaline dikkat çekmiş hem yaratılıştaki güzelliğin ilahî olduğunu belirtmiş hem de Ondan ahlak güzelliği talep etmiştir.

San'atın itikadî boyutuyla ilgili ikinci nokta, insanın san'at eseri karşısında takdir hissi duyması, estetik tepki diye anılan beğenisini ifade etmesi gerçeğine paralel olarak ilahî san'at karşısında da san'atkârı tesbih ve hamd etmesi hususudur. Normal olarak insan, hangi türe ait olursa olsun bir san'at eseri karşısında takdir ve beğeni duyar ve bunu bir biçimde yansıtmaya çalışır. Söz gelimi güzel bir konser dinleyen kişi alkış ve benzeri davranışlarla takdir ve beğenisini yansıtır. Aynı şekilde fevkalade bir tablo ile karşılaşan kişi duyduğu hayranlığı, türlü şekillerde dile getirir. Mavi bir atlas olan gökyüzünün altında yeşil bir halı gibi serilmiş yeryüzünde soluklanan insanın, kanatları renk cümbüşünü andıran tavus kuşundan ve güneşin batışıyla oluşan tablodan bin bir renk ve şekle bürünen çiçeklere kadar sayısız san'at harikası karşısında hayretini ifade etmesi, beğenisini dile getirmesi son derece doğaldır. İnsanın dünyaya gönderilmesinin gerekçesi olan ibadetin22 özünü teşkil eden tesbih ve hamd bunu ifade etmektedir. Allah'ı bütün noksanlıklardan tenzih etmek demek olan tesbih23 ve Onu övmek, sena etmek manasına gelen hamd24 ilahî san'at karşısında hayret ve takdir hissinin dile getirilmesinden başka bir şey değildir. Nitekim Kur'an'ın ilk suresi olan Fatiha'nın birinci ayetinde "hamd"in âlemlerin rabbi olan Allah'a mahsus olduğu belirtilmiştir. Söz konusu ayetin verdiği mesaj çerçevesinde kul duygularını geliştirmesi oranında bütün âlemleri yekpare bir tablo olarak düşünecek ve bu tabloda tenkide müsait bir eksikliğin bulunmadığını görecek, dahası bütün övgülerin ancak bu tabloyu oluşturana ait olduğunu teslim edecektir. Keza bir bebeğe baktığı zaman onun mükemmel yaratılışını dikkate alacak ve "maşallah" diyerek san'atkârı yüceltecektir. Hiç şüphe yok ki yapısında mevcut olduğu halde hislerini geliştirmeyen ve güzeli, mükemmeli görmeyen, göremeyen kimselerin estetik zevk duyması ve bunu dile getirmesi sözkonusu değildir.

San'atın itikâdî boyutuyla ilgili işaret etmek istediğimiz üçüncü nokta ise san'ata katılmak ve güzelliği yaşamaktır. Zira insan yine tabiatı gereği güzeli, güzelliği teslim etmekle beraber ona ulaşmayı ve sahiplenmeyi de ister. Aslında san'atı ve san'atkârı tadir etmenin arkasında biraz da güzelliğe olan doyumsuz arzu ve tükenmez özlem vardır. Bu arzu ve özlemin son noktası güzellikle özdeşleşmektir. Ancak bunun sonsuz bir süreç olduğu belirtilmelidir. Ama en önemsiz gibi görünen işlerden en kıymetlisine kadar her şeyi bir düzen ve güzellik esprisi içinde gerçekleştirmeye çalışmak o sürecin işlediğinin en açık delilidir. Her tutumunu çirkinlikten uzak ve güzelliğe yaraşır biçimde geçiren Hz. Peygamberin hayatı bu konudaki örneklerle doludur. Basit gibi görülen şu iki hadiseye bakalım. Bir gün cenaze defni sırasında mezarda kazım hatası sonucu hafif bir eğrilik gördü. Vakit geçirmeden bunun düzeltilmesini emretti. "Bunun ölüye herhangi bir zararı var mıdır?" diye sorulması üzerine, "gerçekte böyle şeyler ölüye ne zarar verir, ne de bir fayda sağlar, fakat bu düzeltme yaşayanların gözlerine hoş gelmesi içindir" dedi.25 Bir başka gün mescitte iken, saçı sakalı birbirine karışmış biri geldi. Resulullah, nezaketle ondan, üstüne başına çeki düzen vermesini istedi. O zat derhal bu emri yerine getirdi. Bunun üzerine şöyle dedi: "Bu, karma karışık saçlarla gelmekten daha güzel değil mi?"26

Sonuç olarak denebilir ki insan, yaratılışının gereği her türlü san'at hareketine ilgi duymaktadır. San'atla san'atkâr arasındaki zorunlu ilişki san'ata san'atkârı adına bakmayı, başka bir ifadeyle eserdeki özelliklerin, güzelliklerin san'atkârın özellik ve yeteneklerini gösterdiğini kabul etmeyi gerektirmektedir. Diğer taraftan insan yine doğasına uygun olarak san'at karşısında duygulanmakta ve takdirini, farklı biçimlerde dile getirmektedir. Dahası insan san'atla, güzellikle iç içe olmayı adeta onunla özdeleşmeyi istemektedir. İnsan psikolojisindeki bu özellikler, bütün san'atkârlara ilham kaynağı olan tabiat karşısında da kendisini göstermektedir. Yeryüzündeki canlı cansız varlıklardan gökyüzünü şehrayin gibi donatan yıldızlara kadar bütün yaratılmışların muhteşem bir san'at şaheseri olduğunda şüphe yoktur. Bu durumda insanın bu san'at abidesi ya da abideleri karşısında san'atkârı tanıması ve san'attaki özelliklere, güzelliklere bakarak O'nun niteliklerini anlaması, hayret, takdir ve beğenisini tesbih ve hamd ile dile getirmesi, nihayet o güzellikleri hayatına taşıması ve bütün tutum ve davranışlarını bu güzelliklere paralel olarak geçirmeye çalışması gerekmektedir. Başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün peygamberlerin ve salih insanların tutumu da budur.

Dipnotlar

1. Bkz. İbn Manzur, Lisanü’l Arab, SNA’md.

2. Celal Esad Arseven, “Sanat”, Sanat Ansiklopedisi(İstanbul 1975), IV, 1753.

3. Hasan Eren ve dğr., Türkçe Sözlük (Ankara 1988), II,1253.

4. Celal Arseven, a.g.e., IV,17545.

5. Filozofların sanatla ilgili görüşleri için bkz. Ahmet Aslan, Felsefeye Giriş (Ankara 1994), s.140 vd.

6. Celal Arseven, a.g.e., IV, 1756.

7. Alfred Weber, Felsefe Tarihi (trc.H.Vehbi Eralp, İstanbul 1991), s.4954;Ahmet Aslan a.g.e., s.141.

8. Meydan Larousse, “Picasso”, X,116.

9. es-Secde, 32/79.

10. ”her şeyde hatta en çirkin görünen şeylerde hakiki bir hüsün ciheti vardır. Evet, kainattaki her şey, her hadise ya bizzat güzeldir, ona hüsün bizzat denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki ona hüsnü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahiri perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var.” Said Nursi, Sözler (Germany 1993), s.210.

11. bkz. el-Bakara, 2/138.

12. bkz. Fuad Abdülbaki, el-Mu’cemü’l-müfehres, ZYN md.

13. es-Saffat, 37/47.

14. el-Hicr, 15/17.

15. Kâf, 50/6.

16. Fussilet, 41/12.

17. et-Teğâbün, 64/13.

18. el-Mü’min, 40/64.

19. et-Tîn, 95/4.

20. Müslim, “İman”, 147;  İbn Mace, “Dua”, 10.

21. Ahmed b. Hanbel, Müsned. I, 3, 4; IV, 68, 155.

22. ez-Zâriyât, 51/56.

23. Cürcânî, et-Ta’rifât (İstanbul 1327), s.39.

24. Cürcânî, a.g.e., s.64.

25. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi (trc. Salih Tuğ, İstanbul 1980), II, 804805.

26. Muhammed Hamidullah, a.g.e., II, 805.

Yukarı